27.2.14

uzun lafın kısası

alain: bütün güzel şeyler güç ele geçer.

boris vian: her erkek kara derili bir kadınla yatmak ister. bu doğal bir reflekstir. kara derili bir kadınla yatmanın değişik olacağı sanılır. sahiden de değişiktir.

anne bronte: uslanmış serseriler dünyanın en iyi kocaları olurlar.

clifford geertz: insanlara ve olaylara -hatta kendine- hem duygusal hem de soğuk gözle bakabilmek, gerek bireylerde gerekse halklarda olgunluğun en kesin göstergesidir.

fakir baykurt: borç insanın üstünde bir karanlık dağdır, ezer durur adamı.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

boris pasternak: ölümden sonra yaşam boş bir düşüncedir. zayıf insanları avutmak, onlara cesaret vermek için uydurulmuştur.

michel foucault: artık başıboş dolaşma. hedefe doğru koşuştur. boş umutlara veda et. hala kendini anımsayabiliyorsan, henüz zaman varken, kendi yardımına koş.

amin maalouf: din kindar olduğunda, hamdolsun kuşku duyanlara!

patrick white: birtakım olağandışı ya da gülünç, kaygısız ya da günahlarından arınmış bireyleri saymazsak, bütün insanların erdemleri birer masaldan başka bir şey değildir.

theodor adorno: seçim, sistemi değiştirebilseydi yasadışı sayılırdı.

alexander herzen: devrime, büyük bir sosyal dönüşüm olacağına inanmak, miras bıraktığım din budur. cenneti olmayan, ödülleri olmayan, kendini dayatmayan, yazgısı olmayan bir dindir bu. akıl, bireysel özgürlük ve kardeş sevgisi; bunlar adına çıktığın yol açık olsun!

25.2.14

dünyanın en tuhaf mahluku

nazım hikmet


akrep gibisin kardeşim
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi
serçe gibisin kardeşim
serçenin telaşı içindesin
midye gibisin kardeşim
midye gibi kapalı, rahat
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim
bir değil
beş değil
yüz milyonlarlasın maalesef

koyun gibisin kardeşim
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye
dünyanın en tuhaf mahlukusun yani
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf
ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende
ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin
-demeye de dilim varmıyor ama-
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim

23.2.14

sözlükçe

ambrose bierce

din: bilinmeyenin doğasını cahilce açıklayan, umut ve korkunun çocuğu. 

hristiyan: isa'nın öğretilerini benimseyerek günah dolu yaşamdan elini eteğini çekmiş kişiler.

falcı: müşterisinin -yani mankafanın- farkına varmadığı şeyleri görme yetisine sahip, genellikle kadın olan kişiler.

din adamı: kendi geçici ruhani ilişkilerini düzeltmek için bizimkilerin yönetimini üstlenen bir adam.

vaiz: özellikle bizim günahlarımızdan arınacağımız ve komşularımızın lanetleneceği gibi konuların müjdecisi.

kafir: new york'ta hristiyanlığa inanmayan, konstantinopolis'te ise inanan kişiler.

okyanus: solungaçları olmayan insanlar için yaratılmış, dünyanın üçte ikisini kaplayan su kütlesi.

dua: günah çıkararak değersiz olduğunu itiraf etmiş tek bir kişi için, evrenin kanunlarının geçersiz kılınmasını istemek.

işkence: genellikle yanlış bir inancı takip eden müritlere, gerçek inançları kucaklamaları için tatbik edilen tartışmalı bir uygulama.

saygı: insanın tanrı'nın, köpeğin de insanın karşısında benimsediği spiritüel tutum.

aziz: değiştirilmiş ve düzeltilmiş ölü bir günahkar.

mukaddes kitap: mübarek dinimizin, tüm diğer dinlerin temelini oluşturan yanlış ve sahte yazılardan arındırılmış kutsal kitapları.

din

george bernard shaw

tanrı, gereksiz ve işe yaramaz diye kenara atılmış bir varsayımdır. evren, sarsıntıların tekrar tekrar yeniden ürettiği dev bir refleksler sisteminden ibarettir.

eğer evrime inanıyorsan bütün alışkanlıkların hem sonradan kazanıldığına hem de kalıtım yoluyla geçtiğine de inanman gerekir. ne var ki, daha hepinizin kanında cennet bahçesi var sizin. sizin böyle eski fikirleri atmadan yeni fikirleri benimseyişiniz, hepinizi halk için tehlikeli insanlar haline getiriyor. esasta hepiniz aşırı birer tutucusunuz; bilim gübresi şöylece üstünüze serpilmiş, içinize işlememiş sizin. siyaset alanında tutucuların ve gericilerin en aptalları, bilimde ise engelleyicilerin en bağnazları oluşunuz da bundan ileri geliyor. ne zaman ileri bir hareket söz konusu olsa, hepiniz hemen aynı görüşle ortaya atılırsınız: "durdurun bunu, dövün, asın, dinamitleyin, ezin!"

isa'dan altı yüz yıl sonra muhammet, cansız putatapıcılıktan son derece aydın bir ünitarizme götüren dev gibi bir adım attı; ama muhammet, bir fatih olarak öldüğü ve dolayısıyla araplara ait bir dehşet müzesinin belli başlı seyir ve eğlence ögesi olmaktan kurtulduğu halde, günahkarları, bedenlerinin ölümünden sonra sonsuza dek sürecek iğrenç işkencelere konulacakları tehdidiyle korkutmadan, dindarları ise tatlı bir hayata kavuşacakları vaadi ile kandırmadan, ayrıca ardınca gidenlerin çocuksu kör inançlarıyla kendine bağlamak istedikleri, kendisinin ise birkaç kere içten itirazlarla karşıladığı doğaüstü karakteri kabul etmeden, araplarını kontrol altında tutamayacağını anlamıştı. işte bu yüzden, müslümanlığın yaşayan bir din olarak tekrar yeryüzüne dönmesi için, şimdi muhammet'in de gerçek niteliğiyle yeniden keşfedilmesi gerekiyor.

22.2.14

kızıla boyalı saçlar

kostas mourselas

kadının üzerindeki toprağı kaldırabilirsen, sonunda bir truva ile karşılaşabilirsin. 

tıpkı denizin sahile getirdiği cesetler gibi, her şey bir gün su yüzüne çıkar.

insanın eline birkaç kuruş geçtikten sonra hem idealler, hem dostlar, hem dostluklar uçar gider.

işinde ne kadar üretkensen o kadar batar, yok olursun. masallar biter. sanatın, okudukların güme gider. hepimiz tımarhaneye gideriz.

hareketsizlik ölümdür, bataklıktır. 

