28.12.2008

babalar ve oğullar

turgenyev

insan her şeyi anlamaya yeteneklidir. evreni dolduran esirin titreşimini de, güneşte olup bitenleri de; ama başka birinin, burnunu neden kendi gibi değil de başka türlü sildiğini.. işte onu anlayamaz.

ölüm eski bir şakadır; ama herkese yeni görünür.

hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor, kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar.. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmayacak.

sövüp saymak için bile olsa, insanın başkalarına ihtiyacı vardır.

tek tek insanları anlamak için zahmete girmeye değmez. bütün insanlar özdeştir, bedence olduğu gibi ruhça da. tümümüzün bir beyni, dalağı, yüreği ve ciğerleri var, bunlar özdeş yapıdadır. moral denilen şeyler de özdeştir hepimizde.. ufak tefek değişiklikler önemli değildir. bir tek insanı ele almak, bütün ötekileri tanımak için yeter. insanlar ormandaki ağaçlar gibidir: hiçbir bitkibilimci, tek tek bütün meşe ağaçlarını incelemeye kalkmaz.

dünyada çocuğunu kucağına almış bir anneden daha etkileyici bir şey var mıdır?

dünyada en iyisi sessizce yaşamaktır.

nihilist hiçbir prensibi eleştirmeden benimsemeyen adam demektir, o prensip ne denli saygı gören bir prensip olursa olsun.

doğa bir tapınak değildir, bir işyeridir ve insanlar orda çalışan işçilerdir.

zaman kimi kez bir kuş gibi uçar, kimi de bir sümüklüböcek gibi ağır ağır geçer; ama insan zamanın yavaş mı, hızlı mı geçtiğini fark etmiyorsa, mutludur çok.

"mutluluk bizim bulunmadığımız yerdedir."

iki genç arasında bir süreden beri, yapmacık bir ilgisizlikle karışık bir şakalaşma alışkanlık olmuştu; bu ise gizli bir hoşnutsuzluğun ve açığa vurulmayan kuşkuların şaşmaz belirtisidir her zaman.

iyi bir kimyacı yirmi kez daha yararlıdır bir ozandan.

bir resim, kitabın on sayfasını alan bir tanımı, bir bakışta gösterir bana.

herkes pamuk ipliğine bağlı, her an ayaklarımızın altında bir uçurum açılabilir; ama gene de hayatı allak bullak eden belaları başımıza açmak için yolumuzdan bir an bile dönmeyiz.

insan öyle kurmalı ki yaşamını, her anı önemli olsun.

gerçeği anlamak, imparatorlar için olduğu gibi, zengin kimseler için de güçtür.

onunla en basit konular üzerinde dururken -şakalaşırken bile- sıkıldığını, hafif bir korku duyduğunu anlıyordu. denizde, gemideki insanlar da ayakları karadaymışçasına, üzüntüsüz konuşup gülüşürler; ama en küçük bir aksama, beklenmedik, hafif bir belirti olsun, o anda bütün yüzlerde bir kaygı, var olan tehlikenin var olan bilincini sarsan bir telaş belirir.

24.12.2008

bülbülü öldürmek

harper lee

ön sözler kitaptan zevk almayı engeller, beklentinin heyecanını öldürür, insanı hayal kırıklığına uğratır. ön sözlerin tek iyi yanı, bazı durumlarda ilacın alınmasını geciktirmeleridir.

olayları onun gözüyle görmedikçe, arada bir onun ayakkabılarını giyip dolaşmadıkça, bir insanı asla gerçekten anlayamazsın.

dünyada bazı adamlar vardır. öteki dünyayla çok meşgul oldukları için bu dünyada yaşamayı asla öğrenemezler ve sokağın karşısına bakıp bunun sonuçlarını görebilirsin.

her zaman daha küçük bir ev istemişimdir. daha büyük bir bahçem olsun diye.

bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

arka bahçede tenekeleri vurmanı tercih ederim. ama kuşların peşine düşeceğini biliyorum. istediğin kadar gökçekuş vur, eğer vurabilirsen; ama sakın unutma, bülbül öldürmek günahtır.

çoğunluk kuralına uymayan yegane şey insanın vicdanıdır.

cesaret, yenileceğini bildiğin halde mücadeleye başlamaktır. başladıktan sonra da yenilmiş olmanın pek de önemli olmadığını anlarsın. insan nadiren kazanır; ama kazandığı da olur.

insanlar etraflarında kendilerinden çok şey bilen birilerinin olmasından hoşlanmazlar. bu onları kızdırır. sen konuşuyorsun diye de değişmezler. kendilerinin istemesi gerekir bunu ve öğrenmek istemedikleri zaman çeneni tutmaktan ya da onlar gibi konuşmaktan başka bir şey gelmez elinden.

kibirli olanlar karanlıkta kaybolacaklardır.

mutlu bir yürek neşeyle bağışlanır.

palyaçolar üzgündür, onlara bakıp gülen diğerleridir.

insan silahla dolaşınca birilerini kendisine ateş etmeye davet etmiş olur.

sonuçta insanların garip olduğuna, onlara aldırmamaya ve mecbur kalmadıkça asla hiçbirini düşünmemeye karar vermiştim.

selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır. o zaman bile harcanan kurşuna değmezler. ewell de onlardan biriydi.

22.12.2008

pornografi üzerine

boris vian

erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir.

yazarın okuru etkilemesini sağlayan yargı güçlerinin en etkili olanlarından biri de hiç kuşkusuz okura fizik düzlemde bir duygu yaşatmaktır. çünkü açık seçik görünen o ki bir metne fizik olarak koşullandığında, yalnızca beyin ucuyla ve dalgınca algılanabilen tamamen manevi bir spekülasyondan daha zor olur o metinden kopmak.

evet, savaşa karşıdır herkes; ama savaş anılarına iyi gözle bakılır ve yüz bin kişiyi öldürmüşsen eğer, kahramansın.

berbat, kötünün düşmanıdır. bir cinayetin anlatıldığı metin bizi sıkıntıya sokabilir. bir yatma sahnesinden bir ayrıntı bazı arzularımızın uyanmasına neden olabilir ama yüz bin yatma sahnesi (aynı gecede) yüz bin işkence, bize bitkinlik ya da tiksintiden başka bir şey vermez.

yetişkinler müstehcen edebiyata, uzlaşmaların ezici gücünü yatıştırma faktörü olarak tıpkı çocukların peri masallarına gereksinim duyduğu gibi gereksinim duyarlar.

müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz. hiçbir resimde yoktur. ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir.

ne okumanız ve ne okumamanız gerektiğine karar veren iki yüzlüler, yobazlar ve diğer psikopatlarla yıllar süren savaştan sonra, theodore schroeder'a göre, hesaba katılan kitabın esas niteliği değildir. hesaba katılan (müstehcen olarak nitelendiğinde) geleceğin sorunsal bir anında, bu kitabı varsayımsal olarak okuyabilecek varsayımsal bir kişi üzerinde varsayımsal bir etkisidir.

