31.8.15

uzun lafın kısası

andre malraux: bir insan yaratmak için dokuz ay gerekir; öldürmek içinse bir gün yeter.

bertrand russell: eğer iş adamlarının zenginleşme arzuları başkalarını yoksullaştırma arzularından daha güçlü olsaydı, dünya çarçabuk bir cennete dönerdi.

christine arnothy: ahlaklı olmak fakirlere has bir şeydir. daha tahammüllü olsunlar diye.

erik orsenna: gerçeğin özelliklerinden biri de az bulunurluktur. az bulunurluk, yani pahalılık.

hakan günday: ne yapmak istediğini bilememek kadar acı verici bir şey daha yoktur.

jean baudrillard: insan hiçbir zaman, karın içindeki vahşi bir hayvanın güzelliğine, gri filin yumuşak melankolisine, yeşil karıncaların basiretine ulaşamayacak.

mehmet eroğlu: büyük bir yürek taşımak her zaman başa beladır.

alexandre dumas: politikada insanlar yoktur, düşünceler vardır; duygular yoktur, çıkarlar vardır; politikada bir adam öldürülmez, bir engel ortadan kaldırılır.

oscar lewis: ölüler bağışlanır, hayatta olanlar değil.

sadi şirazi: düşünceli insanlar dünyadan götürecekleri her şeyi yanlarına alırlar; alçak adamlarsa mallarını hasretle arkalarında bırakırlar.

klaus schröter: toplum sıradışı insanı ikiyüzlülüğe zorlar.

şükrü erbaş: biz bir kentten gideriz kent boşalır, bir evden koparız ev küçüldükçe küçülür, bir insandan ayrılırız dünyanın en büyük yabancısıdır.

29.8.15

dizeler

boethius



arar bulur her şey kendine özgü yolunu

acizin öfkesini silahlarından etmiş olursun
bütün beklentilerinden ve korkularından soyunursan eğer

zengin adam altın içinde yüzse bile
paraya olan açlığını tam olarak gideremez
kızıl denizin incileriyle boynunu süsler
bereketli tarlalarını yüz öküz sürer
ama yaşarken içini kemiren endişelerden kurtulamaz
ölünce de o dönek serveti onunla ölmez

boş sevinçlerinden soyun
soyun korkularından
umudunu kov
acıyı yanına yaklaştırma
zihnin bulutlanır
zincirlere vurulur
bu duyguların bir kez buyruğuna girersen

27.8.15

ikarus'un kanatları

frida kahlo

bu, bitmek tükenmek bilmez bir can çekişmeden ibaret olan yaşamımla ilgili olarak şunu söyleyebilirim: ben uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiydim.

hem de çaresizliğini kabullenemeyen bir kuş gibi. hele bir de, kuşun içgüdüsel olarak kas ve sinir sistemine yayılan denetlenmesi olanaksız bir refleksle kanadının ucunu kaldırmaya, tüylerinin yelpazesini açmaya çalıştığı, yaşamsal atılımın orada olmasına rağmen bedenin buna tepki göstermediği, titreyen kanatlar açılamadan ağır bir biçimde yere indiği düşünülürse..

kanatları uçmasına değil, yalnızca yürümesi için biraz destek almasına yarayan, yere düşmüş bir kuştan -ki bu durumda kanatlar minicik ayaklarla büsbütün orantısız görünür- daha hüzünlü bir görüntü olamaz. kısa bir süre önce alçak bulutlara karışacak kadar hafif olan kanatlar birden öylesine ağırlaşmıştır ki, kurşuni gri bir sokağın ya da bir avlunun çakıllı zemininin mıknatısınkini andıran çekim alanına girivermiştir. çocukken günün birinde küçük bir uçak maketi istemiştim. bunun yerine, kim bilir hangi azizlikle bir melek giysisine sahip oldum. (eminim ki bu fikir annemin aklından çıkmıştı; çünkü uçakları meleklere dönüştürmek daha çok katoliklere yaraşır bir davranıştır.) basit bir şekilde dikilmiş -belki de annem dikmişti, pek anımsamıyorum- altın sarısı yıldızlarla süslü bu beyaz, uzun elbiseyi giydim. sırtımda, meksika'nın her yerinde, hatta tüm yoksul ülkelerde oyuncak ve çeşitli eşya yapımında kullanılan hasırdan büyük kanatlar vardı.

ne mutluluktu o! uçacaktım!

ama bu mümkün olmadı. umutsuzca yere çakılı kalıyor, anlamıyordum. kanatlarım beni havaya yükseltmiyor, korkunç bir ağırlık veriyorlardı. çocuk kalbime dolup taşan tüm umuda karşın uçmam için yapılabilecek hiçbir şey yoktu.

soran gözlerle çevreme bakıyorum. soruma, endişeme, yarım ağızla yanıt veriliyor, biraz da gülünüyordu. az sonra ne söylendiğini anlamaz oldum. yetişkinler olduklarından daha da büyük görünmeye başladılar. bense, kanatlarımla, uçarak, bir an için de olsa onları altımda görmeyi ne çok istemiştim! hepsi bana mantıksız göründü, birer karabasan kahramanı gibiydiler. suratları, mimikleri, sözlerinden kulağıma çalınan parçacıklar kafamda birbirine karışıyordu. ne olduğumu, orada ne yaptığımı kendim de bilemez hale gelmiştim. çevremdeki her şey bulanıklaştı. her neyse, iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım ve gözyaşlarımın buğusunun ardından küçük bir kızın, aynanın öbür tarafında kendi gerçeklikleri içinde yer alan ve hiçbir şeyi anlamamış olan insanlara yöneltilebileceği tüm bedduaları sıraladım.

yaşamımın bu anını, 1938'de yaptığım, "onlardan uçak istersiniz, size hasır kanat verirler" adını taşıyan tabloda görüntüledim; yüzümde düş kırıklığı, elimde düşlediğim uçak, sırtımda iplerle göğe bağlı kanatlar ve yere çakılmış bağlarla bağlı, tutuklu bedenim.

ikarus'un eriyen kanatları gibi benim kanatlarım da birer saman aleviydi. her ikisi de birer yanılsamaydı.

bu, herhalde yazgının bir işaretiydi. geleceğin, ilerdeki dizi dizi özürlerimin bana hazırlayacakları oyunların bir provasıydı.

