#kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.08.2022

kapitalizm ve faşizm

joel bakan

1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.

fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.

aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.

ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.

ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.

"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kâr ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?

o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."

20.06.2022

çağdaş insan

erich fromm

çağdaş kapitalizm; sürtüşmesiz işbirliği yapacak, her an daha çok tüketmek isteyen, zevkleri standardize edilmiş ve kolayca etkilenip tahmin edilebilecek olan çok sayıda insana ihtiyaç duyar. kendini hiçbir otoriteye, ilkeye veya bilince tabi hissetmeyen, özgür ve bağımsız olduğuna inanan; buna karşın emir almaya, bekleneni yapmaya, sosyal makineye sürtüşmesiz uymaya, lidersiz yönetilmeye, amaçsız -iyi iş çıkarmanın, ilerlemenin, çalışmanın, hareket halinde olmanın dışında bir amaç olmaksızın- güdülenmeye hazır insanlara ihtiyaç duyar.

insan ilişkileri temelde, kendi güvenliğini sürüye yakın olarak sağlayan ve düşüncede, duyguda veya eylemde farklı olmayan yabancılaşmış otomatların ilişkileridir. herkesin, diğer herkese olabildiğince yakın olmaya çalışmasına karşın, gerçekte herkes insan ayrılığının üstesinden gelinmediği zaman mutlaka baş gösterecek olan derin bir güvensizlik, kaygı ve suçluluk duygusuna gömülmüş olarak kesin anlamda yalnız kalır. uygarlığımız, insanların bilinç düzeyinde bu yalnızlığın farkına varmadan yaşamasına yardım eder. tek başına rutinin bunu başarmaması ölçüsünde insan, eğlence endüstrisinin sağladığı sesleri ve iç çekişleri pasif bir şekilde tüketerek, eğlence rutiniyle ayrıca her an yeni şeyler almanın ve bunları da her an yenileriyle değiştirmenin doyumuyla bilinçsiz umutsuzluğunun üstesinden gelir. 

çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir. çağdaş insan kendine, çevresindekilere, doğaya yabancılaşmıştır. ticari bir metaya dönüşmüştür; kendi yaşam güçlerini, mevcut piyasa şartlarında elde edilebilecek en yüksek kar'ı getirmesi gereken bir yatırım olarak algılar. 

çağdaş insan iyi beslenen, iyi giyinen, cinsel açıdan doyum bulan ama benliksiz, çevresindekilerle kurduğu en yüzeysel temasların dışında ilişkisiz insandır. bugün insanın mutluluğu eğlenmektir. eğlenmek; ticari malları, iç çekişleri, yiyecekleri, içecekleri, sigaraları, insanları, dersleri, kitapları, filmleri tüketmek, yutmak, "içine almak"tır. dünya, iştahımız için büyük bir nesnedir, büyük bir elmadır, büyük bir şişedir, büyük bir memedir; bizse sonsuza kadar bekleyen, umut eden ve sonsuza kadar hayal kırıklığına uğrayan emicileriz. kişiliğimiz değiş tokuşa, almaya, satmaya ve tüketmeye uyarlanmıştır; her şey, maddi şeyler kadar manevi şeyler de bir alışveriş, bir tüketim nesnesi olup çıkmıştır.

10.01.2022

arzu

renata salecl

arzuyu tatmin edebilecek bir nesne asla yoktur.

kapitalizmin sürekli bel bağladığı pazarlama sisteminin tamamının arzu mantığını kullandığını ve hangi maddi malları edinirsek edinelim bunun o istediğimiz şey olmadığı hissini doğurduğunu görmek zor değildir.

marka üreticilerinin yeni felsefesi, logolarının çalınıp üçüncü dünya ülkelerinde taklit edilmesini görmezden gelmektir. diyelim ki bir türk imalatçı nike spor ayakkabılarının taklitlerinden yapıyor. nike bu telif hakkı ihlalinden dolayı bu imalatçıya dava açmaya çalışmaz. nike öncelikle logosunun yaygınlaşmasıyla ilgilendiği için, birilerinin ürünlerini taklit etmesini de bir reklam kampanyası olarak görür.

tüketim mallarına bağımlılık yaratma konusunda iyi bilinen bir diğer strateji de şöyledir: nike ve benzeri markalar ürün fazlalarını, mesela new york city'deki bronx gibi en yoksul muhitlere göndermeyi ve böylece mallarının genç tüketicilerin gözündeki cazibesini korumayı sever.

günümüz imalatçıları güvene dayalı bir ilişki oluşturmanın yanı sıra, bir imaj ve daha iyisi, bir hayat tarzı satmaya da çalışmaktadır. starbucks veya coffee republic'te satılan "tasarımcı kahveleri" örneğin: bu tür yerlerde satılan şey sadece kahve değil, belli bir çeşit deneyimdir; sıcak, cana yakın bir atmosfer sunan, bir tutam da politik doğrucu entelektüellik içeren iyi tasarlanmış mekanlar. bu şekilde kahvenin nasıl üretildiğine dair ekolojik mesajlar kadar, bu pahalı kahveyi satın alarak kolombiya'daki yoksul insanlara nasıl yardım ettiğimizin açıklamasını da alırız. bu pahalı kahveyi tüketenlere kendilerine hoş göründükleri sembolik bir uzamın yanı sıra, dış dünyadan -bilhassa yoksullardan- korunma da sunulmaktadır.

son zamanlarda japonya'da bu tür kahve mekanlarında bir patlama yaşanmaktadır. buralara gelen tüketiciler, eskiden iş çıkışı eve gitmemek için barlara veya çay içilen mekanlara giderken artık starbucks'a gittiklerini, çünkü orada kendilerini daha fazla evlerinde hissettiklerini söylemektedir. bu sahte ev, bağıran çocukların ve dırdır eden eşlerin olmadığı sakin bir vahadır elbette.

burada nike örnek verilebilir: sahiden sadece imaj satan ve hiçbir fabrikası, makinesi veya teçhizatı olmayan, sadece kapsamlı bir tedarikçi ağına, "üretik ortakları"na sahip olan bir şirket. nike, sofistike bir pazarlama formülü ve dağıtım sistemi olan bir araştırma ve tasarım stüdyosundan ibarettir.

yeni toplumumuzdaki bir diğer hayati unsur da cemaatin değer kazanmasıdır; öyle ki firmalar müşterileri için cemaatler oluşturmak amacıyla çırpınıp durmaktadır. nitekim pek çok şirket kitapçığında müşterilerle ilgilenmenin dört aşamasından bahsedildiğini görmekteyiz: ilki, "haberdarlık ağı", tüketiciyi yeni ürün veya hizmetlerden haberdar etmek; ikincisi, "özdeşlik bağı", tüketicinin markayla belli bir şekilde özdeşleşmeye başladığı aşama; üçüncüsü, "ilişki bağı", tüketicinin markaya belli bir bağlılık geliştirdiği aşama ve dördüncüsü, "cemaat bağı", marka yaratıcısının belli olaylar ve toplantılar organize ederek veya hiç değilse müşterilere doğum günü tebrik kartları göndererek tüketici memnuniyetini sürdürdüğü aşama.

