cervantes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cervantes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.11.2021

söylenmemiş söz

eduardo galeano

incil'in en popüler bölümü hangisidir? adem ve havva'nın elmayı ısırmaları. bu, incil'de yer almaz.

platon en meşhur cümlesini asla yazmamıştı: "savaşın nasıl bittiğini sadece ölüler gördüler."

la manchalı don kişot şunu asla söylemedi: "köpekler havlıyor, sancho, atlara eyer vurmanın zamanıdır."

en bilinen cümlesi voltaire tarafından ne yazıldı ne de söylendi: "söylediğin şeyle hemfikir değilim; ama bunu söyleme hakkın için canımı veririm."

hegel şunu hiçbir zaman yazmadı: "gri olan kuramdır, hayat ağacıysa yeşil."

sherlock holmes asla şöyle demedi: "basit düşün, sevgili watson."

hiçbir kitabında ya da kitapçığında, lenin şöyle yazmadı: "amaç araçları doğru kılar."

bertolt brecht en beğenilen şiirinin yazarı değildi:

"önce komünistleri götürdüler
hiç sesimi çıkarmadım
çünkü ben komünist değildim."

jorge luis borges dilden dile en çok dolaşan şiirinin yazarı değildi:

"eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
daha çok hata yapmaya çalışırdım."

2.10.2020

numantia kuşatması

yuval noah harari

romalılar yenilmeye alışıktı. tarihteki çoğu büyük imparatorluğun yöneticileri gibi üst üste pek çok muharebe kaybedip yine de savaşı kazanabiliyorlardı. aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz.

fakat romalılar bile m.ö. 2. yüzyılda kuzey iberya'dan gelen haberleri kolayca hazmedemezdi. adanın yerlisi keltlerin yoğun olarak bulunduğu numantia adındaki küçük ve önemsiz bir dağ kasabası, roma boyunduruğundan kurtulmaya cüret etmişti. o sıralar roma tüm akdeniz havzasının tartışmasız gücüydü.

romalılar makedonya ve seleukos imparatorluğu'nu yenmiş, yunanistan'ın küçük ama gururlu şehir devletlerine boyun eğdirmiş ve kartaca'yı dumanları tüten bir yıkıntıya çevirmişti. numantialıların ellerinde elverişsiz toprakları ve özgürlüğe olan sevdalarından başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, ardı arkası kesilmeyen lejyonları teslim olmaya veya utanç içinde geri çekilmeye zorladılar.

nihayet m.ö. 134 yılında roma'nın sabrı taştı. senato roma'nın en önde gelen generallerinden, kartaca'yı yerle bir etmiş scipio aemilianus'u numantialılarla baş etmesi için bölgeye gönderme kararı aldı. numantialıların savaşma azmini ve savaş tekniklerini takdir eden scipio, 30 bin kişilik dev ordusuna rağmen askerlerini gereksiz şekilde harcamak istemedi. numantia'yı bir dizi müstahkem mevkiyle çevreleyerek kasabanın dış dünyayla ilişkisini kesti. onun işini açlık yapmış oldu. yaklaşık bir yıl sonra gıda stokları tükenen numantialılar, tüm umutları söndüğünde kendi şehirlerini yakıp yıkarak roma kölesi olmamak için kendi canlarına kıydılar.

numantia sonraları ispanyol bağımsızlığının ve cesaretinin sembolü oldu. don kişot'un yazarı miguel de cervantes numantia kuşatması adında bir trajedi yazdı, kasabanın yıkılışıyla sonlanan bu trajedi, aynı zamanda ispanya'nın gelecekteki büyüklüğüne dair bir görüş de içermekteydi. şairler kanlarının son damlasına kadar savaşan kahramanlar için zafer şarkıları yazdılar, ressamlar tuvallere kuşatmanın görkemli betimlemelerini yaptılar. 1882'de kasabanın yıkıntıları "ulusal anıt" ilan edildi ve ispanyol vatanseverleri için kutsal bir ziyaret haline geldi.

