nazım hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nazım hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.10.2022

nâzım hikmet

cemil meriç

ilk defa ısırılan, ismini bilmediğimiz meyvenin şüpheli, buruk lezzeti. bu sekiz yüz otuz beş satır'da meçhul ülkelerden gelen bir davetin cazibesi de yoktu. nedim'den, akif'ten, haşim'den sonra nazım. bu uzayıp kısalan mısralarda oyun vardı sadece, nara vardı.

nazım'ı kemal sülker'in ısrarı ile okudum, anlamadım ve sevmedim.

on dokuzunda putperesttir insan. kozasını yırtmak ister. kanatlarını tutuşturacak bir alev arar pervane.

nazım yeniydi, başkaydı ve her yeni gibi düşmanları vardı, her yeni gibi dostları vardı. yani nazım bir "communaute" idi.

her kitap bir parça semavidir, bir kilisedir, bir camidir, birleştirir veya ayırır. kitap göklerden uzanan bir el, uçurumlardan gelen bir davet.

nazım'ı sevemezdim, ilk hamlede. insanı tanımadan şiirini sevmek, hele bu şiir alışılmayansa.. "sekiz yüz otuz beş satır", "varan üç", "jokond ile siyau", "taranta babu'ya mektuplar".. bu şiir bir ağaç gibi büyüyor, dallanıyor budaklanıyordu. ezilenler haykırıyordu mısralarda. zincirleri kıran bir sesti bu. zindan duvarlarını deviren bir ses. o kadar yalnızdım ki karanlıklardan iblisin eli uzansa minnetle sıkardım.

nazım fısıldayan adam değildi. kalabalıkların uğultusunu duymuş, adeta tarihin sesini, tarihin nabız atışlarını dinlemiş adamdı. 936'da ben çocuktum, o devdi. nazım bir davanın kanatlarında yükseldi. şairi mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu. 

"gözlerimiz şeffaf, temiz damlalardır", veya "ağlama salkım söğüt ağlama".. kabiliyetli her lise talebesinin müsvedde defterinde bunlara benzer mısralar bulunabilir.

nazım demir parmaklıklar arkasında konuştuğu için sesinde kükreyişe benzeyen bir mehabet [büyüklük, yücelik] vardı. 

oktay rıfat, nazım'da tek mısra yoktur dediği zaman şaşalamıştım. gerçekten de yok. nazım freskler çizen adam. sevecekseniz bütün olarak seversiniz; kıtıklarıyla, yapmacıklarıyla, gevezelikleriyle..

yanımda hiçbir kitabı yok. hafızama dayanarak konuşmak beni insafsız hükümlere sürükleyebilir. her putperest eski sanemleri karşısında fazla müsamahasızdır. nazım'ı avrupa çapında meşhur eden ne? şairliği mi? hayır, kavgası.

4.07.2022

dünyanın en tuhaf mahluku

nazım hikmet


akrep gibisin kardeşim
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi
serçe gibisin kardeşim
serçenin telaşı içindesin
midye gibisin kardeşim
midye gibi kapalı, rahat
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim
bir değil
beş değil
yüz milyonlarlasın maalesef

koyun gibisin kardeşim
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye
dünyanın en tuhaf mahlukusun yani
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf
ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende
ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin
-demeye de dilim varmıyor ama-
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim

22.06.2022

sanat

nazım hikmet

istikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkârlarındır.

klasik, yeniliğin düşmanı değildir. klasik sanatkâr, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. elbette bu yeniliğin yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkâr klasik olamamıştır.

sanatkâr, dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.

sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder.

sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. olsun. bazen yanılır. yanılsın. başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkâr, olduğu yerde sayandır.

biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hala afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

afiş sanatkârlığı; doktorluk kadar mesuliyetli, saray şairliği kadar zeki ve kurnaz, düşman memleketini işgal eden bir ordu kumandanlığı kadar kudretli bir şeydir.