1.12.2021

neden servet peşinde koşarız?

john fowles

hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz.

işte bu yüzden hepimiz zengin olmak isteriz. farklı olmak isteriz. ihtiyacımız olan güvenliği de eğlenceyi de sadece para satın alabilir. bu nedenle paranın ardından onursuzca koşma, aynı zamanda onurlu bir şekilde hem eğlencenin hem de güvenliğin ardından koşma anlamına gelir.

para gizil güçtür, rastlantının kontrolü ve rastlantıya erişmedir, seçme özgürlüğüdür, iktidardır.

zenginler bir zamanlar parayla cennete gidebileceklerini düşünüyorlardı, şimdiyse cennet yeryüzüne taşınmıştır. ama zengin adam değişmemiştir ve hâlâ parayla yeryüzündeki cennete gidebileceğine olan inancı kanıtlanmış gözükmektedir.

hem zenginler hem de yoksullar servetin dağılımındaki var olan orantısızlığı karşılıklı olarak desteklemektedirler. siyasal bir sistem servetin dağılımını ne kadar fazla eşitlerse böylesi bir eşitlikten kaçınma yolları o kadar fazla yaygınlık kazanmaktadır. nasıl yoksul bireyler zengin bireyleri karşılıklı olarak destekliyorsa yoksul ülkeler de dünya ülkelerindeki servet farklılığını öyle desteklemektedir. amerika ve batı avrupa ülkelerinden nefret edilmekte ama kıskanılmakta ve taklit edilmektedir.

zenginler eğlence satın alırlar. kapitalist toplumların büyük yasası budur. bu toplumlarda psikolojik hayal kırıklığından kaçmanın tek yolu zengin olmaktır. bütün öteki çıkışlar kapalıdır. daha soylu insani niteliklerin herhangi birinin para kazanması zorunlu olarak gerekmez. bu yüzden paranın kazanılması bir çeşit eşitleyici ögedir. bir insanın, eğer paralı doğmamış ise, herhangi bir koşulda hiçbir zaman elde edemeyeceği bir şeyle değil de elde edebileceği şeyle -yani parayla- yargılanması gerekliliği doğallaşır.

sözlüklerde paraya "bir alışveriş aracı" deniyor. ben buna, varoluşa egemen olan insan dışı rastlantıya verilen insani yanıt diyorum. deha, zeka, sağlık, bilgelik, istenç ve beden gücü, iyi fiziksel görünüm; bütün bunlar doğumumuzdan önce gerçekleşen piyangoda çekip kazandığımız ödüllerdir.

iyi bir toplumun karşılıksız sağlayacağı şu şeyleri satın alabilmek için parayı istiyoruz: yani bilgiyi, anlamayı ve deneyimlemeyi, dünyanın sonları hakkında okumayı ve dünyanın sonlarına gitmeyi, görülen şeylerin çoğunu anlamayarak ve dolayısıyla da bakılan şeylerin çoğunu görmeyerek yaşamın deneyimine varmamayı.

para, ilk kozmik piyangoda başarısız olanları yarı yarıya telafi eden, geçici bir çare anlamında insani piyangodur. ancak para kötü bir piyangodur; çünkü doğum öncesi ilk piyangoda kazanılan ödüller daha sonraki piyango için bol keseden verilen bedava bir bilet oluştururlar. eğer ilkinde şanslıysanız mutlaka ikincisinde de şanslı olursunuz.

yoksullar serveti şu sırayla hoşgörürler: en çok, doğumdan sonra tamamen şans eseri olarak kazanılan serveti; sonra, var olan sisteme göre adilce kazanılan serveti; en az da, doğumda edinilen serveti, miras kalan serveti. en yüce rastlantı, olduğum kişi olmamdır: teksaslı bir multimilyarderin ya da orta afrikalı bir pigmenin çocuğu.

23.11.2021

yoksulluk

john fowles

yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

yoksul bir ülke, zengin olmayan zengin bir ülkedir. piyango çekilişleri, spor totolar, şans oyunları ve buna benzer şeyler, modern zenginlerin modern yoksulların öfkelerine karşı başlıca korunma aracıdır. insan nefret ettiği kişiyi lamba direğine asar, olmak istediği kişiyi değil.

kapitalist toplumlar harcama için maksimum bir fırsatı gerektirirler, hem doğaları gereği ekonomik nedenlerden ötürü hem de çoğunluğun başlıca zevki harcamada yattığı için. bu hazzı kolaylaştırmak için taksitle satın alma sistemleri geliştirilmiştir. bir zamanlar gezgin panayırların pırıl pırıl aydınlatılan barakalarının köylüleri büyülemesi gibi çeşitli piyango biçimleri zengin adaylarını büyülemektedir.

böylece tüketici nevrozu adıyla sınıflandırılan bütün o semptomlar ortaya çıkmaktadır; ama bunlardan çok daha kötü bir etki vardır. bu, hazzın parasallaşmasıdır; hazzı ele geçirme ve harcamayla bir şekilde bağlantılı olarak görmenin dışında tasarlayamama yeteneksizliğidir. bir nesne üzerinde uzun zaman kullanılmasıyla oluşan görülmez parlaklık, onun gerçek içsel güzelliği değil, şimdi onun değeridir.

şimdi bir deneyim, satın alınan bir nesnenin sahip olunabileceği gibi sahip olunması gereken bir şeydir; hatta öteki insanlar, kocalar, karılar, metresler, sevgililer, çocuklar, arkadaşlar bile insanlık dünyasından çok, para dünyasından türetilen değerlerle bağlantılı olarak sahip olunan ya da olunmayan nesneler olup çıkmaktadırlar.

bir zamanlar insan kendi hazlarını yaratabileceğine inanıyordu, şimdi onların bedelini ödemesi gerektiğine inanıyor. sanki çiçekler artık tarlalarda ve bahçelerde değil de sadece çiçekçi dükkanlarında yetişiyormuş gibi.