1950'ler ve 1960'larda ispanya'nın en popüler çizgi roman kahramanları superman veya örümcek adam değil, romalı zalimlere karşı savaşan hayali bir iberyalı kahraman olan el jabato'nun maceralarıydı. eski numantialılar, bugünün ispanyollarının kahramanlık ve vatanseverlikteki kusursuzluk örneğidir ve ülkenin gençlerine rol modeli olarak sunulur.

bununla birlikte, vatansever ispanyollar numantialıları scipio'nun latincesinin torunu olan ispanyolca olarak yüceltirler. numantialılar ise şu an ortadan kalkmış bir kelt dili konuşuyordu. cervantes numantia kuşatmasını latin harfleriyle yazdı ve oyun yunan-roma sanatsal çizgisini takip ediyordu. numantia'da tiyatro yoktu.

numantialıların kahramanlığına hayranlık duyan ispanyollar, aynı zamanda roma katolik kilisesi'nin de sadık takipçileriydi; bu kilisenin merkezi hâlâ roma'da ve duaları da latincedir. benzer şekilde, modern ispanyol yasaları roma yasalarından etkilenmiş, ispanyol siyasi sistemi de büyük ölçüde roma'dan devralınmıştır; son olarak ispanyol mutfağı ve mimarisi de iberya keltlerinden çok roma mirası tarafından şekillendirilmiştir.

numantia'dan geriye kalıntılar dışında bir şey kalmadığı gibi, meşhur hikayesi bile romalı tarihçiler sayesinde bugüne kadar ulaşabilmiştir. elbette bu hikaye özgürlük düşkünü barbarların hikayelerine bayılan romalı seyircilerin zevkine göre uyarlanmıştır. roma'nın numantia karşısındaki galibiyeti o kadar netti ki, galipler ortadan kaldırdıklarının hikayesine bile el koydular.

insanlar böyle hikayelerden çok mazlumların kazandıkları hikayeler isterler; oysa tarihte adalet yoktur. geçmişteki kültürlerin çoğu, er ya da geç onları tarihin çöplüğüne gönderecek acımasız imparatorlukların ordularına yem olacaktır. imparatorluklar da eninde sonunda yıkılır, ancak geride zengin ve kalıcı miraslar bırakır. 21. yüzyılda yaşayan neredeyse herkes bir imparatorluğun kalıntısıdır.

12.10.2019

don kişot

cervantes

herkes kendi evinde kraldır.

fazilet, nerede olursa olsun, yüksek derecede bulunduğu zaman ezilmeye çalışılır.

zamanın silmediği anı, ölümün dindirmediği acı yoktur.

gerçek incelse de kopmaz ve zeytinyağının suyun üstüne çıktığı gibi, daima yalanın üstüne çıkar.

"talihin iyiyse arkadaşın çok olur."

şiir kitapları ne kadar büyük dikkat ve beceriyle çevrilseler de, doğdukları dilde taşıdıkları değere erişemezler.

aşk her şeyi eşit kılar.

onun saçları altın, alnı cennet bahçesi, kaşları gökkuşağı, gözleri birer güneş, yanakları gül, dudakları mercan, dişleri inci, boynu kaymaktaşından, göğsü mermerden, elleri fildişinden, teni kar kadar beyazdır.

şeref ve meziyetler ruhun süsüdürler.

umutlarımı ispanya'nın en yüksek mevkisiyle değişmem.

kendini alçaltanı tanrı yüceltir.

dünyada bir savaşı kazanmak, düşmanını yenmek kadar büyük bir mutluluk yoktur.

bir kapının kapandığı yerde, bir başkası açılır.

şehvetin tatmin olmasıyla birlikte, en büyük haz, tatminin bulunduğu yerden ayrılmaktır.

yeryüzünde insanın kaybettiği hürriyetine kavuşması kadar büyük bir mutluluk yoktur.

çalışkanlık iyi talih doğurur.

çok doğrudur, adaletlidir
pahalıya satması aşkın şöhretini
çünkü daha değerlisi yoktur
onun paha biçtiği mücevherden
herkesin bildiği açık bir şey bu
ucuz şey nasibini alamaz değerden

iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

iki tür güzellik vardır: ruh güzelliği ve vücut güzelliği. ruh güzelliği akılla, namusla, dürüstlükle, cömertlik ve terbiyeyle kendini gösterir.