25.8.15

descartes

nermi uygur

descartes, pek çok üniversite öğrencisinin, günümüzde üniversiteyi bitirmediği bir yaştaydı. zamanın ünlü bir lisesinden çıkmıştı ama ne dersler ne de öğretmenler sarmıştı onu. çağın gidişine ayak uydurup hukuk okumuştu. kılıç oyunlarını seviyor, ata binmekten hoşlanıyordu. salonlar da çekiyordu onu. sağlığı pek uygun değilse de, kendini bildi bileli bir yerde duramıyordu. güney fransa'dan sonra hollanda, danimarka ve almanya'yı gezmişti. nasıl olmuşsa olmuş, bavyera dükü'nün ordusunda subay olmuştu.

dünya tarihinin o unutamayacağı yıl, kış başlarken birliği almanya'da konaklamaktaydı. rahatına düşkün, sobalı odasına çekildi, keyfince. işte orada oldu ne olduysa. nicedir okumayı sürdürdüğü o büyük dünya kitabına yeniden kaptırıp gitti. dingin, telaşsız davranışlarına karşın, bir süredir içi içine sığmıyordu. kafası karışık biri değildi ama neden böyle karışıktı her şey? kafasından ne geçse kof çıkıyordu. birden bir şey çaktı: yanlış düşüncenin, sık sık bilinip yaşanan özelliğini apaçık bir kesinlikle görüvermişti; başkalarından bir ayrıcalığı vardı artık, görüyordu: yanlışın özelliği, kuşkuya yer vermeyen biçimde doğru görünmesiydi. herkese böyle doğru görünüyordu yanlış, tetikte olunması gereken en önemli durumlarda bile.

yapması gereken şeyin ne olduğunu biliyordu artık. yapması gereken şuydu: nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir eksik gedik kalmamacasına, tüm kuşkuları kesinlikle giderinceye dek düşünceleri gözden geçirmeye ant içti. bu, bir akıl işi olduğu kadar istenç işiydi de.

işte o gün, o ünlü sobalı odada descartes, "descartes" olma yoluna girdi. almanya'dan italya'ya, macaristan'dan polonya'ya, isviçre'den isveç'e, on yıllarca sımsıkı sarıldı buluşuna. yaşamını, bu buluşun kavramsal dökümü ile düzenlenmesine, en zengin olanaklarıyla sonuçlanmasına adadı.

insanlığın, özellikle batı'nın, yüzyıllarca yürüdüğü, tüm akılcı kültürü borçlu olduğu yol bu.

23.8.15

66. sone

william shakespeare


vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
değil mi ki ayaklar altında insan onuru
o kızoğlankız erdem dağlara kaldırılmış
ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen'e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama
seni yalnız komak var, o koyuyor adama

22.8.15

çember

ali püsküllüoğlu


nasıl olsa bir gün eriye eriye tükenecek güneş
nasıl olsa düşeceksiniz bir kaldırıma, severken
ya da koklarken bir çiçeği, bir mektubu okurken ya da
bir parkta güneşlenirken, çocukların oynaştığı bir sıra
-sevgi, o yabanıl dağ geyiği, kaçar durur sizden-
akşam çökerken, boğuk bir sıkıntıyla kente
o alışılmış sicim yağmurlar yağarken
-soluk, kararsız bir göğün altında, bir başınıza öyle-
adımlarınız gider ya gitmez, sigaranız ağzınızda
merhaba diyensiz, tükenmişliğinizi sonun değin yaşarken
siz var mısınız bu kentin pis havasında -bilmezken-
sokak kedilerinin, o hüzün şarkılarının yanında
nasıl olsa bir gün olacak bu, kaçamazsınız
-siz kendiniz misiniz gerçekten? onu da düşünmelisiniz-
meyhanelere girseniz sıkıntıyla, kavgalarınız olsa
nedensiz ve korkunç. tutup güvercinleri okşasanız
ya da yolsanız tüylerini martıların ve onların
gümüş saplı kara bir bıçağı öfkeyle sallasanız havaya
tükeneceksiniz yine de. bu korkunç sorunun karşılığı yok
savaşlardan yenilmiş çıkacaksınız, yitik hep yitik
neyiniz varsa, acının bilinmedik köşelerinde ta derinde
yitik hep yitik. boyuna bu. varlaştırmaz sizi hiçbir şey
akşamın yüreğe ağır basan o yılgın gelişinde
isteklerin bilinmezliğinde, adım başı değişen, adım başı
kararsız. hangi soruya karşılık olacak? bilinmezken
kalmanın neyi değiştireceği, gitmenin neyi eksilteceği
neye yok desek, neyi çarmıha gersek, neye tapsak
diye düşünseniz bile. düşünmek olur bu önce, ama sonra?
ama sonra sıkıntılarınızın kışı başlar yine de
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala

21.8.15

yalnız insan

alain de botton

"dünyada tek bir seçim vardır; kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer. çünkü insan başkalarıyla ne kadar az iletişim kurmak zorunda kalırsa o kadar iyi durumda demektir." (schopenhauer)

schopenhauer'a göre aklı başında herkes insanlarla bir süre yaşadıktan ve çalıştıktan sonra "toplumsal yaşamdan elini eteğini çekmek isteyecektir; bir okul müdürü, etrafını saran gürültücü ve yaygaracı çocukların oyununa katılmak konusunda ne kadar niyetsizse, o da etrafındakilerle iletişim kurmak konusunda o kadar niyetsiz ve isteksiz olacaktır."

ancak kişinin insanlardan uzak durmaya karar vermiş olması, illaki yanında hiç arkadaş istemediği anlamına gelmez. insanlardan uzak durma kararı, kişinin elinde olanlarla tatmin olamadığını ima eder aslında. kinikler, tuhaf denebilecek ölçüde yüksek standartları olan insanlardır. chamfort'un sözleriyle ifade edecek olursak:

"yalnız yaşayan bir adamın toplumdan nefret ettiği söylenir çoğu kez. oysa haydutların gezdiği bir ormanda yürümeyi sevmeyen bir adamın yürümekten hiç mi hiç hoşlanmadığını söylemek gibi bir şeydir bu."

20.8.15

yaşamak hatırlamaktır

ülkü tamer

bakırcı ustasının yanına bir çırak girmiş. çırak bir gün işe gelmiş, ertesi günü yok! ustası merak edip evine gitmiş, kapıyı çalmış. çocuğun annesi görünmüş pencerede. "oğlum artık gelmeyecek. mesleği öğrendi, kendisi dükkan açacak." demiş. sonra anlatmış: "nasıl olsa kolay! bakırı alıyorsun, döve döve biçim veriyorsun!" usta dayanamamış: "vay kerata! sadece kendisi öğrenmekle kalmamış, annesine de öğretmiş!"

laurence olivier: marilyn monroe profesyonel bir amatördü.

yokluktan var etmeyi becerebilen musa'ların sokağıdır yeşilçam. boyuna mucizeler yaratır. bana sorarsanız, dünyanın sekizinci harikası olmasa bile, ilk yirmiye mutlaka girer. dostlukların en hasını, düşmanlıkların en amansızını orada bulabilirsiniz. oturup kierkegaard'dan söz edebileceğiniz kişiler de vardır yeşilçam'da, yahya kemal deyince boş gözlerle yüzünüze bakanlar da. kimi çalışkandır, boyuna üretir; kimi kahvede çanak oynarken gökten zembille proje ve devlet yardımı inmesini bekler.

