31.7.12

uzun lafın kısası

montaigne: dünyayı döndüren, çiftleşmeye duyulan arzudur.

machiavelli: insanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutmazlar.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

samuel daniel: ürkek bilgi kararsızlıkla kıvranırken, cüretkar cehalet işi bitirir.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

albert camus: saygınlığını elde etmenin en emin ve en hızlı yollarından biri paradır.

francis bacon: kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısıdır.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

peter ackroyd: kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.

thomas paine: yahudiliğin, katolikliğin, ortodoksluğun, müslümanlığın, protestanlığın ve bildiğim tüm din kurumlarının öğretilerine inanmıyorum. benim din kurumum aklımdır.

sigmund freud: evliliğin neden olduğu sinir hastalıklarının şifası, sadakatsizliktir.

carl gustav jung: insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur.

30.7.12

hurufi şiirler

hilmi yavuz



bin yayladan geçtin
kalbin eksile eksile

sen bir kurdun yalnızlığı
gibi kurdun yalnızlığı
harfler ki dağbaşlarıdır
sözler, bulutların ördüğü hale

o herhangi hüzünlerde kalan kalbim bile yok
harflerin ormanında çok çok dolaştı
ağacı, yaprağı, çiçeği aştı; -ama yok
bir karşılık bulamadı melal'e

kendine sakla hüznümü
sözlerimden bir yaz ayır
yolla yollara yazıları
şiirimi güllere dağıt, dağ bayır

acı erkendi, yollar geç
kaldı bir yerlerde zaman
ah, anılar bile üşengeç
hüzünler bizimle tükendi

olmak için mi var'dık
nereye'yiz? bir yere
aşk mıyız, öyleyse
baştan ayağa yara ve bere

27.7.12

satılmışlar

uğur mumcu

vatan turfanda sebze gibi sokaklarda bağıra çağıra satışa çıkarılmaz. bu bir ince zanaattir. yolu yordamı, inceliği vardır. ne satan "ben vatan satıyorum", ne de alan "benim işim budur; ben her azgelişmiş ülkeyi böyle sömürüyorum" der. uzmanlık isteyen bir iştir bu. ve yurdumuzda da böyle uzmanlara sık sık rastlanmaktadır. bakarsınız adam her yerde bas bas bağırır:

"aşırı cereyanlar aldı yürüdü. tedbir almak gerekir. mülkiyet düşmanları işi azıttılar; şereflere ve haysiyetlere tecavüz ediyorlar. hür teşebbüs baltalanıyor. atmalı hepsini içeri."

araştırırsınız. kim bu adam? ne istiyor? öğrenirsiniz ki bir yabancı şirketin türkiye temsilcisidir; on binlerce lira maaş almaktadır bir ayda. ya da ortaktır; bir imza ile milyonlar kazanır. çıkarının bozulmaması için çalışacaktır. el altından gazetelere para yollayacak, politikacıların sırtını sıvazlayacaktır. aşırı kar'ını aşırı cereyan gürültüsü ile unutturacaktır.

gazete okursunuz. adam ateşli bir yazardır; herkese söver, küfreder. savunduğunuz ilkeler adına siz utanırsınız. demokrasi devrinde demokrat, ihtilal döneminde cuntacı, yabancı sermayenin yanında komprador meddahı olur. dün sövdüklerine bugün methiyeler düzer. göklere çıkartır onları:

"işte, vatanın mimarı geldi. kaç zamandır onu bekliyorduk. kalkınmayı o yapacak. kim ona sataşırsa komünisttir. sizi gidi solcular.."

ve daha bir sürü zırva. bakarsınız bu ateşli, bu küfürbaz yazar rotatif değiştirmiş, bir yerlerden kredi almıştır. durumu düzelmiş, geliri artmıştır. cakasından geçilmez. viski bardağını elinden düşürmez.

adam profesördür. türkiye'nin koşullarını, dünyadaki çıkar dengesini herkesten iyi bilmektedir. özel konuşmalarını dinlemişsinizdir. bilgili ve bilinçlidir. bir gün bakarsınız, bir irikıyım partinin gölgesinde, büyük bankaların birinde idare meclisi üyeliği almıştır. yazdıklarını, söylediklerini unutur. altına bir araba çeker, iki tane de kat alır. gelsin yolluklar, avrupa gezileri, bir de yüksek bir koltuk vaadi.. başlar konuşmaya ve yazmaya:

"efendim, bunlar bizi ittifaklarımızdan ayırmak istiyorlar. kasıtlıdırlar. bilmem nerede de böyle olmuştur. hür teşebbüs korunmalıdır. şereflere ve haysiyetlere son zamanlarda tecavüz artmıştır. bir merkezden idare ediliyorlar."

öğrencileri merak edip kendisine sorarlar:

"hocam, şu şu hareketler anayasaya aykırı mıdır? siz daha önce böyle söylemiştiniz."

cevap verir:

"siz dersinize bakın. siyasetle uğraşmayın. bunlar tehlikeli işler!"

bakarsınız bir gürültü, bir çalım, toz duman.. ne o? adam milliyetçiliğini ispat edecek. beğenmediği herkesi komünist ilan edecek. konuşma yapar, yazı yazar. kendisine bir kahraman süsü verir. bilinmez kavramlara karşı "don kişotluk" ilan eder:

"kanımın son damlasına kadar solcularla mücadele edeceğim. şu tarihte şunu yaptım. ben olmasam kızıllar türkiye'ye girecekti. ne eziyetler çektim. o var ya, işte o komünisttir. öbürüne hiç güven olmaz."

araştırır öğrenirsiniz; bu milliyetçi zatın bir zamanlar tabiiyet değiştirmek için yabancı makamlara başvurduğunu, kızının amerikan çavuşları ile yaşadığını söylerler. her zaman sermayeden, her zaman yabancılardan yanadır. parası pulu yerindedir. giyimi kuşamı, yaşamı lükstür.

bu ve benzerleri konuşurlar, yazarlar, çizerler. öcüler, tabular yaratırlar. bu gürültü içinde köy enstitüleri kapanır, namuslu aydınlara kelepçe takılır. yabancı şirketler vurgunlarına devam ederler.

kitaplar vardır. 500 sayfa. arkasında "fiyatı 1 lira" yazar. onu da almazlar. en uzak köy muhtarlığına kadar yollanır. içini açarsınız; ismet paşa'nın, yazarların, gençlerin komünistlikle, rus casusluğu ile suçlandığını görürsünüz. bu değirmenin suyu nereden gelir bilinmez. bakarsınız kitapçılarda 12 buçuk liraya satılan kitapların yüzlercesi fakülte kantinlerinde parasız dağıtılır.

petrol meselesi çıkar bu arada. işte gerçek turnusol kağıdı. kimin milliyetçi olduğunu, kimin yabancı çıkarlarını savunduğunu anlayacaksınız. asit bu. gerçek milliyetçiler kükrerler:

"doğal kaynaklar türk devletinin hüküm ve tasarrufu altındadır. bu petroller bizimdir. onu biz işletmeliyiz. yabancılar petrolü bize pahalı satıyorlar. petrol kanunu değişmeli, yabancı şirketler kontrol edilmelidir."

yabancı petrol şirketlerinin takviyeli korosu başlar teraneye:

"kanunla verilen haklar alınamaz. onlar olmazsa biz petrol çıkaramayız. elbette onlar bizden daha iyi bilirler. bizi ruslara mı satmak istiyorsunuz. biz aşiret devleti miyiz?"

evet, değiliz. değiliz ama, bunu mahkeme kararlarını çiğnerken, parti toplantılarını basarken, gece yarıları meclis'i aratırken; kitapları, tiyatroları yasaklarken hatırlamazlar da, yabancı şirketlerin çıkarlarını savunurken akıllarına getirirler. bir de bunun adı milliyetçilik olur.

"kızıllar, komünistler, mülkiyet düşmanları, rus ajanları, ortanın solu moskova yolu.."

ne o? beyler vatan kurtarıyorlar. kime karşı? başta saçlarını bu mücadele için ağartmış ismet paşa'ya ve tüm milliyetçilere karşı.

evet garip bir ülkedir türkiye. milli çıkarları savunanlar komünist ve dinsiz, yabancı hristiyan şirketlerini savunanlar milliyetçi ve müslüman. her yurttaşın toprak sahibi olmasını isteyenler mülkiyet düşmanı, uçsuz bucaksız toprakları ağalara verenler mülkiyetçi. yabancı şirketlere milyonlar kazandıranlar özel teşebbüsçü, milli sanayinin kurulmasını isteyenler özel teşebbüs düşmanı. milli kahramanlar korkak, hain, amerikan firması müteahhitleri vatansever.

kötü paranın sağlam parayı kovması gibi, "sahne-i siyasette" bu bezirganlar at oynatıyor. şimdi onların astığı astık, kestiği kestik.

game of thrones

bir kralı iyi yapan şey aklıdır.

kimse size özgürlüğünüzü veremez. özgürlüğünüzü istiyorsanız kendiniz almak zorundasınız.

ünlü bir kaçakçıysan işini yanlış yapıyorsun demektir.

özgür geçen bir gün, zincirle geçen bir ömre bedeldir.

sebebi olmayan bir adamdan kimse şüphelenmez. her zaman düşmanlarını şaşırtacaksın. kim olduğunu veya ne istediğini bilmiyorlarsa sonrasında ne planladığını da bilemezler.

çok fazla insan çok az risk alır. hayatlarını tehlikeden kaçarak yaşar. ve sonra ölürler. ben istediğimi almak için her şeyi riske atarım.

dünyada hiçbir şeyi, ilk göz ağrını sevdiğin kadar sevmezsin.

nefret, birini ayakta tutmak için çok iyi bir şeydir.

çıplak bir adamın birkaç sırrı olabilir; ama derisi yüzülenin olmaz.

insanlar yemek masalarında ölüyor. yataklarında ölüyor. tuvaletlerini yaparken ölüyor. herkes er ya da geç ölüyor. ölümü dert etme. yaşamı dert et. yaşayabildiğin süre boyunca hayatının kontrolünü eline al.