"hiçbir altın özgürlüğün bedelini ödeyemez."

bir meleği sevdiğini zannediyor
bir maymunu sevdiğinde

bu dünyada en güzel katık açlıktır; yoksullarda açlık hiçbir zaman eksik olmadığı için de, her yedikleri lezzetli olur.

ekmek her acıyı dindirir.

erdemli ve seçkin bir insanı en çok mutlu etmesi gereken şeylerden biri, hayattayken, kendini kitap halinde basılmış ve iyi şöhretli insanların dilinde gezer görmektir.

23.09.2017

düşlem

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

4.08.2017

okumak

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

elsa triolet: iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

anatoli ribakov: okumak en iyi şeydir. eğitim bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yoldur.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

francis bacon: kişi kitap okurken bilgelerle, eylem halindeyken ise aptallarla söyleşi içindedir. 

ahmet oktay: yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

cervantes: iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

reşat nuri güntekin: bir yerde birkaç kitapla yalnız kalmak beni herhangi bir cemiyetten daha fazla eğlendirir.

nazım hikmet: derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerekir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

jhumpa lahiri: tüm rus yazarları oku, ardından hepsini bir defa daha oku. seni asla hayal kırıklığına uğratmazlar.

11.07.2017

yalnızlığın keşfi

paul auster

her kitap bir yalnızlık imgesidir.

gerçek şu ki, uzayın sonsuz boşluğunda ilk kıvılcımın ilk patlayışında oluşan maddeden yapılmışız hepimiz.

insan büyüse bile, babasının sevgisine duyduğu açlık tükenmez.

bir anne ya da baba için çocuklarının hastalığından doğan çaresizlikten daha büyük acı olamaz. zor gelse de bunu kabul etmek zorunda kalırsınız. kabul ettikçe de umutsuzluğunuz büyür.

parası olmak, bir şeyleri satın alabilmenin ötesinde bir anlam taşır: dünya size asla bir şey yapamaz.

bir sihirbazdan daha az alaycı kimse olamaz. yaptığının bir aldatmaca olduğunu hem kendisi hem de başkaları bilir. marifet onları gerçekten aldatmak değil, aldatılmak istemekten zevk almalarını sağlamaktır. birkaç dakika süreyle neden-sonuç bağı gevşesin, doğanın kuralları yok sayılsın diye. pascal'ın söylediği gibi: "mucizelere inanmamanın akla uygun temelleri olması olanak dışıdır."

bazen kentin içinde dolaşırken hiçbir yere gitmiyor, yalnızca vakit geçirmenin bir yolunu arıyor gibiyizdir, nerede, ne zaman durmamız gerektiğini bize bildiren de duyduğumuz yorgunluktur. ama nasıl ki bir adımın ardından kaçınılmaz olarak ikincisi atılırsa, bir düşünce de bir öncekinden doğar.

don quijote düşler aleminde sapıtmış bir bilinçliliktir. kişi dünyada deli birine bakar ve hiçbir şey söylemez. bu belki de boşa harcanmış bir yaşamın üzüntüsüdür, başka bir şey değil.

sonra günün birinde evinizin duvarları çöküverir. ama kapı hâlâ yerinde duruyorsa, yapacağınız tek şey, o kapıdan geçmektir, böylece yine evin içinde olursunuz. yıldızların altında yatıp uyumak çok hoştur. yağmura ise aldırmayın. çok uzun sürmez nasılsa.

"daha iyi bir yolu
zamanı ve dünyayı yenmenin
geçip gitmek ve iz bırakmamak olmalı
geçip gitmek ve bir gölge bırakmamak
duvarlarda" (marina tsvetayeva)

10.08.2015

okumalar okuması

alberto manguel

okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

asla iki kez aynı kitabı okumazsınız.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

g. k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

yazmakta başarı, minik, kırıldı kırılacak şeylere bağlıdır ve dehanın bütün engelleri aşabileceği doğru olsa da, sadece yetenek çoğu yazarın genelde mecbur kaldığından daha az kalabalık, daha az rahatsız edici zihinsel ortamlar gerektirir.

gay edebiyat fikri üç açıdan suçludur: önce, ya yazarlarının ya da karakterlerinin cinselliğine dayanan dar bir edebi kategori ima ettiği için; ikincisi, tanımını nasılsa edebi bir biçimde bulmuş dar bir cinsel kategori ima ettiği için; üçüncüsü, belirli bir cinsel grup için kısıtlı bir insan hakları dizisini savunan dar bir siyasi kategoriyi ima ettiği için.

"ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren." (lewis carroll)

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir; o zaman hiç yoktu ama o zamandan beri ona paralel olan biri olmuştur ve adeta onun dirilmiş benliğidir.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar.

her terör eylemi, kendi mazeretini protesto eder.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, en iyi ruh haliyle başarısız olmayı sürdürmektir.

voltaire: bütün olaylar muhtemelen dünyaların en iyisinde buluşur.

aldous huxley: birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve birbirimize tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayız. din kurbanları arenaya el ele girer, tek başlarına çarmıha gerilirler. aşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışır, nafile. doğası gereği, cisim bulmuş her ruh yalnız halde ıstırap çekip zevk almaya mahkumdur.

gustave flaubert: aptallık, sonuçlandırma arzusundan ibarettir.

hiçbir çeviri masum değildir.

imkansız şeyler mükemmel olma eğilimi gösterir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulmuş değilim.

kütüphaneler toplumun hafızasıdır.

charles baudelaire: insan beyni, muazzam ve doğal bir palimpsesten başka nedir ki?

10.03.2015

kelimeler şehri

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da, yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

william hazlitt: özgürlük aşkı, başkalarına duyulan aşktır; iktidar aşkı ise kendi kendimize duyduğumuz aşk.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

alfred döblin: sanatta yönteme yer yoktur, ahmaklık daha iyidir.


alfred döblin: bitmiş kitap beni ilgilendirmez; ancak yazılmakta olan, sıradaki kitap beni ilgilendirir.


eric ormsby: kimi zaman, kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdüklerine inanıyorum ve bana, bilhassa güçlü duygularla dolu olduğumuz anlarda konuştuğumuzda ya da yazdığımızda, yardımımıza nazır birtakım hecelere ya da birtakım uygun ifadelere atlayıp bir gezintiye çıkmaktan başka pek bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor.


sokrates bilinçli bir şekilde şunu öğretmişti: "kendini bil!" am
a kendimi nasıl bilebilirdim; hem bilecek hem de bilinecek olan bensem?

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, öteki'nin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur, bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

"her şeyi görmüş, coşkudan yeise bütün duyguları tatmıştı.
her şeyin, her gizli yerin, tufan'dan önce olup bitenin sırrına ermişti.
dünyanın ucuna kadar gitmiş ve uzun yolculuktan bitkin; fakat sapasağlam olarak dönmüştü." (gılgamış destanı)

franz kafka: ilerlemeye inanmak, onun zaten gerçekleşmiş olduğuna inanmak anlamına gelmez. çünkü buna inanmak denmez.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

oscar wilde: ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, öteki'ni görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

jorge luis borges: iyi bir dize ya hiç kimseye ait değildir ya da edebiyata aittir.

kierkegaard: filozofların gerçeklik üzerine söyledikleri bitpazarında bulunan bir tabelada yazanlar kadar yanıltıcıdır: "burada ütü yapılıy." çamaşırlarını getirirsin ve kandırıldığının farkına varırsın: tabela, satılmak üzere oradadır.

bellek, zamanın akışının yanı sıra, geçmişimizin mahzenleriyle olan bağımızdır.

jorge luis borges: gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur.

cervantes: eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış. içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar "senin" ve "benim" kelimelerini bilmedikleri için.

tarihsel gerçek, olup bitenler değildir; tarih, bizim olduğuna hükmettiğimiz olaylardır.

don quijote'u düzenli bir toplumdaki deli bir adam yerine koyan her okumaya karşılık, onu delirmiş ve adaletsiz bir dünyanın en rasyonel adalet arayıcısı olarak gören biri mutlaka çıkacaktır.

berkeley: var olmak algılanmaktır. (esse est percepi)