şaraplar masaya konulduklarında ayyaşları aşırı uyarırlar ve yetingen insanı bir hayli sakinleştirirler. aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırırlar. ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmazlar.

18.12.2008

bir dinozorun gezileri

mina urgan

kedilere tutkuyla bağlananlar, öteki insanlardan bambaşka bir soydandır bana kalırsa. bu soy, gerçekten soylu bir soydur. belirli bir kültür düzeyi ve duyarlılık şarttır kedileri tutkuyla sevebilmek için. bu soydan olanlar genellikle kültürlü, ince, sanat meraklısı insanlardır. kaba saba bir hödüğün kedi sevmesinin yolu yoktur.

ne yazık ki, insanların düş gücü eksildiği, kafaları uyuştuğu için öyle bir hale geldiler ki, "rahat" uğruna, yaşamın değişik yanlarından, renkliliğinden, rastlantılarından, yani yaşamı yaşamaya değer yapan her şeyden vazgeçmeye hazırlar artık.

yılbaşlarında, doğum günlerinde falan, yani tarihi önceden bilinen, özenle organize edilen toplantılarda, insan gerçekten eğlenemez. "buraya eğlenmek için geldiğime göre, mutlaka eğlenmek zorundayım" düşüncesi bile, sahiden eğlenmenizi engellemeye yeter.

bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır. çoğumuz, küçük mutluluklara sıkı sıkı kapatırız benliğimizin kapılarını. neşeli insanları sulu sayarız. dertlenecek bir neden bulunmayınca bile, hep dertliyizdir genellikle. doğanın güzelliğini görmeye de pek meraklı değilizdir.

kürt sorununu çözümlemenin tek çaresi, dağı taşı topa tutmak değil; doğuyu kalkındırmak, refaha ulaşmasını sağlamak, kürt yurttaşlarımıza insan gibi yaşamak olanağını vermektir.

kapitalist toplumun, sürekli ürettiği tüketim mallarını, bilmem kaç katlı koskocaman mağazalarda gözler önüne sermesi, öteden beri midemi bulandırır. bir şey almam gerekiyorsa, bunu küçük bir dükkandan almayı yeğ tutarım.

bu yolculuk sırasında beni sarsan başka bir şey de, insanların eskiden oralarda yarattıkları anıtların görkemiyle şimdi aynı bölgede yaşayanların yoksulluğu; daha doğrusu sefaleti arasındaki korkunç uçurumu görmek oldu. bir yanda ishak paşa sarayı'nın ihtişamı vardı, bir yanda doğu beyazıt'ın yoksulluğu; bir yanda malabadi köprüsü'nün akılalmaz güzelliği vardı, bir yanda sefaletten kaynaklanan bir çirkinlik. doğayla kentler arasındaki aykırılık da çok çarpıcıydı. haşmetli ağrı dağı'nın buzulları ışıldayarak gökyüzüne yükselirken, ağrı kenti yoksulluktan dökülüyordu.

"tek ayrıcalıklı sınıf çocuklardır." 1917 devrimi'nin eski güzel günlerinden kalma çok sevdiğim bir slogandır.

bütün dünyada, orta sınıflar, özellikle de yoksullar, kral ailelerinin ya da çok varlıklı kişilerin özel yaşamlarına akılsızca bir ilgi duyarlar. bunların şatafatlı yaşantısı, boyalı basının en bayağı magazinlerinde sürekli olarak gözler önüne serilir. büyük bir şairin, bir romancının, bir müzisyenin, bir ressamın özel yaşamına merak duymazlar da, bu metelik etmeyen prenslerin ve para babalarının neler yaptığını öğrenmek için meraktan çatlarlar. hatta onlarla özdeşleşirler, onların dertlerini dert edinirler kendilerine.

neden bilmem ama, olağanüstü insan güzelliğinde olduğu gibi olağanüstü doğa güzelliğinde de gizemli bir şey vardır her zaman.

venedik'in büyüleyici güzelliği dünyada başka hiçbir yere benzememesinden mi kaynaklanıyor acaba diye düşündüğüm olmuştur. dünyanın hangi kenti laguna'ya serpilmiş 300 kadar adacık üstüne kurulmuştur? dünyanın hangi kentinde o adacıkları birbirine bağlayan 300'e yakın irili ufaklı köprü vardır? dünyanın hangi kenti trafiğe tümüyle kapalıdır? dünyanın hangi kenti mimarinin ve resim sanatının başyapıtlarıyla böylesine tıklım tıklım dolu büyük bir müzedir?

ancak ağzına et koymayan bir vejetaryenin boğa güreşlerini vahşi bulmaya hakkı vardır.

amerikalı erkekler para kazanmak, çok çok para kazanmak amacıyla, stres altında fazla çalıştıklarından, eşlerinden önce ölürler. paraya konan dullar da, kırmızılar giyip boyunlarına beş altı kilo ağırlığında gerdanlıklar ve zincirler, kulaklarına omuzlarına kadar sarkan küpeler takarak, ölen kocalarının kazandığı paralarla pahalı gezilere çıkarlar. bir amerikalı turist grubuna bakarsanız, bu yüzden yaşlı kadınların hep çoğunlukta olduğunu görürsünüz.

16.12.2008

bediüzzaman said nursi olayı

şerif mardin

nurcu hareket, gücünün bir bölümünü de cumhuriyet döneminin bazı başarısızlıklarından aldı. bu başarısızlıklar arasında önde geleni, cumhuriyetçi laik ideolojinin bir dünya görüşü olarak islamın yerini alamamasıydı.

türk devlet görevlileri, anadolu'da yüzyıllardır büyük dertlere yolaçagelen karizmatik liderlerin ve kendi kendilerine kurtarıcı rolü veren kişilerin faaliyetlerine hep kuşku ile bakmışlardı. osmanlı memurları korkularında haklı idiler. çünkü hükümeti devirmeye yönelik gizli tertiplerden ilki yani 1859 kuleli vakası, 1856'da müslüman olmayanlara temel hakların tanınmasından sonra meydana gelmişti. osmanlı reformcularını uzun süre düşündüren bu olay görüldüğü kadarıyla bir halidi şeyhi tarafından kışkırtılmıştı.

kürdistan'daki müslüman-hıristiyan ilişkileri hızla kötüleşti. 1843 yılında, botan emirliği kürtleri tiyari ilçesini istila ederek -bu bölgede nasturi hıristiyanları yaşamaktaydı- yaklaşık 10.000 erkeği öldürdüler ve çok sayıda kadın ve çocuğu köle olarak aldılar.

