plutarkhos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
plutarkhos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.06.2018

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

23.06.2018

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

23.05.2017

anlatı ormanlarında altı gezinti

umberto eco

"herhangi bir tür güzellik, olağanüstü bir biçimde belirişiyle duyarlı bir ruhta değişmez bir biçimde gözyaşına neden olur. dolayısıyla melankoli, tüm şiirsel tonlar arasında kullanılması en kabul edilebilir olanıdır."

bana, ıssız bir adaya düşmüş olsam yanıma hangi kitabı alacağımı soranlara şu yanıtı veriyorum: "telefon rehberi; rehberdeki bütün o karakterlerle sonsuz öyküler yaratabilirim."

örnek yazar ile okur, ancak okuma sırasında ve okumanın sonunda karşılıklı olarak birbirlerini kurarlar.

gerard de nerval: yanılsamalar birbiri ardı sıra dökülüyor, bir meyvenin çekirdekleri gibi; meyve ise deneyimdir.

kurmaca dünyalar gerçek dünyanın asalaklarıdır; ancak gerçek dünya hakkında bildiklerimizin çoğunu ayraç içine alıp bize, bizimkine benzeyen; ama ontolojik açıdan daha yoksul, sınırlı ve kapalı bir dünya üzerinde yoğunlaşma olanağı verirler.

yazarın tek görevi, gerçek dünyayı kendi yaratısının arta kalanı olarak sunmak değil, gerçek dünyanın okurun olasılıkla bilmediği yönleri hakkında da okura sürekli olarak bilgi vermektir.

plutarkhos: sezar roma'da, kucaklarında köpek ya da maymun yavruları taşıyıp bunları okşayan bazı zengin yabancıları gördüğünde, söylendiğine göre, bunların karıları çocuk doğuramıyor mu diye sormuş.

gerard de nerval: rüya ikinci bir yaşamdır.

her ne olursa olsun kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz; çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü; kimi zaman kendi bireysel öykümüzü. kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.

10.09.2013

camus: başkaldıran insan

pierre-louis rey

stendhal: bana göre tiranlar hep haklıdır; asıl onlara boyun eğenlerdir gülünç olan.

plutarkhos "hayatlar" adlı kitabında, okuma yazmayı bilmeyen bir köylünün, aristides'in sürgün edilmesi için oy kullandığını yazar. aristides'in kendisine nahoş bir şey yapıp yapmadığı sorulunca, "hayır" diye yanıt verir köylü, "üstelik onu hiç tanımam ama her yerde ona 'doğru insan' dendiğini işitmek sinirime dokunuyor."

"bir basın, bir kitap devrimci oldukları için doğru değildirler. ancak doğruyu söylemeye çalışırlarsa devrimci olmak için bir şansları vardır."

"asıl cennetlerin yitirdiğimiz cennetler olduğu doğruysa, bugün içimdeki o müşfik, insana özgü olmayan o şeyi nasıl adlandıracağımı biliyorum. bir göçmen yurduna geri döner. bense anımsarım."

"yoksulluk, güneşin altında ve tarihte her şeyin iyi olduğuna inanmamı engelledi; güneş bana tarihin her şey demek olmadığını öğretti."

"yoksulluk hiçbir zaman bir mutsuzluk kaynağı olmadı benim için; ışık zenginliklerini yayıyordu onun üstüne."

bir çapkın tarafından beğenilmenin en emin yolu, çapkının son tavladığı kadına benzememekten geçer.

caligula'da olduğu gibi yabancı'da da sevilen kadının kaybı, kahramanın yanlış hareketlere girişmesine yol açar. oyunun başında imparator, hem metresi hem kardeşi olan kızın ölümünün ardından kaçmıştır; yeniden ortaya çıktığında her zamankinden daha delidir. "annem ölmüş bugün" diye başlar yabancı. o andan itibaren meursault kendisine hiç vicdan azabı vermeyen bir cinayet işlemeye kadar gidecektir varoluş sürecinde. camus romanın bir amerika baskısının önsözüne, "kitabın kahramanı oyunu oynamadığı için mahkum edildi" diye yazacaktır. cinayetten ziyade, annesinin cenazesindeki görünür duyarsızlığı ve mahkeme sırasındaki tuhaf kayıtsızlığı jüri üyelerinin meursault'ya ölüm cezası vermesine yol açar. yalanı böyle reddetmesi, camus'nün gözünde meursault'yu "layık olduğumuz tek mesih" kılar. bir arap'ın cezayirli bir fransız tarafından öldürülmesinin sömürgeleştirme öyküsüne konu sağladığı düşüncesi daha sonra ağır basacaktır; bu düşünce hiç kuşkusuz camus'nün amaçlarına yabancıdır o sırada.

"bir roman, imgeler halinde sunulmuş bir felsefeden başka bir şey değildir."

"gerçekten önem taşıyan tek bir felsefe sorunu vardır: intihar."