12.10.2021

kitap endüstrisi

alberto manguel

kitap endüstrisi yalnızca bir dogmayı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dışında kalanlara çok küçük bir alan bırakır. kitapçı zincirleri vitrinlerini ve sergileme standlarını en yüksek teklifi verene satarlar, böylece halk, yalnızca yayımcının ücretini ödediği eserleri görebilir. dolayısıyla, çok satan olduğu duyurulan kitapların oluşturduğu yığınlar bir kitap dükkanındaki alanın çoğunu kaplar. her birinin üzerinde, aynen yumurtaların üzerindeki gibi bir "son satış" tarihi vardır ki, bu da üretimin sürekliliğini teminat altına alır. sözümona düşük kültürlü okurları hedef alan genel gazete politikasının baskısı altındaki kitap ekleri, benzer "fast-food" kitaplar için günbegün daha çok alan ayırarak "fast-food" kitapların da modası geçmiş herhangi bir klasik kadar değerli olduğu ya da okurların "iyi" edebiyatın keyfine varacak denli akıllı olmadığı izlenimini yaratırlar. bu son nokta çok mühimdir: endüstri bize aptal olduğumuzu öğretmek zorundadır; zira doğal yollarla aptallık edinmeyiz. aksine, dünyaya zeki, meraklı ve öğrenmeye hevesli varlıklar olarak geliriz. entelektüel ve estetik kabiliyetlerimizi, yaratıcı algımızı ve dil kullanımımızı bireysel ya da kolektif olarak köreltmek ve nihayetinde söndürmek, muazzam bir zaman ve çaba gerektirir.

günümüz yayıncılık endüstrisinin büyük çoğunluğu, engin ve derin kitaplar okumayı teşvik etmek yerine, tek boyutlu nesneler, yüzeyden ibaret olan ve okura keşif imkanı tanımayan kitaplar yaratmaktadır.

formüllere başvurarak yazmayı reddeden sayısız yazar olduğu ve kimisinin bu yolla başarı kazandığı muhakkaktır; ancak bugün büyük yayıncılık şirketleri tarafından üretilen kitapların çoğu, değişmeyen bu endüstriyel modeli izler. okuyan kesimin büyük bir kısmı bu nedenle belli türden bir "konforlu" kitap beklentisinde olacak biçimde eğitilir ve daha da tehlikeli olan, okurların kısa betimlemeler, televizyon dizilerinden kopyalanmış diyaloglar, tanıdık marka isimleri ve dolambaçlı yollar takip eden olay örgüleri peşinde, çetrefilliğe ya da belirsizliğe asla izin vermeyen belli türden "konforlu" okumalara alıştırılmasıdır.

alman felsefeci alex honneth, györgy lukacs tarafından geliştirilen bir terimi kullanarak, bu süreci "şeyleşme" olarak adlandırır. lukacs'ın şeyleşmeden kastı, deneyimler dünyasının, ticari alışveriş kurallarından türetilen tek boyutlu genellemeler vasıtasıyla sömürgeleştirilmesidir. yaratıcı hikayeler dolayımıyla değil, yalnızca, bir şeyin ne kadara mal olduğuna ve bir kimsenin onun için ne kadar ödemek istediğine göre değer ve kimlik biçilmesidir söz konusu olan. bu ticari fetişizm, bilinç de dahil olmak üzere insani faaliyetlerin tümünü kapsar ve insan emeğine ve endüstriyel metalara bir tür aldatıcı özerklik yükler, öyle ki, bizlere onların itaatkar izleyicisi olmak düşer. honneth bu kavramı, öteki'ne, dünyaya ve kendimize dair algılayışlarımızı da kapsayacak biçimde genişletir, diğer bir deyişle, insanları ve var oldukları alanı yaşayan varlıklar olarak değil de tekil kimliklerden yoksun şeyler ya da nicelikler olarak gören bir toplum anlayışını katar kavrama. honneth'e göre bu kavramların en tehlikelisi "kendi kendine -şeyleşme" dir ki bu da iş görüşmeleri, şirket eğitim programları, sanal seks siteleri, role-playing video oyunları gibi türlü faaliyette kendimizi diğerlerine sunma biçimimizde kendini gösterir. ben bunlara, zekamızı yadsıyan ve hak ettiğimiz yegane hikayelerin bizim için önceden sindirilmiş hikayeler olduğuna bizi ikna eden edilgen okuma alışkanlıklarını da ekleyeceğim.

bu edebiyatın her edebi türde örnekleri vardır; duygusal kurmacadan kana susamış gerilim romanlarına, tarihi aşk romanlarından mistik palavralara, gerçek itiraflardan gerçekçi dramaya kadar. "satılabilir" edebiyatı eğlence, dinlence ve meşgalenin, dolayısıyla toplumsal açıdan yüzeysel ve nihayetinde lüzumsuz olanın alanıyla katı bir biçimde sınırlar. gerek yazarları gerekse okurları çocuklaştırır; ilkini yaratımlarının daha iyi bilen biri tarafından hale yola sokulması gerektiğine inandırır; diğerini ise daha zekice ve karmaşık anlatılar okuyacak denli akıllı olmadığına ikna eder. bugünün kitap endüstrisinde, hedef kitle ne kadar geniş olursa, yazardan da o kadar itaatkar bir biçimde, basit olgusal ve dilbilgisel düzeltmeler kadar olay örgüsü, karakter, mekan ve başlık değişikliklerine de karar verme gücüne sahip editörlerin ve kitap satıcılarının (son zamanlarda aynı zamanda edebiyat ajanslarının) talimatlarına uyması beklenir. bununla birlikte, bir zamanlar anlaşılması güç ya da akademik olarak değil de yalnızca zekice olarak nitelenen kitaplar bugünlerde esasen üniversite yayınevleri ve mucizevi bütçeleri olan küçük firmalar tarafından yayımlanıyor. aldous huxley'nin 1932 tarihli romanı brave new world'deki denetimci, bu taktikleri kısa ve öz bir biçimde şöyle açıklar: "bu, istikrar uğruna ödememiz gereken bir bedeldir. mutluluk ve yaygın deyişiyle yüksek sanat arasında bir seçim yapmak zorundasın. biz yüksek sanatı feda ettik."