21 ekim 1895'te, osmanlıların ingiliz reform önerisini uygulamayı kabul ettikleri açıklandığında, ilk tepki bitlis'ten geldi. 25 ekim'de bitlis'te panik üzerine birdenbire başgösteren bir ayaklanmada 200 ermeni öldürüldü.

said nursi, şeyhler hiyerarşisini, karizmalarını dünyevi amaçlar için kullanmaları ve asgari ihtiyaçlarının cemaat tarafından karşılanmasıyla yetinmemeleri nedeniyle suçlamıştır. said nursi'ye göre bu liderler, kendilerine bağlı olanlara, fazladan zekat yüklüyorlardı ve bu da tek kelimeyle bir sömürü idi.

bediüzzaman'a göre osmanlıların bilimde ilerleme sağlayamamış olmalarının nedeni, türkiye'de eğitim alanında birbirinden ayrı üç akımın bulunması idi: medrese, tekke ve mektep sistemi. yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu, mekteplere yeniden din dersleri konulması, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesi ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasıydı.

ateşkesten kısa bir süre sonra, yanlış biçimde "kürt teali" olarak bilinen "kürdistan teali cemiyeti" kuruldu. cemiyetin bazı üyeleri diğerlerine göre daha radikal amaçlar benimsemiş ve cemiyet'in diyarbakır şubesi doğrudan kürt milliyetçiliği yapmış olsa da, görüldüğü kadarıyla, kuruluşun başlıca amacı kültürel hedeflerdi. said nursi'nin bu cemiyetin kurucuları arasında yer aldığı söylenmektedir.

herhangi bir şey hiçbir şey'den çıkmayacağına göre, olgunlaşmış bir bitkide görülen dokuların ve diğer karmaşık varlıkların, o bitki olgunlaşmadan önce de bir mekanda potansiyel olarak varolmuş olmaları gerekir. fakat bunlar sözü edilen olgunlaşmadan önce hiçbir yerde görülememektedir. o halde bitkinin yapısı ancak ilahi bir plana izafe edilebilir. her tür, plandan sapma olmaksızın, herhangi bir yanlışlık ortaya çıkmaksızın kendi önceden belirlenmiş sürecini yaşadığından dolayı, bu süreç böyledir.

1923 yılı ocağında said nursi'yi meclis'te, türk kurtuluş savaşı'nın allah'ın inayetiyle kazanıldığını, buna rağmen türkiye'yi daha müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını savunan bir bildiri dağıtırken görüyoruz. said nursi, büyük millet meclisi üyelerini, tehlikeli bir laiklik dalgasının türkiye'yi boğmak üzere olduğu yolundaki korkularıyla uyarmaktaydı.

1932 yılında arapça ezan yasaklandı. aynı yılın temmuz ayında said nursi, kaldığı köyde arapça ezan okuduğu için tutuklandı.

1956 yılına gelindiğinde said nursi, takipçilerinin yeni demokrat parti'yi desteklemekle yükümlü olduklarını ilan etti.

said nursi'ye göre şiiler, yanılgı içinde olmakla birlikte islamiyet'in sinesine yeniden kazanılabilirlerdi.

said nursi urfa'da öldü ve orada gömüldü. bundan üç ay sonra da bir askeri darbe sonucu demokrat parti iktidarı devrildi. 1960'ın temmuz ayında said nursi'nin mezarı açılarak kemikleri buradan alındı ve bir askeri uçağa konularak, ısparta dolaylarındaki dağlarda bilinmeyen bir yere gömüldü.

said nursi'nin başlıca korkusu, bir müslüman'ın yaşamına ben duygusunun egemen olmasıdır. ona göre çağdaş materyalizm bunu geliştirmektedir. bir başka korkusu ise, toplumun çözülmesidir.

said nursi: seçkin kesimi oluşturan zenginler, yoksul ve alt sınıfları ücret karşılığı uşak haline getirmiştir. yani, sermayeye sahip olanlar, ancak emeklerini harcayabilecek olanları ve işçileri düşük bir ücret karşılığı istihdam etmektedirler. bu aşamada sömürü öyle boyutlara ulaşmıştır ki, sermayedar kişi sarayında oturup bankalar aracılığıyla günde bir milyon kazanırken, yoksul bir işçi boğaz tokluğuna madenlerde çalışmaktadır. bu durum öylesine nefret ve öfke yaratmıştır ki, alt sınıflar yukardakilere karşı ayaklanmışlardır.

kendisinden kerametle ilgili güçlerini sergilemesini bekleyenlere said nursi eğlendirici bir hikaye anlatırdı: "adamın biri günün birinde oğlunu bir kuyumcuya götürmüş. niyeti, oğluna değerli bir mücevher almakmış. oysa oğlu henüz çok gençmiş. dükkana girdiğinde tavana asılı duran renkli balonları görmüş. babası ne istediğini sorduğunda, değerli mücevherlerden herhangi birini değil, bu balonları işaret etmiş." said nursi bu hikayeyi şöyle noktalıyordu: "ben, balon satıcısı değilim."

köy enstitüleri modelinin mimarları, daha sonra, kırsal kesimlerde sosyalizmin ve komünizmin yayılması için uygun ortamı sağlayacak bir truva atı inşa etmekle suçlanacaklardı. köy enstitüleri bazıları için marksizmin etkilerini barındırdığından, bazıları açısından da öğrencilere freud'un öğretileri tanıtıldığı için birer günah yuvası sayılıyordu.

dikkati çeken çarpıcı bir nokta, özgün biçimde oluşan bu gruplarda hiç kadın olmamasıdır.uzun yıllar boyunca hareketin gelişmesine katkıda bulunmuş tek bir kadın göstermek mümkün değildir. bu katıksız erkek girişimciliği, mezheplerin, askeri grupların ve edebiyatta küçük toplulukların oluşunda da gözlenen, ortadoğu'ya özgü bir tür grup formasyon modelini yinelemektedir.

said nursi tasavvufa, müslümanları, kuran'da kendileri için belirlenen görevlerden alıkoyduğuna inandığı için karşı çıkmıştı. mutasavvıfların öğretilerinin taşıdığı geniş esneklik, said nursi'nin yaratmak istediği, harekete geçmiş müslümanın ortaya çıkmasına yetmemişti.

