mihail lermontov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mihail lermontov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.05.2019

kadın

henry james: kızların çoğu korkunç cahildir.

dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.

isabel allende: kadınlar hiçbir zaman özgür olamazlar. onlara göz kulak olacak bir erkeğe ihtiyaçları vardır. bekarken babalarının malıdırlar, evlenince de kocalarının.

thomas hardy: kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

mihail lermontov: yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değildir; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor.

sabahattin kudret aksal: küçük yalanlar kudurtur da kadınları, büyüklerine gıkları çıkmaz.

elsa triolet: ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insan dışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

michael cunningham: kızlar kibarlıktan hoşlanıyorlar. bir sürü kızla, sırf yanlarına gidip "harika birisin, çok da güzelsin." diyerek ne kadar mesafe kat edebileceğini bilsen şaşarsın. çünkü hepsi de öyle olmadıklarından korkuyorlar.

28.05.2017

kadın

mihail lermontov

ta ki bize katlanamayan bir kadına rastlayıncaya kadar koşarız; o zaman gerçek bağlılık başlar; o gerçek ve sonsuz tutku; matematik deyimleriyle, bunu belli bir noktadan boşluğa indirilen bir çizgi diye adlandırabiliriz: bu sonsuzluğun sırrı yalnız amaca ulaşmanın imkansızlığında yatar, yani sona vardırmanın imkansızlığında.

hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: yine de meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur.

"evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse ne aşk kalır ne bir şey! yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden. yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim; ama özgürlüğümü asla!

kadının yakınına gelmeyegör; dört bir yandan öyle belalar saldırır ki tanrı korusun: sorumluluk, gurur, dürüstlük, kamuoyu, alay, küçümseme.. yapacağın tek şey, çevrene bakmadan dosdoğru yürümektir; yavaş yavaş, canavarlar yok olur ve önünde durgun, güneşli bir çimenlik açılır, ortasında yeşil mersinler biten bir çimenlik. gelgelelim, ilk adımlarda yüreğin titrer de ardına bakarsan mahvoldun gitti!

kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür. onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerekir.

kadınlar! kim anlar ki onları? gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından bir şey çıkaramazlar.

6.03.2013

zamanımızın bir kahramanı

mihail lermontov

bazı insanların alınyazılarında inanılmaz serüvenler yazılıdır.

kadınlar ancak tanımadıklarına aşık olurlar.

insan kurşunların vızıldamasına bile, yani kalbinin çarpıntısını gizlemeye bile alışabilir.

öyle insanlar vardır ki onların dedikleri kabul edilir.

insan bir şeyin üstünde çok kafa yorsa, bir de bakar ki, hayat uğrunda tasalanmaya değmiyor.

olağanüstü başlayan olaylar olağanüstü biter.

ne ünün ne de mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım; en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü; ün de talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor.

yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değildir; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor.

eski dostlarını unutanlardan adama hayır gelmez.

biz, anladığımız hemen her şeyi bağışlarız.

insanın görünüşüyle ruhu arasında garip bağlar olduğunu fark etmişimdir; sanki bir kolun yok oluşuyla birlikte ruh da bir duygusunu kaybeder.

şarkıların olduğu yerde mutluluk da vardır.

bir yerde iyi yoksa o yerde kötü bulunur; iyi ile kötünün arası pek öyle uzak değildir.

insan sevinçlerini unutur da acılarını asla unutmaz.

ben insanları küçümsememek için nefret ederim onlardan; yoksa hayat çok iğrenç bir komedi olurdu.

platonik aşk, aşkların en tatsızıdır.

pişmanlık duyan bir suçluyu geri çevirmemeli; çünkü bir kere de umutsuzluk yüzünden eskisinden iki kat daha suçlu hale gelebilir.

bazıları umutsuzluklarında bile gülünçtürler.

ani bir ölüm beklemek de aslında gerçek bir hastalık değil midir?

kader diye bir şey varsa, neden özgür bir irade ve akıl verilmiş bize, neden hareketlerimizin hesabını vermek zorundayız?

aşk da, ateş gibi, yalımı tükenince biter.