şu "erdemli, namuslu ve şerefli" kızların akılları bazen fazlasıyla götlerinde oluyor. yıllar sonra, bütün evlilik hayatın boyunca, bu tür hanımefendilerin, kilisenin mütevelli heyetinin tüm üyelerinin elinden geçtiğini anladığında, beynini havaya uçurmayı isteyecek noktaya varabilirsin.

sınırların dışına çıkmazsan yaşayamazsın.

şans, bir tek yanlışın küçük ya da büyük olduğunu belirler ama yapılan yanlış şans eseri değildir.

sanat sadece bir zevk değildir. sana bütün kapalı kapıları açan bir anahtardır.

kötülük seni sertleştirir; seni evrenle, kaos ile karşı karşıya getirir.

yaşamadım, hedefi ıskaladım, ellerimin içinden gitti, kayıverdi; hayır hayat değil, hayatı nasıl olsa yaşadık, yaşıyoruz, gidiyor; ama diğeriyse, o elle tutulamayan, aklının bir köşesine, ruhunun derinliklerine attığın şey gidiverdi. işin aslının orada saklı olduğunu bilmene rağmen, onu düşünmek istemezsin, alıp atarsın, arşive kaldırır, unutursun.

denizi hiç hareketsiz göremezsin; ama denizi dingin görebilirsin.

telefonda gerçekleri çok daha kolay itiraf ediyoruz. yüz yüze olduğun zaman kapılar kapanır, emniyet önlemleri alınır, çekingen davranırsın; ama telefonda konuşurken kendini rahat bırakırsın.

insan bir gün olgunlaşır. bu çok zaman alır ama olgunlaşır.

21.2.14

criminal minds

karanlık düşüncelere sahip olmakla tehlikeli olmak arasında büyük fark vardır.

kötü yetiştirme tarzı geleceğin göstergesidir.

"bir ev sadece toprak üzerinde durmaz; bir kadın üzerinde yükselir." (meksika atasözü)

kimse başkasının, kendi kum kovasına işemesini istemez.

ne yazık ki, değişken bir aklın bir şeyi nasıl yorumlayacağını tahmin etmek imkansızdır.

bir hayat kurtarırsan dünyayı kurtarmış olursun. 

2 gram saf şarbon etkili biçimde yayılırsa 25 milyon insanı öldürebilir. 20 gram kadar saf şarbon ise 250 milyon kişiyi öldürebilecek güçtedir.

zeka ve farkındalık her zaman dürtülerimizi kontrol etmeye yetmez. problemi kabul etmek onunla başa çıkabileceğiniz anlamına gelmez.

bizi tanımlayan şey sürekli değişimdir.

"imkansızları elediğinde geriye kalan inanılması güç de görünse gerçeklerdir." (sherlock holmes)

bazen yeterince büyük bir ceza yokmuş gibi geliyor.

katiller kurbanlarına, kendi zarar gördükleri şekilde zarar verirler.

hiçbir şey sadece bir resim değildir. eğer doğru bakılırsa, birisinin dünya görüşünü, takıntılarını ve bilinçaltının izlerini görebilirsin.

kötülüğün kültürel kimlikle ilgisi yoktur. insanla ilgilidir.

house of cards

rüyalarımız bizden çalındığında, elimizde ne kalır? hiçbir şey. 

her zaman en güçlü ordu kazanmaz. mao sadece birkaç bin adamla başladı. kıtanın yarısını ele geçirdiler.

emerson: dost edinmenin tek yolu dost olmaktır.

insanların söylediklerinin beni etkilemesine izin verseydim evimden dışarı adımımı atamazdım.

araya bir "belki" koymadan "hayır"ı "evet"e çeviremezsin.

güce giden yol, ikiyüzlülük ve kayıplarla örülüdür; asla pişmanlıkla değil.

hayatımda bir gün bile mutlu olmadım.

bir insanın karakteri, zaferin tadını nasıl çıkardığıyla değil, yenilgiyle nasıl başa çıktığıyla ölçülür.

"hayatta her şey seksten ibarettir, seks hariç. seks, güçten ibarettir." (oscar wilde?)

iki tür acı vardır: biri sizi güçlendiren acı, diğeri ise sadece ıstırap veren yararsız acı.

bazılarının tek derdi, koltuğunun büyüklüğüdür.

iktidar emlağa benzer. tek mesele konumdur. kaynağa ne kadar yakınsanız değeriniz o kadar artar.

insanların nesini seviyorum biliyor musunuz? istiflemesi kolay.

bu şehirde neredeyse herkes güç yerine parayı seçme hatasına düşer. para, 10 yıl geçtikten sonra dökülmeye başlayan bir villadır. güç ise asırlarca sapasağlam ayakta duran taştan bir binadır. aradaki farkı göremeyenlere saygım sıfır.

ilk izlenimler için ikinci bir şans yoktur.

olabilecek en büyük acı, genç yaşta evladını kaybetmektir.

şehit olmak isteyenin tek derdi, üzerine düşecek bir kılıç bulmaktır. kılıcı güzelce bileyip doğru açıda tutarsanız geri sayıma başlayabilirsiniz.

hepimiz aşağı yukarı ifşa etmeyi seçtiklerimizden ibaretiz.

başkası için içi kan ağlayanların, ironik bir şekilde kendi kanlarından korktuğuna çok kez tanık oldum. bir damla aksa hemen ürkerler. ama onlara şefkatli bir el uzatır ve masajla hayata döndürürseniz çok geçmeden doğru yolu bulurlar.

sağcı zihniyet

uğur mumcu

demokratik bir toplum için en büyük tehlike yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir. yaşadığımız olaylar, demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.

her ülkede, her dönemde, ayrıcalıklı kesimlerin "bekçi köpeği" olmaya alışık "eşkıya" bulunur. bunlar, karanlık merkezlerden emir alıp arı kovanlarına çomak sokanları ısırmaya çalışırlar.

çağdışı politikacıların kör belleklerine şu gerçeği bir türlü sokamadık: sosyal olaylar birer "zabıta vakası" değildir. toplum içindeki çatışmalar, bu toplumun temellerini oluşturan ekonomik ve siyasal temellerden doğmaktadır. olaylara sadece ceza yasası penceresinden bakıp "onu da atın içeri. bunu da atın içeri. öbürünün sesini kesin!" gibi "zabıta tedbirleri" ile halkın uyanışını önleyebilmiş bir iktidarı, dünya tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. insanların beyinlerinde ve yüreklerinde oluşan bilinç ve duygu nehirleri, yüzyıllardır karanlık köprüleri fırlatıp atmakta ve çağımız aydınlık aşamasına doğru akmaktadır.

düşünceler, tehlikeli ve tehlikesiz diye ikiye ayrılmaz; aşırı olan ve aşırı olmayan düşünce ayrımı da hiçbir açıklık sağlamaz. düşünceler, ancak yanlış düşünce, doğru düşünce diye ikiye ayrılabilir. bu düşüncelerin yanlışlığı ve doğruluğuna da özgür bir toplumda ancak halk karar verebilir.

ideolojik maksat.. aşırı cereyan.. tehlikeli düşünce.. fikir suçu.. bunlar hep, ülkede emekçiden yana bir düzen isteyenler için kullanılmıştır. siz hiç sağcılıktan yargılanan bir fikir suçu gördünüz mü? görmemişsinizdir; çünkü ideolojiden yoksun olmak, fikirden de yoksun olmak demektir.

"milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı politikacıların kullana kullana eskitemedikleri bir kalkan gibidir. türkiye'de "milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı iktidarların, başta ulusal güvenlik olmak üzere ülkenin birçok sorununun halkın gözleri önünde tartışılmasını önlemek için başvurdukları bir demagoji silahıdır.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gerçek kurtuluş yoktur.

olağanüstü dönemde türk soluna kan kusturmuş olanların birer ikişer banka yönetim kurullarına, umumi mağazalara, özel şirketlere bol ücretle oturmaları kapitalizmin gereğidir. hepsi de aşırı akımlara karşıdır. hepsi de son bağımsız türk devletinin komünistlerin ellerine geçmemesi için kanlarının son damlasına kadar savaşmaya hazırdırlar. hepsi de marksistlerin kafalarının ezilmesi konusunda milli birlik ve beraberlik ruhu içindedir. hepsi de demokrasiye bağlıdır. onların hep birlikte korudukları, bizlerin ise değiştirmek istediğimiz düzen budur işte.

20.2.14

kabuk adam

aslı erdoğan

yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

bir kitabın kapağına bakarak içindekileri anlayamazsın.

"marmara denizi'nin bir ömür boyu öğretemediğini, okyanus bir dakikada öğretir."

her insanın, gün gelip de düşüp parçalanmaktan kendisini güçlükle alıkoyduğu bir uçurumu vardır.

akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü, zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten.

hayatta hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmam. kendin olmayı ancak öyle öğrenirsin.

çok zeki ve duyarlıydı; bu iki özelliğin bir kadında birleşmesi onu çoğu zaman felakete götürür.

ben öyle bir kadın istiyorum ki, onunla evreni yeniden kurabileyim. bir aile, bir ev kurmaktan da öte; bütün dünyayı sil baştan beraber yaratmalıyız.

karanlıktan herkes korkar; ama karanlıktakilerin aydınlığa çıkarılması gerekir.

arzu kolaylıkla bastırılabilir; ama asla unutulmaz.

genç ve güzel bir kadınsanız eğer, erkekler gövdenizi asla reddetmezler; sizi reddetseler bile.

korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. istemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. umutsuzluk değil seninki; sadece bıkkınlık. yaşayan herkesin umudu vardır.

hiçbir zaman sonuna dek gitmeyi başaramadım.

her şey ne kadar yalın ve basitti. cinayet dünyanın en sıkıcı, en sıradan işiydi; insani, duygusal, ahlaki bir boyutu, herhangi bir karanlığı, bir gizemi yoktu. birinin dilini kesmek kadar olağandı.

sonuçta insan yaşamayı hep sürdürmek zorunda ve bunun için de kendisiyle birlikte yaşamayı öğrenmeli. gündelik hayat denilen o sığ, engin denizde bir dizi mercandan başka bir şey değil işlediğimiz cinayetler, gizli suçlar, sırlar..

iki insanın çıplak, maskesiz, bir zırha ya da kalkana sığınmadan iletişim kurabilmesi kutsal, mucizevi bir şeydi. ortak bir geçmişe, birlikte var olma düşlerine dayanmayan bir ilişki, alabildiğine güçlü ama bir o kadar da kırılgandı.

önceki geceyi tekrar yaşamayı ummuştum; ama o, insanın hayatında yalnızca bir kez gerçekleşebilen bir şeydi. bir anıyı yeniden yaşamaya çalışmak ne kadar umutsuz, anlamsızdı. yapay bir mücevherden daha uyduruk bir şeydi. 

"yaşama kabızlığı" diye adlandırdığım o illete tutulmamış olanlar, yazar olmayı akıllarından bile geçirmezler.

biz kadınlar, cinsellik söz konusu olduğunda umulmadık davranışlar gösterebiliriz ve bu da bedenimizle ilişkilerimizin karmaşıklığından kaynaklanır.

kadınları cinselliklerinden dolayı yargılamaya kalkan maçoları kendi silahlarıyla vurmak çok zevklidir.

hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca.

"cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle döşenmiştir." derler ama ben buna inanmıyorum. her iyi niyet taşını ters çevirin, altında bir alçaklık saklıdır.

19.2.14

bütün yort savul'lar!

ece ayhan



iyi şiirler iyi atlar gibidir
öldükleri zaman da tersine yarışırlar

bir gülüşün var ayakta kötü elbet
burcuvalıklarında bir dudak gül gibi
bütün ellerinin sokakları aşktır senin

çiçek. çiçek satıcılığıyla başlamışım serüvenlerime. iplere dizili
çiçekler ve çocuklar, gül kurusu. ama nasıl da büyülüymüşüm
o zamanlar, bir pericik yüzünden bakılamazmış. boş arsaları
vardır yaz gecelerinde hafifsi malta hummalarının
kış gecelerinde de sonsuz beberuhili sanrıların harabeleri.
sonra taştan geçit. elli yaşlarında bir cadının çekmecesinde yaşıyorum
çivilenmiş. -gerçekten, yaşıyor muyum acaba? mevsimin ne
olduğu bilinmiyor ve ben pek üşüyorum. gibi u.

ay; gecikmiş ağı, yosun yeşili bir canavar. ilerlemiş gece
kanatsız yarasalar, ıslanmış silahlar. devrilmiş bir tramvay
caddede. bunlar, kargınmış bir ilkyazın simgeleri. büyük uçurtmamı
çalmışlar deliliğimden, mor gözlü çocuk ölüsü bir pazar
onu bulamıyorum

ah karpuzun içindeki kesmece delikanlım istanbul
yüreğini utanarak saklıyor ve çürümüş çiçek kokuyorsun

geceleri, aydan, evlere girilemiyordu

hayat dersi

murathan mungan

dünyayı ait olunacak bir yer sanmak gibi genç yaşta farkına varamadığı yanılgıları vardır insanın. oysa ve de ancak dünyada iğreti olduğunuzu anlarsanız yerlisi olursunuz dünyanın.