25.7.12

memur sınıfı

oğuz atay

turgut, korunmasını bilen bir iş kovalayıcısıydı. bilinmeyen kurallarla yönetilen bu ülkeye her girişinde, ürkütülmemesi gereken yaratıkların beklenmeyen davranışlarına saygı gösterirdi. yapmacık sabrını sonuna kadar sürdürürdü. koridorda, dairenin sabah mahmurluğunu üstünden atmasını bekliyordu. önünden geçen her memuru saygılı bakışlarıyla süzüyordu. belli olmaz; kimin nerede ne işe yarayacağı hiç belli olmaz. sonra, bana aldırmıyordun ama ağıma düştün işte bakışlarıyla karşılaşıverirsin birden. garip ve mistik bir hava vardır; görünüşe aldanmamalıdır iş sahibi denilen cüce yaratık. hademeler süpürüverir insanı. elini hiçbir kağıda uzatmayacaksın. on emrin birincisi budur. söze erken başlamayacaksın, hiçbir düşünce ileri sürmeyeceksin, hiçbir şey bilmezmiş gibi görüneceksin, garip şekilde giyinmeyeceksin, ellerini masaya dayamayacaksın, seni baştan savmalarına yol açmamak şartıyla kendini acındıracaksın, gülümseyeceksin, bekleyeceksin.. ve hiçbir zaman ümide kapılmayacaksın. işte beklediğin memur merdivende göründü. hemen yanına gitmeyeceksin. bekledi. sabırla, odaya girmesini, masasına yerleşmesini ve güne alışmasını bekledi. odaya girdi. allah'a emanet ol, oğlum turgut. memurlar, masanın iki tarafında, değişmeyen yerleri aldılar. önce turgut'un yüzüne bakılmadı; onun sorması beklendi. küçük bir zaman kazancı. beni deniyor. boğazı temizle, öksür: fazla genç olduğun izlenimi bırakma. buyrun, bir şey mi istediniz? ne olağanüstü bir ülkedir! bir şey mi istediniz, derler. çünkü, esrarlı ve bu dünyanın insanlarının akıl erdiremediği işlerle uğraşırlar.

işim olmasaydı, bu soruna karşılık sana iki perdelik bir moliere oynardım ki.. ve alınmayacaksın hiçbir sözden. anlatacaksın. daha bir dakika önce, yanındaki arkadaşına seslenir gibi alçak bir sesle, omzunun üstünden aşarak seslendi: "şükrü efendi! bana bir çay getir." evet ne istiyordunuz? şimdiye kadar söylediklerini dinlemedim; çünkü çay içmemi beklemedin; bu nedenle, yeni baştan anlatman gerekiyor, demek istiyor. ne kadar özlü konuşuyor değil mi? ayrıca, öksürmenin yararı dokunmadı, beni genç gördü. ilk sözlerle baştan savmak istiyor. sanıyor ki ilk sözü bana söyletmekle: "evrakın sizde olduğunu söylediler." gibi yanlış bir cümleyle başlayacağım ve beni en aşağı, iki oda kadar öteye savuracak. belirsiz başlangıçlardan yararlanmak istiyor. bu kanlı savaş, dışardan hiç belli olmuyor değil mi? işte al sana kesinlik: yazının tarih ve numarası. yalnız, bu başarıyla sarhoş olmamalısın. evrakın ona havale edildiğini hemen söylemeyeceksin. yazı işlerine gittim zimmetle size gönderdiler diyerek, ilk dakikadan onu bunaltmaya gelmez. kendisini çok çaresiz görürse, ümitsiz hareketler yapabilir. mesela: "bir dakika" der, çıkar odadan, bir daha koydunsa bul. nazlı masal kuşlarıdır. ürkütmeyeceksin.

belki biraz daha beklemeliydim. ne dersin? bir iki iş sahibi gelse. onları terslese. ben bir köşede durup bakışlarımla ona hak versem? adamlar gidince de önce şundan bundan konuşuruz: bir iki basit hastalık filan. bir ilaç tavsiye ederim. yalnız, fazla ileri gitmeye gelmez. olmayacak bir şey ister insandan. ikmale kalmış kızının fikir hocasına gidip iltimas yaptırmak gerekir; gel de işin içinden çık. fazla kibarlık da etmeyeceksin.. kibarca atlatıverirler seni. bunları düşünüp, karşılıklı oyunlar oynamakla harcadığımız enerjiyle kimbilir kaç tane elektrik santrali çalışırdı? efendim?

uzun uzun, tarih ve numarayı inceliyor. sanki hayatında tarih ve numarayı ilk defa görüyor. selim olsa, bir cinayet çıkardı. budist olacaksın: ağaç, taş, bu münasebetsiz memur ve turgut özben. kaynaşıp gideceksin. işi cahilliğe vuruyor. böylece hem zaman kazanıyor, hem de sabrımı deniyor. sonra saf saf başını kaldıracak, ben bundan hiçbir şey anlamadım, diyecek. cahilliğine aldanmayacaksın, hemen atılıp anlatmaya kalkmayacaksın. öyle bir anlamıştır ki küçük ve önemsiz bir yanlışını yakalayıverir senin. bilgisizliğini yüzüne vurur. küçümser seni. çileden çıkarmaya çalışır. bu kadar okumuş, tahsil görmüş, daha bir dilekçenin nasıl yazıldığını bilmiyor, der bakışlarıyla. masasının gözünden talimatnameler, nizamnameler, kanunlar çıkarır. maddeler denizinde boğar seni. bir işin nasıl yapılacağından çok nasıl yapılmayacağını gayet iyi bilir. gerçek olumsuzluğun sultanıdır. canım benim! şişman da değil ki biraz gevşeyebileceğinden ümitli olalım. zayıf, sinirli ve orta yaşlı. eski usul bıyık bırakmış.

koyu renk elbisemi giymeliydim. gençliğimi kızgınlıkla karşılar belli etmeden. öksürüğümü de beğenmedi. şartnamenin unutulmuş bir maddesiyle öyle bir saldırır ki müdürler bile çekinir böylelerinden. yapamam efendim, der; sonra mesul olurum. müdür diyor ki mukavelenin ruhuna aykırı bir taraf yokmuş. müdür bey böyle diyorsa kendi imzalasın: benim parafıma ihtiyaç yok. müdür bey, memur arkadaş dedi ki sizin imzanız yetermiş. ne demek efendim? imzalasın. vazifesi. çağırın bana. müdürle memur arasında sıkışacağını düşünmek turgut'u terletti. önce size havale edilmiş necati bey, neden paraf etmediniz? susun! moralimi bozmayın. uykusuzluktan olacak. boş yere kendini korkutmayacaksın. selim'in olumsuzluk meleği nihat, dairede nasıl bir adamdı acaba? bu adammış. selim öldü nihat bey: imzalayın artık. olmaz. babam mezardan çıksa imzalamam. ne korkunç adamsınız. yalnız çiğ et mi yersiniz? masaya fazla yüklenmişim: biraz geri. bazıları, masanın başında durup dikilmeye sinirlenirler. çok duyarlı bünyeleri var. en küçük bir hareket baskı oluyor. gözlüklerini burnuna indirmiş, elleri düzgün. yalnız kağıt tutmuş eller. memur sınıfı diyorlar.

din

jules renard: tanrının var olup olmadığını bilmiyorum; fakat eğer yoksa, bu onun itibarı için daha iyi olacak.

james watson: tanrı'ya inanmanın en büyük avantajı, hiçbir şeyi anlamak gerekmemesidir; ne fizik ne de biyoloji. ben anlamak istedim.

heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.

thomas paine: insanlığa acı veren tüm tiranlıklar arasında dindar tiranlık en kötüsüdür. diğer tiranlık biçimlerinin hepsi, içinde yaşadığımız dünyayla sınırlıdır; fakat bu, mezarın ötesine geçmeye ve bizi sonsuza dek takip etmeye çabalar.

iain banks: insanlar güç gösterisinde bulunmak için tarikatlar, mezhepler oluştururlar.

jorge luis borges: bir din için ölmek, onun için yaşamaktan kesinlikle daha kolaydır.

george carlin: tanrı'ya inanmaktan bahsedecek olursak, bunu gerçekten, gerçekten denedim. fakat.. etrafınıza baktıkça bunu daha iyi anlıyorsunuz. ters giden bir şeyler var. savaşlar, felaketler, ölümler, yıkımlar, açlık, pislik, yoksulluk, işkence, suç, yozlaşma.. bu güzel bir eser değil. eğer tanrı'nın yapabileceği en iyi şey buysa hiç etkilenmedim. bu gibi sonuçlar yüce yaradan'a olan inancımı sarsıyor.

giordano bruno: belki de benim cezamı veren sizler, benden de büyük bir korku içerisindesiniz.

24.7.12

gerçek

henry miller

gerçek yetmez. gerçek hiç bitmeyen bütünlüğün yalnızca bir çekirdeğidir.

savaş bile böylesi bir yıkıntı yaratmış değildir. savaş bir kenti kül yığınına indirgeyebilir, tüm insanları yok edebilir. ama yeniden ortaya çıkan her şey eskilerine benzer. ölüm, toprak için de ruh için de besleyicidir. yeniden doğuş diye bir şey olamaz. tek göreceğiniz, her biri bir öncekinden daha çirkin olan zehirli katların birbiri üstüne kanser gibi çökmesidir.

her şey belirli bir biçimde, belirli bir yerde. tıpkı aklımızın, tanrı'ya göre bir yerde olması gibi. elle tutulan, görülen dünya, sevgimizin bir haritası. tanrı değil, yaşam sevgidir.

olup biten her şey bir mucizedir. bir şeyler ya olur ya da olmaz, bunun ötesi yok. hiçbir şey cefayla, terle elde edilmez. yaşamın bir parçası olarak gördüğümüz şeylerin büyük bölümü, gözü açık bir uyku, bir can çekişmedir. çünkü bizler uyuma alışkanlığını yitirdik. biz bir yayın ucundaki zemberekli kuklalarız. ne denli çok çabalarsak kutuya dönmemiz o denli güçleşiyor.

cömert olmak biri daha ağzını açmadan evet demektir.

"delilik mantığı yitirmektir. gerçeği değil, mantığı. çünkü öteki insanlar suskun kaldığında gerçekleri söyleyen kanıtlar vardır."

23.7.12

şarap

alessandro manzoni

şarap mideye indi mi artık konuşan kendisidir.

birçok kişinin üstünde bulunan biriyle arkadaşlık yapmak alttakilerden biriyle yapmaktan yeğdir. bu kişi meseleyi salt kendi açısından değerlendirirken kendi beklentisi, kendisini ilgilendirdiği biçimiyle, kendi tutkusu doğrultusunda ele alır. oysa o birincisi ilk bakışta birçok ilişkiyi, birçok sonucu, birçok çıkarı, yüzlerce kaçınılması gereken şeyi ve yüzlerce kurtarılacak şeyi görür; sorunu çok yönlü değerlendirir.

damarlarında kan olan herkes bu dünyada başlı başına bir değerdir.

yaşamın anlamı sözcüklerle orantılıdır. benzeri duyguları anlatan sözler, yeryüzündeki tüm üçkağıtçı ve soytarılar tarafından söylenmiş olsalar da, güzelliklerinden hiçbir şey yitirmezler; yeter ki çıkarcı olmayan ve özverili bir yaşamın önünde ve arkasında yer alsınlar.

biz insanlar genel olarak bu yapıdayız: orta derecedeki kötülüklere bozulup çılgınca karşı çıkarken, en büyüklerine sessizce boyun eğeriz. başta katlanılmaz bulduğumuz en uç noktadaki kötülükleri ise, boyun eğerek değil, şaşkınlıkla kabulleniriz.