21.10.2014

okumak

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulabilmiş değilim.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

g.k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

9.04.2013

büyüklerin yolu

nermi uygur

stefan zweig'ın son mektubu kısacık. büyük mutluluklarla adsız üzüntülerin örgülediği, dolu dolu çağdaş bir yaşamı noktalıyor mektup. nice bunalımlar aşmış birinin son bunalımı bu. azıcık dişini sıksa, o bunalım da atlayacaktı. yorgun. o güne dek alnının akıyla taşıdığı sorumluluklar ağır geliyor. gece uzun: insanlık suçları sarmış her yanı; sürekli korkuda dünya kentleri; yiyip bitiriyor yoksulluklar; özlemle delik deşik sürgünlüğü. sevdiği, katkılı olmaya çırpındığı pırıl pırıl bir kültür ortamından sonra ne böyle: yıkıntı, acı, düşüş. dayanamıyor. kararını verdi: kendisi tan aydınlığını göremeyecek ama, uzakta bir gün göreceklere imrene imrene de olsa, o gidiyor.

cervantes, yeni çağ başlarında akdeniz'de ilk dengeler kurulurken, büyük deniz savaşlarına katıldı; türk leventlerine karşı savaştı, tutsak oldu, satın alınıp azat edildi, hapiste yattı, kiliseden atıldı; bazı edebiyat yapıtları başarısızlığa uğradı; don quijote'u, yeryüzünün belki de en çok okunup sevilen kitabını yazma mutluluğuna erdi.

dostoyevski'yi bir kış günü, sabahın erken saatlerinde götürdüler. üçer üçer kurşuna dizileceklerdi. hepsine özel gömlekler giydirdiler. manga yerini aldı. o, ikinci üçün sonuncusuydu. bekliyorlardı. "ateş!" buyruğunu nerdeyse verirlerdi; bir türlü vermiyorlardı. birkaç yıl sonra 30 yaşına basacaktı. iyi bir yazar olma yolundaydı. şimdiyse durgun, ağır, kara bir şey. nerde o atılımlı aydın, iyimser yazar. her neyse, sözümona askeri yargılamaya ilişkin öfkeler, gülünçlükler, aylar süren hücre sorgulamaları bitecekti. halk dolmuştu alayın eğitim alanına. bir haberci çıkageldi: çar kendilerini bağışlamıştı. meğer tiksindiren bir düzmece sahneymiş yaşadıkları, delirtici bir şey, delirenler oldu nitekim. apar topar kızaklara bindirdiler onları; cezası küreğe çevrilmişti.

22.07.2010

esir şehrin mahpusu

kemal tahir

don kişot'un eksiksiz iyi adamlığı, gülünç olmasından gelir!

burada, adamın gözünden sürmeyi çekiverirler.

dinler toplum için lazım.. bütün avadanlıkları, takımları taklavatlarıyla lazım.. hele bunalmış insanlar için mutlaka lazım.

"bazı insanlar, sevdiklerini, belli bir çevreyle beraber değerlendirirler. başka bir çevrede onları hemen yadırgarlar."

burası çıplak adamlar ülkesi. buradaki çıplaklık, üst başla ilgili değil, insanların iç yüzleriyle ilgili. dışarda insanı insandan saklayan çeşitli perdeler, peçeler, maskeler, burada birkaç güne varmadan sıyrılıp düşüyor. bir araya kapatılmış olmak hiçbirimizde, olduğumuzdan başka türlü görünebilmek gücü bırakmıyor. kendilerini olduklarından başka türlü göstermeye çabalayanlar, ancak bir iki hafta dayanabiliyorlar. dışarda da bu böyle ama, ne sizin beni araştırmaya vaktiniz var, ne de benim sizi.

yaşama sevinci dediğimiz duygu ne garip.. çıkıp gittikten sonra insanın içinde, utanca benzeyen buruk bir şey bırakıyor, bütün yalınkat sevinçler gibi..

köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler, sözü su katılmamış osmanlı sözüdür. osmanlıların, tarihleri boyunca, iki karışlık köprüleri bile, neden geçememiş olduklarını, bundan daha iyi anlatan bir başka söz yoktur. osmanlı, hiçbir zaman, ayılara dayı demeden köprü geçmeyi göze alamadı.