herkes birbirinin çaresizliğinin kapanıdır. birinin vücudu, diğerinin parasını tuzağa düşürür. ya da tersi olur. birinin imkanları, diğerinin hayallerini. herkes birbirinin çaresizliğini kullanır aslında. kapana kıstırdığını sandığının kapanına kısılmış olduğunu anlarsın kimi zaman. hayatın ders vermeye bile vakti yoktur. "hayat dersi" dedikleri, iş işten geçmeden bunların farkına varmaktır yalnızca. hem unutma; bazen kötü bir yol, insanı iyi bir sona ulaştırabilir.

bireyini yetiştirememiş anonim toplumlarda, birey "egosunu" tanımaz, ego üzerine bir söylem ve bilgi alanı kuramaz; öte yandan, anonim bünye, kişinin egosunu açık alana taşıyarak her çeşit saldırıya hedef yapar. dolayısıyla "ego" tanımını bilmeyen kişiler, yara aldıkları yeri de tanımazlar.

dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. orada başlar, orada gelişir, oraya dönerler. birikmiş ev içi kinleri, mutsuzluk fazlası, kirli sırlar, açık ya da örtük şiddet, aşırı sevginin yaraladığı benlikler, istenmezlikler, yetmezlikler, erken kayıplar; öksüzlüğün, yetimliğin, üveyliğin saymakla köpüren, köpürdükçe birbirine benzeyen nedenleri.. mutlu ya da mutsuz bütün sonlar kaçınılmazdır. bunu bilince daha rahat anlatır insan bir başkasına kendi hikayesini.

18.2.14

emile

jean-jacques rousseau

kentler insan soyunun uçurumudur. insanlar karınca gibi üst üste yığılmak için değil, işlemek zorunda oldukları toprağa dağılmak için yaratılmışlardır; ne kadar çok bir araya gelirlerse o ölçüde kokuşurlar. 

"dinler, ne denirse densin, insanların eliyle ve aracılığıyla doğarlar. ulus, ülke, yer doğurur dini. yaşam ve ahlak dinle çok az uyuşmaktadır."

akıllı insanın yasalara gereksinimi yoktur.

tehlikelerden korkmamıza yol açan şey, tehlikeleri bilmektir. kendisini yara almaz, zarar görmez sanan kişi hiçbir şeyden korkmaz.

"tutku alışkanlıklardan doğmaz." (latin deyişi)

insan doğal durumuna ne kadar yakın kalmışsa yetileriyle arzuları arasındaki fark o ölçüde küçüktür. mutsuzluk şeylerden yoksun olmakta değil, kendini hissettiren gereksinimdedir.

akıl ve yargı yavaş yavaş gelir, ön yargılarsa sürüyle ve koşar adım gelir.

insan kurumlarında her şey çılgınlık ve çelişki yüklüdür. yaşamımız değerini yitirdikçe onun için daha çok kaygılanıyoruz.

genellikle elde etmek için acele edilmeyen bir şey çok kesin biçimde ve çabuk elde edilir.

insanlar ne kadar çok bilirlerse o kadar yanıldıkları için yanlışı engellemenin tek çaresi cahilliktir. yargı yürütmedikçe hiçbir zaman yanılmazsınız.

özgür yaşamak ve insanlarla ilgili şeylere pek az bağlanmak, ölmeyi öğrenmenin en iyi yolu budur.

insanı toplumsal yapan şey zayıflığıdır. yüreklerimizi insanlığa iten, ortak sefilliklerimizdir. her türlü bağlılık bir yetersizlik göstergesidir. gerçekten mutlu bir varlık, yalnız bir varlıktır.

hayal gücü canlanıp da onu kendisinin dışına taşımadıkça hiç kimse duyarlı olamaz.

yürek yalnızca kendi yasalarına uyar; onu bağımlı kılmak istemekle özgür, özgür kılmakla da bağımlı kılmış olursunuz.

ruhun huzuru, bu huzuru bozabilecek her şeyi hor görmeye bağlıdır; yaşama en çok önem veren insan, onun tadını çıkarmayı en az bilen insandır ve en çok açgözlülükle mutluluğa can atan insan da en sefil insandır.

evlilikte mutluluk sürdürülebilseydi cennet yeryüzünde olurdu.

büyük gereksinimler büyük mülklerden doğar ve sahip olmadığınız şeylere sahip olmanın en iyi yolu, sahip olduklarınızı elden çıkarmaktır.

insanın talihinden çok kendisinden hoşnut olması kadar düşünme alışkanlığını yitirmemesini sağlayabilecek bir şey olamaz.

cehennemi başka bir dünyada aramaya ne gerek var? cehennem zaten bu dünyada kötülerin yüreğindedir.

duyuların verdiği hazlardan başka iyi bir şey yoktur.

her şeye gerçek değerini verecek kadar çok şey bilen kişi hiçbir zaman çok konuşmaz; az şey bilen insanlar çok konuşurlar, çok şey bilenlerse az.

düşünce erkekler açısından erdemin mezarı ise, kadınlar açısından erdemin tahtıdır.

biz mutluluğumuzu ancak servetimizi yitirdikten sonra kazandık.

gidip de huzuru bir çölde aramaya gereksinim duyulmayan ülke ne mutludur!

17.2.14

game of thrones

güç, insanların olduğuna inandığı yerdedir.

tanrılar, erkeklere ölmeden önce eğlenmek için iki hediye bahşetmiştir: sikilmek isteyen bir kadını sikme heyecanı ve seni öldürmek isteyen bir adamı öldürme heyecanı.

bazı insanlar korunmaya hep ihtiyaç duyar. ama bu, yardıma değmeyecekleri anlamına gelmez.

içkinin güzelleştiremeyeceği hiçbir hikaye yoktur.

bir adamın kanı kaynadığında memesi olan her şey ona güzel görünür. çükü olan her şeyi kandırmak kolaydır.

hayatın bedelini yalnızca ölüm öder.

her bir çocuk, her bir erkek babasının takdirini almak ister.

babam bana, kılıcı kalplerine geçirirsen, büyük adamların da küçükler kadar hızlı öleceğini söylemişti.

açlık insanları canavara dönüştürür.

erkekler, güzel bir kızdan yalnızca bir şey isterler.

çoğu adam köpek gibi sikişiyor. zarafet yok, beceri yok. iki girip çıkıyorlar ve bitiyor. sabırlı olman lazım. kıza zaman vereceksin. yavru bir fok kadar kaygan olmadan sikini yanına yaklaştırmayacaksın. sonra gireceksin içine ama yavaş yavaş. bir domuza mızrak saplar gibi sokmayacaksın.