14.12.2008

bu ülke

cemil meriç

bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. kronoloji aptalların tarihi.

ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. tekrar çarka takıldım. ölümü bir münci olarak arıyordum. meselelerimi ancak o çözebilirdi. korkak olduğum için intihar edemedim.

neden işçi partisine girmiyorsun? girmem, çünkü benim yerim kütüphane. ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

uluların hepsi fildişi kulede yaşadı. fildişi kule, tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemi. zaman zaman kalabalıklara karışsan bile, limandan uzaklaşma. kalabalık kasırgalı bir umman.

münakaşada zafer, mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size.

sağ ve sol: anladım ki bu iki kelime, aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir.

"birini tanımak, hepsini tanımaktır."

sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?

"hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın 'benden başka herkes aldanıyor' demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?" (daniel defoe)

ve yehova, 'bunların hepsi tek kavim' dedi. 'konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların: birbirlerini anlayamaz olsunlar.' ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. oraya babil dendi. babil, yani karışıklık. (tevrat)

"rabbin sevgili kulları sağında oturacaklar." (tevrat)

hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? ne soğuk, ne çirkin kelime.

dergi korkak, pısırık bir kelime, mecmuanın kötü bir tercümesi.

"suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur." (publius syrus)

kitapta okudum, gazete yazıyor gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir.

okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. bu hastalık da afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yol açar. illetin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğrusu yazı yazma hastalığıdır.

aşk da tanrı gibi öldüğüne göre, cinsiyet tek değer.

"bizim kanunlarımız avam içindir, dahiler için değil." (papa)

"katıksız demokrasi ayaktakımının despotizmidir." (voltaire)

izm'ler, insan idrakine giydirilen deli gömlekleridir.

aşk yoktur sade için. çiftleşme vardır. kadın bir zevk makinesidir. insana işkence en büyük haz kaynağı.

kanun, eski yunan'dan beri, "büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı" avrupalı için.

katili göklere çıkarır sade, ayaktakımının peşin hükümlerinden sıyrılmış bir gerçekçi olarak alkışlar.

büyük adam için kanun yoktur.

bütün kanun koyucular; solon, muhammet veya napolyon, suçludurlar. suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gören yasaları çiğnemişlerdir.

söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.

"ebediyete giden yol tımarhaneden geçer." (st. simon)

"yetenek, belli bir hedefe başkalarından daha ustaca ok atmak; deha, oklarını başkalarının bakışlarıyla dahi ulaşamayacağı bir hedefe saplamak." (schopenhauer)

"her dahi bir parça delidir." (seneca)

"dahinin özelliği, öldükten yirmi yıl sonra salaklara düşünceler ilham etmesidir." (aragon)

gördüklerinizi anlamak için daha önce yaşamış olmalısınız.

"burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir." (tagore)

"bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli." (tagore)

gandhi hakikatti, tagore rüya.

ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişirmiş.

hapishane, maskelerin çıkarıldığı yerdir.

hatalar bıçakla düzeltilir dam'da.

"gerçek kendisini zor teslim eder; çünkü canlıdır, değişkendir. canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. bu savaşın zaferi sürekliliğindendir." (kemal tahir)

ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

her kitapta kendimizi okuruz. kendimizle yatarız her kadında.

aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

yaratmak yabancılaşmaktır.

ıtır gülün sesi, ışık sonsuzun. geceleri ölüm konuşur karanlıklarda.

"seni görmesem buddha olurdum, seni gördüm budala oldum." (özdemir asaf)

"dilin görevi gerçeği gizlemektir." (talleyrand)

"ha gayret yağmacılar, salaklar, sayın baylar
hazların etrafına çöreklenin, şölen var
koşun yeriniz hazır
baylar, hayat kısadır, yiyin, için, eğlenin
sizlersiniz sahibi bu talihsiz ülkenin
bu millet malınızdır" (victor hugo)

"ırmak kenarına otur ve hayatın akışını seyret." (şirazlı hafız)

"amaç, araçları meşru kılar." (machiavelli)

mistisizm: inceleme ve akılyürütmeden çok, duygu ve sezgiye dayanır

"insanlık belli bir gelişme aşamasına ulaşınca devlete ihtiyaç kalmayacaktır." (proudhon)

voltaire, halkı sever fakat halka güvenmez.

tantalos: zeus onu cehenneme yollar. zebaniler bir gölün ortasındaki ağaca bağlar. tantalos susuz mu susuzdur. dudakları uzadıkça göl çekilir. ağaç meyvelerle yüklü, altın meyvelerle. ama tantalos'un elleri uzadıkça bir rüzgar bulutlara kadar yükseltir dalları. ve bu işkence kıyamete dek sürer. tantalos, elde edemeyeceği şeyi veya şeyleri isteyen; varlık içinde yokluk çeken kimse anlamında kullanılır.

12.12.2008

avrupa kültüründe kusursuz dil arayışı

umberto eco

ii. friedrich, hiç kimseyle hiçbir şey konuşmaksızın yetişen çocukların, ergenliğe vardıklarında hangi dili ve lehçeyi konuştuklarını sınamak istedi. ve bu yüzden dadılarla sütannelere, bebeklere süt vermelerini ama onlarla konuşmamalarını emretti. aslında, çocukların ilk dil olan ibraniceyi mi, yunanca, latince ya da arapçayı mı, yoksa onları dünyaya getiren anne-babalarının dilini mi konuştuklarını bilmek istiyordu. ancak çabaları sonuç vermedi. çünkü çocukların ya da bebeklerin hepsi ölüyordu.

gizli bir bilgiden daha çekici bir şey yoktur. var olduğu bilinir; ancak bilginin kendisi bilinmez. dolayısıyla çok derin bir bilgi olduğu varsayılır.