"ölümde yaşamayı arıyorum, mahpuslukta hürlüğü
kancıklıktan mertliği bekliyorum, sağlığı hastalıktan
olabilmezlerden umuyorum
olabilirlerin benden esirgediğini" (cervantes)

evet bu dünyanın yuvarlaklığına aklım yattı. yuvarlak.. yuvarlak olduğundan dönek.. dönek olduğundan cıvık..

erkek milletinin şeytanı iki: biri karı, biri aşırı övgü.

uykusuz gecelerin ertesi günü, ikindi üstü, insan ne kötü uyanır. başının içi bomboş. kendisine karşı bile huysuz.. yeniden yeniye birini sevmiyorsak bu hep böyledir.

dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz.

bence bu dünyada kadın milletinin yüzde doksan dokuzu, güvenden başka hiçbir şey istemiyor. aşk maşk, para mara, güzellik müzellik hep laf.. kadın kısmı yalnız güvenlik arar. güven dediğimiz meret de lafla olmuyor.

1.05.2010

altın çağ

miguel de cervantes

eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış! içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar 'senin' ve 'benim' kelimelerini bilmedikleri için.

o kutsal çağda her şey ortaktı; günlük besinini elde etmek için kimsenin tatlı, olgun meyveleriyle kendisini davet eden sağlam meşelere elini uzatıp koparmaktan başka bir iş yapması gerekmezdi. olağanüstü bolluktaki duru pınarlar, ırmaklar insanlara lezzetli, berrak sular sunardı. kayaların yarıklarında, ağaçların oyuklarında, çalışkan ve becerikli arılar cumhuriyetlerini kurarlar, hiçbir çıkar gütmeden, uzanan her ele, tatlı emeklerinin verimli mahsulünü bağışlarlardı. ulu mantar meşeleri, hiçbir araç gerece ihtiyaç olmadan, geniş, hafif kabuklarını kendiliğinden, kibarca bırakıverirlerdi; bunlarla, sırf gökyüzünün gazabından korunmak için, kaba kazıklarla destek yapılarak evlerin üstü örtülmeye başlandı.

o zamanlar sadece huzur, sadece dostluk, sadece uyum vardı; kıvrık sabanın ağır demiri, henüz ilk anamızın cömert karnını deşmeye cesaret edememişti. o kendisi, verimli ve geniş göğsünün her yanından, o zamanlar kendisine sahip olan çocuklarını doyuracak, yaşatacak, sevindirecek şeyleri zorlanmadan sunardı.

o zamanlar, saf, güzel bakireler vadiden vadiye, tepeden tepeye, başları açık, üstlerinde, namus gereği her zaman örtülmesi gerekenden fazla yerlerini örtecek giysilerden başka şey olmadan gezerlerdi. süsleri de, şimdikiler gibi, sur firfiriyle, çeşitli şekillerde çarpıtılmış ipekle allanıp pullanmış süsler değildi; sarmaşıklarla örülmüş birkaç yeşil pıtrak yaprağından oluşurdu; belki de bu süslerle, günümüzde saraylı hanımların, aylaklık meraklarıyla öğrendikleri tuhaf, aşırı icatlarla dolaştıkları kadar gösterişli ve gururlu dolaşırlardı.

o zamanlar, ruhun aşkla ilgili kavramları, tıpkı algılandıkları şekilde, basitçe, safça ifade edilir, daha şatafatlı olsun diye yapmacıklı, dolambaçlı laflar aranmazdı. gerçeğe ve içtenliğe hile, yalan ve kötülük karışmazdı. adalet kendi amaçlarını güder, şimdi olduğu gibi çıkar ve iltimas amacıyla bulandırılmaya, lekelenmeye, hırpalanmaya cesaret edilemezdi. gelişigüzel yargı alışkanlığı, henüz yargıçların kafasına yerleşmemişti; çünkü o zamanlar yargılamaya gerek yoktu, yargılanacak kişi yoktu. bakireler ve namus, istedikleri yerde, tek başlarına, yabancıların arsızlığı ve şehveti tarafından lekelenme korkusu olmaksızın dolaşırlardı; bakireliklerini kendi istek ve iradeleriyle yitirirlerdi.

oysa şimdi, iğrenç çağımızda, hiçbir bakire emniyette değil; girit labirenti gibi bir labirentin içine kapanıp gizlense bile; çünkü orada, çatlaklardan ya da havadan, lanet olası ısrarın zoruyla aşk hastalığı içine sızar ve inzivada olmasına rağmen mahvına sebep olur.

onların emniyeti için, zaman geçtikçe ve kötülük arttıkça gezgin şövalye tarikatları kuruldu; bakireleri kollamak, dulları korumak, yetim ve muhtaçlara yardım etmek için. işte ben de bu tarikata bağlıyım.