üstesinden gelinemez dikkafalılığın neden olduğu öfke, öç alma duyguları ve tepkileri kimi zaman öyle boyutlarda olur ki, sonuna dek mantığa ve eldeki verilere direnmesinin önüne geçilemez olur.

kurtlarla koşan kadınlar

clarissa pinkola estes

iyi gelişmiş animusun mükemmel sınırları vardır.

ruhtan gelen yaşantıyı, salt egodan gelen yaşantıdan ayıran üç şey vardır: yeni yöntemleri hissetme ve öğrenme yeteneği, kötü de olsa yoldan ayrılmama azmi ve zamanla derin sevgiyi öğrenme sabrı. ego ise şiddetli bir öğrenmeden kaçınma isteği ve eğilimine sahiptir.

cultura cura, kültür iyileştirir.

güçlü olmak, kas geliştirip şişirmek anlamına gelmez. insanın, kaçmadan kendi tanrısallığıyla buluşması, kendi kafasına göre vahşi doğayla iç içe bir hayat yaşaması anlamına gelir. öğrenebilmek, bildiklerimize katlanabilmek anlamına gelir. dayanmak ve yaşamak anlamına gelir.

hayatlarımızda ortaya çıkan bütün olumsuz ve sancılı olaylar doğal bir sansüre uğrar.

köpekler evrenin büyücüleridir. yalnızca varlıklarıyla bile, somurtkan insanları gülümseyen insanlara, üzgün insanları daha az üzgün insanlara dönüştürür ve ilişkiler doğururlar.

bir tanrının soluğu ile bir insanın soluğunun karışması, o kişinin yoğun ve kutsal bir şiir yaratmasını sağlar.

öyle basit şeyler vardır ki, asla bilinemezler.

carl gustav jung: tinsel yoksulluğumuzu basitçe kabullenmek çok daha iyi olacaktır. tin ağırlaştığında suya döner. bu nedenle ruhun yolu, suya giden yoldur.

dünyaların en iyisinde bile ruhun zaman zaman tazelenmeye ihtiyacı vardır.

turgenyev

javier marias

büyük bir coşkuyla kutlanan bir doğum günü partisinde, turgenyev'in 12 yaşında bir kız çocuğuyla kankan dansı yaptığına tanık olan ağırbaşlı kont tolstoy, o gece hakkındaki düşüncelerini günlüğüne şöyle not etmiştir: "turgenyev.. kankan.. hüzün verici."

turgenyev ile tolstoy'un arasında büyük farklılıklar ve bir dereceye kadar da arkadaşlık vardır kuşkusuz. bir tartışmada konu gelip rusya'nın batılılaşmasının uygun olup olmadığına dayanınca bu farklılıklar doruk noktasına ulaşır ve tolstoy, turgenyev'e meydan okuyarak onu düelloya davet eder. mesele bir iki çiziğin ardından kutlama ve şampanyayla sona ermesin diye de düello silahının tabanca olmasını önerir. turgenyev özür diler ve iş tatlıya bağlanır ama tolstoy'un sağda solda onu ödleklikle suçladığını duyunca bu defa o tolstoy'u düelloya davet eder; ancak uzun bir yolculuğa çıkmak üzere olduğu için davetini dönüşüne erteler. bu kez özür dileme sırası tolstoy'a gelmiştir; böyle birbirlerini düelloya davet ede erteleye tam 17 yıl geçirirler, sonunda düello yapmaktan tümüyle vazgeçerek barışırlar.

tolstoy da dostoyevski de batı'da yolculuklar ederlerken varlarını yoklarını kumar masalarında kaptırınca (dostoyevski saatini bile bırakır), çareyi turgenyev'e başvurmakta bulurlar. turgenyev her ikisine de borç verir. dostoyevski, borcunu ödemekte dokuz yıl gecikir, o da yetmezmiş gibi, durmadan turgenyev'e saldırmaktan da geri kalmaz. dostoyevski'nin bu saldırılarını, geçirdiği sara nöbetlerine yoran turgenyev, bir hasta olarak kabul edip hoş ve hor gördüğü dostoyevski'yi her defasında bağışlar.

22.7.12

sosyolojik düşünmek

zygmunt bauman

sosyoloji, insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir.

sağduyu: hayatımızdaki günlük işlerimizi yürütmek için faydalandığımız zengin ancak dağınık, sistematik olmayan, genelde bağlantıları belirsiz ve söze dökülemeyen bilgi. senin ve benim hayat hakkındaki “ham” bilgimiz.

aslında özgürlük, karar verme ve seçme yetisidir.

ceza, yaptıklarımdan sorumlu olduğumun doğrulanmasıdır.

seçme özgürlüğü kendi başına kişinin seçimlerini hayata geçirme özgürlüğünü garanti etmez, hele niyet edilen sonuçlara erişme özgürlüğünü hiç temin etmez. özgür davranabilmem için, özgür iradeden başka kaynaklara da ihtiyacım vardır.

istediğim gibi davranma özgürlüğümün ne yaptığıma ya da neye sahip olduğuma değil kim olduğuma bağlı olduğunu fark edebilirim. belli bir kulübe ya da belli bir ofiste işe girmem ırkım, cinsiyetim, yaşım, etnik grubum ya da milliyetim gibi niteliklerim yüzünden engellenebilir. bu sıfatların hiçbiri benim irademe ya da eylemime bağlı değildir ve ne kadar özgür olursam olayım bunları değiştirmeye gücüm yetmeyecektir.

benim bugünkü özgürlüğüm dünkü özgürlüğüm tarafından sınırlanmıştır; ben geçmişteki eylemlerim tarafından belirlenmiş, yani şimdiki özgürlüğüm açısından kısıtlanmış olurum.

peşine düşmeye değer amaçlar ile uğruna sıkıntıya girmeye değmeyenler arasındaki ayrım..
amaç ne ise onuz izlerken kullandığım araçlar..
ilgi kurma kıstası, tamamlamaya uğraştığım proje için ilgili ve ilgisiz kişiler ile şeyler arasında ayrım yapma sanatı..

sosyal olarak denetlenen bir terbiye kaçınılmazdır; çünkü insanların doğal eğilimleri bir arada yaşamalarını imkansız kılar; hem de kabul edilemeyecek kadar kaba ve tehlikelidir. düşünürler, cinsellik ve saldırganlık dürtüler özgür bırakılacak olursa hiçbir grubun dayanamayacağına, dürtülerin, sosyal hayatı bütünüyle imkansız kılacak kadar şiddetli çatışmalar doğuracağına işaret ederler.

sigmund freud, benliğin gelişim sürecinin tamamının ve insan gruplarının sosyal örgütlenmesinin, sosyal olarak tehlikeli içgüdülerin, özellikle saldırganlık ve cinsellik içgüdülerinin dışavurumlarını kontrol altına alma ihtiyacı ve bu ihtiyaca yönelik pratik çabalar ışığında yorumlanabileceğini ileri sürmüştür. freud içgüdülerin asla ortadan kaldırılmadıklarını ileri sürer; içgüdüler yok edilemezler ancak bastırılabilir ve bilinçaltına sürülebilirler. onları bu zindanda tutan şey, grup tarafından uygulanan baskıların ve taleplerin içselleştirilmiş bilgisi olan süperegodur.

ego, iki güç -bilinçaltına itilmiş ancak yine de kudretli ve asi duran içgüdüler ile dürtüleri bilinçaltında tutmak ve kapatıldıkları yerden kaçmalarını engellemek için egoyu bastıran süperego- arasında sürekli askıda durur.

kardeşler arasındaki ideal ilişkiler fedakarca yardımlaşmanın, ortak bir dava için güçleri birleştirmenin ve “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” türü dayanışmacı bir davranışın ilkörneğini sunar. zaman zaman belki fark etmişsinizdir, izleyicilerine karşılıklı bağlılık duyguları aşılamayı isteyen insanlar kardeşlik metaforlarını kullanmaya bayılırlar ve dinleyicilerine “kardeşler” ya da “bacılar” diye seslenirler. milli dayanışma duyguları ve milleti için kendini feda etmeye hazır olma, ülkeden “ana vatanımız” ya da “atalarımızın toprağı” diye söz ederek sağlanır.

ön yargı, düşmanlarda olabilecek herhangi bir erdemin, gerçek ya da hayali kusurlarını abartma eğilimi ile katlanarak doğrudan reddi anlamına gelir.

amerikalı antropolog gregory bateson, düşman tutumların adeta düşman davranışı teşvik ederek kendi gerekçesini sağlaması şeklinde ilerleyen etki-tepki zincirine schismogenesis adını takmıştır. bateson asıl olarak iki tür schismogenesisten söz eder. simetrik schismogenesis durumunda, tarafların her biri karşıtında gördüğü güç belirtilerine tepki gösterir. rakip ne zaman kuvvet ve kararlılık gösterse, daha etkili bir kuvvet ve kararlılık yoluna gidilir. simetrik schismogenesis çatışan taraflarda kendini öne çıkarma duygusunu besler ve rasyonal müzakere ve anlaşma ihtimalini gerçekten ortadan kaldırır. tamamlayıcı schismogenesis tamamen zıt varsayımlardan doğar ama aynı kapıya, yani ilişkinin kopmasına çıkar. eylemlerin schismogenesis dizilişi tamamlayıcıdır; çünkü öteki taraf karşı tarafın artan gücünün tezahürleriyle karşılaştığında direnişini zayıflatırken, bir taraf öteki tarafın zayıflık işareti göstermesiyle kararlılığını artırır. bateson’ın belirttiği gibi, etkileşimlerin gösterebileceği üçüncü bir biçim daha vardır: karşılıklılık. karşılıklılık tarafların her birinin öteki tarafın ihtiyacı olan bir şeyi karşıladığı bir ilişkidir.

sosyolojinin kurucularından biri olan max weber çağdaş toplumda örgütlerin her yanda boy vermesini sosyal hayatın sürekli rasyonalleşmesinin bir işareti olarak görüyordu. (adet ya da alışkanlık sonucu düşünmeden yapılmış bir eylem olan geleneksel eylem ve anlık bir duygulanımla başlayan ve sonuçları düşünülmeden yapılan kontrolsüz bir eylem olan duygusal eylemden farklı olarak rasyonal eylem, yaratılacak amacın açıkça dile getirildiği ve faillerin düşünceleriyle çabalarını bu amaca ulaşmak için en etkili ve ekonomik olabilecek araçları seçme işinde yoğunlaştırdığı bir eylemdir. weber’e göre örgüt (weber “büronun yönetimi” anlamına gelen “bürokrasi” terimini kullanır) rasyonal eylemin gereklerine en üst düzeydeki uyarlanmadır. aslında örgüt amaçları rasyonal bir biçimde, yine aynı zamanda en yüksek verim ve en düşük maliyetle gözetmenin en uygun yöntemidir.