"insanların bütün mutsuzluğu basit bir dil benimsememekten kaynaklanıyor."

antonin artaud: tiyatro da veba gibi, kendi sunduğu örnekle insan ruhunu çatışmalarının kaynağına götüren olağanüstü güçlerin çağrısıdır.

"doğulu bir bilge, tanrının onu ilginç bir çağ yaşamaktan esirgemesini istermiş hep dualarında."

"sanata ilişkin en yüksek ve en tutku dolu düşünceye sahibim. onu herhangi bir şeye tabi tutmaya razı olamayacak kadar yüksek bir düşünceye."

"güzellik kusursuz adalettir.""

"tanrıya inanmıyorum, orası doğru; ama o kadar da tanrıtanımaz değilim."

"dünyada hiçbir şey yoktur ki insanın sevdiğinden vazgeçmesine değsin."

"kahramanlık pek bir şey sayılmaz; mutluluk daha zordur."

louis guilloux: tek çare, acı. acı yoluyla, katillerin en korkuncu bile insanlıkla bağını korur.

"bugünkü adalet, her türlü adaletin katillerine oyalama olanağı sağlıyor."

andre breton: en yalın gerçeküstücü eylem, sokağa çıkıp elinde bir tabancayla sağa sola rastgele ateş etmektir.

"konformizm, devrimin nihilist ayartmalarından biridir, entelektüel tarihimizin büyük bir bölümüne egemendir. ne olursa olsun, eyleme geçmiş başkaldıran insanın, eğer kökenlerini unutursa, en koyu konformizmle nasıl ayartılacağını gösterir."

"bir emekçi dünyanın herhangi bir yerinde çıplak yumruklarını bir tankın önünde havaya kaldırıp köle olmadığını haykırdığında kayıtsız kalırsak biz neyiz o zaman?"

"elbette, umutsuzluk çok arttığında insan ölmeyi seçebilir. ama yağmurdan kaçmak için suya atlamak ve sağ kalmak isteye isteye ölmek bağışlanmaz bir davranış olurdu."

"gerçekten de insanların tek başına ya da hiziplerin yalnızlığı içinde yaşaması iyi değil. kişinin kendi kinleriyle ya da küçük düşürülmesiyle, hatta kendi hayalleriyle çok uzun süre karşı karşıya kalması iyi değil. bugünün dünyası görünmez düşmanın dünyası; buradaki mücadele soyut; işte bu nedenle de hiçbir şey aydınlatmıyor ya da yumuşatmıyor bu mücadeleyi. ötekini görmek ve duymak mücadeleye bir anlam verebilir; belki anlamsız da kılabilir mücadeleyi."

"insanın doğasına ilişkin bana ifşa ettiği şeylerden dolayı önce dostoyevski'ye hayranlık duydum. ifşa etmek sözü tam oturuyor. zira bize, bildiğimiz ama kabul etmeyi reddettiğimiz şeyi öğretir sadece o."

"yaşama umutsuzluğu olmadan yaşama hevesi olmaz."

albert memmi: insan koşulsuz biçimde kendi yakınlarıyla dayanışma içindeyse, adalete ihanet eder; koşulsuz biçimde adalete saygı duyarsa, er geç kendi yakınlarına ihanet eder.

jean-paul sartre: saçma ne insanda ne de şeylerdedir; onlar arasında yabancılıktan başka bir ilişki kurma olanaksızlığındadır.

jean-paul sartre: insan düzeni düzensizlikten başka bir şey değildir; adaletsizdir, derme çatmadır, cinayet işlenir, açlıktan ölünür bu düzende. en azından insanlar tarafından kurulmuş, sürdürülmüş ve uğrunda mücadele edilmiştir.

insanlara hiçbir şey verilmez; ele geçirebilecekleri azıcık şeyin bedeli de haksız yere ölümlerdir. ama insanoğlunun büyüklüğü burada değildir. içinde bulunduğu durumdan daha güçlü olma kararlılığındadır. eğer durumu adaletsizse, üstesinden gelmesinin tek bir yolu vardır: kendisinin adaletli olması.

not: tırnak içindeki sözler albert camus'ya aittir.

20.11.2011

cinselliğin tarihi

michel foucault

çocukların cinselliği yoktur.

baskı, varolmayışın olumlanmasıdır.

herkesin cinselliğinin sırlarını açıklaması için memurlara para veren tek uygarlık bizimki değil midir?

zifte ne biçimde dokunursak dokunalım; hatta onu kendimizden uzağa atabilmek için bile olsa, yine de leke yapar ve her zaman kara çalar.

hiçbir 17. yüzyıl eğitbilimcisi (pedagog), erasmus’un diyaloglar’ında yaptığı gibi, öğrencisini iyi bir fahişe seçmesi için açık açık öğüt vermemiştir.

hristiyan öğretisi cinselliği, itiraf edilmek için biçilmiş kaftan olarak ele almakla onu hep endişe verici bir bulmaca biçiminde sunmuştur. cinsellik ısrarla gösterilen değil her yerde saklanan bir şey, sesini değiştirerek ve kısarak konuştuğundan, kulak asmamamız tehlikesini doğuran tuzak-mevcudiyettir.