29.01.2013

bakış

mihail lermontov

bütün dünyayı sevmeye hazırdım, değerlendiren çıkmadı; böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinlerine gömdüm, orada silinip gittiler. hep doğru söyledim, inanılmadım. o zaman kandırmaya başladım. kibarların dünyasını, toplumun işleyişini iyiden iyiye kavrayınca, hayat biliminde ustalık kazandım; başkalarının bu ustalığı kazanmadan mutluluğa nasıl ulaştıklarını gördüm; benim hiç yılmadan erişmeye çalıştığım önceliklerin tadını, onlar kendilerini hiç yormadan çıkarıyorlardı. o zaman içimi bir karamsarlık kapladı; tabanca kurşunuyla giderilecek türden bir karamsarlık değildi bu: soğuk, çaresiz, sevimliliğin, iyi niyetli bir gülümsemenin altına gizlenen bir umutsuzluktu. ruh yönünden sakat olmuştum. ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü. ben de o yarıyı kestim attım.

azgın bir at üstünde uzun çimenler arasında, bozkırın rüzgarına karşı dörtnala gitmeyi severim; güzel kokan havayı iştahla içime çeker, gözlerimi mavi engine diker, nesnelerin her an biraz daha kesinleşen belirsizliğini saptamaya çalışırım. yüreğim her ne kadar keder dolu olursa olsun, zihnimi hangi düşünce ezerse ezsin, hepsi bir anda dağılıverir. içim hafifler, vücut yorgunluğu aklın kaygılarını bastırır. bana sık yeşillerle donanmış güney güneşiyle aydınlanmış dağları, mavi gökyüzünü ya da kayadan kayaya akan suyun şırıltısını unutturacak bir kadın bakışı yoktur.

8.04.2011

karanlıkların efendisi

ernesto sabato

mihail lermontov: belki yarın ölürüm. böylece yeryüzünde beni tamamen anlayan hiçbir yaratık kalmaz. bazıları beni olduğumdan daha kötü, bazıları daha iyi kabul eder. bazıları, iyi bir adamdı, bazıları alçağın biriydi der. o da, bu da yanlış olur.

yazmak, en azından bir şeyi sonsuzlaştırmak için uazmak: bir aşkı, bir kahramanlık eylemini, bir kendinden geçme anını. mutlak olana ulaşmak. ya da belki tutkunun ve kahramanlığın o mutlak eylemlerinde yeteneksiz olanlar için gereklidir yazmak. çünkü ne bir gün kendini prag'ın bir meydanında ateşe veren o çocuk, ne ernesto che guevara, ne marcelo carranza yazmaya ihtiyaç duymuştu. sahici hiçbir kişilik sözlerden yaratılmış bir suret değildi; onlar kandan, hayaller ve umutlardan, gerçek üzüntülerden yapılmışlardı ve bu karmaşık hayatın ortasında, varoluş için bir anlam ya da hiç olmazsa bu anlamın bulanık belirtisini bulmamıza, bilinmeyen bir şekilde hizmet eder gibi görünüyorlardı.

insanoğlunun kalbi sonu gelmez bir muammadır ve ruhun beden üzerindeki gücü mucizevidir.

kanser uygarlığın lanetidir.

hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

bir kuram acımasız olmalı, eğer yaratıcısı kendine karşı zalim olmazsa kuram yaratıcısının aleyhine döner.

hölderlin: rüya görürken tanrı, uyanıkken dilenciyiz.