örgütün kurallarına boyun eğdirildiği örgüt örneği de vardır; bu, erving goffman’ın verdiği adla, total kurumlar örneğidir. total kurumlar zoraki cemaatlerdir. burada üyelerin hayatlarının bütünü kılı kırk yaran düzenlemelere konu olur; üyelerin ihtiyaçları örgüt tarafından belirlenmekte ve karşılanmaktadır, izin verilen ve verilmeyen eylemleri örgütsel kurallarla belirlenmiştir. yatılı okullar, askeri kışlalar, hapishaneler, akıl hastaneleri, değişen oranlarda total kurumlar modeline uyar. bu kurumların sakinleri gece gündüz gözetim altında tutulurlar (ya da en azından gözetim altında olmadıklarından emin olamayacakları koşullarda tutulurlar), öyle ki kurallardan her türlü sapma anında tespit edilir ve cezalandırılır ya da mümkünse önlenir. total kurumlar üyelerini kendi başlarına bir kişisel ilişkiler ağı geliştirmekten etkin olarak caydırmaları ile cemaat modelinden köklü bir biçimde ayrılır.

olağanüstü zor ve acımasız savaş ve yabancı işgal koşullarında insan davranışı üzerine yapılan araştırmalar göstermektedir ki, armağan vermenin en kahramanca örnekleri -tehlikede olan birinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını feda etme- tamamen dürtüleri saf armağana çok yaklaşan insanlar tarafından gösterilmiştir; bu insanlar başka insanların yardımına koşmayı sırf ahlaki görevleri -sanki doğal, aşikar ve ilk akla gelen şeymiş gibi herhangi bir gerekçe aramayan bir görev- olarak görmüşlerdir. bu araştırmaların en dikkat çeken bulgularından biri, yardıma koşanlar arasındaki en fedakarlarının eylemlerini eşsiz bir kahramanlık olduğunu anlamakta güçlük çektikleridir. onlar böyle bir davranışın gerektirdiği cesareti ve kanıtladığı ahlaki erdemi önemsemezler.

amerikalı sosyolog richard sennett, partnerlerin ikisinin de ısrarla mahremiyet hakkı, kendini partnerine tamamen açma, partnerle kişinin içsel dünyası hakkındaki bütün, en özel hakikati paylaşma, bütünüyle içten olma, yani partner için ne kadar altüst edici olursa olsun hiçbir şeyi saklamama hakkı peşinde oldukları bir ilişki için yıkıcı gemeinschaft terimini ortaya atmıştır. sennett’a göre, kişinin partnerinin karşısında ruhunu bütün gerçekliğiyle ortaya sermesi, partnerden zorunlu olarak şevk yaratmayacak şeylere onay vermesi ve yanıt verirken aynı şekilde içten ve dürüst olması isteneceğinden, partnerin omuzlarına katlanılmaz bir ağırlık bindirebilir. sennett, kalıcı bir ilişkinin, özellikle kalıcı bir aşk ilişkisinin karşılıklı mahremiyet talebinin sallantılı zemininde yükselemeyeceğine inanır. partnerlerin birbirlerinden karşılayamayacakları (ya da bedelini düşününce karşılamak istemeyecekleri) taleplerde bulunma ihtimali çok fazladır; bu ilişkiye bir süre biçmeye, bitirmeye ve çekilmeye karar vermek yerine bu yüzden acı çekecek, kıvranacak ve umutsuzluğa düşeceklerdir. partnerlerden biri ya da öteki çekilmeyi benliğinin olumlanması ihtiyacına başka yerlerde tatmin aramayı seçecektir.

işte psikanalitik seansların, psikolojik tedavinin, aile danışmanlığının vb. şaşırtıcı başarısının gizi burada yatıyor. artık, bir kişinin en içten duygularını başka birine anlatması ve sonuçta kişinin o çok özendiği kimliğinin onaylanması anlamına gelen kendini bütünüyle açma hakkı için gerekli şey yalnızca para haline gelmiştir. parasal ödeme analistin ya da terapistin hastaları ya da müşterileri ile ilişkisini kişisel olmayan bir ilişkiye dönüştürür. ve böylelikle kişi sevmeden sevilebilir. kişi, hizmetlerini satın aldığı ve bu yüzden bir iş ilişkisinin parçası olarak ortak yükümlülük altına girdiği insanlar hakkında hiçbir kaygıya kapılmaksızın, kendisiyle ilgilenilmesini ve kaygılarının paylaşılmasını sağlayabilir. hasta, bir sevilme yanılsaması satın alır. (gelgelelim, unutulmamalıdır ki, tek taraflı aşk “doğaya karşı”, yani sosyal olarak kabul edilen aşk modeliyle şiddetli bir uyuşmazlık içinde olduğundan, psikanalitik uygulamanın başında genelde aktarım denen bela vardır: yani, hastanın eğilim olarak analistin “-miş gibi” davranışını bir sevgi ifadesi olarak görme hatasına düşmesi ve anlaşmanın tamamıyla iş benzeri, kişisel olmayan koşullarını aşan bir tutumla karşılık vermesi. aktarım olgusu terapinin bir aşk ikamesi olduğunun en güçlü kanıtı olarak da yorumlanabilir.)

richard sennett’in tartıştığı, aşkın böylesine değerden düşmesinin tezahürlerinden biri erotizmin dışlanması ve yerine cinselliğin geçmesi eğilimidir. erotizm, cinsel arzunun ve son tahlilde bizatihi cinsel ilişkinin, çevresinde kalıcı bir aşk ilişkisinin kurulduğu ve sürdürüldüğü bir eksen olarak konumlanması, daha önce çok yanlı, bütünlüklü sosyal ilişkilere atfedilen bütün özellikleri taşıyan istikrarlı bir sosyal birliktelik biçimi anlamına gelir. cinsellik ise cinsel ilişkinin tek bir işleve, cinsel arzunun tatmini işlevine indirgenmesidir.

düşlerimiz ve özlemlerimiz, aynı anda doyurulmaları neredeyse hiç mümkün olmayan, ne var ki ayrı ayrı peşlerine düşüldüğünde de aynı şekilde tatmini güç olan iki ihtiyaç arasında parçalanmıştır. bunlar aidiyet ve bireysellik ihtiyaçlarıdır. birinci ihtiyaç bizi ötekilerle güçlü ve güvenli bağlar kurmaya sevk eder. ikinci ihtiyaç bizi, içinde baskılardan bağışık ve taleplerden özgür olduğumuz, yapmaya değer gördüğümüz şeyi yaptığımız, “kendimiz olduğumuz” bir duruma, özel hayata yöneltir. iki ihtiyaç da dayatıcı ve güçlüdür; ikisinin de baskısı arttıkça verili ihtiyacın tatmini azalır. öte yandan, biri tatmine ne kadar yaklaşırsa, aynı oranda ötekinin ihmal edilmesinin acısını duyarız. özel hayat olmaksızın cemaatin aidiyetten çok baskıya benzediğini, cemaat olmaksızın da özel hayatın “kendi olmak” yerine yalnızlığa benzediğini fark ederiz.

eğer muhtaç insanlara sunduğum yardım onların ya da tanrının gözüne girmek için yapılan maksatlı bir çabaysa, bu eylem de hissi olmayacaktır; böylesi bir sunum daha çok hesaplanmış bir girişim içinde bir adım, bir amaca, bu örnekte, günahlarımın bağışlanması ve kurtuluşun kazanılmasına yönelik bir araç olacaktır. bir eylem ancak düşünümsüz, kendiliğinden, ön müzakere olmaksızın yapıldığı ve argümanlara ağırlık vermenin ve etkilerini hesaplamanın zamanı gelmeden önce gerçekleştirilen bir eylem olduğu müddetçe hissidir.

a’nın amaçları b’nin kaynakları olduğunda ve bu yüzden b’nin amaçları için bir araç olarak kullanıldığında, a’nın seçim özgürlüğünden çok ciddi tavizler verilmiş olur. a’nın eylemleri artık özerk değildir; güdümlü hale gelmiştir.

karşılıklı ilişkimizde güç, eşit olmayan bir biçimde dağılmıştır; bu, asimetrik bir güç ilişkisidir.

soyguncuyla bir gece karşılaşmasında, genellikle açgözlü biri için üstün değerler olan banknotlar ve kredi kartlarıyla dolu bir cüzdan birdenbire anlamsız hale gelebilir; seçim artık daha az ya da daha çok para arasında değil, hayatla ölüm arasındadır. hapishane ya da çalışma kampındaki kurumsallaşmış baskı koşullarında, yeni değerler -iyi yiyecek, hafif iş, çıkış ya da ziyaretçi kabul izni, tek başına ya da sıkı güvenlik koşullarında bir yerde kapatılmaktan kurtulma ya da yalnızca gardiyanın iyi muamelesi- eski, bir zamanlar göklere çıkarılan değerleri gölgede bırakabilir ve uğursuz ya da gülünecek değerler haline getirebilir. toplama kampları gibi uç örneklerde, kendini koruma ve hayatta kalma değeri tutsakların bütün seçimlerinin önüne geçebilir.

meydan okuyuş ve itirazlar karşısında etkin olarak ve kıskançlıkla savunulmadıkça, rekabet sonucu kazanılan hiçbir şeyin güven içinde olduğu düşünülemez. rekabetçi mücadele asla son bulmaz; sonuçlar asla nihai ve tersinmez değildir.

erkek egemen toplumda, baskı altında olmaları kadınların kendi kabahatidir; kadınların daha az prestijli ve arzulanır işlevlere hapsedilmesi “doğuştan” gelen yetmezlikle -aşırı duygusallık, rekabetçi ruh ve rasyonallik yoksunluğu ya da zeka azlığı ile- açıklanır.

ideal olarak, iş etkinlikleri ahlaki kaygıların yol açtığı güdülerden etkilenmemelidir. iş ve ahlak birlikte yürümez. iş hayatındaki başarı, takınılan tavrın rasyonalliğine bağlıdır ve bu yeri geldiğinde her davranışın özçıkar kaygılarına hiç tereddütsüz teslim edilmesi demektir. rasyonallik yürekten çok kafa tarafından yönlendirilmek demektir. eylem ancak, eldeki görev en verimli ve en az maliyetle yerine getirildiği müddetçe, rasyonaldir.