iki ya da üç yüzyıldır cinsellik etrafında kopardığımız bu çılgın kıyamet, birincil bir kaygıya, nüfusu sağlamak, işgücünü yeniden üretmek, toplumsal ilişkiler biçimini sürdürmek, kısacası ekonomik olarak yararlı, siyasal olarak muhafazakar bir cinsellik düzeni kurmakla bağıntılı değil midir?

anatomik yapıları, varlıkları, cinsleri ayıran ve eşleşmesini yasaklayan yasayı bulandırdığından hermafroditler uzun zaman birer suçlu, suçlu ilişkilerin dölü olarak görüldüler.

cinsellik her zaman kendini ele veren bir gizdir. eşcinsel olan kişiyle cinselliğinin tözü aynıdır ve bunun nedeni, cinselliğin alışılagelmiş bir günah değil de, tekil bir doğa olmasında yatar.

oto-monoseksüalist: yalnızca mastürbasyon yapan
miksoskopofil: cinsel ilişkide bulunanları seyretmekten zevk alan
jinekomast: memeleri aşırı gelişmiş erkek
presbiyofil: yaşlılarla cinsel ilişkide bulunmaktan hoşlanan
seksoestetik: estetikten cinsel zevk alan
disparönist: cinsel ilişki sırasında ağrı ya da zorluk çeken kadın

cinselliğin böylesine çok sözünü etmek, sokuşturulduğu yerde, azalmış, parçalanmış ve özgülleşmiş olarak keşfetmekle temelde aranan, onun gizlenmesidir.

bir yanda, bir ars erotica (erotik sanat) yaratmış toplumlar –örneğin çin, japonya, hindistan, roma; arap-müslüman toplumları- vardır.

en azından, ortaçağ’dan beri, batı toplumları, itirafı, gerçeği üretmesi beklenen ana törenlerin (ritüel) arasına yerleştirmiştir.

orta çağ’dan beri, işkence bir gölge gibi itirafa eşlik eder ve kaçtığında ona destek olur. bunlar, kara yüzlü ikiz kardeş gibidirler. en yumuşak şefkat gibi en kanlı iktidar da günah çıkarmaya gereksinir. batı’da insan bir itiraf hayvanına dönüşmüştür.

düşünün, 13. yüzyılın başında her hıristiyana yılda en az bir kez, hiçbirini es geçmeksizin, tüm kabahatlerini itiraf etmesi için verilen buyruk, kim bilir ne korkunç görünmüştür insanların gözüne.

diderot'nun öyküsünde iyilik perisi cucufa, cebinde bir sürü ufak tefek şey –kutsanmış tozlar, kurşun heykelcikler, bozulmuş badem şekerleri- arasında minik bir gümüş yüzük bulur. bu yüzüğün taşı ters çevrildiğinde, karşılaştığı cinsel organları konuşturur.

yasağın çevrimi: yaklaşmayacaksın, dokunmayacaksın, tüketmeyeceksin, haz duymayacaksın, konuşmayacaksın, ortaya çıkmayacaksın, neredeyse gölge ve giz dışında var olmayacaksın.

sansürün mantığı: buna izin olmadığını olumlamak, bunun söylenmesini engellemek, bunun var olduğunu reddetmek.

bir teşhirci ya da eşcinselin soykütüğüne bakın, mutlaka yarı felçli bir dede, veremli bir ana ya da baba veya bunak bir amca bulursunuz.

içimizde, kuşkulanmak ve gözetmek gereken değerli bir öge vardır, eğer sonsuz kötülükler doğurmasını istemiyorsak, ona bütün ilgimizi göstermeliyiz.

diğerlerininkinden farklı olarak bizim cinselliğimiz öyle yoğun bir baskı rejimine tabidir ki, tehlike artık buradadır; cinsellik, vicdan yönlendiricilerin, ahlakçıların, eğitbilimcilerin ve doktorların önceki kuşaklara aralıksız söyledikleri gibi tehlikeli bir giz olmakla kalmaz, yalnızca onu kendi gerçeğinin içinden çekip çıkarmak yeterli olmaz; çünkü eğer kendinde bu denli tehlike taşıyorsa, bu bizim onu –kuruntu, aşırı sivri bir günah duygusu ya da ikiyüzlülük olarak adlandırılabilecek nedenlerden ötürü- uzun zaman suskunluğa mahkum etmemizden dolayıdır.

en büyük görevi yaşamı sağlama, destekleme, güçlendirme, çoğaltma ve düzenleme olan bir iktidar en büyük üstünlüğünü nasıl olur da öldürme alanında kullanır? böylesi bir iktidar için ölüm cezası, aynı zamanda hem sınır, hem skandal hem de çelişkidir. idam cezasının, suçun kendisinin büyüklüğüne değil de, suçlunun canavarlığına, ıslah edilemez olmasına ve toplumun korunmasına istinaden yapılması da buradan kaynaklanır. başkaları için bir tür biyolojik tehlike oluşturanlar meşru yolla öldürülür.