27.02.2010

uzun lafın kısası

cervantes: her şey satılır ve her şey satın alınır.

remarque: tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.

ivan illich: en iyi öğretmenler bile öğrencilerini okullaşmanın seremoni ve ritüelinin oluşturduğu gizli müfredattan koruyamazlar.

juli zeh: insan, oturduğu yerde değil, anlaşıldığı yerde evinde hisseder kendini.

polly toynbee: din iyi değildir, öldürür. insanların gerçekten ona inandığı yerde zehirleyici bir etkisi vardır. tanrı vergisi mutlak küstahlık ortaya çıktığında kan akar ve kadınlar zincire vurulur.

saint-exupery: sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.

peter atkins: hem entelektüel yönden dürüst davranıp hem de tanrılara inanabilmek mümkün değildir. tanrılara inanan birinin gerçek bir bilim adamı olması imkansızdır.

robert l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.

gabriel garcia marquez: londra kilise meclisinin yirmi yedi yasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım.

pythagoras: en iyiyi seç; alışkanlıkla hem kolay hem de sevimli duruma gelecektir.

ahmet hamdi tanpınar: insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir; insan insanla konuşamaz.

rana dasgupta: kendimizi kandırmayalım; iğrenç bir dünyada yaşıyoruz, her şey yalan.

12.08.2009

hikayeler

cervantes

benden daha fazla yeteneği olduğunu düşünmediğim komşumun benden daha iyi şartlarda yaşıyor olduğunu görmek insana dokunur.

her şey satılır ve her şey satın alınır.

zenginlik, ona sahip olmaya alışık olmayan veya onu kullanmayı bilmeyen kimselere yoksul bir insanın yoksulluğu hissettiği kadar ağır bir yüktür.

güzellik, insanın içinde uyuyan iyiliği uyandırır.

taze aşıkların tutkuları, insanın iradesini zorlayan delice hazlar gibidir. irade, uzak durulması gereken yasakları çiğneyip kendini kaybetmiş bir şekilde arzuladığı şeyin peşinden koşar. gözleriyle cennete ulaştığını zannederken kendini kederin cehenneminde bulur. arzu ettiği şeyi elde ettiğindeyse ona kavuşmanın verdiği rahatlıkla hevesi azalmaya başlar.

insanın düşemeyeceği hiçbir yükseklik yoktur.

şiir; temiz, onurlu, ölçülü, inzivaya çekilmiş ve kendini ağırbaşlılığın en tüksek sınırları içerisinde tutan güzel bir kadın gibidir. o, yalnızlığın dostudur; pınarlar ona eşlik eder, çimenler onu avutur, ağaçlar onu yatıştırır, çiçekler neşelendirir ve bunun sonunda şiir kendisiyle kalanlara bir zevk ve bilgi verebilir.

en özgür iradeyi bile saçından tutup yere çalmak, güzelliğin en büyük ayrıcalığıdır.

çünkü aşk ile krala
aynı tahtta yer yoktur

yaşı genç olan insanlarda kararsızlık, zenginlerde gurur, küstahlarda kibir, güzellerdeyse hor görme vardır. bütün bunlara sahip insanlardaysa bütün kötülüklerin anası olan aptallık vardır.

güzelliğin gücü vardır. kendisine bakan ya da kendisini tanıyanların arzularını bir anda peşinden sürükler ve ruhu, alevin kuru barutu kolayca yakması gibi, şiddetle yakar.

saygı görmek, her zaman güzelliğin bir ayrıcalığı olmuştur.

diline hakim olmaya bak; insan hayatının en büyük kötülükleri dilden gelir.

tevazu bütün erdemlerin anasıdır, temelidir ve o olmazsa erdem diye bir şey olamaz. tevazu kusurları düzeltir, güçlükleri yener ve bizi daima şerefli amaçlara ulaştırır. düşmandan dost yapar, hiddeti yumuşatır ve kibrin yüksek bakışlarını indirir.