örgütsel disiplinin ahlaki sakıncaları susturma ya da askıya alma kudreti, belli bir sayıdaki gönüllüye uydurma bir bilimsel araştırmanın deneklerine acı verici elektrik şoku uygulama emrinin verildiği malum stanley milgram deneylerinde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. zalimliklerinin yüce bilimsel amacına inanmış (işini yapan kişiler olarak onlar gerçekten kavrayamaz ya da yargıda bulunamaz; ancak hayranlık duyabilirlerdi) ve araştırma projesinden sorumlu bilim insanlarının güya üstün yargılarına güvenen çoğu gönüllü emirleri harfi harfine -kurbanlarının acı çığlıklarına kulaklarını kapatarak- yerine getirmiştir. deneyin küçük ölçekte ve laboratuvar koşullarında ortaya çıkardığı şey, ikinci dünya savaşı ve sonrasındaki soykırım pratiğiyle dehşet verici boyutlarda sergilenmiştir.

karmaşık bir örgütlenmenin memurları, parçası oldukları ortak etkinliğin nihai sonuçlarının ayrımında olsalar bile, o sonuç genelde onları endişelendirmeyecek kadar uzaktadır. uzaklık coğrafi olmaktan çok zihinsel bir mesele olabilir. yatay ve dikey işbölümü yüzünden, tek tek her kişinin eylemleri bir kural olarak çok sayıda öteki insanın eylemleriyle dolayımlıdır. ya kişinin yaptığı iş doğrudan sonuç üretmemekte ya da bu öteki insanların yaptığı sayısız öteki işler sayesinde eylemin uzak hedeflerinden korunmaktadır. bu yüzden, sanki yapılanla eylemin nihai hedefinin başına gelenler arasında doğrudan bir nedensel bağlantı yoktur. son noktada, kişinin katkısı önemini kaybeder ve nihai sonuç üzerindeki etkisi de ciddi bir ahlaki sorun olarak görülemeyecek kadar küçük görünür. “ben yanlış bir şey yapmadım, beni kınaman için hiçbir neden yok” normal bir özür tümcesi olacaktır. nihayetinde, kişi plan yapmak, rapor yazmak, belgeleri doldurmak ya da iki kimyasal bileşiği karıştıran makineyi açıp kapamak kadar masum ve zararsız bir şey yapıyor olabilir. insan egzotik bir ülkede kömür olmuş vücutları öyle kolaylıkla kendi eyleminin sonuçları olarak, kendinin sorumlu olduğu şeyler olarak görmeyecektir.

kenardan seyredenlere gelince, onların uymaları ya da en azından sessiz ve hareketsiz kalmaları, ahlaki davranmanın ve kurbanlarla dayanışmaya girmenin bedelleri ağırlaştırılarak sağlanmıştır. ahlaki bakımdan doğru olanı seçmek, çoğu zaman kendi fiziksel varlığını tehlikeye atmaktan başka bir anlama gelmeyen, korkunç bir cezaya davetiye çıkarmak anlamına gelecekti. bir kere oyun yüksek oynanınca, kendini koruma kaygısı, rasyonal gerekçelerle -“kendi hayatımı ve aileminkini tehlikeye atmadan kurbanlara yardım edemezdim; en iyi halde bir tek kişiyi kurtarabilirdim; ama başarısızlık halinde, on kişi ölecekti.”- bastırılmaya yüz tutan ahlaki görevleri ve ahlaki pişmanlıkları silip süpürür. hayatta kalma şanslarına ilişkin nicelik hesabı, eylemin ahlaki niteliğinin önüne geçmiştir.

komünist toplumlarda düşman sınıflara ve onların işbirlikçileri olarak sınıflandırılan kişilere karşı uygulanan kitle terörü, başka türlü insan hakları sicillerinden gurur duyan ülkelerde süren ırksal ve etnik azınlıklar üzerindeki ayrımcılık, açık açık ya da el altından uygulanan apartheid sistemleri ve türkiye’de ermenilerin katlinden, nazi almanyası’nda milyonlarca yahudinin, çingenenin ve slavların yok edilmesine, kürtlerin gaz bombalarıyla boğulmasından kamboçya’daki kitle katliamlarına uzanan sayısız soykırım örneği. ahlaki güdülenimin bastırılmasında mahir olan bürokratik teknolojinin gelişmesinin (modern toplumun bir başarısı olan ahlaki duyarlılığın insan türünün bütün üyelerine yayılması kadar) bütün bunları -teoride değilse bile, pratikte- daha tartışmalı hale getirdiği söylenebilir.

sosyal gerçekliğin yapıları ile kültürel olarak belirlenen davranışın yapılarının denkliğini temin eden düzeneğe kültürel kod denir.

insan kültürü, insan bireylerin eğitimi, kültürel kodun bilgisini vermekten -işaretleri okuma yetisi ve onları seçme ve sergileme becerisi kazandırmaktan- ibarettir.

derinin hangi parçalarının “hassas” kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

hemen hepimiz çok sayıda farklı hayat tarzlarının olduğunu biliriz. çevremizde bizden farklı giyinen, konuşan, davranan ve bizimkinden bariz olarak (ya da bize göre bariz olarak) farklı normlara uyan insanları görürüz. ve böylelikle her hayat tarzının son tahlilde bir seçim meselesi olduğunun tamamen ayrımına varırız. insan olmanın birden fazla yolu vardır. pratik olarak her şey bizim yaptığımızdan farklı bir yolla yapılabilir; tek başına hiçbir yol kaçınılmaz değildir. bunların her biri bir kültür, bir eğitim gerektirse bile, eğitimin zorunlu olarak bu yönü değil de şu yönü göstereceği, bu değil de şu seçimin yapılacağı ilk elden kesin değildir. biliyoruz ki, tek bir kültür değil, kültürler vardır. ve eğer kültür, çoğulluğu içinde düşünülebilirse, doğa gibi kabul edilemez. hiçbir kültür doğa gibi koşulsuz itaat bekleyemez.

devlet tarafından bir gizlilik stratejisi uygulanır. devlet kurumları tarafından uyrukları hakkında son derece ayrıntılı bilgi toplanır, işlenir ve saklanırken, devletin kendi eylemleri hakkındaki veriler, ifşası ceza getiren devlet sırrı sınıfına girer. devletin çoğu uyruğu bu gizlere erişemezken, gizlilik perdesini açma hakkı olan az sayıda insan diğerleri üzerinde ayrı bir üstünlük kazanmış olur. devletin gizlilik uygulaması ile birlikte, devletin bilgi toplama özgürlüğü karşılıklı ilişkideki asimetriyi daha da derinleştirir. tarafların birbirini etkileme şansları son derece eşitsizdir.

eğer millet bir seçim olmaktan çok kader olarak, bugün hiçbir insan kuvvetinin değiştiremeyeceği kadar geçmişte sağlam yerleşmiş bir olgu olarak, elini süreni yakan bir gerçeklik olarak benimseniyorsa, böyle bir talep tamamen inandırıcı olur. milliyetçi hareketler tam da bunu başarmaya çabalar. köken miti onların başlıca aracıdır. bu mitin ortaya attığı şey, köken olarak kültürel bir yaratım olsa bile, tarihsel gelişimi sürecinde milletin gerçek anlamda doğal bir olgu, insan denetimini aşan bir şey haline geldiğidir. söylenceye göre, milletin şimdiki üyeleri ortak geçmişleriyle birbirlerine bağlanmıştır. milli ruh onların ortak ve tanımlayıcı niteliğidir. bu onları birleştirir; ve aynı zamanda, her nasılda kolektif olarak miras alınabilen ancak asla özel olarak edinilemeyen milli ruha hak kazanmaksızın ya da katılmaya muktedir olmaksızın cemaatlerine girmeyi arzulayabilecek tüm öteki milletleri ve bireyleri ayrı bir yere koyar.

bu söylencenin desteklediği, milletlerin doğallığı ve millet üyeliğinin yazılmış ve miras alınmış doğası hakkındaki iddia milliyetçiliği bir çelişkiye düşürmekten başka bir işe yaramaz. bir yandan milletin herhangi bir doğal olgu kadar nesnel ve somut bir gerçeklik ve tarihin bir hükmü olduğu söylenir. öte yandan ise bir güvensizlik içindedir: birlik ve bütünlüğü sürekli tehdit altındadır; öteki milletler üyelerini avlama ya da kaçırma gayreti içindedir; bozguncular sinsice saflar arasına sızmaya çalışır. millet kendi varlığını savunmalıdır; doğal olmasına doğaldır ama hala sürekli bir uyanıklık ve çaba olmaksızın varlığını sürdüremez. böylelikle, milliyetçilikler normal olarak milletin korunması ve sürekliliği için güç -baskı uygulama hakkı- talep ederler. devlet gücü bu iş için biçilmiş kaftandır. devlet gücü, baskı araçları üzerinde tekel anlamına gelir; ancak devlet gücü tek tip davranış kuralları dayatmaya ve herkesin uyması gereken yasalar yürürlüğe koymaya muktedirdir. bu yüzden, devletin meşruiyeti için milliyetçiliğe ihtiyaç duyduğu kadar, milliyetçilik başarısı için devlete ihtiyaç duyar. milli devlet bu karşılıklı çekimin ürünüdür.

genel eğitim devlet sınırları içindeki her vatandaşın devlete hakim olan milletin değerlerini öğrenmesine, doğuştan yurtsever olmalarına ve böylece pratikte, teoride iddia edilenin, yani milliyetin doğallığının gerçekleşmesine hizmet eder.

müphemlik, insanlar ve onların çok sayıdaki özelliklerinin iç ve dış, faydalı ve zararlı, ilgili ve ilgisiz ve anlamsız olarak kesin çizgileriyle ayrılabileceği -ya da en azından ayrılması gerektiği- varsayımından çıkar. her dikotomi müphemlik üretir; her düzen arayışında zorunlu olarak boy gösteren dikotomik görüş olmasaydı, müphemlik de olmazdı.