2.08.2021

gevşemenin zevkleri

zygmunt bauman

laura potter -onları oraya getiren "acil iş" ne olursa olsun bekleme zorunluluğuna verip veriştiren- "her kaybolan saniyeye sövüp sayan tez canlı, huysuz, kızgın suratlı insanlar" bulacağını umarak, her çeşit bekleme salonuna ilişkin yaratıcı araştırmasına girişmişti. "anlık tatmin tutkumuz" yüzünden, birçoğumuzun "bekleme yetisini de kaybettiğini" düşünüyordu: "bekleme"nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız "hemen" oldu. artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. bay veya bayan doğru'nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz. görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, yirmi birinci yüzyıl ingilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok.

gelgelelim, laura potter'ın (ve belki de çoğumuzun) şaşkınlığına karşın, potter çok farklı bir tabloyla karşılaştı. nereye giderse gitsin, aynı hissi duyumsadı: "beklemek bir keyifti. beklemek bir lükse, sıkıca programlanmış yaşamlarımızda bir pencereye dönüşmüş gibi görünüyordu. 'halihazırdaki' blackberry'ler, dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları kültürümüzde 'bekleyenler', bekleme salonunu bir sığınak yeri olarak düşünmekteydi." potter çalışmasını, "belki de bekleme salonu bize son derece zevkli olan, maalesef unutulmuş gevşeme sanatını hatırlatır." diye bitiriyor.

gevşemenin zevkleri, başka şeylerin peşine düşmek için zaman kazanma uğruna hızlandırılan bir yaşamın sunağına serilmiş tek şey değildir. kendi becerimiz, adanmışlığımız ve zor kazanılan marifetlerimiz sayesinde bir zamanlar elde edilmiş sonuçlar yalnızca havalı bir kredi kartı ve bir tuşa basmayı gerektiren bir cihazda "taşeronlaştırıldığında", birçok insanı eskiden mutlu kılan ve muhtemelen herkesin mutluluğu açısından yaşamsal olan şey ("başarıyla kotarılmış iş", ustalık, maharet ve beceri karşısında, yıldırıcı bir görevin yerine getirilmesi, inatçı bir engelin üstesinden gelinmesi karşısında duyulan gurur) zamanla yitirilir.

daha uzun vadede, bir zamanlar elde edilen beceriler ve yeni beceriler kazanma ve uzmanlaşma hüneri de yitip gider ve bunlarla beraber, özsaygının açığa çıkardığı mutluluğun yanı sıra, yerine başka bir şey koyması çok güç olan izzetinefsin yaşamsal şartı, yani ustalık yeteneğini tatmin etme zevki de yitip gider.

15.12.2020

planlı eskitme

richard sennett

aşırılık ve israf, kendi kendini tüketen tutkunun çatısı altında evlendiler. eski rejimde parisli bir katibin evindeki gardıroba göz atabilseydik, elde dikilmiş birkaç kadın elbisesi, belki iki erkek takımı ve kuşaktan kuşağa geçen ayakkabılardan başka bir şey bulamazdık. mutfakta yine elde yapılmış tek bir tabak takımı, birkaç tencere, kaşık ve kepçeler bulurduk.

vance packard'ın xx. yüzyıl ortalarında yayımlanan hidden persuaders (çaktırmadan ikna) adlı incelemesinde etkili bir biçimde ileri sürülmüştü. burada şeytani olan pazarlamaydı. diğer açıklama, halk yeni şeyler satın alsın diye ürünlerin kasten dayanıksız yapıldığını savunan "planlı eskitme" idi. bu ikinci açıklamanın dayandırıldığı kanıtlar amerikan otomobil ve giyim endüstrilerinden geliyordu; arabalar öylesine zayıf kaynak yapılıyor, giysiler öylesine kötü dikiliyordu ki, iki üç yıl sonra çöpe gidecek hale geliyordu. burada şeytani olan üretimdi.

markalaşma ise küresel ölçekte satılan temel bir ürünü farklı gösterme, homojenliği gözden saklama amacındadır. marka, tüketiciye, ürünün kendisinden daha değerli görünmelidir.

volkswagen şirketinin tüketicileri, alçak gönüllü bir skoda ile üst model bir audi arasındaki farkların, üst modelin, alt modelin fiyatının iki katından fazla bir paraya satılmasını haklı çıkardığına ikna etmesi gerekir. içerikteki %10'luk bir fark nasıl olup da fiyatta %100'lük bir fark haline gelebilir?

bir uçağın hızı, uçağın hizmet platformu sayılabilir. okyanus aşırı bir uçuşta birinci sınıfta yolculuk etmek, ekonomi sınıfında yolculuk etmekten 4-5 kat daha pahalıdır; fakat iş adamı ne 4-5 kat daha geniş bir yerde yolculuk eder ne de 4-5 kat daha iyi bir hizmet alır. ve uçağın hızı bütün kabinlerde aynıdır.

britanya reklamcılığında skoda, deneyimin ötesinde bir şey olarak sunulur; arabanın içi ve dışı, genellikle sunumu tamamlayan bir sürü bilgilendirici yazı eşliğinde açıkça gösterilir. üst model audi ise genellikle sürücü koltuğundan manzaranın nasıl göründüğünü gösterir. reklamlarda çok az metin vardır ve manzara, üst modelin üstü açık iki kapılı bir araba mı yoksa sahra'da yolculuk ederken de alışveriş merkezine giderken de eşit derecede rahat olan bir sedan mı olduğuna bağlı olarak, reklamdan reklama değişir. bu görsel fark, alıcının zihninde skoda ile audi arasında kurulabilecek her türlü ilişkiyi yıkmayı amaçlar.

imalatçı, nesnenin ne olduğuna gösterilen dikkati azaltarak, nesnenin çağrıştırdıklarını satmayı umar; dışarıdaki manzarayı sürekli olarak değiştirerek, farklı markalarda ve modellerde farklı bir manzara sunuyor görünen ve durmadan değişen bir süreç olan "sürüş deneyimi"ni vurgulamayı umar.

tabii ki, işlev açısından bakıldığında bu, business class yolcularının atlantik'i uçağın arkasında oturanlardan daha hızlı geçtiğini söylemenin eşdeğeridir. tüm markalaştırmalarda işin zor tarafı, bu asılsız temanın varyasyonlarını yaratmaktır ve bu, bağımsızlaştırma yoluyla yapılır.

altın kaplama, planlı eskimenin yarım yüzyıl önce şekillenmiş olan şartlarını değiştirdi.

tüketici, giderek artan bir şekilde homojenleşen mallarda fark uyaranını arar. bir klon kentten bir diğerine gezip duran, her kentte aynı mağazalara girip, aynı ürünleri satın alan bir turiste benzer. önemli olan geziyor olmasıdır: tüketiciyi uyaran, ileri gitme sürecinin kendisidir.

sosyolog guy debord tüketicinin nesnelere yaptığının bu olduğunu söyler: kişinin arzusunu değiştirmesi, seyahat etmek gibi, bir gösteri haline gelir; insan yer değiştirdiğini hissettiği sürece, satın aldığı şeylerin hep aynı olmasının önemi yoktur. sosyolog erving goffman, reklamcılık üzerine yaptığı son çalışmalarda, tüketicinin katılımıyla ilgili tamamlayıcı bir görüş öne sürer.