hayat ve sanat arasında, gerçek ve yapay arasında tekrarlanan bir diyalektik var. herakleitos'un şu zıtların birliği ilkesinin bir ifadesi: ruhun dünyasında her şey kendi zıddına doğru gider. ve edebiyat tehlikeli bir şekilde edebi olduğunda, büyük yaratıcılar, sözcüklerle oynayanlar tarafından tahrif edildiğinde, büyük büyü müzikhol büyüsüne dönüştüğünde birden edebiyatı ölümden kurtaracak hayati bir itici güç belirir. bizans'ın, sanatı memnuniyet aşırılığıyla boğacağı tehdidini her savuruşunda yardıma gelenler barbarlardır hep: hemingway ve faulkner gibi şehir dışından gelenler ya da céline gibi yerlilerdir: at sırtında, kana bulanmış mızraklarıyla, pudralı markilerin minué dansını yaptıkları salonlara giren canavarlar.

kimi kez acı, karaciğerin kötü çalışmasının sonucudur.

sıradan insanın rüyalarında deneyimlediği şeyi, olağandışı varlıklar trans halindeyken yaşar: kahinler, deliler, sanatçılar ve mistikler.

kurmaca eserler rüyalardan, gündüzleri iyilik yapmaya hazır normal insanlarınki de olsa zalim, ahlaksız, katil, sadist rüyalardan çok şey alır. bu rüyalar belki bir boşalma gibidir. ve işte yazar da toplum için rüya görür. bir tür kolektif rüya. bir toplum, kurmaca eserlerin yazılmasını engellerse büyük bir tehlikeye girer.

tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur, bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

televizyon, yoksulların afyonudur.

zamanımızda şair, uygarlaşmış toplumdaki bir barbardır.

edebiyat insanın gerçekliği zenginleştirdiği yaratıcı bir eylemdir.

şimdi hava daha da soğuk
bir sürü yıldız var
rüzgara kapılmış seyrediyoruz
sizden rica ediyorum (şayet biri bu yazıyı okursa)
ağızlarınızda, bir zamanlar adlarımız olan kelimeleri oluşturun
öğrendiğimiz her şeyi size söyleyeceğim
her şeyi söyleyeceğim

insan ikili bir varlıktır. trajik olarak ikili. ve asıl ağır olan, aptalca olan, insanın sokrates'ten bu yana kendi karanlık tarafını yasaklamak istemiş olmasıdır. aydınlanma filozofları bilinçdışını tekme tokat kapı dışarı ettiler. ama o bu kez pencereden girdi. bu güçler yenilmezdir. siz yok etmek istediğinizde onlar saklanır ve sonunda daha büyük bir zorbalık ve pervasızlıkla karşı koyarlar. sak aklın fransasına bak. başka hiçbir ülkenin üretemeyeceği kadar çok şeytani varlık üretti: sade'dan rimbaud ve genet'ye kadar.

kabuslar, cehennemimizin görüntüleridir. bizim rüyalarımızda elde ettiğimiz şeye mistikler ve şairler esrime ve hayalgücü ile ulaşır.

guillotin bir hayırseverdi. idam mahkumlarının acı çekmesini önlemek için giyotini icat ettiğini bilmiyor muydunuz? sarhoş cellatlar baltayı tam yerine vuramıyor, mahkumun kolunu kesiyor, bacağını eziyorlardı. bu tür şeyler işte.

goldstein: karım beni aldatırsa onu öldürürüm. o mülkiyetimin bir parçasıdır. masraflarını ödediğime göre, sahibiyim, arabamın sahibi olduğum gibi ve onu başkalarına ödünç vermem.

insanların uzaklardan gelen gürültüsü, tam oraya ulaşacakken durdurmuştu hep kendisini, yarıklardan içine süzülüyor ve kendi içinden yükseliyordu. çünkü dünya yalnızca dışarıda değildi, yüreğinin en saklı köşelerinde, iç organları ve bağırsaklarında, salgılarındaydı aynı zamanda. er ya da geç o bozulmaz evren kendisine hüzünlü bir simulakra gibi geliyordu; çünkü bizim için değerli olan dünya burasıdır: bizi acıyla ve mutsuzlukla yaralayan, inciten yegane dünyadır bu; fakat varoluşun bu dopdoluluğunu, bu kanı, bu ateşi, bu aşkı, bu ölüm bekleyişini de bir tek o verir; bize alacakaranlıkta bir bahçe, sevdiğimiz elin dokunuşunu, eninde sonunda çürüyecek fakat bizim olan o sıcak ve yakın, tensel bakışı sunan yegane dünya da budur.