selmi ağabey'le (andak) eşi boşanmak için mahkemeye başvurmuşlar. yargıç, eşine, "kocanızla altı aydır konuşmuyormuşsunuz." demiş. "ne yapayım" demiş eşi, "sözünü kesmek istemiyorum."

ara güler: fotoğraf, makineyle değil, beyinle, yürekle çekilir. en güzel daktilo benim olsa, en iyi romanları ben mi yazarım?"

frank capra: filmcilikte kurallar yoktur, günahlar vardır sadece. en büyük günah da sıkıcılıktır.

cardenio

william shakespeare / john fletcher


mutluluk diye bir şey yoktur şan şöhret olmayınca
ateşi besleyen yağdır tutkularımız

görkem ve zenginlik gerçek değerin ötesindedir
önemli olan, kişinin değer verdiği kendi düşüncesidir

aklın sınırsız krallığı cennet kadar uçsuz bucaksızdır
ruhların o görkemli sarayındakilerin tümü de onurlu saraylılardır

acıyı paylaşmak sevginin göstergesidir
bu doğaldır ve acıyı paylaşmak hayata bağlar bizi

her insan kendi ölümünü arayıp bulur

ah, güzellik nedir, bu kadar hayranlık uyandıran
göz boyayan bir sırçadır, seyredeni aldatan
ama ölüm bu güzelliği bir gecede soldurur
o nazik ipek gibi ten nasıl da çürüyüp toz olur
yaşarken sevmek büyüler bir çoğunu
ama öldükten sonra duyulmadık bir şeydir sevmek onu

19.8.15

buğdayın türküsü

pablo neruda


halkım ben, parmakla sayılmayan
sesimde pırıl pırıl bir güç var
karanlıkta boy atmaya
sessizliği aşmaya yarayan

ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
tohuma dururlar yeniden
ve halk, toprağa gömülü
tohuma durur bir yerde
buğday nasıl filizini sürer de
çıkarsa toprağın üstüne
güzelim kırmızı elleriyle
sessizliği burgu gibi deler de
halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde

18.8.15

gençlik güzel şey

hermann hesse

dilediği kişiye gönül verebilir insan; ancak evlenmeye gelince, sonradan kendisiyle başa çıkabileceği ve temposuna ayak uydurabileceği birini seçer.

gece vakti açık havada yollarda, susmuş, gök altında, sessiz sakin akıp giden bir su başında olmak; her zaman sırlarla örtülüdür ve ruhun, çokluk uzun zaman uykuda, derinliklerini harekete geçirir. hayatın başlangıçlarına yaklaşmışızdır, kendimizi bitkilerle ve hayvanlarla hısım akraba hissederiz. evlerin de, şehirlerin de henüz kurulmadığı, yersiz yurtsuz insanın ormanı, akarsuları, dağları, kurtları, atmacaları, kendi benzerleri, eşit haklara sahip dostları ya da can düşmanları gibi sevdiği, nefret ettiği, zamanlar öncesi bir hayata ilişkin belli belirsiz anılar sezinleriz. sonra gece, hayatın toplu halde yaşanan bir şey olduğu duygusunu, bu alışılagelmiş, aldatıcı duyguyu da uzaklaştırır; artık hiçbir ışık yanmıyorsa, hiçbir insan sesi işitilmiyorsa, henüz uyumamış kimse yalnızlığını duyar, kendini her şeyden koparılmış, bir başına bırakılmış görür. insanın bu en korkunç duygusu, kurtulması imkansız şekilde yapayalnız kalmak, yapayalnız yaşamak; acıyı, korkuyu, ölümü bir başına tatmak, hepsine bir başına katlanmak duygusu; düşündükçe hafif tertip, sağlamda ve gençte bir gölge, bir ihtar, güçsüzde de bir dehşet ile beraber duyulur.

inancın yolu akıldan geçmez, aşk gibidir o da. ama günün birinde aklın her şeye yetmediğini göreceksin; o raddeye geldin de darda kaldın mı, bir destek, bir teselli gibi görünen her ne varsa onlara uzanacaksın.

kızlar bir aşıkta her şeye katlanırlar da gülünçlüğe katlanmazlar.

bazen şu ya da bu davranışta bulunur, şuraya buraya girip çıkar, şu ya da bu işi yaparız ve hepsi kolay gelir bize; bir zahmet vermez, adeta bir yükümlülük gibi duymayız hiçbirini; sanki bütün bunlar bir başka türlü de olabilirmiş gibi görünür. bazen de olup biten hiçbir şey, olduğundan bir başka türlü olamaz gibidir; hiçbirini kolay bulmaz, hepsini bir yükümlülük gibi hissederiz. her soluk alıp verişimiz, bizim dışımızdaki güçlerce belirlenmiştir ve yazgı denen şeyin ağırlığını taşır üzerinde.

yaşamımızda iyi diye nitelediğimiz ve anlatımlarında güçlük çekmediğimiz davranışlarımızın hemen hepsi "kolay" eylemler içine girer ve bizim tarafımızdan yine kolay unutulur. ama kendilerinden söz açmakta zahmet çektiğimiz öbür eylemlerimizi asla unutamayız, adeta her şeyden çok bizimdir bunlar ve yaşamımızı oluşturan günler üzerine boylu boyunca düşer gölgeleri.

aşkın sevinci bir an
acısı ömür boyu sürer

uygun bir saatini yakalamışsam, keyfim de yerindeyse, ıslak otlara serilip uzanır ya da ilk karşıma çıkan ulu bir ağaca tırmanırım; dallara tutunup sallanırım boşlukta; tomurcuk kokusunu, taze reçine kokusunu içime çeker, dal ve yapraklardan bir ağın, yeşilin, mavinin, başımın üstünde birbirine karıştığını görür, tıpkı bir uyurgezer adımlarıyla sessiz bir konuk gibi çocukluk çağımın mutlu bahçesinden ayak atarım içeri. bir kez daha kanatlanıp o bahçeye uçarak ilk gençliğin duru sabah havasını solumak, bir kez daha, kısa bir süre için de olsa bir kez daha dünyayı tanrı elinden çıktığı gibi yaşamak, bir kez daha yeryüzünü o güç ve güzellik mucizesinin ruhumuzda gerçekleştiği çocukluk günlerindeki gibi görmek, pek seyrek üstesinden gelinen; ama tadına doyulmayan bir şeydir.

kadınlar için önemli olan, kendilerine özgü adımlar atmaktan çok, zorunlu durumlara aklı başında katlanmaktır.