hareket ve tamamlanmamışlık, tahayyüle eşit derecede güç verir; sabitlik ve katılık ise tahayyülü eşit derecede zayıflatır. tüketici, markalaştırma eylemine katılır; ve bu eylemde önemli olan platformdan ziyade altın kaplamadır.

daha çok skoda-eğilimli biri olarak ben bu tür görüşleri ciddiye almakta güçlük çekiyordum; ta ki new york'taki bir reklam ajansında bir votka markasıyla ilgili bir dizi ürün konferansına gidene kadar. votkayla ilgili temel gerçek, tatsız ve hemen hemen kokusuz olmasıdır. birkaç hafta boyunca ajansın "yaratıcı ekip"inin bu yeni votka markasını nasıl satacaklarıyla ilgili kıvranışını seyrettim; buldukları çözüm, ürünün ismiyle birleştirilmiş seksi erkek ve kadın karnı resimleriydi.

resimlerde bunun ne tür bir ürün olduğuyla ilgili hiçbir işaret yoktu. çağrışımları kurmak bütünüyle tüketiciye kalıyordu. kampanyanın ayırıcı özelliği, anlaşılan o ki, çıplak karın görüntülerinin ağızdan ağıza dolaşarak, birinin bana "bileşik çağrışım etkileri" [compound associational effects] olarak açıkladığı şeyi üretecek olmasıydı. (şunu belirtmeliyim ki yaratıcı ekipten birkaç kişi gerçekten içiyordu.)

tahayyüle katılmaya davet eden reklamcılık modern zamanlara özgü olmasa da, günümüzde belli bir ağırlığı var. örneğin, marx'ın "katı olan ne varsa buharlaşıyor" deyişi kapital'in ilk cildinin son sayfalarında meta fetişizminin epeyce farklı bir analiziyle dengelenmiştir. marx'a göre, sıradan şeyler, bir tür kişisel müzede bulunan insan anlamlarıyla büyülü bir şekilde donatılmıştı ve tüketici koleksiyonuna hep daha fazlasını ekliyordu; tüketici hazinelerini istif ediyordu, amacı biriktirmekti. kendinden bunca yatırım yaptığı bu fetişlerden vazgeçmek tüketicinin isteyebileceği son şeydi. şimdi,

kendi kendini tüketen tutku böyle ortaya çıkıyor. bu fantezi kurma davetine burun kıvırmalı mıyız? işlev açısından skoda benzeri bir dünyada yaşamayı yeğleyen katı bir faydacı böyle yapar. gerçek zanaatçı ise ürün iyi olduğu sürece umursamayabilir. fakat sahiplenicilikten kurtulmuş olmak da bir tür özgürlüktür. başımızı kaldırıp ileri bakarsak, yurttaşların kendi çıkarlarını savunmak, halihazırda sahip olduklarını korumak için değil de, olabilecekler için, ortak bir tahayyül için oy vermesi daha iyi olmaz mı?

kendi kendini tüketen tutkunun ikinci bir belirtisi güçte yatar. güç, satın alabileceğimiz bir şeydir; cinsel gücü artıran hapları değil, makineleri kastediyorum. örneğin elektronik endüstrisinde, sıradan tüketicilerin hiçbir zaman kullanmayacakları kadar yüksek kapasiteli gereçler -çoğu insan bilgisayarında en fazla birkaç yüz sayfa mektup saklarken dört yüz kitap saklayabilen bellek sürücüleri, bilgisayarda hiç açılmadan öylece duracak yazılım programları- satın alması sıradan bir şey. bu müşterilerin davranışı, genellikle milim milim ilerleyen trafikte sürünen insanların süper hızlı spor arabalar satın almasına ya da çölde yolculuk etmek için tasarlanan korkunç suv makinelerinin çocukları okula götürüp getirmek için kullanılmasına benzer. tüm bu insanlar güç tüketicileridir.

sermaye piyasalarının doğuşundan beri yatırımcıları yönlendiren, nesnelerin gücüne duyulan akıl dışı inançtır; tıpkı ingiliz yatırımcıların xvii. yüzyılda içine sürüklendiği "lale çılgınlığı"nda olduğu gibi.

13.11.2020

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

12.09.2020

pazar

raoul vaneigem

pazarın her şey olduğu yerde insan hiçtir.

din, maneviyat adına reddetse de, maddi çıkarları yönetmekten hiç geri kalmaz. yoksulluk ve merhamet, ölüm ve öte dünya, günah ve günahın satın alınması pazarlarından az kâr sağlamadı.

din, sömürü sözleşmesini semavi bir vekaletin sürekliliği üzerinde kuran ve köleliğin silahlarıyla mücadele ettiği totalitarizmi sürekli yenileyen bir ekonomi anlayışıdır.

dinsel pazarın çöküşü, yerini pazar dinine bırakır. ekonomistler, kredili ve alacaklı bir tanrı'nın sonuncu tuzu kuru papazlarıdır.

tersine bir dünyada yaşadığımız, günün birinde uyanacağımız bir kabusa gömülmüş olduğumuz fikrini desteklememiş olan bilinçli bir filozof yoktur.

din bütün darbelerde başarı kazanır: hem sakatlar hem de koltuk değneği satar. bastırılmış yaşama iradesi ölüm refleksine döndüğünden ve içi boşaldığından beri, tarihin akışı marazi dünyaların en iyisi yönündedir.

din, insanı çürüten ve aynı çürümeyle de kendini yok eden bir sistemin aşkın saflığı iddiasındadır. insanın ekonomik varlık olarak ilerlediği ve arzu varlığı olarak gerilediği, tersine giden dünyanın aklanmasıdır.

15.08.2020

scum

valerie solanas

insanların çoğunluğu, özellikle de eğitimli olanlar, kendi değerlendirmelerine güven duymayıp otorite karşısında alçak gönüllü ve saygılıdır.

takdir etme, "münevver"in başlıca meşgalesidir. edilgen, kifayetsiz, hayal gücü ve zekâ yoksunu olduğundan bununla idare etmek zorundadır. kendi meşgalesini yaratmaktan, kendisine küçük bir dünya yaratmaktan, çevresini en ufak bir biçimde etkilemekten acizdir çünkü. o yüzden kendisine ne verilse kabul etmek zorundadır. yaratmaktan ya da bağlanmaktan aciz olduğu için seyreder. kültürü özümsemek, haz vermeyen bir dünyada çaresizce ve korku içinde haz almaya çalışmaktır; steril, akılsız bir varoluşun dehşetinden kaçmaya çalışmak.

kültür, kifayetsizlerin egosuna bir parmak bal, edilgen seyirlerini makulleştirecek bir araç sağlar. "ince" işleri takdir edebildikleri için gururlanırlar, gübreye bakıp mücevher sandıkları için (beğendikleri için beğenilmek isterler). herhangi bir şeyi değiştirmeye güçlerinin yeteceğine inançları olmadığı için statükoya yaslanırlar. gübrede güzellik görmek zorundadırlar; çünkü görebildikleri kadarıyla, ellerine gübreden fazlası geçmeyecektir.