en çok gürültü koparan en çok verimi olan değildir. büyük çalışmalar, buzların altında akan büyük nehirlere benzerler. ilk bakışta önümüzde kımıldamayan, gürültüsüz bir düzlük vardır. oysaki bu sessiz düzlüğün altında akan su bütün kocamanlığı ve büyüklüğüyle ortaya çıkmak için baharın gelmesini bekler.

ihtisas ve zevk-i selime, sanata ve bilgiye yer verilmezse, onun boşluğunu ne para, ne yaldız doldurabilir.

büyük sanat kitaplarını, sahicileri sahtelerden ayıran hususiyet şudur: olanı durgun, taş kesilmiş olarak değil, olanı olduğu gibi, yani doğuş, oluş ve ölüş akışında aksettirmek.

çağımızın stili her şeyden önce realisttir. insanın yaşamını, alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir; sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. o kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.

dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. insanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. işte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

10.05.2022

sabahattin ali

nazım hikmet

yıl 1929 veya 1930. musahhih ve teknik sekreter olarak aylık dergilerden birinde çalışıyordum. "resimli ay" adını taşıyan bu dergi, o zamanlar türkiye'nin demokrat vatansever aydınlarını etrafına toplamıştı.

bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. almanca bildiğini, hikayeler yazdığını ve isminin sabahattin ali olduğunu söyledi. hikayelerinden birini bıraktı, çıktı. bu hikaye, orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. hikaye basıldı.

sabahattin ali'yle tanışmamız böyle başladı. haftada iki üç defa idarehaneye geliyordu. o zamanlar sadece edebi münakaşalar şeklinde ortaya konabilen siyasi meseleleri onunla müzakere ediyorduk.

sabahattin ali, çok kısa zamanda dergide faal bir rol oynamaya başladı. sovyetler birliği'ne karşı derin bir sevgi besliyordu. sovyetler birliği hakkında hakikati aksettiren birçok türkçe ve almanca kitap okuyor, marksist leninist edebiyata karşı ilgi gösteriyor, sosyalizm diyarındaki hayat hakkında sık sık sualler soruyordu. bu devrede tolstoy, çehov, gorki ve şolohov'un eserlerini okudu.

kısa bir zaman sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapse düştüm. daha sonra, sabahattin ali'nin konya'da öğretmenlik yaptığını, mustafa kemal ve rejimi hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden mahkum edilerek sinop hapishanesi'ne gönderildiğini öğrendim. o zamanlar, sinop hapishanesi'nde büyük bir sosyalist grubu yatıyordu. sabahattin ali, sosyalistlerle yakın dostluk kurmuş, onların savaş azmine ve halk davasının zaferle neticeleneceği hakkındaki sarsılmaz imanına hayran olmuştu.

bu devreden sonra genç yazarın yaratıcılığında yeni bir merhale başladı. sabahattin ali, hapishanede yatan fakir köylülerle ve onların hayatıyla yakından tanıştı.

artık realizm temayüllerinin gittikçe daha açık hissedildiği hapishane hikayeleri yazmaya başladı. hapiste şiirler yazdı. halk türkülerinin tesiri görülen bu şiirlerin birçoğu, türkiye'nin alelade emekçileri tarafından sevildi.

sabahattin ali ile tekrar karşılaştığımız zaman, resimli ay dergisinin siyasi çehresi büsbütün değişmişti. sabahattin ali ile onların evinde veya bizde görüştük. kuyucaklı yusuf ve içimizdeki şeytan romanlarını o yıllarda yazdı.

sabahattin ali, içimizdeki şeytan adlı romanında, türkiye faşistleri, ırkçıları ve pantürkistlerinin içyüzünü meydana çıkardı. bu kitabın ortaya çıkması büyük gürültülere sebep oldu. faşist basını onun üzerine atıldı.