on yaşındaydım. bir gün okuldan eve döndüm. yazgı denen şeyin tüm köşe bucaklarda pusuya yattığı, her an bir şey olmasının beklendiği günlerden biriydi. öyle günler ki, ruhumuzdaki bir dağınıklık, bir düzensizlik çevremize yansıyarak çarpıklık içinde gösterir onu; bir tedirginlik ve korku sıkar yüreğimizi ve bizler bunun sözde nedenlerini kendi dışımızda arar, dünyayı gereken düzenden yoksun bulur, nereye yönelsek bizi engelleyen güçlerle karşılaşırız.

pedro paramo

juan rulfo

derler ki bir yolun inişli çıkışlı olması, sizin gidiyor ya da dönüyor olmanıza bağlıdır. bir yerlere gidiyorsanız çıkışlıdır yol, dönüyorsanız inişlidir.

acılarımızda bizim için bir umut gizli.

her sabah tan ağarırken köy yük arabalarının gürültüsüyle sarsılır. her yandan gelir bu arabalar; güherçile, ekin ve saman yüklüdürler. tekerlekler gıcırdar, gıcırdar, pencereleri sarsıp köyü uyandırır. o saatte fırınlar da açılır; havayı taze pişmiş ekmek kokusu sarar. ansızın gök gürülder ya da yağmur yağar. ilkyaz gelmektedir belki. orada belkinin anlamını kavrayacaksın oğlum, orayı neden sevdiğimi anlayacaksın. ne severdim o köyü! kurduğum düşler soldurdu beni. tarlaların üstünde uzanan köyüm.. ağaçlarla, yeşil yapraklarla dolu, anılarımızı biriktirdiğimiz bir kumbara gibi. hep orada yaşamak isteyeceksin. tan ağarırken, gündüzün, ikindide, akşamleyin hiç değişmez; yalnız havada, bir değişiklik olur. hava her şeyin rengini değiştirir.

mutluluk bile usanıyor zamanla.

fareler ve insanlar

john steinbeck

insan olmak için pek akıllı olmaya gerek yok. hatta bana öyle geliyor ki, bazen tam tersi oluyor. gerçekten zeki ve kurnaz bir adamı al örneğin, iyi bir insan çıkması nadirdir.

bizim gibi çiftliklerde çalışan insanlar dünyada yapayalnızdırlar. ne kimseleri vardır ne bir yurtları. bir çiftliğe gider, orada beş on para biriktirir, sonra şehre inerek hepsini harcarlar. para biter bitmez de başka bir çiftlikte didinmeye giderler. umacak hiçbir şeyleri yoktur yarından.

kimsen olmadığını düşün. zenci olduğun için bir odaya gidip iskambil oynayamadığını düşün. burada oturup kitap okumak zorunda kaldığını düşün. tabii akşama kadar nallarla oynayabilirsin ama, gece oldu mu odana kapanıp kitaplarını okumaktan başka yapacak iş yoktur. kitaplar da beş para etmez. asıl gerekli olan, arkadaştır, yanında bir can bulunmasıdır.

bazen ister istemez yaptığımız şeyler vardır.

burada birinin geceleyin oturup kitap okuduğunu veya düşündüğünü göz önüne getir. bazen arpacı kumrusu gibi düşünür; ama düşündüğü doğru mudur, değil mi, söyleyecek bir can bulunmaz yanında. bir şey görecek olsa, gerçek mi, değil mi, bilemez. yanında oturan birine dönüp sen de görüyor musun bunu, diye soramaz. hiçbir şeyden emin olamaz. bir ölçü yoktur elinde. burada neler gördüm ben. sarhoş da değildim. uykuda mıydım, bilmiyorum. yanımda biri olsaydı, rüyanda görmüşsün sen onu, derdi, ben de artık düşünmezdim. ama şimdi bilemiyorum.

17.8.15

alan turing

richard dawkins

taliban dönemindeki afganistan'da eşcinsellik için verilen resmi ceza idamdı ve zevkli bir yöntem izlenerek, kurban canlı canlı bir duvarın altında ezilirdi.

eşcinsellik 'suçu' başlı başına mahrem bir eylemdir. birbirlerini onaylamış ve hiç kimseye zarar vermeyen yetişkinler tarafından uygulanır ve biz bir kez daha dinsel saltçılığın klasik bir özelliğiyle karşı karşıya kalırız.

gizli eşcinsellik ingiltere'de -hayret vericidir ki- 1967 yılına kadar ceza gerektiren suçlar kapsamındaydı. 1954 yılında ingiliz matematikçi alan turing, ki "bilgisayarın babası" unvanı için john von neumann ile birlikte adaydır, özel hayatında eşcinsel davranış sergilemesiyle suç işlediğine karar verildiğinde kendisini öldürmüştü. turing'in bir tank tarafından itilen bir duvarın altında canlı canlı ezilmediğini inkar edemeyiz. ona bir seçim hakkı sunulmuştu: ya hapishanede iki yıl geçirecek ya da bir dizi hormon enjeksiyonuyla -ki bunun kimyasal bir hadım etme operasyonu olduğu söylenebilir- göğüslerinin büyümesi sağlanacaktı. bu durumda, nihai ve kişisel seçimi, içine siyanür enjekte ettiği bir elmayı yemek oldu.

alman enigma kodlarının kırılmasında kilit zeka olan turing, nazilerin alt edilmesinde eisenhower ya da churchill'den, tartışmaya açık olarak daha büyük bir katkı sağlamıştır. turing ve bletchley park'taki iş arkadaşlarına şükürler olsun ki savaş alanındaki müttefik generaller, savaşın uzun periyotları boyunca alman generallerinin ayrıntılı taktiklerinden haberdar oldular ve almanlar bu planları uygulamaya koyamadan önlemler alındı.

savaşın bitmesiyle, turing'in görevi artık "top secret" olmaktan çıktı ve bu noktaya gelindiğinde turing bir ulus kahramanı olarak ağırlanıp şövalye unvanına layık görülmeliydi. bunun yerine, bu kibar, kekeç, dış merkezli deha yok edildi, hem de hiç kimseye zararı dokunmayan, gizlilikle işlediği bir 'suç' yüzünden. böylece, din eksenli ahlak tacirinin en aşikar özelliğinin diğer insanların özel hayatlarında yaptıklarına ve hatta düşündüklerine tutkuyla kafayı takmak olduğunu gördük.

rüzgargülü

ursula k. le guin

psikoz dediğimiz şey bazen gerçekçilikten başka bir şey değil. ama insanlar sırf gerçekçilikle yaşayamazlar.

bir gün yolculuk günüdür, gece olur ve ertesi gün artık yola devam etmenin faydası yoktur; çünkü gittiğin yere varmışsındır.

bazı insanlar yasadışılığı sırf yasadışılık uğruna severler. kadınlardan ziyade erkekler. yasaları yapan, uygulayan ve çiğneyen erkeklerdir ve sonra bütün bu gösterinin ne kadar harika olduğunu düşünürler. kadınların çoğuysa yasalara aldırmamakla yetinir. 

her ne olursa olsun kendi hakkınızdaki hakikati bilmek her zaman en iyisidir.

ne yaptığınızı bildikten sonra düşünmeniz gereken tek şey onu nasıl yapacağınızdır.

akıl sağlığı özgürlüktür.