"sanat" ve "kültür"ün yüceltilmesi, birçok kadını daha önemli ve verimli faaliyetlerden ve etkin kabiliyetler geliştirmekten uzaklaştarıp sıkıcı, edilgen faaliyetlere yöneltmenin yanı sıra sağduyumuzu, şu ya da bu gübrenin derin güzelliği üzerine sonu gelmez, övüngen hesaplamalarla sürekli işgal eder. bu, "sanatçı"nın üstün duygular, algılar, içgörüler, değerlendirmeler sahibi birisi olarak kurgulanmasına yol açar; o yüzden güvensiz kadınların kendi duyguları, algıları, içgörü ve değerlendirmelerine olan inançlarını ayaklar altına alır.

çok sınırlı duyguya sahip olan ve buna bağlı olarak algıları, içgörüleri ve değerlendirmeleri de sınırlı olan kadın, "sanatçı"nın kendisine rehberlik etmesine ve hayatın ne olduğunu anlatmasına ihtiyaç duyar.

ama tamamen cinsel odaklı olan "sanatçı", kendi fiziksel duyumsamaları dışında herhangi bir şeyle bağlantı kuramadığı ve hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı dışında herhangi bir görüye sahip olmadığı için sanatçı da olamaz. kendisi hayatın acizi olan birisi bize hayatın ne olduğunu nasıl anlatabilir ki?

cinsellik herhangi bir ilişkinin parçası olmayıp tam aksine insanı yalnız kılan bir tecrübedir, yaratıcı değildir ve büyük bir zaman kaybıdır. cinsellik kafasızların sığınağıdır ve kadın ne kadar akılsızsa, yani "kültür"e ne kadar saplanıp kalmışsa o kadar tatlıdır, o kadar cinseldir. toplumumuzdaki en tatlı kadınlar kudurmuş seks manyaklarıdır. ama tabii, korkunç, korkunç derecede tatlı olduklarından düzüşme düzeyine inmezler. onun yerine aşk yaparlar. bedenleri aracılığıyla iletişir, duyumsal ilişkiler kurarlar.

diğer yandan, kültüre en az dalmış olan kadınlar, en az tatlı olanlar, düzüşmeyi düzüşmeye indirgeyen o sade ve yüce ruhlar; banliyölerin, ipoteklerin, yer fırçalarının ve bebek bokunun yetişkin dünyası için fazla çocuksu; çocuklara ve kocalara bakmak için fazla bencil; başkalarının kendileriyle ilgili düşüncelerini hiç takmayacak kadar gayri medeni; babaya, "yüceler"e ya da eskilerin derin aklına saygı duymayacak kadar küstah; yalnızca kendi düşük hayvani güdülerine güvenen; kültürü civcivlerle bir tutan; tek yönelimi duygusal heyecan bulmak olan; mide bulandırıcı, tatsız, üzücü sahnelere karnı tok; kendilerini rahatsız edenlere bir tokat aşkeden nefret dolu, vahşi kaltaklar; kısaca kültürümüzün standartlanna göre scum olan bu dişiler ağır ve görece daha akılcı ve aseksüalitenin eteklerindedir.

tatlılık, terbiye, vakar, güvensizlik ve kendi içine gömülmenin yoğunluk ve zekâya yol açması zordur. sadece kendine güvenen, mağrur, dışa dönük, gururlu ve sağlam kafalı dişiler yoğun, akıllı ve edepsiz bir konuşma yapabilir.

intizam, tatlılık, özen, kamunun fikri, ahlak, götlere saygının elini kolunu bağlamadığı, her zaman cesur, pislik ve düşmüş olan scum her yola gelir. bütün gösteriyi görmüştür -her bir parçasını- düzüşme sahnesini, emme sahnesini, zürefa sahnesini -hepsini, bu sahilin tamamını gezmiştir, her limanda, her iskelede bulunmuştur- çük limanı, kuku limanı..

anti-sekse varmadan önce epeyce seks yapması gerekir insanın ve scum bütün bu yollardan geçmiştir ve artık yeni bir gösteri için hazırdır, limandan yavaşça çıkıp harekete geçme hazırlıkları yapmaktadır. ama scum sabırsızdır, gelecek nesillerin mamur olacağı fikriyle teselli bulmaz. scum kendisi için de bir parça heyecanlı hayat ister.

eğer kadınların büyük bir çoğunluğu bugün scum olsaydı, emek gücü içinden çekilebilir ve böylece bütün ulusu felç ederek birkaç hafta içinde ülkenin denetimini tamamen ellerine geçirebilirdi.

bunun dışında, tek bir tanesi bile ekonomiyi ve başka her şeyi dağıtmaya yetecek ek önlemler şunlardır: kadınların kendilerini para sistemi dışında tanımlamaları, satın almamaları ve sadece yağmalamaları, istemedikleri yasalara uymayı reddetmeleri.

polis gücü. ulusal muhafızlar, ordu, donanma ve bahriye bir araya gelse bile nüfusun yarıdan fazlasını kapsayan bir isyanla baş edemez, özellikle de bu muhtaç oldukları insanların isyanı olunca.

eğer bütün kadınlar erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir.

o yüzden de çelişki kadınlarla erkekler arasında değildir; -scum'la, yani egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini, evreni yönetmeye layık gören, bu toplumun sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan kadınlarla tatlı, edilgen, kabul eden, yetiştirilmiş, terbiyeli, vakur, bağımlı, korkutulmuş, akılsız, güvensiz, onay arayan, babasının kızları arasındadır. ki bunlar bilmedikleri şeyle baş edemez, sırf tanıdık diye lağımda kulaç atmaya hazır ve orangutanlarla takılmaya razıdır; yalnızca koca babanın yanında kendilerini güvende hissederler, onları yönlendirecek güçlü kocaman bir adam olsun, içleri rahat eder. kendilerini onunla çok rahat hissederler ve başka bir hayat tanımazlar. zihinlerini, düşünce ve bakışlarını eril düzeye indirmişlerdir. sağduyu, hayal gücü ve zekâ yoksunudurlar. güneşin altında, daha doğrusu bataklıkta, rahatlatıcı, ego şişirici ve damızlık olarak işlev görürler. 