ikinci dünya savaşı biter bitmez, sabahattin ali, "marko paşa" gazetesini çıkarmaya başladı. bu bir siyasi mizah gazetesiydi. türk mizahı o zamana kadar böyle bir gazete görmemişti. marko paşa emperyalizm aleyhinde yazıyor, türk burjuvazisi ve burjuva partileriyle öldüresiye alay ediyordu. gazete haftada iki defa çıkıyordu ve tirajı 150 bini bulmuştu. böyle büyük bir tiraj türkiye'de henüz görülmemişti.

hükümet, çok geçmeden gazeteyi ve yazarlarını mahkemeye verdi. basımevlerine gazeteyi basmamaları için polis tarafından emir verildi. fakat gazete, bazen hektografta basılarak, bazen de başka isimler altında çıkmaya devam etti.

sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. o zamanki iç ve dış durum öyleydi ki, mürteci idareciler "marko paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. irtica için, gazeteyi durdurmanın tek çaresi vardı: herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok etmek, yani sabahattin ali'yi öldürmek! öyle de yaptılar. türkiye gizli polisi, kiralanmış ajanlarından birinin eliyle, sabahattin ali'yi bir ormanda öldürdü.

16.01.2022

şiir

gülten akın: ozan, bir döneminde hayata, ötekinde tarihe, bir başkasında bilime yönelmez. şiir yazmaya başlamadan çok önce, az ya da çok bir birikme, bilgilenme söz konusudur. bilgi gelir, bir bireşim yeni bilgilerle başka bireşimlere ulaşır. ve sürekli bir seçme. sürekli bir değişim ve nitel sıçrama. şiiriniz bu oluşumu izleyebiliyorsa, o da evrilip değişip geleceğe aktarılarak birikiyorsa ozanlığınız diridir. değilse, yoz bir kalıbı sürükleyip götürüyorsunuz demektir. insanın kendi ölüsünü sürükleyip götürmesi kadar saçmadır bu.

orhan veli: teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. hayran olduğumuz insanlar bunlara birkaç tane daha ilave etmekle acaba edebiyatımıza ne kazandıracaklar? teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki tarihin aç gözünü doyurmuştur.

nazım hikmet: ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. fakat hala ulaşamadım. birçok yazımın realizmi tek taraflıdır. bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir "propaganda" edası taşıyorlar. bu hatamı anladım. yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti.

1.12.2021

karıma mektup

nazım hikmet



bir tanem
son mektubunda
"başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun
"seni asarlarsa
seni kaybedersem”
diyorsun
"yaşayamam!"

yaşarsın karıcığım
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı

ölüm
bir ipte sallanan bir ölü
bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm

fakat
emin ol ki sevgili
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
nazım'a

ben
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim
ve yalnız
yarım kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim

karım benim
iyi yürekli
altın renkli
gözleri baldan tatlı arım benim
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın
haydi bunlara boşver
bunlar uzak bir ihtimal
paran varsa eğer
bana fanila bir don al
tuttu bacağımın siyatik ağrısı
ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı

31.08.2021

uzun lafın kısası

a. l. kennedy:
insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

andre gide: hiçbir başyapıt bir iş birliği ürünü değildir.

charles baudelaire: hemen hemen bütün yaşamımızı sersemce meraklar uğruna harcarız. buna karşılık öyle şeyler vardır ki insanların meraklarını en yüksek düzeyde kamçılaması gerekirdi; oysa yaşayışlarına bakınca bu şeylerden hiç mi hiç esinlenmediklerini görürüz.

elfriede jelinek: bütün satıcılar bilir: önemli olan ambalajdır.

hakan günday: yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardım edilemez.

jiddu krishnamurti: dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

kierkegaard: insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

nâzım hikmet: kapitalizm, gelişerek öyle bir merhaleye varır ki, yalnız maddi eşyalar değil, manevi değerler de mal olur, alınıp satılır.

cenap şahabettin: yaşamak çok kişi için yiyip içerek ölümü beklemektir.