intihar, –bu ya da öbür dünyadaki hükümdarın tek başına sahip olduğu ölüm hakkının bir tür zorbalıkla ele geçirilmesi olarak görüldüğünden eskiden cinayet olarak nitelendirilirdi.

intihar, yaşam üzerinde etkisini gösteren iktidarın sınırlarının ve çizgilerinin ötesinde kişisel ve özel ölme hakkını ortaya çıkarıyordu. böylesine tuhaf olmasına karşın düzenli, dışavurumunda bu derece değişmez olan, bu yüzden de kişisel özellikler ya da kazalarla açıklanamayan ölme azmi, siyasal iktidarın kendine görev olarak yaşamı yönetmeyi seçtiği bir toplumun ilk şaşkınlıklarından biri olmuştur.

erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biriydi.

cinsiyet, tersine, iktidarın bedenler ve onların maddesellikleri, güçleri, enerjileri, duyumları ve hazları üzerindeki etkileri çerçevesinde düzene soktuğu en spekülatif, en ideal ve en içsel ögedir.

her birimizde küçücük olan ama yoğunluğunun her şeyden daha ciddi kıldığı bu gizin (cinsiyet) yanında, dünyanın bütün bulmacalarının çok daha hafif görünmesi..

tüylü yılan'da, kate, "her şey cinselliktir." diyordu. insan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzel olabilir. sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

**

neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir?

fil hantal bir hayvandır ama yeryüzünde yaşayan canlılar arasında en saygın canlıdır, en sağduyulu olanıdır. asla dişisini değiştirmez ve seçtiğini şefkatle sever. oysa onunla yalnızca üç yılda bir çiftleşir ve çiftleşmesi beş gün sürer. üstelik bunu yaparken öyle gizli bir tutum takınır ki, kimse onu bu durumda görmez; buna karşılık altıncı gün ortaya çıkar, her şeyden önce nehre gider, yıkanır ve sürüye ancak iyice arındıktan sonra döner.

fillerin yalnızca gizlilik içerisinde çiftleşmeleri utangaçlıklarındandır. dişi fil, ancak iki yılda bir kendisine yaklaşılmasına izin verir ve bu söylendiğine göre her seferinde beş günden fazla sürmez; altıncı gün ikisi de ırmakta yıkanır ve sürülerine ancak ondan sonra dönerler.

tıpta olduğu gibi felsefede de, insanları birbirinden ayıran, yöneldikleri nesne türü ya da tercih ettikleri cinsel deneyim kipi değil, her şeyden önce bu deneyimin yoğunluğudur. ayrım en azla en çok arasında, kısıtlamayla kendini tutamama arasında yapılır.

aristo’nun dediği gibi, “dişi, dişi olarak basbayağı edilgen bir öge ve erkek, erkek olarak etkin bir ögedir.”

diogenes’in skandal yaratan hareketi malumdur: cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı.

eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

diogenes: tanrım, açlığı gidermek için karnımızı ovuşturmamız yetse ne iyi olurdu.

antisthénes: içimde herhangi bir aşk isteği mi uyandı, ilk gördüğümle idare ederim ve yöneldiğim kadınlar beni sevgiye boğarlar; çünkü başka hiç kimse kendileriyle ilgilenmemiştir. ve tüm bu doyumlar bana öylesine coşkulu görünür ki, her birine başvururken, daha coşkulu bir doyuma ulaşmayı arzulamam; tersine daha bile az coşkulu olmalarını isterim; çünkü bazıları gerekli olanın sınırlarını öylesine aşarlar.

eğer doyurulmalarının olabildiğince zevkli olması için beklemiş ve dayanmışsak, açlık, susuzluk, aşk isteği, uykusuzluk, yemeden, içmeden, sevişmekten, dinlenmek ve uyumaktan aldığımız hazzın nedenleridir.

sokrat, günlük yaşamında itidali bu biçimde kullanmaktaydı: ancak, yemekten zevk alacağı zaman beslenirdi ve yemeğinin başına öyle bir durumda gelirdi ki, iştahı onun için bir çeşni halini alırdı. her tür içecek hoşuna giderdi; çünkü susamadan asla içmezdi.

beden için en uygun olan gölgenin uygunsuz görüntüleri gizlediği ve ertesi günün dinsel ibadetiyle araya bir gecenin uzunluğunu koyma olasılığını sağlayan andır.

bir insan karanlık ve basit bir varlığa sahipse, pek de onur verici olmayan bir hatası bile olsa, onu eleştirmeyiz. buna karşılık eğer saygınlığa ulaşmışsa, onurla ilgili bir hususta en ufak bir dikkatsizlik onu utanca boğar. insan ne denli gözdeyse, diğer kişiler üzerinde o denli otorite sahibidir ya da olmak ister.