çoğu insanın zihninin bu kadar sıradan olması şaşırtıcı bir şey.

kendini bir örnek olarak mı sunuyorsun
bir gül gibi açabilir mi insan
kendi hassas özünü çoğaltarak
yoksa işini yapmak yeterli mi
çünkü iş denmez
bir gül olmak için yapılana
tanrı, pencereden dışarı bakarken
eve çekidüzen veriyor

güzellik, bakan gözdedir.

en iyi labirent zihindekidir.

yalnızca arzudan kurtulan dünyalardan kurtulur. enerji ve arzularımız oldukça dünyalar da var olacak.

acı ben merkezlidir.

ama karanlıkta başka ışıklar doluyor şimdi, birçok ışık: ışıltılar, benekler, diziler, kıvılcımlar.. kimileri burnumuzun dibinde, kimileri uzakta. yıldızlara benziyorlar, evet; ama yıldız değiller. büyük varoluşlar değil gördüklerimiz, sadece küçük hayatlar.

16.8.15

ölümsüz doğruluklar

friedrich engels

en küçük bir kuşkunun bize delilik gibi görünebileceği denli sağlam doğruluklar yok mudur? iki kere ikinin dört etmesi, bir üçgenin açısının iki dik açıya eşit olması, paris'in fransa'da bulunması, yiyecek bir şey bulamayan adamın ölmesi vb. gibi? yani ölümsüz doğruluklar, son çözümlemede kesin doğruluklar yok mudur? vardır elbette.

bütün bilgi alanını, eski ünlü yönteme göre, üç büyük kesime bölebiliriz. birincisi cansız doğa ile uğraşan ve matematik olarak işlenmeye az çok elverişli bütün bilimleri kapsar: matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimya. eğer biri çok yalın nesnelere büyük sözcükler uygulamaktan zevk alırsa, bu bilimlerin kimi sonuçları ölümsüz doğruluklardır, son çözümlemede kesin doğruluklardır denilebilir; ayrıca bu nedenle de bu bilimlere kesin bilimler adı verilmiştir. ama bütün sonuçlar için bu, doğru olmaktan uzaktır. çoğu kez o denli ağırbaşlı olan matematik, işin içine değişken büyüklükleri sokarak ve bunların değişkenliklerini sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyüğe kadar götürerek, günah işledi; bilgi ağacının kendisine en büyük sonuçların; ama bununla birlikte yanlışlıkların da yolunu açan meyvesini yedi.

matematik olan her şeyin içinde bulunduğu mutlak geçerliliğin, söz götürmez tanıtlamanın erden (bakir) durumu, elveda; bilimsel tartışmalar çağı açıldı ve bugün, insanlardan çoğunun ne yaptıklarını anladıkları için değil ama arı inanla, şimdiye değin sonuçlar hep doğru çıktığı için, diferansiyel ya da integral hesaptan yararlandıkları bir noktada bulunuyoruz. astronomi ve mekanikte durum daha da kötüdür ve fizik ile kimyada, bir arı sürüsü ortasındaymış gibi varsayımlar ortasında bulunulur. ayrıca başka türlü de olamazdı.

fizikte moleküllerin hareketi, kimyada atomlardan hareket ederek moleküllerin oluşmaları ile uğraşıyoruz ve eğer ışıklı dalgaların titreşim girişimi bir masal değilse, bu ilginç şeyleri kendi gözlerimizle görme umudu hiç yok demektir. son çözümlemede kesin doğruluklar, zamanla bu alanda görülmedik bir biçimde seyrekleşir. doğası gereği, özsel olarak ne bizim, ne de herhangi bir insanın tanık olarak bulunduğu süreçlerle uğraşan bir bilim olan jeolojide daha da kötü durumdayız. bu nedenle, son çözümlemede kesin doğruluklar hasadı burada çok büyük bir çaba olmaksızın yürümez ve üstelik son derece önemsiz kalır.

bilimlerin ikinci sınıfı, canlı organizmaların irdelenmesini içine alan sınıftır. bu alanda karşılıklı ilişkiler ve nedenselliklerin öylesine bir çeşitliliği gelişir ki yalnızca çözülmüş her sorun, ortaya sayılmaz bir miktarda yeni sorunlar çıkarmakla kalmaz; ama her tekil sorun da ancak çoğu kez yüzyıllar isteyen bir dizi araştırmalar aracılığıyla ve çoğu zaman parça parça çözülebilir; aynı zamanda tümlükleri sistematik olarak tasarlama gereksinmesi, son çözümlemedeki kesin doğrulukları her an çok zengin bir varsayımlar çiçeklenmesi ile kaplanmaya zorlamaktan geri kalmaz.

memelilerde kan dolaşımı denli yalın bir şeyi doğrulukla saptamak için, galenos'tan malpighi'ye değin ne uzun bir aracı sahanlıklar dizisi zorunlu oldu! kan yuvarlarının kökeni üzerine ne denli az şey biliyoruz ve bugün bile, örneğin bir hastalığın belirtileri ile nedenleri arasında ussal bir ilişki kurmak için, ne denli çok aracı halkadan yoksun bulunuyoruz! üstelik sık sık, bizi biyoloji alanında o zamana değin yürürlükte olan tüm son çözümlemedeki kesin doğrulukları tam bir gözden geçirmeye ve bunlardan birçoğundan vazgeçmeye zorlayan, hücrenin bulunması gibi bulgular ortaya çıkıyor. öyleyse bu alanda ortaya gerçekten gerçek ve değişmez doğruluklar koymak isteyen biri, bütün insanlar ölümlüdür, bütün dişi memeli hayvanların süt bezleri vardır vb. gibi yavanlıklarla yetinmek zorunda kalacaktır; kafada merkezleşmiş sinirsel etkinlik sindirim için zorunlu olduğuna göre o, gelişmiş hayvanlar yediklerini kafaları ile değil, mide ve bağırsakları ile sindirirler bile diyemeyecektir.

ama ölümsüz doğruluklar için işler, bilimlerin üçüncü grubunda, yani insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkileri, hukuk ve devlet biçimlerini, felsefeden, dinden, sanattan vb. oluşan ideal üst yapıları ile birlikte, tarihsel ardışıklıkları ve o günkü sonuçları içinde inceleyen tarihsel bilimlerde daha da kötü gider. organik doğada, hiç olmazsa doğrudan doğruya gözlemleyebildiğimiz ölçüde, çok geniş sınırlar içinde oldukça düzenli bir biçimde yinelenen bir süreçler dizisi ile uğraşıyoruz. aristoteles'ten bu yana organizma türleri kabaca aynı kalmıştır. buna karşılık, toplum tarihinde insanlığın ilkel durumunu, taş devri denilen şeyi aştığımız andan başlayarak, durumların yinelenmesi kural değil, ayrıklamadır ve bu türlü yinelenmelerin kendini gösterdiği yerde de bu yinelemeler hiçbir zaman aynı koşullar içinde ortaya çıkmazlar. bütün uygar halklarda toprağın ilkel kolektif mülkiyetine ve bunun ortadan kalkma biçimine rastlanması gibi. bu nedenle, insanlık tarihi alanında sağlam bilgimiz, biyoloji alanında olduğundan çok daha geridedir.