harita üzerinde hayali bir hat çizilir. sonra da buna devlet sınırı adı verilir. silahlı insanlar sınırı aşan yetkisiz hareketleri savuşturmak için sınır boyunca nöbet tutarlar. bu insanlar, herkesin onları yetkili kişiler -hattı kimin geçip kimin geçemeyeceğine karar verme hakkı olan kişiler- olarak tanımalarını sağlayan üniformalar giyerler. onlar, sınırlarını korudukları devletin başkentinde bir yerlerde oturan başka otoritenin temsilcileri, aracılar olarak davranırlar. işte kimin sınırı geçmeye yetkili olduğuna ve kimin durdurulup geri çevrileceğine iradi olarak karar veren bu uzak otoritedir. bu otorite ilk kategoriye giren insanlara pasaport verir ve ötekileri tanımlayan yasaklı insanlar listesi oluşturur. bu otorite tüm otoritelerin yaptığını yapar: özellikleri hiçbir biçimde karşılıklı dışlayıcı olmayan ve birbirlerinden sonsuz biçimlerde farklılaşan (ve birbirlerine benzeyen) büyük sayılarda insanları kesin olarak, birbirini karşılıklı dışlayan iki takıma ayırmaya çalışır. işte iradesini hayata geçirmekle meşgul böyle bir otoritenin ve çok sayıdaki aracının sürekli gözü açıklığı sayesinde belli bir insan topluluğu devlet uyrukları olarak kapasitelerini birleştirerek devletin kararsız kimliğini korurlar. kişi bu topluluğa ya aittir ya da değildir; üçüncü bir ihtimal, ara statü, belirsizlik yoktur.

makine kolu: işçilere verilen bu isim, işverenler için onların birer koldan ibaret olduğu mesajını iletir.

modellerin popülerlikleri zamanla değişir. moda olurlar ve gözden düşerler. üretim ve tüketim çarkını işler tutmak için, satın alma hevesinin sönmesine asla izin verilemez. şayet ürünleri görünürdeki faydalarını sağladıkları müddetçe elde tutacak olsak, piyasa faaliyeti çok geçmeden çöker. moda olgusu bu felaketi önler. şeyler, yararlılıklarını kaybettikleri için değil, moda olmaktan çıktıkları -görünüşlerinden, dünün tüketicileri tarafından seçilmiş ve alınmış mallar olarak kolayca tanınabildiği ve böylelikle mevcudiyetleri sahiplerinin günümüzün gelişmiş ve saygın bir tüketicisi olarak şimdiki statüsüne gölge düşürdüğü- için elden çıkarılırlar ve yerlerine yenileri konur. bu statüyü korumak için, piyasanın sunduğu değişimlerin gerisinde kalınmamalıdır. onları elde etmek kişinin sosyal yetkinliğini yeniden onaylar; ancak başka birçok tüketici de aynısını yaptığında, başlangıçta ayrıcalık anlamına gelen moda parçalar böylelikle bildik ya da kaba hale gelmiş olacağından, yerlerine sabırsızlıkla başka bir şey konacaktır.

modeller aynı zamanda şu ya da bu sosyal çevrede sahip olduğu popülerlik oranına ve o çevrenin kendi müdavimlerine kazandıracağı saygının miktarına göre de değişir. bu yüzden, modeller farklı olarak çekicidir. belli bir modeli seçerek, onun tüm zorunlu teçhizatını satın alarak ve onu canla başla uygulayarak, ben kendimi böyle bir modeli onaylayan ve onu alamet-i farikası, üyeliğinin görünür bir işareti olarak benimseyen grubun üyesi yaparım. kendimi o grubun üyesi yapmam için gruba özgü elbiseleri giymek, gruba özgü tv programlarını ve filmleri izlemek ve tartışmak, odamın duvarlarını gruba özgü süslerle bezemek, akşamlarımı gruba özgü yollarla ve gruba özgü yerlerde geçirmek vb. gibi işaretleri göstermem dışında bir şey yapmam gerekmez; ya da hemen hemen gerekmez. kabileye özgü eşyaları satın alarak ve sergileyerek kabileye katılabilirim.

yeni kabileler giriş çıkışlara muhafız koymakla ilgilenmiyor olsalar bile, bu işi yapan bir başkası var: piyasa. yeni kabileler öz olarak hayat tarzlarıdır ve hayat tarzları, gördüğümüz gibi, neredeyse tamamen tüketim tarzlarından başka bir şey değildir. tüketim imkanı -her tarzın her tüketimi- piyasada, pazarlanan metaların satın alınması eyleminde ortaya çıkar. önce onları satın almaksızın tüketilebilecek çok az şey vardır -ve bedavaya gelen tüketim malları, metalar olarak edinilmemiş bu mallar çoğu durumda kabul edilebilir hayat tarzlarının yapı taşları olarak kabul görmezler. eğer bunlardan bir kısmı özgün bir hayat tarzına katkıda bulunuyorsa, o tarz normal olarak hor görülür, cazibeden ve prestijden yoksundur, ona tepeden bakılır, kimseye ilginç gelmez; hatta onu uygulayan insanları küçük düşürür. (araçlarından yoksun olduklarından seçme özgürlükleri sınırlı, seçici olmayan, tüketimlerini karşılığını ödemedikleri şeylerle sınırlayan, dolayısıyla tüketiciler olarak davranamayan bu insanlar piyasadan dışlanmalıdırlar, dışlanırlar da; bu insanların içinde bulundukları durum yoksulluk olarak tanımlanır. bir tüketiciler toplumunda, yoksulluk tüketici tercihinin sınırlanması ya da yokluğu anlamına gelir.)

yapılan tespitlere göre, üstün ve yüksek tatmin gücüne sahip olarak reklamı yapılan hedeflere erişmekteki başarısızlık, sık sık, o hedeflere yönelen, ancak daha sonra genellikle onlara erişmekle övünen insanlara da sıçrayan, bir hınç, kin duygusuna yol açar.

paranın satın alamayacağı mal yoktur.

doğru olduğu kesinlikle teyit edilemeyen ya da yanlışlığı kanıtlanamayan bir tez bilime ait olamaz.

richard rorty: eğer özgürlüğe özen gösterirsek, hakikat ve iyilik kendi başlarının çaresine bakmayı bilirler.

21.7.12

başörtüsü ve laiklik

erdal inönü

laikliğe bağlı olduğumuzu zaten parti programında söylüyoruz. zaten bizden herkes öyle bir yaklaşım bekliyordu. buna rağmen o zaman da mesela, başörtülülerin üniversiteye girmesi gündeme geliyordu. hatırladığım kadarıyla bir trakya gezisinde "böyle şeyler olmamalı" demiş, açıkça karşı çıkmıştım üniversitede başörtüsüne.

o dönem özal, dinci hisleri okşayan davranışlarda bulunuyordu. mesela sık sık camiye gidip gösterişli bir şekilde namaz kılıyordu. bir seferinde de refah partisi genel başkanı "cuma namazına gitmek isteyen memurlar oluyor. onlara, cuma günü namaz izni versinler" demişti. ben de "olmaz öyle şey. bu, laikliğe aykırıdır. devletin düzeni din esaslarına göre değiştirilemez, ayarlanamaz" diye karşı çıkmıştım.

biz, "dine saygılıyız ama devlet işlerine karıştırmayız" demeye devam ediyorduk ve bence bu, aleyhimizde bir konu oluyordu seçmen nezdinde. özal da, dyp de bunu çok iyi istismar ediyordu. gerçi bizim arkadaşlarımızdan da bir kısmı gidiyorlardı camiye. mesela ertuğrul günay gidiyordu. başkaları da gidiyordu. ama biz, geçmişten kalan bir yaklaşım gereği, toplu olarak gitmiyorduk; bunu gösteri halinde yapmıyorduk.

akp'nin yaptığı ayrı hikaye; o olmaz. laikliğe bağlı kalmak gerekir. özellikle başörtüsü meselesi başka bir şey; onda kesin tavır almak gerekir.

başörtüsü üniversitede bir sembol. o bakımdan doğru değil. onlara izin vermekle bu çocuklara kötülük ederiz. çünkü başörtüsünü isteyerek takabilirler, istemeyerek yani parayla veya zorla takabilirler. her iki halde de bu, dinci yönetimi desteklemek anlamına gelir ve yaygınlaşır. temel teorik esası olduğu için ona kapılmak kolay olur. hele hükümet de o yöndeyse.

via can dündar

onlar

şükrü erbaş

onlar, içlerine doğdukları sınıfın üstlerinden aktardıkları üstünlük ve güçle akıllıdırlar. çıkardıkları basit bir ses, kaba bir hece bile hakim olmanın otoriter rengiyle bir anlam, bir derinlik kazanır. bu yüzden, düşünmek bulutlardan haz almak kadar uzak, gereksiz ve boştur. sınıfsal tarihlerinden öznel tarihlerine kalan biricik miras, bedenlerine ve bencilliklerine ayarlı bir içgüdüyle yalnızca tüketmektir. her hareketlerine hikmetler kazandıran budala aynalar karşısında, küçümsemenin şehvetiyle pervasızdırlar. doğru, onların inandıklarıdır. onlar ancak bir yüksekte dururlarsa vardırlar. yalnızlık derin uykularda konuk ettikleri bir yabancıdır; bir ince sızıyla gelir, bilmedikleri bir şeyleri duyurur ve terli bir ürpertiyle çıkıp gider.

toplumsal ütopyaları yoktur. bu yüzden bireysel tarihleri evleriyle sınırlıdır. kullandıkları eşyalar bile onlardan uzun ömürlüdür. dünya yalnızca kendileri için bir olanaktır, öldükleri gün bitiveren. haz ve yarar ancak birbirleri üzerinden açıklanabilen iki sözcüktür ömürlerini özetleyen. elbette insanları severler hakim olmanın lütfuyla. halka gösterdikleri ilginin içeriği, mülkleri ve konumlarında gösterir kendini. gülüşlerinin ardında bir ülkenin acısı ve yoksulluğu yatar. kime ne kadar eğilirlerse başkalarına o kadar serttirler. bulutlar, rüzgar, sular ve ağaçlar birer ruhsuz dekor, bir sıkıcı ayrıntıdır onların bahçelerinden geçmiyorsa. bilgiyi parayla, sevgiyi sahip olmakla, güveni kurnazlıkla değiştire değiştire, bir ucuz metaya çevirirler dünyayı. ne kadar uzağa giderlerse gitsinler kendi çukurlarının dışına çıkamazlar. incelik, güçsüz insanların icat ettiği bir kuruntu, bir yaşama külfeti; güzellik ise bir beden süsüdür onlar için.

tekniğin tüm yeniliklerini bilir ve büyük bir gösterişle kullanırlar. ama onun ardındaki düşünce süreci bir sıkıcı angaryadır. paranın satın alacağı bir şey için çaba göstermek ne büyük aptallıktır! tarih, dedelerinin duvarda sararmış fotoğraflarıdır, bayramdan bayrama üzgün ve hayran seyrettikleri. gazete bilgileriyle derinlik kazanırlar sığlığın dümdüz ettiği bir coğrafyada. kadın, para, tanrı ve ün, dört bıçaktır bedenlerinde, kişiliklerinin sentezini oluşturan. anlamak kıyas yapmayı, bağışlamak duygusal özdeşliği gerektirdiğinden katı, uzak ve dardırlar. sevgisizdirler, sevgi bilgi gerektirdiğinden. onlar odalarında bir kışı büyütürken, bir şehrayin gibi geçip gider camların dışında bahar.

onlar niteliksizliğin pazar kahyasıdır. onlar özgürlüğün talihsizliği, bir halkın kireç tutmuş beynidir. onlar bizim aynasında silindiğimiz zor, elimizle boynumuza astığımız taş, gözyaşımızdan içimize akan zehirdir. onlar bir gün kendi çukurlarında boğulunca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler, güzellikler gelecektir.