goethe: mükemmel olan her şey kendiliğinden klasiktir, hangi türe ait olursa olsun.

halil cibran: yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

5.05.2021

istikbal

nazım hikmet

"musiki ruhun gıdasıdır." (osmanlı atasözü)

bütün kainat, bütün unsurlarıyla başsız ve sonsuz bir akış halindedir. dün yok oluyor, bugün dünün, yarın bugünün yerine geçiyor. böylelikle her an gelen bir yarının akışı içinde, adımlarını bu akışa uyduran adam yaşayan adamdır.

her küçük, yarım, taslak entelektüel kendisini dünyanın mihveri sanır.

en çok gürültü koparan en çok verimi olan değildir. büyük çalışmalar, buzların altında akan büyük nehirlere benzerler. ilk bakışta önümüzde kımıldamayan, gürültüsüz bir düzlük vardır. oysaki bu sessiz düzlüğün altında akan su bütün kocamanlığı ve büyüklüğüyle ortaya çıkmak için baharın gelmesini bekler.

ihtisas ve zevk-i selime, sanata ve bilgiye yer verilmezse, onun boşluğunu ne para, ne yaldız doldurabilir.

büyük sanat kitaplarını, sahicileri sahtelerden ayıran hususiyet şudur: olanı durgun, taş kesilmiş olarak değil, olanı olduğu gibi, yani doğuş, oluş ve ölüş akışında aksettirmek.

tolstoy: sanat; iyilik, güzellik ve ışık için çalışmalıdır. iyilik ülküsünü gütmeyen bir sanat sadece bir eğlencedir.

şiirin gayesi, kainatın sırlarını sezip sezdirmektir. şiir, sanat, alemin ve hayatın tefsiridir ve sanatkar insanları bu tefsir etrafında toplanıp işlerinde, insanoğlunun yeryüzündeki vazifesinde ondan ateş almaya davet eden adamdır.

kapitalizm, gelişerek öyle bir merhaleye varır ki, yalnız maddi eşyalar değil, manevi değerler de mal olur, alınıp satılır.

istikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkarlarındır.

3.05.2021

okumak

nâzım hikmet

ışıkları, boyaları, gölgeleri, kımıldanışlarıyla gözün önünde alabildiğine uzayan bir tabiat parçasına göz doyabilir.

derinlikleri, yükselişleri, kıvrılışları, felsefesi ve yapısıyla bir senfoni ancak bir buçuk saat dinlenir.

kabartıları, göçüntüleri, hareketi ve kompozisyonuyla bir tablonun önünde durabileceğiniz vaktin sınırı o kadar da alabildiğine geniş değildir.

oysaki bir kitap, bütün ışıkları, gölgeleri, derinlikleri, kımıldanışı, akışı ve tezatlarıyla tabiatı, sosyeteyi, insanı sayfalarının aynasında, bir tabiat parçası, bir senfoni ve tablo gibi aksettiren hakiki bir kitap, üstünden baş kaldırmaksızın saatlerce okunabilir. okumak, görmeyi, işitmeyi, duymayı ve düşünmeyi birleştiren bir nesnedir.

eğer bu en büyük tadı bugün yığınlarla insanlar duymuyor ve çok defa duyamıyorlarsa, bunu o insanların özlerinde değil, onların içinde yaşadıkları sosyal şartlarda aramak gerekir.

2.04.2021

bir ayrılış hikayesi

nazım hikmet


erkek kadına dedi ki
- seni seviyorum
ama nasıl
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya

erkek kadına dedi ki
- seni seviyorum
ama nasıl
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz
yüzde hudutsuz kere yüz

kadın erkeğe dedi ki
- baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla
severek, korkarak, eğilerek
dudağına, yüreğine, kafana
şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana
ve ben artık
biliyorum
toprağın
yüzü güneşli bir ana gibi
en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini

fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil

sen
yürümelisin
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak

sen
yürümelisin
beni bırakarak

kadın sustu

sarıldılar

bir kitap düştü yere
kapandı bir pencere

ayrıldılar

1.12.2020

din adamı

nazım hikmet

yatılı okuldan çıktıktan sonra -orada namaz, oruç zorunluydu- namazı da, orucu da bıraktım. kuran'ı da hiçbir zaman doğru dürüst okuyamadım. esresi, üstünü, şeddesi, yardım edeceğine, hep şaşırttı beni. ama dindardım. daha doğrusu, allah'ın var olmayabileceğini düşünmemiştim. sonra bir gün allah'ın varlığını, yokluğunu değil de, dindar adamın tanrıdan mükafat beklediği için, cennete girmek için, ölümsüz bir hayata kavuşmak için sevap işlediğini ve cezadan, cehennemden korktuğu için günahtan kaçındığını düşündüm. dindar adamın bu hürriyetsizliği, bu bencilliği, hiç dindar olmamışım gibi şaşırttı beni.

yakamı tanrı'nın elinden kolayca sıyırmamın nedenlerinden biri de, anadolu din adamını işinin üstünde görüp tanımamdır. bu adam, ne mevlevi dedeme ne de yatılı okulda din bilgisi öğreten, kravatlı, penseli hocamıza, hatta ne de bizim üsküdar'daki mahalle camiinin nüktesever imamına benziyordu. bu adam, masallardaki ejderha gibi çeşmenin önüne oturup suyunu kesmişti. yanında cahilliğin, batıl itikatların, ikiyüzlülüğün, hoşgörmezliğin, karanlık bir terörün sancağı dalgalanıyordu.

19.11.2020

keder

nazım hikmet


bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor. onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım.

15.10.2020

büyük adam

nazım hikmet

ben sosyalist şair; memleketimi ve halkımı, tıpkı karımı sevdiğim gibi etiyle kemiğiyle seviyorum.

15-16 yaşlarındayken baudelaire'i aslından okurdum. bir gün bizim orada, göztepe'de baudelaire'i okuya okuya yolda yürüyordum. sakallı celal de karşıdan geliyormuş, ben farkında değildim, dalmış gitmişim kitaba. bana yaklaşınca, "okuduğun o kitap ne senin?" diye sordu, kaldırdım başımı, baktım o. gösterdim kendisine kitabı. baktı, baktı yüzüme. ben o zaman suratı çil içinde sapsarı bir oğlandım. "sen büyük adam olursun, oğlum!" dedi ve yürüdü gitti.

ben her şeyden önce bir yazarım; fakat aynı zamanda toplumcuyum. bence, 20. yüzyılda yüceliğinin doruğuna ulaşan sosyalist öğretiyi bilmeden hiçbir şey olamayız; yalnız şair değil, genellikle düşünen insan da olamayız.

tüm adetlerden nefret ederim, hepsinden! bizi durdurur, engeller adetler. biraz da, mantıksal bir dayanağı olmayan törelerle mücadele etmek için devrimci oldum. töreler insanları tutsak eder. bense her türlü tutsaklığa karşıyım. küçük burjuvanın elinde silahtır töreler, ben onlardan da, küçük burjuvalardan da nefret ederim. törelerin düğünle, cenazeyle ilgili olanları bile korkunç. 

öyle bir ülkede yaşamak istiyorum ki, orada evlerin kapısı kilitlenmesin; soygun, hırsızlık, cinayet sözcükleri unutulup gitsin.