ünlülerin yazılmadığı bir dilde anagram, öteki dillere oranla daha fazla değiştiri olanağı sağlar.

kuran'dan yola çıkarak x. yüzyılda el-makdisi yeryüzünde adem'den önce başka insanların varlığına değinmişti.

kempe, havva'nın fransızca konuşan bir yılan tarafından baştan çıkarıldığını, tanrının isveççe, adem'in danimarkaca konuştuğunu hayal eder.

halkların farklı niteliklerinden farklı diller doğduğuna göre, evrensel dil yoktur.

gök cisimleri yeryüzündeki şeyler üzerinde güç alanları ve etkiler oluştururlar.

mantıktan kısaca söz ediyoruz; çünkü tanrıdan söz etmemiz gerekiyor.

homo (insan) humus (toprak) tan gelmektedir.

satürn: gizli ve derin şeyler bilgisinin, hitabetin burcu. kara örtüler, karanlık ırmaklar, derin kuyular ve tenha yerler, metallerden kurşun, demir, kara ve pis kokulu her şey, hayvanlardan kara develer, domuzlar, maymunlar, ayılar, köpekler ve kediler.. (picatrix)

steganografi siyasal ve askeri kullanımlar açısından yararlı bir şifreleme tekniğidir.

daha çok ad mı vardır, daha çok şey mi?

amerikan kızılderili uygarlıklarının piktografik yazıları..

iskit kralı idanthyrsus'un kendisini savaşla tehdit eden büyük darios'a beş gerçek sözcükle (bir kurbağa, bir fare, bir kuş, bir saban dişi ve bir ok yayı) verdiği yanıt senaryo-bulmacaya bir örnek oluşturur. kurbağa, yazın kurbağaların topraktan doğduğu gibi, onun iskitlerin ülkesinde doğmuş olduğu anlamına geliyordu. fare, onun doğduğu yerde yuva kurduğu, yani halkını oluşturduğu anlamına geliyordu. kuş, ayrıcalıklara sahip olduğu, yani tanrıdan başkasına kulluk etmediği anlamına geliyordu. saban, bu toprakları ekerek kendi toprakları haline getirdiği anlamına geliyordu. ve son olarak yay onun iskit toprağında ülkesini savunabileceği üstün silah gücüne sahip olduğu anlamına geliyordu.

alfabe yazısı, seyahat etmek ve değişik diller konuşmak zorunda olan tüccar halklar tarafından bulunmuştur.

gül-haçlar: şimdilik, adlarımızı açıklamamış ve karşılaştığımızda da açıklamayacak olsak bile, yine de herkesin görüşünü, hangi dilde açıklanmış olursa olsun, elbette öğreneceğiz ve her kim bize adını ulaştırırsa, bizden biriyle karşılıklı olarak ya da bir engel söz konusu olursa yazı yoluyla görüşebilecektir. bizim binamız da, (yüz bin kişi onu yakından görmüş olsa bile) ebediyen dokunulmaz, yıkılmaz olacak ve dinsiz dünyadan gizli kalacaktır.

yalnızca adlarını değiştirdikleri ve gizledikleri, yaşları hakkında yalan söyledikleri, bizzat kendilerinin belirttiği gibi tanınmaksızın gelip gittikleri gerçeğine bakarak bile, hiçbir mantıkçı onların zorunlu olarak var olduklarını açıklayamaz.

yazıların çeşitliliği, babil lanetinin bir uzantısıdır.

leibniz, her bireyin evren hakkında kendine özgü bir bakışının olduğunu düşünüyordu.

atom yoktur, hatta hiçbir kütle bölünemeyecek kadar küçük değildir.

evrenin her parçacığında bir sonsuz yaratıklar dünyası içerilmektedir.

sözcük, aslı düşünce olan bir tür resimdir.

kovuşturma, bir fikrin güç kazanmasına yol açar.

destutt de tracy: bugün yeryüzünün bütün insanları aynı dili konuşmak üzere anlaşsalar bile, bu dil değişik ülkelerde binlerce değişik tarzda değişikliğe uğrayıp farklı diller üretecek ve bu diller zamanla birbirlerinden uzaklaşacaklardır.

dillerin çoğunluğuna getirdiği kısmi açıklamayla, çoğulluğu yalnızca bir ceza ve lanetleme olarak sunan bu tarih bir propaganda edimidir. en azından, insanlar arasında evrensel iletişimi güçleştirdiği ölçüde, dillerin çoğulluğu gerçekten de bir cezadır; öte yandan, bu çoğulluk aynı zamanda adem'in başlangıçtaki yaratıcı gücünün artması, kutsal bir soluk sayesinde adları yaratma olanağı sağlayan gücün zenginleşmesi anlamına gelir.

pluche: dillerin çoğalması (ki dillerin karışması demek değildir) doğal olmanın ötesinde, toplumsal olarak olumlu bir olgudur.

dillerdeki farklılaşma, yurt sevgisinin zeminini oluşturan bağlanmayı güçlendirmiş, insanları daha yerleşik hale getirmiştir.

goethe: kutsal nedir? birçok ruhu bir arada tutan şeydir.

ibn hazm: başlangıçtaki dil, bütün dilleri kapsıyordu.

allah kuran'ı kendi halkı anlasın diye arapça indirmiştir, bu dilin özel bir ayrıcalığı olsun diye değil.

10.12.2008

biz burada devrim yapıyoruz sinyorita

ece temelkuran

ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.

dışarıdakiler, içerideki gerçek dinamikleri çözemezler.

capoeira, angolalı yerlilerin portekizli efendiler ülkelerini sömürgeleştirdiği, kendilerini köleleştirdiği zaman kendi aralarında buldukları bir dövüş sanatı. afrika'da daha mistik kökenleri olmasına ve daha şiddet içeren bir biçimde yapılmasına rağmen portekizlilerin afrika'dan brezilya'ya getirdiği siyah kölelerle birlikte latin amerika'da dansa dönüşmüş bir sanat ve spor. sanatla sporun arasında durmasının bir nedeni var. köleler, efendilerini devirmek için savunma ve saldırı talimi yaparken kavga antrenmanı yaptıkları belli olmasın diye bu dövüş hareketlerini dans figürleri olarak geliştirmişler. fakat eski kölelik düzeni yıkıldıktan sonra bu kavga talimleri daha ziyade dans olarak yapılmaya başlanmış. iki kişilik, müthiş esneklik ve akrobasi yeteneği gerektiren bu kavga görünümlü dansı yaparken tarafların birbirine değmemeleri gerekiyor. eğer biri diğerine dokunursa dans bitiyor, dokunan kişi kaybediyor.

chavez ve chavez taraftarları istatistiklerden nefret ediyor. istatistiklerin insan hayatını anlamsızlaştırdığını, soğuk sayılara dönüştürdüğünü söylüyorlar.

yoksullar, zenginlerle karşılaşmadan önce kılık değiştirirler. zenginlere hizmet etmek üzere girdikleri mekanlarda yoksullara giydirilen üniformalar, insanlar arasındaki eşitsizliği estetize ederken yoksulluğun "kirini" örter.