20.7.12

sayın başkan

miguel angel asturias

mutluluk ete bağlı değildir.

kimseye umut vermemeli. evimde, kedinin bile uymak zorunda olduğu en yüksek ilke, kimseye umut vermemektir.

cinsellikle ilgili olarak bir hayvan yanlış hesap yapmaz.

bir idam mahkumu, idamından on iki saat önce hükümetin emriyle son isteğini yerine getirecek olan askeri yargıcın önüne çıkarılmıştı. asıl amaç, ifadesini değiştirmesi şartıyla, suçlunun bağışlanmasıydı. hazırcevap sanık: "son isteğim bir çocuk yapmaktır." diye karşılık vermişti. "olur" diyen soruşturma yargıcı da, iyi bir şaka yapıyor kanısıyla, bir orospu getirtmişti. sanık, hiç ilişmediği kadını yine geri göndermiş ve yargıç yanına gelince ona şunu söylemişti: "yeteri kadar orospu çocuğu var dünyada."

insanın resmini yapan, zamandır.

genel olarak zenginlikle sahteliği birbirinden ayırmak imkansızdır; bu yüzden, aynı düşüncede insanların toplandığı, güvenlik içinde oturulan sade lokantaları gösterişli bir otele tercih ederim; her parlayan şeyi altın sanmamalı.

ağzına vuracak kilidi olmayan, bileğinde kelepçe taşır.

hapishanede geçirilen ilk gece korkunçtur. karanlıklar içinde kalan mahpus, kendini hayatın dışında, bir karabasan dünyasında bulur. duvarlar yok olur, tavan silinir, döşeme kaybolur; bununla birlikte ruh kendini özgürlükten öylesine uzak duyar ki.. ölüm gibi bir şeydir bu.

paranın kan bağlarına saygısı yoktur.

ev, ekmeğin gizli gizli yenmesini sağlar; rahat yenen ekmek makbuldür, bilgeleştirir insanı. ev, sürekliliğin güvenini temsil eder ve sosyal saygı uyandırır. babanın boyunbağı düğümünün parladığı, annenin en güzel süsünü taşıdığı, çocukların kolonya ile taranmış göründüğü bir resim gibidir ev. sokak öyle değildir; o, ne olduğu bilinmeyen şeylerin, tehlikenin, cüretin dünyasıdır; ayna gibi sahtedir, çevredeki kirin, pisliğin herkese açık çamaşırlığıdır.

şu yeryüzünde her şeyin hem iyi tarafı vardır hem kötü tarafı.

ah özlem.. insan özlenen şeye hem sahiptir hem değildir. ellerimizin on parmağıyla çevresinde bir kafes ördüğü altın bir bülbüldür o.

19.7.12

hegel diyalektizmi

george sabine

hegel'e göre ulusun dehası ya da ruhu -ki bireyler aracılığıyla; ama onların bilinçli istenç ve niyetlerinden bağımsız olarak işler- sanatın, hukukun, ahlakın ve dinin gerçek yaratıcısıdır. bundan dolayı uygarlık tarihi ulusal kültürlerin birbirini izlemesinin tarihidir ve bu tarih içinde her ulus, bütün insan başarılarına kendi özel -ve zamanına uyan- katkısını getirir.

hegel: bir kültürün bütün ögeleri, içinde din, felsefe, sanat ve ahlakın karşılıklı olarak birbirini etkilediği bir bütün oluştururlar; kültürün böyle türlü dalları, onları yaratan halkın düşüncesini -içsel entelektüel erdemini- anlatır; bir halkın tarihi, bütün insanlık uygarlığına yaptığı kendine özgü katkıyı içinde gerçekleştirdiği süreçtir.

hegel bu düşünceler üzerinde durdukça, bu süreç içinde üç katlı bir model bulunabileceğine inanmaya başladı: "doğal", mutlu, genç ama geniş ölçüde bilinçsiz bir kendiliğinden yaratıcılığını yitirdiği acı bir gerginlik ve kendine güvensizlik dönemi; üçüncü olarak da sürecin daha yüksek bir düzeyde "kendine döndüğü", özgürlüğün otorite ve kendi kendini disipline alma ile birleştiği yeni bir çağdaki gerginliklerden kazanılan derin görüşleri içeren bir dönem. binlerce değişik ortamda yinelenen bu aşamaları hegel, diyalektiğin üç aşaması içinde anlatmıştı: tez, antitez, sentez.

sürecin bütünü kendi deyimiyle "düşünce"dir. onun tarih felsefesi, bu düşünceyi batı uygarlığının tarihi içinde çok geniş bir ölçüde belgelendirme çabasıydı. yunan kentinin yaratıcı dönemi birinci aşamayı, dinde düzeltimcilikle başlayan protestanlık ve germenik uluslar dönemi ise üçüncü aşamayı temsil ediyordu. ulus düşüncesi, dünya düşüncesinin tarihsel gelişiminin belli bir aşamasındaki belirtisinden başka şey değildir.

hegel'e göre "her özel ulusal deha, evrensel tarih süreci içinde, yalnızca bir birey gibi ele alınmalıdır." değeri, insanlığın ilerlemesine yaptığı katkıya göre ölçülmelidir.

hegel: eşyanın olduğu biçimiyle taşıdığı uysallık, umutsuzluk, çok büyük ve bağlayıcı bir yazgıya sabırla katlanış, umuda, bekleyişe ve değişik bir şeyi yapma azmine dönüştü. daha iyi ve daha adil bir dönem düşü insanların ruhuna canlı bir biçimde girdi ve daha arı, daha özgür bir durum arzusu her yüreği harekete geçirdi ve yürürlükteki durumdan soğuttu. isterseniz buna bir hasta sayıklaması deyiniz; ama ya ölümlü bitecek ya da hastalık nedeninin ortadan kaldırılması sonucuna ulaştıracaktır.

hegel: kurumların, anayasaların ve yasaların, ahlak, gereksinimler ve insanoğlunun amaçlarıyla uyum içinde olmaktan çıkıp anlamlarını yitirdikten sonra yaşamaya devam edeceklerini; içinde anlama ve duymanın artık yer almadığı biçimlerin bir ulusu bağlayacak gücü koruyabileceğini düşleyenler nasıl da körler!

**

hegel: bir devlet, de facto bir güç, ulusal birliğin anlatımı ve kendi kendini yönetme yolunda ulusal bir dilektir; ama asıl olarak ulusal istenci içerde ve dışarda yürürlüğe koyma gücüdür. merkezi hükümeti engellemeyecek bir biçim birliği eksikliği, devletin yokluğu demek olmaz.

krallığın tarihsel rolüne inanan hegel, 1802'de almanya'nın birleştirilmesi ve çağdaşlaşması için bütün umudunu büyük bir askeri önderin ortaya çıkmasına bağladı; gerçi böyle bir önderin gönüllü olarak anayasa sınırları içinde kalmasının ve kendisini alman ulusal birliği davasıyla özdeşleştirmesinin temel bir koşul olduğunu da belirtiyordu. almanya'nın hiçbir zaman ortak rızasıyla ya da ulusal duygunun barışçı bir şekilde yayılması yoluyla birleşmeyeceğine kesinlikle inanıyordu. bir devlet, tutkusunu barıştan çok savaşta gösterir ve gizil gücünün yüksek noktasına barıştan çok savaşta ulaşır.

hegel için çağdaş siyasal yaşamın iki kahraman kişisi makyavel ve richlieu'ydü. hükümdar'ı, gerçek bir siyasal dehanın en yüksek ve soylu amaçlı, ulu ve doğru bir kavrayışı olarak niteliyordu. çünkü özel ahlakın kuralları devletin hareketlerini sınırlamaz; devletin kendini korumak ve güçlendirmekten daha ulu bir görevi yoktur.

hegel: siyasal deha, insanın kendisini bir ilke ile özdeşleştirmesinden ibarettir.

insanın mutsuzluğu, olan ile olması gerektiğine inandığı arasındaki farktan ileri gelmektedir. mutsuzluğunun nedeni, olayları "bir düşüncenin yönettiği düzen" olarak değil, birbirleriyle ilişkisiz ayrıntılar olarak görmesidir. ilacı ise uzlaşmadır: olanın ister istemez olduğunu görmesi ve olması gerekenin de mutlaka olacağının bilincine ulaşması.

bir halkın tarihi, kültürünün her alanında kendini gösteren tek bir ulusal düşünüşün ortaya çıkışını kaydeder.

bireyler ve onların bilinçli amaçları, sonuçlar bütünü içinde gerçekten pek az bir paya sahiptirler. birey çoğunlukla, kendisini yaratan kültürün rastlantısal bir değişkeninden başka bir şey değildir ve değişik olduğu ölçüde bireyselliğinin anlamlı olmaktan çok kaprisli olması olasıdır.

beşeri aktörler açısından tarih alay ve trajedinin bir bileşimidir; bütün açısından ise döngüsel ve sarmal bir ilerlemedir.

hegel: buna aklın kurnazlığı denilebilir: tutkuları kendisine hizmet etmek için işe koşuyor; tutku dürtüsü ile varlığını geliştiren şeyler ise cezayı ödüyor ve kayba uğruyor. özel olan, genel olana oranla, çoğunlukla son derece önemsiz bir değerdedir: bireyler feda ve terk edilirler.

**

tarihin kendi sorunlarına kendi çözüm yolları vardır; bunları en bilge insanlar bile ancak küçük bir ölçüde anlayabilirler. büyük insanlar tarihi ne yapar ne de yönetirler; olsa olsa, biraz anlarlar ve kendi azim ve anlayışlarından son derece daha büyük olan güçlerle iş birliği yaparlar.

büyük adamlar, tarihin yüzeyinin altında yatan ve kişisel olmayan toplumsal güçlerin araçlarıdır; olayların doğal mantığı önünde eğilirler. bundan dolayıdır ki bilim ve felsefe de orada sınırlı bir rol oynar.