16.2.14

zihin kuşları

leyla erbil

yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

carl jung: tımarhanelerdeki her bir hastaya karşı, dışarda 10 deli dolaşır.

biliyoruz ki bu ülkede, hem basılı yayına hem görsel yayına sahip olmaması gereken ilkel (aç) kapitalizm ikisine de sahiptir. devletle de iç içedir! asıl ve son amacı kapitalist sistemin dev şirketlerinin son amacıyla eşleşecektir! daha da devleşip denetimsiz bir boyuta vararak dünyamızı bir baştan bir başa medeia'nın alevden giysisiyle kaplayacaktır.

jorge luis borges: labirentlerden, aynalardan, kaplanlardan, bu gibi şeylerin hepsinden sıkıldım. hele bunları başkaları da kullanmaya başlayınca. işte bu, beni taklit edenlerin bana verdiği bir olanak. taklitçiler insanın edebi hastalıklarını geçiriyorlar. insan şöyle düşünüyor: "dünyada bu işi gören o kadar çok adam var ki, artık benim bununla uğraşmama gerek yok. bırakayım öbür insanlar uğraşsın; iyi ki kurtuldum."

bir toplumun bir alanında temizlik, bir alanında sefillik egemen olamaz.

edward said: ben entelektüelin, zayıf olanların ve temsil edilmeyenlerin safına ait olduğuna eminim. salt hükümet politikalarını eleştirmek değildir bu; daha çok entelektüelin yarım doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinmesi meselesidir.

"kış mevsiminde kadınla yat çünkü sıcaktır; yaz mevsiminde oğlanla yat çünkü serindir." (kabusname)

george bataille: edebiyat, inorganik olduğu için hiçbir şeyden sorumlu değildir. hiçbir şey ona dayanarak oluşmaz. o her şeyi söyleyebilir. daha doğrusu, eğer edebiyat, ahlaki değerleri en derinlere yerleşmiş insanların kendini ifade edişi olmasaydı -otantik olduğu ölçüde ve kendi bütünlüğü içinde- büyük bir tehlike yaratabilirdi.

franz kafka: yazarın varlığı gerçekten yazı masasına bağlıdır. yazar cinnetten yakasını kurtarmak istiyorsa, doğrusu asla uzak kalamaz yazı masasından; dişiyle tırnağıyla ona tutunması gerekir.

hız, insanla bilginin, insanla insanın arasını açıyor. bu çağda bilgiye yetişmek, her şeyi öğrenip kavramak olası değil artık.

ahmet oktay: bilgisayar teknolojileri gerçekliği ve tarihi uçuculaştırıyor. açlık, kıtlık, savaş, siyasal şiddet ve terör gibi toplumsal olayları elektronik görüntülere dönüştürüyor. bireyler arasındaki birebir ilişki durumunu sınırlandırmakla kalmıyor, toplumsallaşma sürecinden uzaklaştırıyor bireyi. zaman duygusu parçalandığı, olaylar arasındaki olumsal nedensellik ilişkileri kırıldığı için tarih kavramının içeriği de zayıflıyor, anlamlandırıcı olmaktan çıkıyor.

jules de gaultier: insan, olduğundan farklı görür kendini; hem de zorunlu olarak böyle görür ve insan varoluşunun ilkesi de budur.

bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin dayattığı 1982 anayasa oylamasından istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oy çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı (1977) kutlamasına gelen taksim alanındaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor.

protagoras: insan her şeyin ölçüsüdür.

1925'teki takrir-i sükun kanunu sadece isyanları değil solu da temizliyor. daha da öncesi var: yükselen işçi hareketlerini ve yayılan sol hareketi denetime alabilmek amacıyla kurdurulan resmi komünist fırkası, mustafa suphi ve 15 arkadaşının öldürülmesi, "türkiye halk iştirakiyyun partisi"nin kapatılması, 1922'de 300 komünist ve sendika yöneticisinin tutuklanması, milletlerarası işçi birliği'nin kapatılması, şefik hüsnü'nün, nazım hikmet'in, sadrettin celal'in, giderek yüzlerce, binlerce, on binlerce insanımızın başına gelenler.

samuel beckett: nothing is more real than nothing.

bence mustafa kemal'in tamamlamak fırsatını bulamadığı, bulsaydı çok daha olumlu bir yerlere götürebileceği proje tam da karşıta, bağnazlığa, orta çağ kuyusunun dibine düştü. gördüğüm kadarıyla bu kafalar iktidarı bütünüyle ele geçirirlerse, bir süre sonra aynı insanlar (bu yeni ümmet) kendilerini bu kez de şeriatın boyunduruğundan kurtaracak zorlu savaşlar vermek zorunda kalacaklar. bunun sadece türkiye'de değil, tüm dünyada da yaşanacağından kaygı duyuyorum.

ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar.. 

güzellik

odisseus elitis


ah güzellik hiçbir zaman büsbütün bana verilmemiş de olsan
başardım senden gizlice bir şey çalmayı. diyorum ki
bir gözbebeğinin yeşili bu
aşka ilk giren ve öteki o altın renkli olan da
nereye koyarsan koy, temmuzdur o
asılın küreklere ey siz ağır iş düşkünleri
mümkün değil beni götürmeniz
başkalarının gittikleri yere
hiçbir yere ait olmamak için doğmuşum ben
gökyüzü benim tımarım
yeniden yerleşmek istediğim yer orası
haklarımın gereğince. rüzgar da öyle söylüyor
mucize çocukken çiçektir büyüyünce ölüm

ve bu arada, uzaklarda, hâlâ dönüyor olacak yeryüzü
denizlerinde kaybolmuş kara ve boş bir tekneyle