"burada patron yok. ustabaşınız yok. bu yüzden kendi sorumluluğunuzu yerine getirmek için birinin gelip sizi uyarmasını beklemeyin. çünkü burada kimse size emir vermeyecek. burada yaptıklarınızın gelirini eşit olarak bölüşeceksiniz. o yüzden eşit emek harcamalısınız."

8.12.2008

düşünceler

bertrand russell

istedikleri şeylerin para ile alınacak şeyler olması bakımından, insanların çoğu materyalisttir.

devlet, başlangıçta yabancıları öldürmek için kurulan bir düzendir; başlıca amacı budur. devletlerin yaptığı başka işler de vardır tabi. bir parça eğitim de yaparlar ama, bu eğitim sırasında gençlere yabancıları öldürmenin iyi bir şey olduğu inancını vermek için de bir hayli çalışırlar.

insan kanına susamış delilerin birbirlerini öldürmeleri iyi bir şeydir ama, aklı başında insanların o sırada yanlarında kalmamaları gerekir.

herhangi bir işi iyi yapmak mutluluk getirir insana.

eğitimin çok büyük zararları oldu. insanların okuma yazma öğrenmemelerinin daha iyi olacağını düşündüğüm anlar oluyor. hayalimde, hepsi gürbüz, hepsi akıllı, hiçbiri ezmeyen, hiçbiri ezilmeyen bir mutlu insanlar dünyası gördüğüm oluyor. çünkü, büyük çoğunluk okuma yazma öğrenince, propagandaya açılıyor ve her memlekette propaganda devletin eline geçip devletin istediği gibi oluyor; devletin istediğiyse, sizi öldür dediği zaman öldürecek duruma sokmaktır.

yaptığınız şey başkasına zarar vermediği sürece, kötülenemez. bir cinsel ilişkiyi, sadece eski bir tabu kötülüyor diye kötülememeli. zarar verip vermediğine bakmalısınız. başka her konu gibi, cinsel ahlakın da temeli budur.

can sıkıntısı bir zeka belirtisidir ve önemi çok büyüktür.

bilim bildiğimiz şeyler, felsefe de bilmediğimiz şeylerdir. onun için de, insan bilgisi ilerledikçe, sorunlar felsefe alanından bilim alanına geçer.

ben şimdiye kadar kendime sadece mantıksal atomist demişimdir. ele aldığınız herhangi bir konunun özüne varmak için, tutulacak yol çözümlemedir. her şeyi çözümleye çözümleye, öyle bir yere gelirsiniz ki, orada artık çözümlenemez şeyler çıkar karşınıza. işte, bunlar mantıksal atomlardır. bunlara, nesneleri meydana getiren idealar (kalıplar) diyebiliriz.

toprağında büyük ölçüde petrol bulunan ufak bir ülkenin bu petrole tek başına sahip olması biraz saçmadır.

yoksulluk, bilgisizlik, saatlerce çalışıp didinmek, yerinden işinden güvenli olmamak gibi kötü koşullar içinde yaşayan insana gerçekten özgür denemez. böyle bir insan hayatını dilediği ve layık olduğu şekilde geçiriyor olamaz. özgürlük denince şu dört öge de bulunmalıdır: ulusça, hukukça, bireyce ve ekonomik özgürlük.

bir suçsuzun cezalanmasındansa, doksan dokuz suçlunun cezadan kurtulması daha iyidir.

iyi bir yönetimde güç, sınırlı olarak, kontroller ve dengelerle uygulanır; kötü yönetimdeyse, gücü engelleyen hiçbir şey yoktur.

6.12.2008

stepançikovo köyü ve sakinleri

dostoyevski

ezilmekten kurtulan aşağılık bir insan, bu kez başkalarını ezmeye başlar.

petrarca: masumluk çoğu zaman uçurumun tam ucundadır.

son derece tuhaf şeylere pek sevinen, gülen insanlar vardır. sarhoş bir köylünün mimikleri, birisinin sokakta ayağının takılıp düşmesi, iki kadının ağız dalaşı -nedendir bilinmez- bazı kimseleri içten bir sevinçle coşturur.

insan, her ayrıntısıyla bilmediği bir olay üzerine yargıda bulunmamalı. suçlamak kolaydır!

bilgisizlik kötülüğün ta kendisidir.

insanın elini ayağını ölünceye dek bağlayacak sözü vermesi hiç de güç değildir.

gençlik aşırı derecede gururludur bazen; genç bir yürek de hemen her zaman ürkektir.

evet, inanıyorum bilimlerin, sanatların.. söz gelimi heykeltıraşlığın.. her neyse işte, anlayacağınız, bütün bu yüce ülkülerin, nasıl söylemeli, kendilerine özgü çekici birer yanları olduğuna. inanıyorum; ama kadınların yerini hiçbir zaman tutmazlar. kadınlar.. kadınlar sizin kişiliğinizi olgunlaştırırlar. bu nedenle onlarsız olmaz.

"zenginde buzağı, yoksulda çocuk bol olur."

kadınlar için kocalar ancak uzaktayken değerlidirler.

"dünyayı yenmek istiyorsan, önce kendini yen!"

4.12.2008

din ve ideoloji

şerif mardin

insan, dinsel fikirlerinin kendi iç hayatının bir projeksiyonu olduğunu anladığı anda, artık kendi tabiatının dışında bir miyar aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye çalışacaktır.

feuerbach'ın tezinin esası, algılama hakkında bir bulgusuna dayanıyordu. feuerbach'a göre bir şeyin varolduğunu söylemek, yalnız o şeyin tasavvur edilebileceğini söylemek değildir. böyle bir iddia, buna ilaveten, var kabul edilen şeylerin algılanabileceğini veya duyumsanabileceğini söylemektedir. feuerbach'ın bundan çıkardığı sonuç şudur: allah'ın varlığı onun algılanabileceği bir şekil almazsa, ispat edilemez. böylece feuerbach'a göre dinbilimin kanıtları aslında kof ve etkisiz varsayımlardır. insanların kalbinde allah inancı ise kendi sınırlılığını ideal bir varlıkla karşılaştırma eğiliminden doğan bir projeksiyondur. din, insanın kendi düşüncesinin insanlarüstü bir plana aktarılışıdır. insanların ruhun ölmezliğine inanmaları ve ilahi adaletin tecellisine inançları, gene insanların kendi adalete susamışlıklarının soyut bir plana aktarılmasıdır. "dünya ötesi", bir insani isteğin şekil değiştirmesinden ibarettir.