çirkin ve kötüyü arzulamamış ve bunları yoklamamış olan bilge değildir; çünkü bu durumda, onun erdemliliğini olumlamasını sağlayan ve karşısında zafer kazandığı hiçbir şey yoktur.

istekler ve hazlarla mücadele, kişinin nefsiyle bol ölçüşmesidir.

diogenes aynı zamanda hem bedenin hem de ruhun terbiye edilmesini isterdi: iki idmandan her biri diğeri olmazsa yetersiz kalır; çünkü bedeni ilgilendiren ruhu da ilgilendirdiğine göre, sağlık ve güçlülük diğerlerinden daha yararsız değildir.

insan hazlardan uzaklaşarak itidalli olur; ama onlardan asıl itidalli olduğunda uzaklaşabilir.

nefsine hakimiyeti başkalarına hakimiyetini ılımlı kılar.

herkes kendi nefsi üzerinde erkek özelliklerini üstün kılmalıdır.

sofuluk, sözcüğün en keskin anlamıyla bir erkek erdemidir.

haz isteği doyumsuzdur ve akıldan yoksun kişide, her şey bu isteği tahrik eder. dolayısıyla eğer insan yumuşak başlı değilse ve otoriteye itaat etmezse, istek aşırı derecede artacaktır ve sözü geçen otorite açgözlülük yetisinin uymak zorunda olduğu logos’un otoritesidir.

yunanlılar erkeklerle oğlanlar arasındaki ilişkiyi vurgulamış, kabul etmiş, buna değer vermişlerdir; buna rağmen filozofları bu konuda bir sakınma ahlakı geliştirmişlerdir. evli bir erkeğin, cinsel hazlarını evlilik dışında aramasını tamamen kabullenmişlerdir ama ahlakçıları kocanın yalnızca öz karısıyla ilişki kuracağı bir evlilik yaşamının ilkesini geliştirmişlerdir. cinsel hazzın doğal bir kötülük olduğunu ya da bir kabahatin doğal lekelerinden biri olduğunu asla düşünmemişlerdir. ama doktorları, cinsel etkinliğin sağlıkla ilişkisinden kaygılanmış ve bu etkinliğin uygulamasıyla ilgili tehlikeler üzerine başlı başına bir düşünce geliştirmişlerdir.

bir insanı, onu fiilen hasta kılmış olan yaşam tarzını değiştirmeksizin sağaltmanın olanaksızlığı..

bedeni ilgilendiren konularda yararlı olan, tam ölçüde olandır, çok ya da az miktarda olan değil. oysa bu ölçünün yalnızca bedensel düzeyde değil, ahlaksal düzeyde de anlaşılması gerekir.

bir mevsimin soğuğu, bedenin aşırı soğumasını engellemek için ısıtıcı bir rejimle dengelenmelidir; buna karşılık aşırı sıcak, yumuşatıcı ve soğutucu bir rejim gerektirir.

erkeklerin cinsel eyleme en çok itildikleri mevsim kış, kadınların ise buna en fazla eğilimli oldukları dönem yazdır.

diogenes pisagor’un kendisine aşk için hangi zamanın tercih edilmesi gerektiğini soranlara verdiği şu yanıtı da aktarır: “zayıf düşmek istediğiniz zaman.”

aristo, beynin cinsel eylemin etkilerini duyumsayan ilk organ olduğunu belirtir; çünkü beyin tüm bedenin en soğuk ögesidir. organizmadan saf ve doğal bir ısıyı çıkararak, tohum yayma genel bir soğuma etkisi yaratır.

erkeğin en güzel döl verme yetisine sahip olduğu varsayılan yaş görece ileridir: eflatun’a göre otuz, otuz beş yaş arası gibi. kızlar içinse evlenme olasılığını on altıyla yirmi yaş arasında öngörür.

kızların evlilik dönemini on sekiz yaş, erkeklerinkini ise otuz yedi ya da biraz daha erken olarak saptamak gerekir.

aristo’ya göre, eğer insanların çocukları çoğu zaman kendilerine benzemiyorsa, bunun nedeni yalnızca, o anda –cinsel eylem sırasında- yaptıklarını düşünecekleri yerde, ruhlarının birçok yönden çalkantıda olmasıdır.

eflatun: haz tüm bedeni kasar, kimi zaman onu sıçratacak kadar sıkar ve renkten renge sokarak, olabilecek her türlü devinimden geçirip, soluk soluğa bırakarak, anlamsız çığlıklarla genel bir aşırı uyarılma yaratır.

hippokrates: bir cinsin birleşmesi küçük bir saradır. (via demokritos?)

eylemin kendisinde, kadının hazzı erkeğinkinden daha az yoğundur; çünkü erkekte sıvı atımı ani bir biçimde ve çok daha şiddetli olur. buna karşılık kadında haz eylemin en başında belirir ve tüm duhul boyunca sürer. hazzı, ilişki boyunca erkeğe bağımlıdır. bu haz ancak erkek kadını azat ettiğinde durur. ve eğer kadın erkekten önce orgazm olursa yine de hazzı kaybolmaz; yalnızca başka bir biçimde duyumsanır.

cinsel birleşme kanı ısıtarak ve nemlendirerek adet kanamasının işini kolaylaştırır.

demosthenes: haz için hafifmeşrep kadınlara (fahişelere), günlük bakımımız için metreslere, yasal bir soyumuz ve yuvamızın sadık bir bekçisi olması için de karılara sahibiz.