dahası var: bir dönemin toplumsal ve siyasal varlık biçimlerinin iç bağlantısı bir kez kazara öğrenilecek olsa, bu iş hiç şaşmadan, bu biçimler ömürlerinin yarısını çoktan doldurmuş, sonlarına doğru gitmekte oldukları zaman olur. demek ki ancak belirli zamanda ve belirli halklar için var olan ve özü gereği geçici bir nitelik taşıyan bazı toplum ve devlet biçimlerinin bağlantı ve sonuçlarını kavramakla yetinmesi sonucu, bu alandaki bilgi özsel olarak görelidir. öyleyse bu alanda son çözümlemede kesin doğruluklar, mutlak olarak değişmez katışıksız doğruluklar avına çıkan biri, örneğin insanların genellikle çalışmadan yaşayamayacakları, şimdiye değin çoğu kez egemenler ve egemenlik altında olanlar olarak bölünmüş oldukları, napolyon'un 5 mayıs 1821'de öldüğü gibi en kötü cinsten yavanlıklar ve beylik düşünceler dışında, çok az avla dönecektir.

ne var ki ölümsüz denilen doğruluklara, son çözümlemede kesin doğruluklara vb., çoğu kez tam da bu alanda rastlamamız ilginçtir. iki kere iki dört eder, kuşların gagası vardır ve aynı türden başka olgular ancak, genel olarak ölümsüz doğrulukların varlığından, insanlık tarihi alanında da matematik kavrayış ya da uygulamalarınınkine benzer bir geçerlilik ve bir diğer savında bulunacak ölümsüz doğruluklar, ölümsüz bir ahlak, ölümsüz bir adalet vb. bulunduğu sonucunu çıkarma niyetini besleyen biri tarafından ölümsüz doğruluklar olarak ilan edileceklerdir. ondan sonra aynı insanseverin, bize ilk fırsatta, ölümsüz doğruluklar üretimindeki bütün öncellerinin az çok eşek ve şarlatan olduklarını, hepsinin yanılgı içine düştüğünü, hepsinin yanıldığını açıklayacağına tam bir güven besleyebiliriz; ama onların yanılgısı ve onların yanılabilirliğinin varoluşu doğaldır ve kendisinde doğruluk ve doğrunun varlığını kanıtlar; kendisi, daha yeni doğmuş bulunan bu yalvaç, son çözümlemedeki kesin doğruluğu, ölümsüz ahlakı, ölümsüz adaleti hazırlop bir biçimde cepte taşır. bu, şimdiye değin o denli çok yinelenmiş bir durumdur ki kendilerinin böyle olduğuna inanacak kadar bön adamların hala var olmasına yalnızca şaşılır.

bununla birlikte burada da, başkaları herhangi bir adamın son çözümlemede kesin doğruluğu sağlayacak durumda olduğunu yadsıdıkları zaman, her zamanki gibi ultra-moral bir öfkeye kapılmaya hazır o yalvaçlardan birini görmüyor muyuz? böyle bir yadsıma, hatta yalın bir kuşku, güçsüzlüktür, içinden çıkılmaz karışıklıktır, hiçliktir, ahlak bozucu kuşkuculuktur, yalın nihilizmden daha kötü bir şeydir, anlaşılmaz karışıklık ve aynı türden başka sevimliliklerdir. bütün yalvaçlarda olduğu gibi, bilimsel ve eleştirel bir açıdan incelenmez ve yargılanmaz ama düpedüz ahlak yıldırımları yağdırılır.

yukarda insan düşüncesinin yasalarını irdeleyen bilimleri: mantık ve diyalektiği de sayabilirdik. ama ölümsüz doğruluklar için gelecek, burada daha iyi değil. asıl diyalektik, der bay dühring, arı bir saçmalıktır ve mantık üzerine yazılmış ya da yazılacak birçok kitap, o alanda da son çözümlemede kesin doğrulukların çoğunun sandığından çok daha seyrek olduğunu yeterince tanıtlar.

ağlayan dağ susan nehir

ayşegül devecioğlu

savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.

dünyadaki hiçbir sistem çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.

ateşi diri tutmak kadına düşer.

pek çok şey gibi dostluk da, kelimenin gerçeklikle inatlaşırcasına taşımaya devam ettiği anlam sayesinde yaşar.

gönlümüz kayıp bir ziynettir. onu bizden çalanın cebinde parlar durur, kimsecikler görmeden. bir kere kaptırdık mı, geri alana kadar kim çaldıysa onun olur.

tuhaftır, masallara çocuk kalmak için değil büyümek için ihtiyaç duyarız. her çocuk masalda, gerçek dünyayla aynı etten ve kemikten bir şey gizli olduğunu hisseder. bilir ki gerçeği kavranabilir kılan her neyse, görünmez olanın evreninde soluk alıp vermekte.

perileri tutsak etmenin yolu, elbiselerini saklamaktır. mucizenin yaratıklarını özgürlüğe masallar kavuşturur.

eşyaların hayatımızdaki yeri kullanım değerlerinin çok üstündedir.

duymak istediğimizi duyar, görmek istediğimizi görürüz.

heyhat, bazen avcumuzda tuttuğumuzu sandığımız bir hikaye bizi fena halde yanıltır. gizlenmemiş olsa bile, o güne kadar dikkat çekmemiş, hatta merak edilmemiş bir olay, diğerlerini gölgede bırakıp geçersizleştirerek ortaya çıkıverir. kurduğunuz öykü, kahramanlarınıza ölçüp biçtiğiniz hayatlar anlamsızdır artık. hikayedeki hayatlara hükmetmek anlatıcısının elindeymiş gibi görünse de, aslında bu, zorlu mücadelelerin sonucuna bağlıdır; gerçek, kurgu, ölü ya da canlı, kendi hikayelerine karışan, onu ele geçirmeye çalışan kişilerle anlatıcılar arasında.

çingeneler için yalnız kalmak ölümden bile korkuludur.

zulmün belleği yoktur, defteri vardır; özenle tutulmuş bir defter. zulmün belleği yoktur, müzesi vardır: eski geniş binalar, kapıda anmalık eşya dükkanları. gettoların, hücrelerin, fırınların içinde sarsılıp uyanan, anmalıkta sakinleşip durulur, zaman ehlileşir, anlam parçalanır, vicdan susar, bellek uyuşur.

yol yorgunudur çingeneler; yerleşikliğin imkansız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar.

yalnızca inanmak istediğimiz öykülere inanabiliriz.