"minerva'nın baykuşu yalnız koyulaşan karanlıkta uçmaya başlar." stoik bir tanrı gibi tarih, bilge insana yön verir; aptalı ise sürükler.

her eğilim, tam olarak ortaya çıktığında, kendisini yıkan bir karşı eğilim doğurur.

hegel, "gerçek olan ussaldır ve ussal olan gerçektir." derken gerçek olanla yalnızca var olanı her zaman birbirinden ayrı tutmuştur. gerçek olan, tarihteki anlamın sürekli iç cevheridir. bununla karşılaştırıldığında tek tek olaylar önemsiz ya da görüntüdürler.

sonuç olarak diyalektik, asıl olarak seçici bir süreçti. görece rastlantısal ve önemsiz olanı uzun sürede önemli ve etkili olandan ayırma yoluydu. var olan her zaman geçici ve geniş ölçüde rastlantısaldır; tek gerçeği oluşturan derinlerdeki güçlerin yüzeydeki bir görüntüsünden ibarettir.

hegel, "iyi niyetler sahtekarlığı" diye adlandırdığı duygu ve iyi dileği mahkum eden tutumunda olduğu kadar, başka hiçbir yerde ölçüyü kaçırmamıştır. duygu ve iyi niyetlerin her zaman ya zayıf ya da bağnaz ve her iki durumda da değersiz olduğuna inanmıştır. örgütlenmemiş iyi niyetin, etkinliğin haklılığa son ölçü olduğu bir dünyada herhangi bir şey gerçekleştirebileceğine hiç inanmıyordu. başka hiçbir hususta, bu hususta olduğu kadar kökten inançsız olmamıştır. ulusları yapan şey duyu değil, kurumlar ve bir ulusal kültür biçiminde anlatımını bulan, erk sahibi olma hususundaki ulusal istençtir. bireyin yaratıcı güçlerini serbest bırakan ve onu özgür olarak hareket eden bir ahlaki kişi düzeyine yücelten şey, ulusal görevin ahlaki bir dava olarak benimsenmesi ve herkesin bu dava içinde üzerine düşen görevi üstlenmesidir.

leopold von ranke: devletler birbirinin aynı; ama asıl olarak birbirinden bağımsız bireylerdir. insan ruhunun özgün yapıtları olan manevi varlıklar, hatta tanrının düşünceleridir.

öte yandan hegel, devrimi mahkum ediyordu. çünkü ona göre özgürlük ve eşitlik ilkelerini savunduğu sürece devrim, gerçekte eski feodalizm sakatlığını sürdürmüş oluyordu. insanlar arasındaki işlevsel toplumsal yetenek farklarını ortadan kaldırıyor, genel ve soyut bir siyasal eşitlik düzeyine indiriyordu. bu ise insanların devletle ilişkilerini yalnızca bir özel çıkar sorunu durumuna getiriyordu. devrim, hem toplumun hem de devletin kurumlarını, bireysel tutkuları gibi kapris niteliğinden özel gereksinimleri giderecek ve kişisel eğilimleri karşılayacak yararcı araçlar durumuna getirdi. gerçek ahlaki ağırlığa sahip olmak için bu bireysel güdülerin önce sivil toplumun kurumlarında, sonra da daha yüksek bir düzey olan devletin kurumlarında erimesi ve niteliğini değiştirmesi gerekir. bundan dolayı devrimin felsefesi iki bakımdan yanlıştı. yurttaşın kişiliğinin, manevi öneminin gereği olarak sivil toplumun yaşamında yerine getireceği görevi bulunan bir toplumsal varlık olduğunu görmemiştir. ikinci olarak da sivil toplumun kurumlarının, ulusun organları olduğunu, bu organların ulusun manevi önemine yaraşır ağırlığa sahip bir kamu otoritesinde somutlaşması gerektiğini görememiştir. ne toplumun ne de devletin yalnızca bireysel rızaya dayandığı söylenebilir; bunlar, kişisel kendini gerçekleştirmeyi oluşturan bütün bir gereksinimler ve doyumlar yapısının çok derinliklerinde yer alan kurumlardır. bütün insan gereksinimlerinin en üstünü, katılmak ve özel istek ve doyumlardan daha geniş nedenlerin ve amaçların bir organı olmak gereksinimidir. hegel'e göre devrimci felsefenin temel yanlışlığı da, bireyciliğin varsayımlarına dayalı kağıt anayasalar yapmaya ve böyle bir siyasal yöntem kurmaya kalkışmaısydı.

**

hegel: tek başına düşünüldüğünde birey yalnız kaprisli, rousseau'nun dediği gibi dürtülerinden, iştahlarından ve eğilimlerinden daha üstün hiçbir devinim kuralına ve öznel heveslerinden daha üstün hiçbir düşünce ilkesine sahip olmayan, kaba içgüdüsüyle hareket eden bir hayvandır. doğru olarak anlaşılabilmesi için bireyin toplumun bir üyesi olarak düşünülmesi gerekir. ama çağdaş toplumda birey, aynı zamanda devletin de bir üyesi olarak düşünülmelidir. çünkü ulus-devlet, protestan hristiyanlıkla birlikte, çağdaş uygarlığın biricik başarısı olup en yüksek otoriteyi yurttaşları için en yüksek bir özgürlük ölçüsü ve biçimiyle birleştirmeyi öğrenmiştir.

hegel: çağdaş devletin özü, evrenselin, üyelerinin tam özgürlüğü ile ve kişisel gönençle bağlı olması gerekliliğidir.

hem gizemci hem de ussalcı biçimiyle bireycilik, bireyi yalnızca ruh ya da ussal varlık gibi görmekte, onu meydana getiren tarihsel koşulları ya da dinsel, ahlaki ve ussal doğasının kendi kendini sürdürebilmesi için gerekli olan toplumsal ve ekonomik koşulları göz önünde bulundurmamaktadır. hem bireyin hem de toplumun doğasını bozmaktadır. bireyin doğasını bozmaktadır; çünkü bireyin manevi yanı ve ussallığı bir toplumsal yaşamın ürünleridir. bireycilik toplumsal kurumların doğasını bozmaktadır; çünkü onları rastlantısal, kişiliğin ahlaki ve ruhsal gelişmesiyle ilgisi olmayan us-dışı isteklerini karşılamak için uydurulmuş yararcı araçlar saymaktadır. bu, tarihsel bakımdan yanlıştır; çünkü dil, hükümet, hukuk ve din icat edilmemiş, ortaya çıkmışlardır. ahlaki bakımdan da yanlıştır bu; çünkü gelenek, hukuk ve hükümetin eğilimlere getirdiği kısıtlamalar, özgürlük uğruna en aza indirilmesi gereken yükler olarak görülmekte ve ideal olarak insanın dilediğini yapabileceği "doğal durum" altın çağının bütün kısıtlamalardan kurtulmuşluğuna ulaşılması gerektiği savunulmaktadır. ama bu altın çağ tarihsel bakımdan bir düşten başka bir şey olmayıp siyasal ve ahlaki bakımlardan da özgürlük değil, despotizm demek olan anarşiden başka bir şey değildir.

hegel: ingiltere'de en yoksul insanlar bile birtakım haklara sahip olduklarına inanır; bu, başka ülkelerde yoksullara doyum sağlayan durumdan farklı bir durumdur. toplum bir kez kurulunca, yoksulluk derhal bir sınıfın başka bir sınıfa yaptığı haksızlık biçimini alır.

francis herbert bradley: özgürlük, yerini ve o yerin gerektirdiği ödevleri bilmedir.

hiçbir özgürlük ya da mutluluk isteği, istek toplumun iyiliğiyle uyuşmadığı ve toplum istenciyle desteklenmediği takdirde, ahlaki bakımdan savunulamaz. bireyin hakları ve özgürlükleri, toplum içindeki yerinin kendisine yüklediği ödevlere karşılık düşen haklar ve özgürlüklerdir. özel yaşamdaki mutluluk bile, toplumsal statünün gerektirdiği bir soyluluğu ve toplumca değerli olan bir işte payı olma bilincini taşımalıdır.

çağdaş devlette bütün insanlar özgürdür ve devlete hizmet etmekte, ülkü olarak kendi kendini gerçekleştirmenin en üstün biçimini bulabilirler. devlette olumsuz inatçılık özgürlüğünün yerini yurttaşlığın "gerçek özgürlüğü" almıştır.

hegel: bir insan yahudi, katolik, protestan, alman, italyan vs. olduğu için değil, yalnızca insan olduğu için değer taşır.

toplumun ekonomik yaşamına manevi önem kazandıran -bir bakıma ona şan- şeref veren- şey, devletin ve onun kültürel amacının bu ekonomik yaşama bağlı olmasıdır.

hegel'in kuramına göre mülkiyeti yaratan ne devlettir ne de hatta toplumdur; mülkiyet insan kişiliğinin kaçınılmaz bir koşuludur.

hükümeti, seçimle belli olan halk istencine dayandıran jakobenizm, gerçekte ayaktakımı hükümeti anlamını taşır. yurttaşların yalnızca bir bölümü demek olan "halk", "ne istediğini bilmeyen" bir şeydir.

genel olarak hegel'in sivil toplum görüşü sağlam bir ilkeye dayalıydı: birey yalnız yurttaş olarak görüldüğü zaman, devlet her türlü insan topluluğunu kapsamı içine almak eğilimini gösterir. gerçekte ise, bu bütün totaliterlik biçimlerinin gösterdiği gibi özgürlük değil, despotizmdir.

despotizmin özü yasa tanımazlıktır; özgür ve meşruti bir hükümetin özü ise yasasızlığı önlemesi ve güven yaratmasıdır.

hegel: despotizm, yasanın yitip gittiği ve ister bir kralın isterse bir kümenin kişisel istencinin yasa sayıldığı; ya da daha doğrusu yasanın yerini aldığı bir durumu anlatır. kaprise ve bağnaz görüşlere karşı güvence devlette her şeyin saptanmış ve güvenli olmasıdır.

hegel: iyi örgütlenmiş bir krallıkta, nesnel yan yalnız yasaya aittir; kralın rolü yalnızca öznel "buyuruyorum"u yasaya koymaktır.

gerçekten kral, hegel'e göre siyasal yaşamın ve tarihin temelindeki gerçek güçler olan ulusal ruh, ulusal yasa ve ulusal devlet gibi soyutlamaların görünürdeki bir simgesinden başka bir şey değildir.

liberal siyasal düşünce hegel'in toplum felsefesindeki iki temel varsayımı hiçbir zaman kabul etmemiştir. bu varsayımlar şunlardır: toplum, aralarındaki gerginlik ve çelişmeler dolayısıyla toplumsal değişmelere yol açan karşıt güçlerin devinim içindeki bir dengesidir; toplum tarihi de, bu güçlerin kendilerinin içsel ya da hemen yarı-mantıksal bir evrimidir.