15.2.14

din

marquis de sade

insanı yaratıcısına bağlayan ve var olduğu için bu yüce yaratıcıya duyduğu minnetini ibadet yoluyla ona kanıtlamaya zorlayan anlaşmaya din diyorsunuz değil mi? pekala! insanın, varlığını doğanın karşı konulmaz planlarına borçlu olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu yerküre üzerindeki varlığının yerküre kadar eski olduğu kanıtlanmışsa eğer, demek ki insan da, meşe gibi, aslan gibi, bu yerkürenin bağrında bulunan mineraller gibi, yerkürenin varlığının gerekli kıldığı ve kendi varlığını kimseye borçlu olmayan bir üründür; aptallara göre, gördüğümüz her şeyin biricik yaratıcısı ve imalatçısı olan bu tanrının, insan aklının varabileceği en son noktadan başka bir şey olmadığı, bu aklın kendi işlemlerine yardımcı olacak hiçbir şey bulamadığı anda yarattığı hortlak olduğu kanıtlanmışsa eğer; bu tanrının varlığının imkansız olduğu ve her zaman eylem halindeki, her zaman hareket halindeki doğanın, salakların karşılıksız olarak vermekten hoşlandıkları şeye kendiliğinden bağlı olduğu kanıtlanmışsa eğer, bu hareketsiz varlığın var olduğunu varsaysak bile, tek bir gün bile işe yaramadığından ve milyonlarca yüzyıldan beri aşağılık bir atalet içinde bulunduğundan onun tüm varlıkların kesinlikle en gülüncü olacağı kesinse eğer; onun, dinlerin bize tarif ettiği gibi var olduğunu varsaysak bile varlıkların kesinlikle en iğrenci olurdu; çünkü yeryüzünde kötülüğü mümkün kılmıştır; oysaki o her şeye kadirliğiyle bu kötülüğü engelleyebilirdi. demek istediğim, eğer tüm bunlar kanıtlansaydı, hem de tartışmasız gerçek olarak kanıtlansaydı, bu durumda insanı bu aptal, yetersiz, acımasız ve acınası yaratıcıya bağlayan dindarlığın pek gerekli bir erdem olduğuna inanabilir miydik?

ey elinde tırpanla dolaşan sizler, batıl inanç ağacına son darbeyi indirin; dalları budamakla yetinmeyin: etkileri bu kadar bulaşıcı olan bir bitkiyi tamamen kökünden söküp atın; sizin özgürlük ve eşitlik sisteminizin, isa sunağının rahiplerini, tek birinin bile varlığına müsaade etmeyecek kadar açıkça yadsıdığına kesinlikle ikna olun; onlar bu sistemi iyi niyetle benimsemiş olsalar bile vicdanlar üzerinde herhangi bir etki elde etmeyi başardıkları an onu yıkmaya kesinlikle çalışacaklardır. geçmişte yararlandığı durumla şu an mecbur bırakıldığı durumu karşılaştırarak, yitirdiği güveni ve otoriteyi yeniden ele geçirmek için elinden geleni yapmayacak rahip var mıdır? ve ihtiras içindeki bu tepesi tıraşlının bir süre sonra yeniden kölesi olmaya hazır, zayıf ve ödlekler ne çoktur!

avrupa kendisini hem kılıçtan hem de buhurdanlıktan sizin kurtarmanızı bekliyor. dini batıl inançların engellerini parçalamadan krallığın tiranlığını ortadan kaldırmanızın imkansız olduğunu unutmayın: bunlar birbirine öylesine sıkı sıkıya bağlıdır ki, ikisinden birinin varlığını sürdürmesine izin veriniz, ortadan kaldırmayı ihmal ettiğiniz hangisiyse onun nüfuzu altına bir süre sonra yeniden düşersiniz. bir cumhuriyetçi artık ne hayali bir varlığın kucağında ne de aşağılık bir dalaverecinin kucağında dize gelmelidir; onun tek tanrısı cesaret ve özgürlük olmalıdır artık.

daima sefil bir adam, aşağılık bakış açısıyla krallık düzeninin acımasızlıklarına hep bağlı kalacaktır; geçmişte kabul etme çılgınlığını gösterdiğimiz bu din kadar bayağı bir dinin aptallıklarına boyun eğdiğinde, o artık bana ne yasaları buyurabilir ne de aydınlanmayı taşıyabilir; ben onu ancak ön yargıların ve batıl inancın kölesi olarak görürüm.

roma'da bile, papaların sarayının süslenmesinde ya da güzelleştirilmesinde kullanılan şeylerin örneği paganlıktadır ve dünya durdukça, büyük adamların esin gücünü de yalnızca bu pagan nitelikler coşturacaktır.

tüm halkların tarihine bakın: batıl inançları yüzünden kurtulamadıkları alıklık nedeniyle, sahip oldukları hükümetin yerine monarşik bir hükümeti koymayı asla istemediklerini göreceksiniz; kralların dini desteklediğini ve dinin de kralları kutsadığını görürsünüz daima. kahya ile aşçının hikayesi bilinmektedir: siz bana biber verin, ben de size tereyağını vereyim. zavallı insanlar, bu iki hergelenin efendisine benzemek zorunda mısınız?

dinlerin, despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın; tüm despotların ilki bir rahipti. despotizm ile din arasında tüm zamanlarda, tüm yüzyıllarda öyle sıkı bağlar kuruldu ki, birini yok ederken diğerinin temellerini de dinamitlemek gerektiği artık gün gibi aşikardır; despotizm her zaman dine yasa olarak hizmet edecektir. yine de ne katliamları ne de sürgünleri öneriyorum; tüm bu dehşet verici şeyler, bir an bile tahayyül edemeyeceğim kadar uzaktır yüreğime. hayır, asla öldürmeyin, asla sürmeyin; bu vahşilikler kralların ya da onlara öykünen hergelelerin vahşiliğidir; bu vahşilikleri uygulayanları kendi yöntemleriyle korkutamazsınız.

her halk kendi dininin en iyisi olduğunu ileri sürer ve ikna etmek için de yalnızca birbirleriyle uyumsuz olmakla kalmayan, neredeyse hepsi de çelişik olan sayısız kanıta dayanır. içinde bulunduğumuz derin cehalette, bir tanrının varlığını varsayarsak, hangi din tanrının hoşuna gidebilir? eğer aklı başında insanlarsak ya bunların hepsini korumalıyız ya da hepsini yasaklamalıyız; onları yasaklamak kesinlikle en emin yoldur; çünkü hepsinin şaklabanlık olduğuna ahlaki olarak inanıyoruz ve var olmayan bir tanrıyı hiçbir din memnun edemez.

ernesto "che" guevara

alberto manguel

8 ekim 1967'de, bolivya ordusu özel kuvvetlerinin küçük bir müfrezesi sucre'nin doğusunda, la higuera köyüne yakın fundalık bir sel yatağında, bir grup gerillayı pusuya düşürdü. ikisi sağ olarak esir alındı: sadece willy diye tanınan bolivyalı bir savaşçı ile, küba devrimi'nin kahramanı, bolivya devlet başkanı general rene barrientos'un "castro komünizmi ajanlarının yabancı istilası" dediği şeyin lideri ernesto "che" guevara. yarbay andres selich haberi alınca bir helikoptere atladı ve la higuera'ya uçtu. viran bir okul binasında esiriyle 45 dakika konuştu.