ama scum, milyonlarca götün yıkanmış beyinlerinin kendine gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır. harika kadınlar neden sıkıcı erkeklerin hızına ayak uydurmak zorunda? şahane ve salak olanların kaderi neden iç içe geçmiş olsun ki?

bir avuç scum, sistemi, sistemli bir biçimde becererek, mülke seçici bir biçimde zarar vererek ve cinayet aracılığıyla bir yıl içinde ülkeyi eline geçirebilir.

scum kıçlarından dürtünce hale yola girerler.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

11.05.2020

gözlem

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

20.04.2020

kölelerin dünyası

elsa morante

ileri ülkelerde, endüstrilerin giderek ve dev gibi gelişmesi yayılıyor, en iyi enerjileri emiyor ve bütün güçleri kendilerinde topluyorlar. makineler insanlara hizmet edecek yerde onları kendilerine hizmet ettiriyorlar. endüstrilerde çalışmak ve ürünlerini satın almak, insan topluluğunun temel işlevleri haline geliyor. silah bolluğuna aldatıcı ve pazar gereksinmeleriyle -tüketicilik- hemen modası geçiveren bir tüketim malları bolluğu ekleniyor. biyolojik çevrime yabancı olan yapay ürünler -plastikler- karayı ve denizi, yok edilmesi olanaksız bir çöp deposu haline dönüştürüyor. dünya topraklarının, havayı, suyu ve organizmaları zehirleyen, fabrikalarının içinde zincirlere vurulmuş insanları yok eden, yerleşme bölgelerini kuşatan, mahveden, insanları insanlıktan çıkaran endüstri kanseri durmadan yayılıyor. endüstri güçlerinin emrindeki kol gücü yığınlarının sistemli bir biçimde toplanması için, kitle iletişim araçları -gazeteler, dergiler, radyo, televizyon- yozlaşmış köleleştirici ve aldatıcı bir "kültürün" propagandasını yapmakta kullanılıyorlar. bu kültür, adaleti ve insan yaratıcılığını çürütüyor, var oluşun her tür gerçek nedenini ortadan kaldırıyor, sağlıksız denecek kolektif olayları -şiddet, akıl hastalıkları, uyuşturucu madde alışkanlıkları- zincirinden boşandırıyor. görülmemiş tüketim ve kazanç tutkusuyla, birçok ülke, geçici bir ekonomik patlama dönemine giriyor.

8.04.2020

yabancılaşma

guy standing

prekaryayı yakından ilgilendiren şey meslek içi eğitim değil, "meslek için eğitim." kişisel gelişim, istihdam edilebilirlik, bağlantılar kurmak (networking), pek çok farklı alanda mevcut düşünce biçimleriyle bağlantı halinde kalabilmek için bilgi toplama becerisi, bu tarz faaliyetlerden bazıları. "vaktinizin %15'ini alanınızla ilgili eğitime ayırın." diyen bir danışman ayrıca "öz geçmişinizi her yıl yeniden yazın." tavsiyesinde de bulunuyor. başkalarını etkileme, kendini pazarlama ve olabildiğince farklı alanı kapsaması beklenen ve kişiyi yeterince yıpratan bu cv yenileme süreci oldukça zaman alıyor. bir taraftan ne kadar özel olduğumuzu göstermeye çalışırken diğer taraftan da herkesin yaptığı standart şeyi yapmamız, aslında yabancılaşmaya neden oluyor. prekarya ne zaman bunlara dur diyecek?

22.03.2020

adaptasyon

guy standing

saat dilimlerinin işe yaraması, doğal olarak gün ışığına ve toplumsal olarak da iş günü fikrine alışmış olmamızdan kaynaklanıyor. vücut ritmimiz, gün ışığı ve karanlıkla uyumlu olarak işliyor. uyuyup rahatladığımızda günün yorgunluğunu da atmış oluyoruz. ancak küresel ekonominin insan fizyolojisine hiç saygısı yok. küresel piyasalar 7/24 çalışan bir makine. uyumuyor ya da dinlenmiyor. insanların gün ışığına, karanlığına, gecesine ya da gündüzüne saygısı yok. zamana dair geleneksel alışkanlıklar, ticaretin ve çağın totemi olan rekabetçilik önündeki katı engeller olarak algılanıyor ve esneklik prensibine de aykırı görülüyor. eğer bir ülke, firma ya da kişi 7/24 zaman kültürüne adapte olmazsa bunun bir maliyeti olacaktır. artık "erken kalkan yol alır." sözü çok da geçerli değil; zira uyumayanların başarılı olduğu bir toplumda yaşıyoruz.

3.03.2020

gerçek

jean baudrillard

meslek ilkelerine bağlılığını yakın bir geçmişte ifşa eden bir başka isimse tf1 (kamu televizyon kanalı) genel müdürü patrick le lay'dir. bu şahıs bize: "gerçekçi olalım, tf1 kanalında çalışmak coca cola'nın satış yapmasına yardımcı olmaktır. ticari bir mesajın algılanabilmesi için televizyon izleyicisinin beyninin uygun konumda bulunması gerekir. yaptığımız programların amacı izleyiciyi eğlendirmek, rahatlatmak, yani verilen iki mesaj arasında onu bu konuma getirmektir. biz coca cola'ya ona zaman ayıracak uygun insan beyni satıyoruz. bundan daha zor bir iş olamaz." demektedir.

1970'li yıllarda bnp'nin (banka) ünlü ilan billboard'unu hâlâ unutmadık. bu billboard'da sermayenin iğrençliğini hiçbir eleştirel çözümlemenin yapamayacağı kadar güzel bir şekilde sergileyen bir cümle vardı: "ben paranızla ilgileniyorum!" bunlar herkesin çoktandır bilip duyduğu sözlerdi ama bu ilanın bir olay ve bir skandala dönüşmesine neden olan şey bu sözlerin bizzat bir bankacının ağzından söyleniyor olması, hakikatin bizzat kötülüğün ağzından çıkmış olmasıydı. hakikatin ortaya çıkmasını sağlayan şey tamamen dokunulmaz hale gelen ve herkesin gözü önünde suç işleyebilen egemen güçtü.