15.8.15

invictus

clint eastwood



"üzerime çöken geceden başka
kapkaradır o çukur da boydan boya
hangi tanrılar bahşetmiş bilmem ama
şükrederim yenilmez ruhum için onlara
feleğin pençesine düştüğüm anda
ne irkildim, ne de sızlanıp durdum
kaderin kılıcı tepeme bindiğinde
kana bulandı da başım
eğilmedi hiç boynum
gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde
görünmez hiçbir şey
gölgenin dehşetinden sonsuz
ben senelerin tehdidinin gölgesinde
çalsınlar da kapımı
bulsunlar beni korkusuz
dar olmuş ne fark eder kapının kendisi
çetinse cezam, fark eder mi zindanı
benim, kendi kaderimin efendisi
benim, kendi ruhumun kaptanı"

14.8.15

mektuplar

orhan burian

ben küçükken fenalıklardan fena muhitlerden men edildim. büyüdüğüm zamansa onlardan -yakınlarına gidemeyecek kadar- iğrenmiştim. insanlığın büyük ekseriyeti bu çukurlara düştüğü için onlardan da iğrendim; ben onun için "misanthrope"um.

ehliyetli insanlar elinde idaresi memlekete kanaat sahibi olmanın haysiyetini öğretebilir.

şu para denilen şeye bazen çok kızıyorum. kolaylıktan başka bir şey için icat edilmemişken mütemadiyen hayatımızı güçleştirmeye, abuslaştırmaya yarıyor. onun uyandırdığı hırstan kurtulabilsek yaşamak ve mesut olmak hiç de güç bir şey değil. mesela yemek: türlü türlüsünü yedikten sonra artık biliyorum ki en sadesiyle de insan aynı derecede besleniyor. tabağındakini kendine fazla düşünce mevzuu edinmezse zevkten yana da bir şey fark etmiyor. işin doğrusu hayatımızı, eğlencelerimizi çetrefilleştirmekle meşgulüz. buldukça bunuyoruz. tabi sonunda daima paramız eksik geliyor ve daima gayrimemnun kalıyoruz. kendi içimizde bir karara, bir ölçüye eremedikçe dünyanın bütün imkanları bize verilse yine nafiledir.

üniversitenin hiç memleketin maddi imkanlarına ve ihtiyaçlarına bakmadan ve etraflı anketlerle herkesin fikrini almadan üniversite tahsiline bir iki sene ilave edivermesi bizim tepeden inme ve hatalı demokrasimizin acı cilvelerinden biridir.

mehmed kemal: orhan burian'ı tanıdığım zaman henüz bir lise öğrencisiydim. galiba o da ingiltere'den tahsilini bitirip yeni dönmüştü. o zamanlar halkevi'nde seri konferanslar verilirdi. "byron türk düşmanı değildir" konulu bir konferans vermişti. bize öğretilenlere göre, byron misolongi'de yunanlılarla beraber türklere karşı savaşmıştı. o gün konferansını dinledikten sonra bunun böyle olmadığını anladım. hatip cesaretle fikirlerini ortaya sürüyor, savunuyordu. bu konferansta alışılmışa, kulaktan öğrenilmişe karşı genç hatibin kafa tutuşunu gördüm. zira bir türk düşmanı diye tanıtılan adamın böyle olmadığını ispata çalışıyordu. bu da o devirleri bilenler için ne kadar zor bir durumdu. bu tanıdığım ilim aşığı, gerçekleri korkmadan savunan orhan burian'dı.

13.8.15

evlilik

~gone girl

"herkesi bana karşı kışkırtabilirsin. umrumda değil. seni terk ediyorum."

"çocuğunu sana karşı kışkırtmama gerek kalmayacak. o kendiliğinden senden nefret edecek."

"seni pis kancık!" 

"sen bu kancıkla evlendin! kendini sevdiğin tek zaman, bu kancığın hoşlanabileceği bir erkek olmaya çalıştığın zamandı. ben kolay pes etmem. ben böyle bir kancığım. köylü bir kızla mutlu olabileceğini mi sanıyorsun? hayır yavrum. seni ancak ben paklarım."

"hayal aleminde yaşıyorsun. kafayı yemişsin. neden böyle bir şey istiyorsun? evet, seni sevmiştim. ama sonra birbirimize uyuz olduk, birbirimizi değiştirmeye çalıştık. birbirimize acı çektirdik."

"evlilik budur işte."

12.8.15

kayıp sabah

gabriela adameşteanu

anlaşılmadıysam kusur benimdir.

hayatta geri gelmeyen iki şey vardır: anne-baban ve sağlık; ikisini de kaybettin mi, onları kimse geri veremez.

bazı insanlar sinirden yer, başkaları sıkıntıdan; ama kendilerini en zor tutanlar zevk için yiyenlerdir. insanın hayatta kalan son zevki de yemektir.

hayatta ne istediğini iyi bileceksin. istediklerine ısrarla tutunursan sonunda bir şeyler elde edersin.

hayatta gerçekten, kendini inanılmaz mutlu hissettiğin anlar kalıyor aklında, bunu sonra hatırlıyorsun. sonradan da aslında o mutluluk ve sükunet anlarının kısa bir süre sonra gelecek olan büyük sorunların habercisi olduğunu anlıyorsun; yine de o anlardan güzel bir hatıra kalıyor aklında.

bir evin ihtiyacı hiç bitmez.

kilolu olmanın avantajı da bu: zamanla kaslar gevşiyor ve cildi o şekilde tutan bir tek yağdır. o yüzden obezlerin teni iyidir, bu bilinen bir şeydir; maalesef her şeye sahip olamıyoruz, hem cilt hem incecik vücut. bir şeyden fedakarlık edeceksin. hayat budur.

kültürün ilk sonucu, yatay olarak yani çağdaş toplumun üyeleriyle ve dikey olarak, daha önceki nesillerle dayanışma ilişkilerini sağlamlaştırmaktır.

gün kötü başlarsa, sen ne yaparsan yap sonradan düzeltemezsin.