ırza geçen, yalnızca kadının bedenine saldırır, baştan çıkaran ise kocanın gücüne.

zina yaptığına kanaat getirilen kadın, toplu ibadet törenlerine katılma hakkını yitirecektir.

bu arada evli olan erkeğe yasaklanan tek şey bir başka evlilik yapmaktır. kurduğu evlilik bağının sonucu olarak hiçbir cinsel ilişki yasağı konulmamıştır. bir ilişkisi olabilir, fahişelere gidebilir, bir oğlanın aşığı olabilir. evinde, elinin altında olan kadın ve erkek köleler de cabasıdır. erkeğin evliliği onu cinsel olarak bağlamaz.

kadın kocasına aitse de, erkek kendisinden başka hiç kimseye ait değildir.

bir fahişe ancak haz verebilir; sevgili bundan öte, gündelik yaşamla ilişkili zevkler verir; ama öz statüsüne bağlı olan belli bir işlevi, meşru çocuklar verme ve aile kurumunu sürdürme güvencesini yalnızca eş yerine getirebilir.

bir adamın evi, sahip olabildiği her şeydir.

sokrates: iyi kahyaları küçümseme; çünkü özel işlerin görülmesi, kamu işlerinin görülmesinden yalnızca sayısal olarak farklıdır; geri kalanı birbirine benzer. kamu işlerini yürütenler, özel işlerin yöneticilerinin kullandıklarından farklı adamlar kullanmazlar. ve adam kullanmasını bilenler, özel işleri de, kamu işlerini de iyi yürütürler.

evlilik ilişkisinin kökenindeki uygunsuzluk: erkek kendi adına karar verirken, kız adına ailesi karar verir.

malları eve sokan, genellikle kocanın etkinliğidir; ama bunların harcanmasını çoğunlukla düzene sokan, kadının yönetimidir.

tanrısal güç, ilkesinden hareketle, kadının doğasını ev içi işlerine, erkeğinkini ise dışardakilere uyarlamıştır. ama onları ortak niteliklerle de donatmıştır: her biri kendi rolü çerçevesinde, “verme ve alma” durumunda olduğundan, hane sorumlusu olarak etkinliklerinde hem toplamak hem de dağıtmak zorunda kaldığından, ikisi de eşit olarak bellek ve dikkate sahiptir.

kadın için zamanını dışarıda geçirmektense evde kalmak daha iyidir. erkek için ise dışarıdaki işlerle uğraşmaktansa evde kalmak daha kötüdür.

tanrılar atları atlar için, böcekleri böcekler, koyunları koyunlar için dünyanın en hoş şeyleri kılmışlardır. aynı zamanda insanlar için de hiçbir süsü olmaksızın, insan bedeninden daha hoş bir şey olamaz.

ksenofon, zorla alınan hazzın, istekle verilenden daha az zevkli olduğuna gönderme yapar.

eflatun, yakın akrabalar arası cinsel ilişkiyi örnek alır: nasıl olup da insanın ne denli güzel olurlarsa olsunlar, kız ve erkek kardeşlerine, kızlarına ve oğullarına karşı istek dahi duymaz hale geldiğini düşünür. bunun nedeni, ezelden beri insanların bu eylemlerin tanrısal güç açısından bir nefret konusu olduğunu duymuş olmaları ve kimsenin bu konuda başka bir dil duyma fırsatı bulunmamış olmasıdır. dolayısıyla tüm kınanması gereken cinsel eylemlerle ilgili olarak, kamunun oy birliği halindeki sesine aynı biçimde dinsel bir karakter yüklenmesi gerekmektedir.

adil olmak isteyen hükümdar, önce kendi karısına karşı adil olmalıdır.

yunanlılar, insanın hemcinsine duyduğu aşkla öbür cinse duyduğu aşkı, birbirini dışlayan iki tercih, birbirinden kökten bir biçimde farklı iki davranış türü olarak karşı karşıya getirmiyorlardı.

diogenes: insan, haz ilişkileri çerçevesinde egemen olunan rolünü oynuyorsa, siyasal ve kamusal etkinlik çerçevesinde gerektiği biçimde egemen bir rol oynayamaz.

eflatun: günün birinde ne alanda olursa olsun mükemmelleşmek isteyen, çocukluğundan itibaren bu konu üzerine dikkatle çalışmalı ve bu konuyla ilgili olan her şeyi hem eğlence hem de esas uğraşı olarak görmelidir.