1990'ların sonuna kadar, che'nin son saatleri hakkında çok az şey biliniyordu; selich'in dul eşi, 29 yıllık sessizliğin ardından nihayet amerikalı gazeteci jon lee anderson'ın, selich'in bu olağanüstü konuşmaya ilişkin notlarına başvurmasına izin verdi. tarihi bir belge olarak öneminin de ötesinde, bir adamın son sözlerinin düşmanı tarafından saygıyla kaydedilmiş olmasında dokunaklı bir yan var.

"comandante, sizi biraz morali bozuk gördüm." dedi selich, "bu izlenime kapılmamın nedenlerini açıklayabilir misiniz?"

"başarısızlığa uğradım." diye cevap verdi che, "her şey bitti, beni bu durumda görmenizin nedeni bu."

"kübalı mısınız, arjantinli mi?" diye sordu selich.

"kübalıyım, arjantinliyim, bolivyalıyım, peruluyum, ekvadorluyum.."

"neden ülkemizde eylem yapma kararı aldınız?"

"köylülerin nasıl bir durumda yaşadığını görmüyor musunuz?" diye sordu che. "vahşiler gibiler, yürek parçalayan bir yoksulluk içinde yaşıyorlar, uyumak ve yemek yemek için tek bir odaları var, giyecek giysileri yok, hayvanlar gibi terk edilmişler."

"ama küba'da da aynı şey oluyor." diye cevabı yapıştırdı selich.

"hayır, bu doğru değil." diye aynen karşılık verdi che. "küba'da yoksulluk olduğunu inkar etmiyorum ama hiç değilse oradaki köylülerin bir ilerleme hayali var; oysa bolivyalı umutsuz yaşıyor. nasıl doğduysa öyle ölüyor, kendi insanlık durumunda bir iyileşme görmeden."

cia che'yi canlı istiyordu ama belki de onların emirleri, operasyonu gözetip denetlemekten sorumlu küba doğumlu cia ajanı felix rodriguez'e hiç ulaşmamıştır. che ertesi günü idam edildi. esirleri savaşırken öldürülmüş gibi görünsün diye infazcılar onun kollarıyla bacaklarına ateş ettiler. sonra che yerde kıvranırken, -besbelli yüksek sesle bağırmamak için bileklerinden birini ısırırken- son bir kurşun göğsüne girdi ve ciğerlerini kanla doldurdu.

che'nin bedeni uçakla vallegrande'ye götürüldü, orada iki gün sergilendi ve görevliler, gazeteciler ve kent halkı gelip ona baktı. selich ve diğer subaylar, cesedi vallegrande uçuş pisti yakınlarındaki gizli bir mezarda kaybetmeden önce, başında durup fotoğrafçıya poz verdiler. ölü isa'yı kaçınılmaz biçimde hatırlatan -yarı çıplak zayıf beden, sakallı, ıstırap içinde yüz- ölü che'nin fotoğrafları bir kuşağın belli başlı ikonlarından biri halini aldı.

che bizim gördüğümüzü görmüş, bizim gibi hissetmişti, "insanlık durumu"nun temel adaletsizliklerine karşı öfke duymuştu; ama bizden farklı olarak bu konuda bir şeyler yapmıştı. yöntemlerinin şaibeli, siyasi felsefesinin yüzeysel, ahlaklılığının acımasız olması ve nihai başarısının imkansız görünmesi ise, onun, yerine tam olarak ne koyacağı konusunda asla pek emin olmasa da yanlış olduğunu düşündüğü şeye karşı savaşmayı kendine görev edinmesinin yanında daha önemsiz kalıyor.

14.2.14

tıkanma

chuck palahniuk

gerçek şu ki, dul bir anne tarafından yetiştirilen her erkek çocuk, evli doğmuş sayılır. bilmiyorum ama, bence annesi ölene dek her erkeğin hayatındaki diğer kadınların hiçbiri metres olmaktan öteye geçemez.

seksle ilgili sorun da diğer bütün bağımlılıklarla aynıdır. her zaman iyileşirsin. sonra yine yoldan çıkarsın. rol kesersin. uğruna savaşacak bir şeyler bulana kadar, bir şeylere karşı savaşmayı seçersin. seks güdümlüsü olarak yaşamak istemediğini söyleyen bu insanlara benim diyeceğim tek şey, boş verin gitsin olur. yani hayatta seksten daha iyi ne var ki? hiç şüpheniz olmasın; en kötü oral seks bile, mesela en güzel gülü koklamaktan iyidir. en güzel gün batımını izlemekten de. ya da çocukların kahkahalarını duymaktan. hiçbir zaman, ter fışkırtan, popoya kramp saplayan, kasık ıslatan bir orgazm kadar güzel bir şiir okuyabileceğimi sanmıyorum. resim yapmak veya opera bestelemek, yeni bir istekli götle karşılaşana dek öylesine yapılan işlerdir. seksten daha iyi bir şeyle karşılaştığınız anda hemen beni arayın. benim için de rezervasyon yaptırın.

seks yaparken bir erkeğe annesini sorarsanız, büyük patlamayı sonsuza kadar geciktirebilirsiniz.

seksin büyüsü, kendine mal etmenin yükü olmaksızın kazanmaktır. eve ne kadar çok kadın götürürseniz götürün, asla anımsama sorunu yoktur.

zayıfmış gibi yaparak, güç kazanırsınız. kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların kendilerini güçlü hissetmesini sağlayabilirsiniz. insanların sizi kurtarmasına izin vererek aslında siz onları kurtarırsınız. tek yapmanız gereken nazik ve minnettar davranmaktır. bu yüzden ezilen taraf olmaya devam edin. siz onların cesaretinin kanıtısınız. bir zamanlar kahraman olduklarının kanıtı. başarılarının kanıtı.

numara yaptığınız sürece ağlamanın kötü bir yanı yoktur.

deja vu'nun bir de tersi vardır. buna jamais vu denir. sürekli aynı insanlarla karşılaşıp aynı yerlere gidersiniz ama her defasında ilk kez olmuş gibi hissedersiniz. herkes her zaman yabancıdır. hiçbir şey tanıdık gelmez.

insanın elde ettiği kadını asla düşünmemesi komiktir aslında. unutamadığın kişi, daima senden uzakta olandır.

insan ancak ıstırap çekmeyi seçtiğinde gerçekten küçük düşürülebilir.

yaşamınızda, rayından çıkabilecek şeylerin hepsini fark ettikten sonra hayat yaşanır olmaktan çıkar, daha çok beklemekle geçer. kanseri beklemekle. bunamayı beklemekle. her aynaya baktığınızda zona olabilecek kırmızı lekeler aramaya başlarsınız.