11.8.15

mucize

şükrü erbaş

gün akşama döndü. içimde, uzayan gölgelerle menevişlenen bir geçmiş. yalnızlıkla yavaşlamış bir şimdi. kirpiği kaşına değmeyen bir gelecek. zaman bir tek eşyada sürüyor. sürmek değil bu, pul pul dökülen heves. ucu vazgeçmeye varan bir yılgınlık, bir gönül yorgunluğu. dünya etimde ürperiyor. "ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir." mi diyordu baudelaire? bir insana bir söz söylemek istiyorum. ne olursa olsun. bir insandan bir söz duymak. yoksa varlığımı duymayacağım. yoksa kalbim bir kötülüğe düşecek. gidip kalabalığa teslim olacağım. yoksa acı duyma yetimi yitireceğim. kalktım yürüdüm. sokaklar, bahçeler dolusu bir ilkyaz. sabah ayrı çiçekleniyor, akşam ayrı. gülhatmiden zeytin ağacına bir ışıklı, bir gölgeli iki gülümseme. sonsuzluk parmaklarımın ucunda yanıyor. ağaç değil, salkım salkım toprağa değen bir güneş. uzak bir denizde uzak bir kadın, göğüsleriyle gamzeler açıyor suya. kumların ana rahminde iki gecikmiş çocuk. zaman, aşktan ödünç alınmış bir dünya mucizesi. taşlar kanatlanıyor. aklımın ortasında kıpkırmızı bir nar ocağı; kadının ağzı halka halka büyüyor gecede. sözleri henüz ipek. frenk incirlerinden bir avludayız. ayışığı, suçluluk duygusunu kurtarmış gündüzün elinden. dağ, yatağımızı almış göğsüne sermiş. ayrılık şarkılarda bile yok. dünyanın bütün kadınları, bütün erkekleri gövdemizde can buluyor. iç içe geçmiş iki halka, geçmiş ve gelecek; hayal ve hatıra; suç ve sevinç. insan döner döner yalnızlığını severmiş. bunu o gün kim bilebilirdi ki..

kent ve köpekler

mario vargas llosa

hepimizin korkuları vardır, bizim doğamızdadır bu. birazcık duyarlılık, kimi zaman kendimizi çaresiz ve korku içinde hissetmemize yeter.

george bernard shaw: vatanseverlik bir dindir, sağduyuyla kavga halindedir. cehalet yandaşlığından başka bir şey değildir, bir inanç meselesidir.

vatanseverliğin sağduyumuzu, aklımızı, zekamızı elimizden almasına fırsat vermemeliyiz.

dünyada politikadan beklenmeyecek hiçbir şey olamaz. politika insan uğraşlarının en temizi değildir.

fikirlerinin kurbanı olan insanlara benim pek hayranlığım yoktur. kahramanlara da öyle. gerçekler ya da adalet uğruna kendilerini feda eden insanlar, düzeltmek istedikleri şeye çoğunlukla zarar verirler.

tanrının kendi yöntemleri vardır.

insanoğlunun kötülüklerinin köküne inebilmek için tarihi, sosyolojik, psikolojik ve kültürel gerekçeler tükendiğinde, geriye yine de karanlıklar içinde uçsuz bucaksız bir alan kalıyor.

en kötüsü, bu lanet ülkede her gün yaşanan o korkunç şeylere tanık olmaktır.

insan, hayatın yaşanmaya değer olduğunu hissettiği sürece yaşamalı. aksi takdirde, hayır.

hiçbir şey yalnızca siyah ve beyaz değildir.

bizleri zehirleyen kötülük, insanoğlunun olduğu her yerde vardır, yüreklerimize iyice kök salmıştır.

hayat, saçma sapan bir şey, ansızın bir farsa dönüşen dramatik bir oyun değil midir?

insan ne kadar ihtiyatlı olursa olsun, hareketlerini ne kadar öngörüyle tasarlarsa tasarlasın, tüm hesaplardan daha karmaşık olan hayat, planları bozuyor, onların yerine belirsiz ve çelişkili durumlar koyuyor.

halk tarafından tasvip edilmemek, bir davanın haklı olup olmadığına karar vermekte her zaman iyi bir gösterge değildir.

"kahramanlıklarım sonsuza dek hatırlanacaksa, tek bir gün ve gece yaşamış olmak umurumda olmaz." (cuchulain)

10.8.15

dizeler

goethe


ne zaman parçalayabilir ne de herhangi bir güç
yaşayarak kendini geliştiren belirlenmiş biçimi

halk ve hizmetçi ve ermiş kişi
her zaman teslim ederler ki
yeryüzü çocuklarının en yüce mutluluğu
sadece insanın kendi kişiliği

düşmanlarından ne yakınırsın
senin olduğun gibi oluşunu
sessizce, sonsuz bir suçlama olarak gören
dostların gibi mi olsalardı

etkili olamıyorsan, her şey ruhsuz kalıyorsa, kendini üzme
bataklığa düşen bir taş halkalar oluşturmaz

bana yaşam bağışlanıncaya dek
beklediysem olmak için
henüz yeryüzünde değildim
kavrayabildiğiniz gibi
görseniz, nasıl tavır aldıklarını
kendileri biraz ışısınlar diye
beni yadsımaya hazır olanların

bir altın ortanın dostu olan herkes
uzak tutar kendini hem köhneliğinden barakanın
hem de akıllıysa eğer
kıskanılası parıltısından sarayın
tepedeki ladin, rüzgarın en sertiyle devrilir
dağın zirvesi karşılaşır yıldırımla ilk önce
yüksek kuleler çöktüklerinde neden olurlar en büyük yıkıma

başkalarını onurlandırdığımızda
kendimizi soysuzlaştırmak zorundayız

okumalar okuması

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

g. k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

yazmakta başarı, minik, kırıldı kırılacak şeylere bağlıdır ve dehanın bütün engelleri aşabileceği doğru olsa da, sadece yetenek çoğu yazarın genelde mecbur kaldığından daha az kalabalık, daha az rahatsız edici zihinsel ortamlar gerektirir.

gay edebiyat fikri üç açıdan suçludur: önce, ya yazarlarının ya da karakterlerinin cinselliğine dayanan dar bir edebi kategori ima ettiği için; ikincisi, tanımını nasılsa edebi bir biçimde bulmuş dar bir cinsel kategori ima ettiği için; üçüncüsü, belirli bir cinsel grup için kısıtlı bir insan hakları dizisini savunan dar bir siyasi kategoriyi ima ettiği için.

"ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren." (lewis carroll)

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir; o zaman hiç yoktu ama o zamandan beri ona paralel olan biri olmuştur ve adeta onun dirilmiş benliğidir.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar.

her terör eylemi, kendi mazeretini protesto eder.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, en iyi ruh haliyle başarısız olmayı sürdürmektir.

voltaire: bütün olaylar muhtemelen dünyaların en iyisinde buluşur.

aldous huxley: birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve birbirimize tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayız. din kurbanları arenaya el ele girer, tek başlarına çarmıha gerilirler. aşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışır, nafile. doğası gereği, cisim bulmuş her ruh yalnız halde ıstırap çekip zevk almaya mahkumdur.

gustave flaubert: aptallık, sonuçlandırma arzusundan ibarettir.

hiçbir çeviri masum değildir.

imkansız şeyler mükemmel olma eğilimi gösterir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulmuş değilim.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

charles baudelaire: insan beyni, muazzam ve doğal bir palimpsesten başka nedir ki?