**

düşler: beden düzeyinde eksikliği ya da fazlalığı olan şeyi, ruh düzeyinde de korku ya da arzu olan şeyi dile getirir.

eller, efendi durumundaki cinsel organın talebine itaat eden hizmetkarlar gibidir.

düşleri ender olaylara göre değil, sıklıkla olan durumlara göre yorumlamak gerekir.

musonius: selamete ermek isteyenler, kendilerine sürekli özen göstererek yaşamalıdırlar.

artık başıboş dolaşma. hedefe doğru koşuştur. boş umutlara veda et. hala kendini anımsayabiliyorsan, henüz zaman varken, kendi yardımına koş.

epikuros: insanın ruhuyla ilgilenmesi için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

bir filozofun okulu doktor muayenehanesidir. bu okuldan çıktığında, insanın haz duymuş olması değil acı çekmiş olması gerekir.

epiktetos: ne yazık ki, para söz konusu olduğunda aldığımız önlemleri, ruhumuz söz konusu olduğunda ihmal ediyoruz.

seneca: günden güne kötüye gitmeyen, hiçbir şeyle engellenmeyen bir şey aramalıyız. nedir bu? dürüst, büyük, iyi bir ruh! buna insan bedeninde oturan bir tanrıdan başka ne denebilir? bu ruh bir roma atlısının bedenine inebildiği gibi, bir azatlının, bir kölenin bedenine de düşebilir. bir romalı atlı ya da bir azatlı, bir köle nedir? insan gururunun ya da haksızlığın yarattığı adlar. küçücük bir evden göğe uçabilir insan; yeter ki kalk ayağa..

epiktetos: (bir kent müfettişine) bir eşeğe kötek atmak, insanları yönetmek değildir. bizi, akıllı insanlar gibi, neyin yararlı olduğunu göstererek yönet ki seni izleyelim. neyin zararlı olduğunu göster, ondan sakınalım. bizi, kendi kişiliğinin ateşli birer taklitçisine dönüştür. bunu yap, bunu yapma, yoksa seni zindana atarım. akıl sahibi insanlar, asla böyle yönetilmez. ama, zeus’un buyurduğu gibi bunu yap; çünkü yoksa zarar görürsün. ne zararı? kendi görevini yapmamış olmanın getireceği zarardan başka bir şey değil.

efesli rufus: cinsel birleşme doğanın işidir, kötü olarak değerlendirilemez.

galenus: çok fazla ve çok azdan kaçınmak gerekir.

efesli rufus: en iyisi, insanın, hem ruhun arzusu hem de bedenin gereksiniminin baskısında olduğunda cinsel yaklaşımda bulunmasıdır.

epikurosçular ve kinikler, ilkesel olarak evliliğe karşıydılar. stoacılar ise, en başından evlilik yanlısıydı.

kim filozof olmak istiyorsa evlenmelidir.

plutarkhos: yalnızca yatak zevkleri için gerçekleştirilen evlilikler vardır. bunlar, her biri kendi bireyselliğini koruyan ayrışmış ögeleri üst üste getiren karışım kategorisine aittirler. bunun yanı sıra, çıkar evlilikleri vardır. bunlar da, ögelerin yeni ve güçlü bir birlik oluşturduğu, ancak her zaman birbirinden yeniden ayrıştırılabilecek olan karışımlar gibidir. örneğin bir omurganın parçaları gibi. tam erimeye gelince, artık hiçbir şeyin bozamayacağı yeni bir birliğin oluşmasını sağlayan erime, bunu ancak eşlerin birbirine aşkla bağlı oldukları aşk evlilikleri gerçekleştirebilir.

plutarkhos: ışık söndüğü andan itibaren tüm kadınlar eşdeğerdir.

roma'da, iyi aile çocuğu delikanlının yerini köle almıştır.

erkeği kadına cinsellikle, yani bir köpeğin dişisine yaklaştığı gibi bağlayan arzunun doğası aşkı dışlar. dolayısıyla bir tek gerçek aşk vardır: oğlanlarla aşk. çünkü saygınlıktan yoksun hazların bu aşkta yeri yoktur. ve doğal olarak, erdemin ayrılmaz bir parçası olan bir dostluk içerir. nitekim, eğer seven, aşkının, karşısındakinde dostluk ve erdem uyandırmadığını saptarsa, ona gösterdiği ilgi ve bağlılıktan vazgeçer.

bekçinin olmadığı yerde, meyve toplamak pek hoştur.

daphnis: oğlanlara duyulan arzuyla kadınlara duyulan arzu, kökeninde tek ve aynı şeydir.

eğer bir bedenin tazeliği ve zarafeti aracılığıyla, bir ruhun güzelliği görülüyorsa ve bu güzellik, yukarıdaki görüntüyü andırarak, bizim ruhumuzu kanatlandırıyorsa, burada, yani yalnızca güzelliğin ve doğal haliyle mükemmelliğin söz konusu olduğu yerde cinsiyet farkı neden devreye girsin ki?

plutarkhos: şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında, günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir.

erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara aşık olmaması neyi kanıtlar ki? insanların, hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne felsefe yapmayı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini..

bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. sonra, başlangıçta utangaçken, rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