24.02.2020

milyoner

hüseyin rahmi gürpınar

sen bu akılla, bu saflıkla yaşarsan dünyada refah yüzü göremezsin. onun bunun emellerine, hilelerine hizmetkâr olmaktan kurtulamazsın. çünkü saf adamlar birtakım hilekârları zengin etmek için çalışırlar.

mesela bir bankada en ağır işleri hamal görür. en çok parayı yönetici alır. bir gazete idarehanesinde bütün mesai yazarların üzerindedir. bu zavallıların hepsi birkaç yüz kuruş maaşla imtiyaz sahibinin kasasını doldurmaya uğraşırlar. mesela kalemde sen iki yüz kuruş alıyorsun. mümeyyiz bin beş yüz, müdürün altı bin, nazırın otuz kırk bin alıyor. hepsinin emri altında ezilen, en çok iş gören sensin.

bu memuriyetler onlara tanrı tarafından dağıtılmadı ya! onlar tamahkârlık yaptılar. alt taraflarındaki zavallı hımbılları tekmeleyip ileri geçtiler. hırsızlık sözünü burada tam anlamıyla uygula bakalım! demek ki subaşlarını evvelce çevirenler patlayıncaya kadar susuzluklarını gidersinler. açlıktan ölmemek için kenardan kıyıdan avucunu doldurmak, bir yudum tatmak isteyen nasipsiz sefillere hırsız adı verilsin. sermaye ve akıl sahibi olmayı bir hak sayarak yüzlerce kişiyi çalıştırıp onların mesaisinin semerelerini bir veya birkaç adamın kendi kasalarına indirmeleri devam ettikçe bu dünya düzelmez.

milyonlarca liraya sahip bir adam o kadar serveti nerede kazanmış? dünyadaki mevcut serveti nüfus başına bölersek her ferde büyük bir şey isabet etmiyor. nasıl olmuş da o milyoner, o bir adam binlerce insanı hisselerinden yoksun ederek kendi kasasının erinine yahut imzası altına o kadar serveti toplayabilmiş? bunu kazanç adıyla insanlardan çalmış fakat kazancını dışarıdan görenleri aldatacak biçimde kanuna uydurmuş. hele bu kazancı noktası noktasına tahsil edelim. karşımıza çalınmış büyük bir hırsızlık çıkar.

sonra bu büyük hırsızlar servetlerinin yüzde biri-ikisi oranında fedakârlıklarla okullar, kütüphaneler inşa ettirip insanların saygısına hak iddiasına uğraşıyorlar. ne gülünç komedi!

vicdan sahibi bir adam hiçbir meslekte milyoner olamaz. çünkü az bir tutarın yokluğu yüzünden köşede bucakta can veren zavallıların müthiş sefaletleri, o vicdan sahibini gereğinden çok para biriktirmekten daima yasaklar, adeta iğrendirir. sen asıl hırsızı ceplerinde maymuncuk ve çalık benizle yarı aç yarı tok dolaşan o zavallıları zannetme. insanlığı soyan hırsızın büyüğü işte o milyonerdir.

aletle kapı, kasa açan hırsızlar hayatlarını tehlikeye koyup bir yere giriyorlar. onları tutmaya, dövmeye, yaralamaya hatta öldürmeye yetkilisin. fakat berikileri kanun koruyor. onlar seni, beni çalıştırıyorlar. bize yok gibisinden bir ücret vererek çalışmamızın hakkını elimizden alıyorlar. bunlar için çalışmaya mahkûm olan insanların, bu sermaye sahipleri gözünde boğaz tokluğuna akşamlara kadar dolap çeviren beygirlerden hiç farkları yoktur.

işte o milyonerler benim gibi sivri akıllıları sevmezler. çünkü ben kafadakiler röntgen ışını verilmiş gibi onların içini dışını seyrederler. hakikati bilirler. senin gibi ahmaklar ise "cenab-ı hak ona vermiş, bana vermemiş." sözüyle iki elini böğrüne sokup otururlar.

22.02.2020

küreselleşme

guy standing

naomi klein, küreselleşme dönemini serbest piyasa yanlısı değil, siyasetçilerin destek karşılığında özel sektör aktörlerine kamu kaynaklarını peşkeş çektiği bir eş dost kapitalizmi olarak tanımlamıştı. eğer devlet eş dost tarafından ele geçirildiyse neden güçlü devleti savunmak gereksin ki? gerçek şu ki sermayeye yönelik sübvansiyonlar, siyasi ve ekonomik amaçlar için kullanıldı. buradaki kaba mantık da şuydu: bir siyasetçi ya da parti medya baronları gibi güçlü çıkar odaklarına sübvansiyon vermiyorsa bir başkası elbet verecektir. siz finansal yatırımcılara veya vergi nedeniyle başka yerlere giden zenginlere destek sağlamazsanız bir başka ülke bunu illaki yapacaktır. bir dizi sosyal demokrat işte bu kaba fırsatçılığın pençesine düştü ve bu süreçte bütün inanılırlıklarını yitirdi.

2.02.2020

robot

ludwig von bertalanffy

zengin toplumun büyüyen ekonomisi, şu yönlendirme olmadan ayakta kalamaz: sadece insanları giderek artan ölçülerde skinner kobaylarına, robotlara, satın alan otomatlara, homeostatik olarak uyum gösteren konformistlere ve fırsatçılara dönüştürerek bu büyük toplum sürekli artan gayri safi milli hasılasıyla ilerleme gösterebilir. bir robot olarak insan kavramı, hem sanayileşmiş kitle toplumunun bir dışavurumu hem de toplumdaki güçlü bir güdü gücüdür. ticari, ekonomik, siyasi ve diğer reklam ve propagandalardaki davranış mühendisliğinin temeli budur.

26.01.2020

boşluk

ryan nicodemus

istediğim her şeye sahiptim. sahip olmam gereken her şeye sahiptim. etrafımdaki herkes başarılı olduğumu söylerdi. ama aslında zavallının biriydim. hayatımda koca bir boşluk vardı. bu boşluğu diğerlerinin yaptığı şekilde doldurmaya çalıştım. ıvır zıvır birçok şeyle.. bir şeyler alarak bu boşluğu dolduruyordum. kazandığımdan çok daha hızlı harcıyordum, mutluluğa giden yolu satın almak istercesine. bir gün ulaşabileceğimi sandım. yani sonunda mutluluğun kapıda olması gerekiyordu. ama ay sonunu ancak getiriyordum, maaş günü için yaşar olmuştum. ve eşya için. ama gerçekte yaşadığım söylenemezdi.

patrick rhone: bu şeylere ihtiyacımız olduğunu sanıyoruz; çünkü bize ihtiyacımız olduğu söyleniyor. bunu bize söyleyen kendi toplumumuz. bu içinize yavaş yavaş işlenen bir şey ve aniden kendinizi bunun içinde buluveriyorsunuz. bu gerçekten değer tabanlı bir idealden ibaret. tam olarak ihtiyacın olan şey ile yapabildiğinin en iyisini yapmak ve en yüksek faydayı almak istersin. çok az şeye sahip olmak sana bunu vermeyecek, çok şeye sahip olmak da vermeyecek. bu dengeyi tutturabilmek, yeterli şeye sahip olmak, işte aradığımız şey bu.