ömrüm boyunca kendimi karşı olduğum şeyle ifade ettim. her şeye karşı savaştım; ama zamanla aslında hiçbir şeyin yanında olamadığımı da anladım.

vaktimizin çoğunu başkalarının yarattığı şeyleri yargılayarak geçirdiğimizden, kendimiz hiçbir şey yaratamadık.

erkekler birer şovenist domuz olarak doğmazlar, sonradan olurlar ve her gün binlerce erkek kadınlar tarafından bu şekilde yetiştirilmektedir. belli bir süre sonra vazgeçip seksist, bağnaz, ruhsuz, kaba ve kerizin kerizi olduğunuz gerçeğini kabullenirsiniz. kadınlar haklıdır. siz haksız. bu fikre gün geçtikçe alışırsınız. insanların sizden beklediği gibi yaşamaya başlarsınız. uymasa da uydurursunuz.

erkekler doğum sırasında çekilen bütün şu acılar ve dökülen kan yüzünden doğurmadıklarına memnun olduklarını söyleyebilirler; ne var ki, kedi erişemediği ciğere murdar der. erkeklerin, kadınların başardığı bu imkansıza yakın olayın uzağından bile geçemediği açıktır. beden gücü, soyut düşünceler, falluslar; erkeklerin sahip olduğu sanılan bu avantajlar aslında semboliktir. fallusla çivi bile çakılmaz.

seks, hemen hemen bütün sorunları çözer.

hayatta hiçbir şey sizin hayal ettiğiniz kadar güzel olamaz. hiçbir kadın sizin kafanızdaki kadar güzel olamaz. hiçbir şey sizin fantezileriniz kadar heyecan verici olamaz. hiçbir şey hayal ettiğin kadar mükemmel değildir.

eğer aydınlanmak istiyorsan, yeni arabalar cevap değildir.

dil, dünyanın nimetlerini ve ihtişamını bertaraf etmek için bulduğumuz bir yöntemdir. uyuşturucular, obezite, alkol veya seks, huzuru bulmak için kullanılan farklı farklı yöntemlerdi. bildiklerimizden kaçmak için. eğitimimizden. elmayı ısırmış olmaktan.

siz insanlar benim bir şey hissetmemi sağlayamayacaksınız. bana ulaşamayacaksınız bile. ben aptal, hissiz, düzenbaz piçin tekiyim. hikaye bundan ibaret. eğer bir şeyler hissetmek isteseydim, lanet olası bir filme giderdim. herkesin doğası sadece bir yalan. insan ruhu diye bir şey yok. duygular saçmalık. sevgi saçmalık. yaşarız ve ölürüz. bunun dışındaki her şey sadece hayal. bunlar edilgin hatunların duygular ve hassasiyetlerle ilgili saçmalıkları. sadece uydurulmuş, taraflı, duygusal zırvalıklar. ruh yok. tanrı yok. sadece kararlar, hastalıklar ve ölüm var.

aşk saçmalıktır. duygular saçmalıktır. ben bir kayayım. pisliğim. hiçbir şeyi sallamayan bir götüm ve kendimle gurur duyuyorum.

üçüncü dereceden taciz veya ikinci dereceden kanuna karşı gelme, birinci dereceden hakaret veya ikinci dereceden rahatsızlık verme durumu vardı ve aptal oğlan diğer insanların yaptığından başka bir şey yapmaya korkar olmuştu. yeni, farklı veya orijinal bir şey muhtemelen kanunlara aykırıydı. riskli veya heyecan verici her şey insanı doğrudan hapse yollardı.

insanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini; bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmazdı, satın alınabilenler hariç. lunaparka gitmek gibi. film izlemek gibi. ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırılırdı. gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. gerçek mutluluk yok. gerçek heyecan yok. eğlence, keşif, buluş yok. bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar. gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız. her şey berbat bir hal almadığı sürece, yoluna da girmeyecek.

kadınların boşalmamak için boktan şeyler düşünmek zorunda olmaması hiç de adil değil.

lütfen, bana bu dünyada olduğu gibi görünen bir tek şey söyle.

kadınlar eşit hak falan istemezler. bastırıldıkları zaman daha fazla güçleri oluyor çünkü. erkekler onların büyük suikatsçı düşmanları olsun istiyorlar. varlıklarının temeli buna dayanıyor.

geçmişini hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkumdur. ama ben geçmişini hatırlayanların daha da beter durumda olduklarını düşünüyorum. geçmişini hatırlayanlar hikayeyi daha da karman çorman bir hale getirirler. bence geçmişini hatırlayanlar geçmişleri tarafından etkisiz hale getirilirler.

kadavralarla ilgili şeyler düşündüğünüz sürece, hiçbir yere varadan hatuna saatlerce binebilirsiniz.

para için dilenmediğim sürece, insanların bana acımasındansa benden nefret etmesini tercih ederim.

artık, nasıl olduğumu biliyormuş numarası yapmıyorum bile.

anlamadığımız şeylerle yaşayamıyor oluşumuz ne kötü. her şeyin etiketlenmesine, açıklanmasına ve yeniden yapılanmasına ne kadar da ihtiyacımız var. kesinlikle açıklanamıyor olsa bile. tanrı'nın bile.

sonrasındakiler asla ilk sefer kadar iyi olmaz.

kilitlenmemiş tuvalet kapılarının arkasında karşılaştığınız insanlar havadan sudan konuşmaktan bıkmış insanlardır. güvenlikten yorulmuş insanlardır. bu insanlar bir sürü ev dekore etmişlerdir. bunlar sigara içmeyen, şeker, tuz, yağ ve biftek yemeyen, bronz tenli insanlardır. bunlar sonunda kazandıkları her şeyi sadece kaybetmek için ömür boyu çalışan anne babalarını ve büyükanneleriyle büyükbabalarını görmüş insanlardır. beslenme tüpüyle hayatta kalabilmek için bütün servetini harcayan, nasıl çiğneneceğini ve yutulacağını dahi unutan insanları görmüş kişilerdir. kilitlenmemiş kapıların ardında oturan bu insanlar daha büyük bir evin sorunları çözmeyeceğini çok iyi bilirler. daha iyi bir eş, daha çok para ve daha gergin bir cildin de. sahip olacağın her şey, bir gün kaybedeceğin şeylerden sadece biridir. cevap, bir cevabın olmamasıdır.

insan bazı sınırları aşınca, aynı şeyi tekrar tekrar yapmak istiyor.

herhangi bir şey yaratma riskini göze alamadığım için ömrüm boyunca her şeye saldırdım.

geçmişi geri getirmenin imkanı yoktur. sadece rol yapabilirsiniz. kendinizi kandırabilirsiniz; ama biten bir şeyi tekrar yaratamazsınız.

bazı çizgileri geçtikten sonra, hep geçmek istiyorsunuz.

belki de bilmek önemli değildir.