7.10.2011

seks

michel foucault

"şehvet pek küçük bir şeydir; ama eşler arasında günden güne karşılıklı saygıyı, muhabbeti, sevgiyi ve güveni yeşerten bir tohum gibidir." (plutarkhos)

bakışma, kuşkusuz zevklidir ama bir ilk andır. ardından tüm bedeni hazza davet eden dokunma gelir. sonra, başlangıçta utangaçken rıza gösterir hale dönüşen öpüşme yer alır. bu arada, el boş durmaz, giysilerin altında dolaşır, göğsü biraz sıkıştırır, o sıkı karın boyunca aşağı iner, ergenlik çiçeğini bulur ve nihayet amacına ulaşır.

plutarkhos: ışığı söndürünce tüm kadınlar aynıdır. 

erken cinselliğin ileride kısırlığa, iktidarsızlığa, frijiditeye, haz duyma olanaksızlığına ve duyuların uyuşukluğuna yol açması düşüncesi, 18. ve 19. yüzyıl tıbbının dogmalarından biridir. 

neden cinsel davranış, neden buna bağlı olan etkinlik ve hazlar ahlaksal bir kaygı konusu olurlar? neden bu etik kaygı, en azından kimi zamanlarda, kimi toplumlarda ya da kimi gruplarda yemek yeme alışkanlıkları ya da yurttaşlık davranışları gibi, kişisel ya da toplu yaşam için çok daha önemli alanlara gösterilen ahlaksal ilgiden daha önemlidir? 

diogenes'in skandal yaratan hareketi malumdur: cinsel iştahını doyurması gerektiğinde, kentin meydanında kendi kendini rahatlatırdı. 

tüylü yılan'da, kate, "her şey cinselliktir." diyordu. insan onu güçlü ve kutsal olarak koruyabildiği ve dünyayı doldurabildiği sürece, cinsellik ne güzeldir! sizi ışığıyla dolduran, yıkayan güneş gibidir.

eğer yemek yemekte bir kötülük yoksa, herkes içinde yemek yemekte de bir kötülük yoktur.

6.03.2009

şaka

milan kundera

her zaman basit, dürüst bir insanın özlemini çektim. bir numaracı, bir züppe değil.

plutarkhos: rastgele bir davranış ya da söz, basit bir şaka, bir kişiliği çoğu kere en kanlı savaşlardan, en unutulmaz kuşatmalardan daha iyi tanıtır.

insanlara sevinç aşılamaya çalışanlar, çoğunlukla en kasvetli kişilerdir.

çarpık bir değerle gerçek yüzü ortaya çıkmış bir hayal aynı acınacak görünüştedir, birbirlerine benzerler, ikisini birbirine karıştırmaktan kolay şey yoktur.

iyimserlik insan türünün afyonudur.

hayatın en önemli anlarının dönüşü yoktur. insanın insan olabilmesi için bilinçle kaçınılmaz yoldan geçmesi gerekir. sunulan kadehi son damlasına kadar içmelidir. en önemlisi de hile yoluna sapmamaktır. görmezlikten gelmemelidir kaçınılmazı. çağdaş insan içtenlikten yoksun. engellerin çevresini dolanmak, bedelini ödemeden hayattan ölüme geçmek için uğraşır durur. halk adamı çok daha doğru. en önemli anların sonuna kadar şarkı söyleyerek gider.

insanlar, cenaze ve evlenme törenlerinden asla vazgeçmezler.

kadında, ne anlama geldiğini, nasıl biri olduğunu değil neden bana ilgi gösterdiğini, benim için ne demek olduğunu önemserim. onda, ikimizin karşılıklı kişiliğine bağlanırım.

"sorarım size aziz dostum:
neden bu yiğit delikanlı bu namuslu kızla
evlenmeyi istiyor
çiçeği için mi, yoksa meyvesi mi dilediği?"

"herkes bilir, açar bütün güzelliği

bütün parlaklığıyla bir çiçek
yürekleri ferahlatır
ama solar çiçek de
ve ardında meyvesi kalır
nişanlımızı çiçeği değil meyvesi için isteriz
çünkü meyvesindedir umudumuz"

insanın gerçeği isteklerinin ya da idealinin hamurunda yoğurmak gibi akıl almaz bir eğilimi vardır.

pek çok kişi, birleşmeden sonra kafaca da beraberliği sağladıklarını zanneder. bu yanıltıcı inanç onları kolayca başka bir yanılgıya sürükler: kendiliğinden senli benli olma hakkını kazanmaya.

insanlar kendiliğinden kimseyi bağışlayamazlar; buna güçleri yetmez.

yarını düşünüp meraklanmayınız; çünkü yarın, kendine düşeni nasılsa yerine getirecektir. her günün derdi kendine yeter.

insanlar birtakım değerlerin kölesidir. biri onlara şöyle ya da böyle olmak gerektiğini söylemiştir; ne olduklarını, ne olabileceklerini ölüm döşeğine kadar öğrenemeden verilen örneğe uygun yaşar giderler. aslında hiç kimse değildir böyleleri; belirsizlik, sis, kaos içinde yuvarlanırlar.