feuerbach: duygu açık gözlerle gördüğümüz bir rüyadır, din uyanan bilincin rüyasıdır, rüya dinlerin esrarının anahtarıdır.

karl marx: din, baskıya tabi yaratıkların iç çekmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur. din halkın afyonudur.

marx'a göre, insan dindeki aldatmacayı anladığı andan itibaren kendi kendini esir ettiği şartların ortadan kaldırılması zorunluluğunu da anlar.

spiro'ya göre beğensek de beğenmesek de, toplumumuzun değerlerini yerleştiren mekanizma şudur: çocuk, ana ve babası tarafından, en küçük yaşından itibaren "iyi" hareketleri için mükafatlandırılır, "kötü" hareketleri için cezalandırılır. çocuk ancak "iyi" hareketler yaparak dikkat çekebileceğini, sevgi ve şefkat göreceğini öğrenir. büyüdükçe, "iyi" hareketlerinin aynı zamanda ahlaka uygun, doğru, yapılması gereken hareketler olduğu kanısına varır. kısaca çocuk, ana ve babasıyla özdeşleştirme kanalıyla bir süperego kurmaya başlar, ailesinin "doğru" bulduğu değerleri yapar. toplumun "norm"u kişinin "değer"i haline gelir. o da çocuklarına aynı bilgileri aktaracaktır.

belirli bir kimsenin kültür veraseti, elde edebileceği kültürü sınırlandırmaz. bir kimse, karşılıklı etkileşimde yalnız kendi ailesiyle değil, başka ailelerle ve başka öğrenme kaynaklarıyla karşılaşır. kişi bunları kullanarak kendine genel kültürü bazen aşan bir kültür de yaratabilir.

batı'daki bağımsız şehirlerin medeniyetinde gelişmiş olan iyi şehirli fikri islam toplumlarında oldukça farklı bir şekil almaktadır. batı'da ikincil kuruluşların yarattığı tutumlar, alışkanlıklar, değerler islam toplumlarında yoktur.

batı'da ikincil yapıların yerine getirdikleri koruma fonksiyonunu doğu'da bir taraftan "ümmet" yapısı, diğer taraftan "ümmet" yapısına bağlı olarak "tarikat" yapısı görmektedir.

islami toplumlarda, batı toplumlarında çok daha önemli bir fonksiyonu olan "değer"lerin yerine normlar geçmektedir. kişisel planda tercihler daha azdır. insanlar, "dışa doğru" dönüktür. ne yapmaları gerektiğini, kendi vicdanlarıyla yaptıkları bir muhasebeden çok, toplum normlarında ararlar.

kimlik sorunlarının çözülmesi zor olduğu için, gençler genellikle kendilerine bir kimlik sağlayan kolektif toplum hareketlerinde erimeyi denerler.başka bir çözümde, fazla düşünmeyi icap ettirmeyen doktrin ve ideolojilere sarılırlar.

islami inançlardan biri, insanı, baskı ile karşı karşıya kaldığı zaman, kendi inançlarını saklayabilmek için baskıya uymasında bir sakınca olmadığı kanısıdır.

islam toplumunda yaratıcı olmanın bir diğer yolu da gazadır. işte bu sahada genişliğine yaratıcı olmak mümkündür. islam aleminin sınırlarını genişletmek, talanla zenginliklerini artırmak: bu tip faaliyet, insana, hem allah'ın yolunda yürümenin vicdani ferahlığını bağışlayacak ve hem de yeryüzünde kendisine maddi bir karşılık sağlayacaktır. böylece, gazi olmak islam toplumlarında baştan itibaren heves edilen bir aşamadır. gerek kişiyi toplumun dar iktisadi çerçevelerinden çıkarması, gerek üstün bir islami başarı temsil etmesi bakımından islami toplumda yaratıcı olmanın en başarılı şekli gazi olmaktır. osmanlı imparatorluğu, bilhassa bu gibi, harpten başka bir geçiş vasıtası olmayan asker kümelerinin akıllıca kullanılmasından doğan bir yapıdır.

islam toplumundan sıyrılabilmenin bir tek yolu vardır: o da alternatif bir islami toplum kurmaktır. sufilik, bunun yollarından biri olmuştur.

orta asya türkleri islamiyete geçtikleri sıralarda islamiyetin, kendi göçebe yapılarına uymayan özelliklerini kolayca kabul etmediler. bilhassa kadın-erkek ayrılığı, şarap yasağı gibi normlar kendilerince kolay benimsendi. orta asya'dan şamanlıkla karışık gelen inançlara en yakını sufilikti.

bilhassa halk arasında tarikat yapısıyla birlikte dinsel kültüre paralel olan heterodoks bir kültür gelişmiştir. halk arasında osmanlı devlet sınıfının iranlılaşmış edebiyatının yerine ilahiler rağbet bulmuş, yunus emre ona en yakın yazar tipi olmuştur.

anadolu'da revaçta olan evliyalara tapma, böylece sufilikle birleşti ve sokaktaki adamın, anadolu'nun, kültürü haline geldi. bu inancın önemli özelliklerinden biri dünya nimetlerinden uzak kalma ideolojisiydi.

tarikatların uzun vadedeki etkilerinin en önemlisinin osmanlı imparatorluğu'nun batışıyla ortaya çıktığını söyleyebiliriz. bu etki, gibb'in işaret ettiği gibi, tevekküldür. gizemciliğin insanları bu dünyanın ötesinde işaretler aramaya sevkeden eğilimi, osmanlı imparatorluğu'nun gerilemesini "ilahların gazabı"na bağlamayı mümkün kılmıştır. halk katlarında tarikatların ve sufiliğin, daha az entelektüel, daha somut şeklinin etkisi osmanlı imparatorluğu'nun ilahi bir gazap dolayısıyla battığı fikriyle sonuçlanmıştır.

halkın islami, ideolojik gözlükleri, kendilerinin gerilememizi çok özel bir şekilde yorumlamalarına yol açmıştır. yukarıdaki görüş açısı bugün bile halk arasında ve özellikle 6-7 eylül olaylarında rastlanan "gerici" tutum ve buna benzer olayları anlamamız bakımından bir ipucu temin etmektedir. çok muhtemeldir ki, halk inançlarının sufiliğe ve tarikatlara en yakın olan bölümlerinde en çok bu tip olaylara rastlanacaktır. bu itibarla kubilay olayının nakşibendiler tarafından yapılmış olması bir rastlantı değildir.