ve adam evrenin yarıldığını hissetti
onun öfkesi ve hakaretleriyle sarsılmış
ve pençeleriyle parçalanan yalnız eti değildi
bilinciydi de
ve ruhunun artığı gibi kaldı orada
tufan ile
devrilen kuleler
ve alevlerle toza dönüşen

daima belirli bir yönde gidiyoruz, kimi kez en belirgin irademizle saptanmış bir yönde fakat diğer zamanlarda -kimbilir belki de varoluşumuz için çok daha belirleyici zamanlarda- kendimizin bile bilmediği ama yine de güçlü ve yönetilemez bir irade ile yürüyoruz -şu ya da bu şekilde görünür arzularımızı teşvik ederek ya da önleyerek, heyecanlarımızı destekleyerek ya da engelleyerek ve kimi kez (yine de en hayret verici olan) bilinçli irademizden daha mantıklı olduğunu çok sonraları göstererek, kaderimiz bakımından en önemli olan ya da olmuş olan ya da olacak olan varlıklarla ya da şeylerle karşılaşmamız gereken yerlere doğru bizi yürüten bir irade ile.

ruh yeryüzünde bir yabancı mıdır
adımları nereye yönelir
kız kardeşinin ay sesi
kutsal gecenin içinden işittiğidir hacının
gece kayığında
karanlık ruh
ay göletlerinde
çürümüş dallar arasında
cüzamlı duvarlar arasında
deliren öldü
tuhaf adam gömülüyor
fırtınalı hüznün kız kardeşi
bak
kederli bir tekne seyrediyor
yıldızların altında
gecenin suskun yüzünü

çünkü şenlikli şiir yoktur demişti biri, belki de ancak zamandan ve onarılamaz olandan söz edilebilir. ve aynı zamanda biri bir zamanlar demişti ki her şey bir gün geçmiş olacak, unutulmuş ve hafızalardan silinmiş: ele geçirilemez kaleyi çevreleyen sağlam, yüksek duvarlar ve geniş hendekler bile.

28.02.2011

uzun lafın kısası

david mamet: oğlan kıza "ne güzel bir elbise!" der; "altı haftadır sevişmedim." demez.

arthur rimbaud: tiksinirim mesleklerin tümünden. işçiler ve ustaları, köylüdür, hepsi iğrençtir. kalem tutan eldir üstün olan, çift süren el değil.

mihail lermontov: bazı insanların alınyazılarında inanılmaz serüvenler yazılıdır.

e.m. forster: her inanç mümkün olduğunca az başvurulması gereken bir katılaşma süreci, bir tür zihinsel donmadır.

jose ortega y gasset: bu dünyada hiçbir şey, kitle kültüründeki kötü zevk kadar bulaşıcı değildir.

catherine clement: bütün iktidarlar cenaze törenleriyle yaşarlar. herhangi bir yerde yönetilecek bir ölü hep vardır.

tolstoy: yalnızca budalalar şanslarına güvenerek kumar oynar.

machiavelli: akıllı hükümdar, yurttaşlarını her zaman ve her durumda kendisine muhtaç bırakmalıdır. onların sürekli olarak bağlılığını sağlayacak tek yol budur.

david harvey: kendine iyi bir takım elbise edin; savaşın yarısını kazandın demektir.

peter ackroyd: methe kıymet vermek budalaca bir çılgınlıktır. en güzel şeylerin daha az hayranı olur; çünkü ahmakların sayısı ehil insanlardan ziyadedir.

turgenyev: bir katilin kurbanından daha uzun yaşaması saçmalıktır.

franz kafka: rahatını kaçıran ne? kalbinin kararını nedir bozup dağıtan? kapının tokmağına el süren kim? kim sokaktan sana seslenip de açık kapıdan girip yanına gelmeyen?