15.03.2020

mülakat

nazım  hikmet

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır."

beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkârlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

12.05.2019

islam

nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"

fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.

güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

12.06.2018

suret

nazım hikmet


bu bahçe, bu nemli toprak
bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
pırıldamakta devam edecek ben basıp gidince de
çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da
bana bağlı olmadan vardı
ve bende bu aslın sureti çıktı sadece

6.04.2018

yol

nazım hikmet


yazık, yazık bize ki asırlarca aldandık
karanlıkta çizilen izleri görmek için
görüp yüz sürmek için
yazık, yazık bize ki bir çırağ gibi yandık
ne gökten necat geldi ne bir parça merhamet
çalışan esirlere musa, isa, muhammet
sade bir satır dua, bir tütsü buhur verdi
masal cennetlerinin yollarını gösterdi

20.01.2018

faşizm

nazım hikmet

faşizm, burjuvazi ile işçi kavgasında burjuvaziyi tutmaktır.

cemiyet içindeki sınıfları paralize ederek sermayedar diktatoryasını kuvvetlendirmektir.

işçi hareketlerine, teşekküllerine, siyası fırkalara, halkın serbest cemiyet kurmasına mani olmaktır.

parlamenter demokrasiyi kaldırmak; kelam, içtima, fikir hürriyetini boğmaktır.

mali sermayenin hakimiyetini temin etmektir.

emperyalizmi kuvvetlendirmek, müstemlekeler elde etmektir.

büyük devletler arasındaki karşıtlıkları çoğaltarak, bütün dünyayı harbe sürüklemektir.

4.01.2018

materyalizm

nazım hikmet

materyalizm sözü, felsefeyle uğraşmamış olanlar için, felsefece anlamının dışında, menfaatperestliği, hassas bir ruha malik olmamayı, kaba sabalığı gösterir.

çok yerde "şu adam materyalistin biridir." demekle, o adamın paradan, özel menfaatinden başka bir şey gözetmediğini ileri sürmek istediklerini işittim.

oysaki, gerek eski yunan'da, gerek eski roma'da, gerek on sekizinci ve on dokuzuncu asırlarda, gerekse bugün, materyalist filozofların, materyalist felsefeden yana olanların büyük bir çoğunluğu, yaşayışlarında ne paraya, ne pula, ne özel menfaate, ne konfora önem vermeksizin, kendi felsefi düşünceleri uğrunda kavga etmiş, sıkıntıya girmiş adamlardır. bundan başka, bu filozoflar, bu felsefede materyalizmden yana olanlar, hiç de kaba saba, hassasiyeti olmayan insanlar değildirler. içlerinden birçoğu şiiri, müziği, güzeli sevmiş, anlamışlardır.

birçoklarının materyalizm sözünü menfaatperestlik, paraseverlik vs. anlamında almaları çok ters ve yanlış bir düşüncedir. bu, materyalizm sözü için ara sıra bilgisizce, ara sıra bilerek yapılagelen düşmanca propagandaların verimidir.

materyalizmi bir tek anlamda, bir felsefe okulu olarak anlamak gerektir. ona bundan başka bir anlam vermek ya bilgisizliktir, yahut aptalca bir düşmanlık.

31.12.2017

uzun lafın kısası

sadık hidayet: sapık din, sapık bilim doğurur.

nazım hikmet: en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

miguel de unamuno: gülmek trajediye hazırlanmaktan başka bir şey değildir.

mualla gülnaz: modern hayat, bütün içeriklerinden sıyırdığı kadına geriye cinselliğinden başka şey bırakmamıştır.

necib mahfuz: acı çekmek kadar insanları bir araya getiren başka hiçbir şey yoktur.

john fowles: bağırsak boşaltma ve mesane boşaltma eylemlerine gönderme yapan terimlerin kullanılmasının anlamı, kültürel bir tetikleyici sonucu ortaya çıkan cinsel suçluluk ve bastırılmış duygulardır.

robert frost: ormanda iki yol belirdi önümde ve ben, daha az yürünmüş olanı seçtim.

kay redfield jamison: hayatta önemli olan insanın eline düşen kartlar değil, onları nasıl oynadığıdır.

john greenleaf whittier: herhalde insanoğlunun yazdığı ve söylediği acı sözlerin en acısı şu olmalı: "olabilirdi!"

pauline melville: yaşam iki tarih arasında değil, iki imge arasında asılıdır.