baron de tott: ticaret yapıp da tutumları sayesinde zengin olan, fakat nüfuzlu kimseler sınıfının dışında tutulması gerekenlerden başka, türkler ancak memuriyetler sayesinde zengin olurlar. bunları, yine aynı yoldan yükselmiş bulunan "büyüklerin" kayırması sayesinde elde ederler. servetleri, açgözlülüklerinin biriktirdiği, korkunun gömdüğü, tantananın çarçur ettiği, rastlantının yenilediği sermayeler halindedir.

polisin görevi kamu düzenini korumak olduğu kadar ya da ondan daha çok, kamuyu denetim altında tutmaktı.

türk iktisadi yapısının biçimlenmesinde "arpalık" mükafatları önemli gizli bir değişken olmuştur. türkiye'de devlet, "yüksek memurlarına her zaman iktisadi fırsatlar sağlamıştır; akıllıca kullanılırsa, bunlar, özel teşebbüsçülük için doğrudan doğruya işe atılmaktan daha iyi bir atlama taşı olmaktadır. bu, maaşların yüksek oluşundan değildir. gerçekte devlet hizmeti yapanlara verilen maaş yetersizdir. fakat bürokrasi ile ilişkiler, iş hayatında şart olan kapıları açmaktadır. türkiye'de özel sektörde başarı göstermenin en iyi yolu devlet memuru olarak başlamaktır.

yeni düzen kişinin ruhsal dengesini sağlayıcı yeni bir mekanizma sağlamadıkça, üfürükçü de, dünyayı boynuzunun üzerinde tutan öküz de halk inançlarından kalkmayacaktır.

islamiyette, seçkinler dini-halk dini şeklinde başlangıçtan beri bir ayrılık olmuştur. allah'ın kapsayıcılığı ve kişilerin allah önünde eşitliği anlayışı bu ikiliği kapatma fonksiyonunu görür.

converse'e göre, ideolojik yapının ayırıcı niteliği bir fikrin beraberinde belirli diğer fikirleri getirmesidir. bu "beraber getirme" ancak eğitim ve statü bakımından çok ilerde olan kimselerde bulunur.

islamın en önemli şartının birlikte namaz kılmak olduğuna inananlar aynı zamanda şunlara inanmaktadırlar:
- mahalle kişinin ahlakını kontrol etmelidir.
- çocuklara din öğretilmelidir.
- insanın arkadaşlarının dindar olması önemlidir.
- şehirlerdeki devlet memurları çoğunlukla dinsizdir.

halk tabakalarındaki kişi yöntem yolu olarak halk kültürünün ve dininin verdiği imkanları kullanıyorsa bunun pratik bir nedeni vardır. halk kültürü, bütün "hurafe"leri bir yana, çıkarlarına daha kısa yoldan yanıt vermektedir. okula gitmenin sağlayacağı imkanların kapalı olduğu yerde kişi kuran kursu yolunu seçecektir. seçkinlerinin çok uzak oldukları bir kültürde kişi "halk seçkini" -mesela nurcu- olmayı deneyecektir. doktorun halka yaklaşamadığı hastanenin etrafında üfürükçüler zengin olacaktır.

2.12.2008

dava

franz kafka

ormanda yolunu yitirmiş çocuklar gibi terk edilmişlik içerisindeyiz. önümde durup bana baktığında, ne sen benim içimdeki acıları anlayabiliyorsun, ne de ben seninkileri. ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin.

insan bu dünyada otuz yıl yaşamışsa eğer ve benim gibi hep yalnız başına savaşmak zorunda kalmışsa, o zaman beklenmeyen olaylara karşı bağışıklık kazanıyor ve bunlar yüzünden çok sarsılmıyor; özellikle bugünkü gibi olaylar yüzünden.

sorgu yargıcına uzaktan bir kadın göster, kadını kaçırmamak için kürsüyü ve sanığı çiğneyip koşar.

bir konuyu doğru anlamak ile yanlış anlamak, birbirini tümüyle dışlamaz.

yasanın kapısında olsun hizmet görme nedeniyle bağımlı olmak, dünyada özgür yaşamaktan karşılaştırılamayacak kadar fazla bir şeydir.

28.11.2008

ateşkaralamaları

tomas tranströmer



her sorun kendi diliyle haykırır
bir tazı gibi koşar gerçeğin iz bıraktığı yere

bazı yüzler gördükleri her şeyden daha
açık seçik olurlar

o kasvetli aylarda ancak seninle seviştiğim zaman ışırdı hayatım
ateş böceği nasıl yanıp söner, yanıp sönerse insan bir an
görüp yitirerek izleyebilir onun uçuşunu
karanlık gecede. zeytin ağaçları arasında

o kasvetli aylarda büzülüp cansız kalırdı ruh
oysa doğru sana yönelirdi vücut
gece gökyüzü kükrerdi
gizlice sağdık evreni ve hayatta kalmayı
başardık

21.11.2008

yürekteki ok

cevat çapan



kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
(sappho)

batan gün her sabah yeniden doğar
ama bu bizdeki süreksiz ışık
bir kere söndü mü ötesi gece
(catullus)

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
kainat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar
üstüne eğilirken ey akşamın pınarı
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
(charles baudelaire)

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğinin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri
(andre verdet)

bir yıldız ve bir damla gözyaşım
değdiler birbirlerine ve birden
bir tek damla oldular
tek bir yıldız
kör olup kaldım sevda ile
ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü
bütün evrendi -ne fazla ne eksik-
yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı
(juan ramon jimenez)

inci çiçeklerinin
solgun ıslak yapraklarınca suskun
yattı yanımda şafakta
(ezra pound)

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü
(e.e. cummings)

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde
(louis aragon)

üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
birincisi yüzünü görmek için toptan
ikincisi gözlerini görmek için
üçüncüsü ağzını görmek için
sonra kararttım dünyayı
hatırlamak için bütün bunları
kollarımda sıkarak seni
(jacques prevert)

binbir zambak ekiyorum hayatın tarlalarına
ak alınlı rüzgara binbir çocuk
iyilik tüten güzel sağlıklı çocuklar
ve ufka nasıl bakacaklarını biliyorlar
ezgilerle yükselirken adalar
(odisseus elitis)

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu
(andre verdet)

dudaklar, öpüşler, aşk; her şey yeniden doğar
ölümsüz, o yalın unutuşla
gecenin kızlarıdır yıldızlar
(octavio paz)

"şairlerin gerçek yaşamöyküleri, onların yapıtlarıdır."