31.8.16

uzun lafın kısası

alexandre dumas: bazı insanlarda aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.

amin maalouf: gerçek, çok şey isteyen bir sevgilidir. hiçbir ihaneti kabul etmez, bütün inancın ona yönelik, yaşamının bütün anları ona aittir.

choderlos de laclos: insan ciltler dolusu yazar da bir çeyrek saatlik konuşmanın aydınlatıvereceği bir şeyi bir türlü anlatamaz.

epikuros: insanın ruhuyla ilgilenmesi için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

william s. burroughs: başarı kazanacağın bir yaşam biçimi hakkında yazılacak bir şey varsa şudur: bavulunu daima hazır tut ve yolculuğa hazır ol.

gustave flaubert: büyük yaradılışlar her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.

james baldwin: kadınlar erkekleri, erkeklerin görülmek istedikleri gibi görmezler. bütün zayıf noktaları, kanayabilecek yerleri bilirler.

wittgenstein: şu aşkın zırıltıları keselim; zira her şey insanın çenesine atılmış bir yumruk kadar açık.

klaus schröter: sanatsal üretimin anlamı ve değeri konusunda şüphe duymak entelektüel bir dürüstlüktür.

mehmet eroğlu: bir keresinde kendimi değerli hissetmiştim, yazabildiğimi sandığım gece. ama sabah beş para etmez birisi olarak uyandım.

oscar lewis: hayat bir güldürü, dünya bir tiyatro, bizler de oyuncuyuz.

sabahattin ali: şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

29.8.16

the matrix

the wachowskis

"hiç uyanık mısın, uyuyor musun; bundan emin olamadığın duygusuna kapıldığın oldu mu?"

"her zaman. buna "meskalin" diyorlar. uçmanın tek yoludur."

buraya neden geldiğini biliyorum, neo. neler yaptığını da biliyorum. geceleri neden uyuyamadığını. neden yalnız yaşadığını ve neden her gece bilgisayarının karşısında sabahladığını biliyorum. sen onu arıyorsun. biliyorum; çünkü bir zamanlar ben de aynı şeyi arıyordum. ve o beni bulduğunda aslında aradığımın o olmadığını söyledi. bir cevap arıyordum. bizi harekete geçiren sorunun kendisi, neo. seni buraya getiren de, aynı soru. sorunun ne olduğunu sen de biliyorsun. cevap oralarda bir yerde, neo. o da seni arıyor. ve eğer çok istersen seni bulacaktır. sende zaten uyanmayı bekleyen ve gördüğü şeyleri kabul eden birinin bakışları var.

matrix her yerdir. etrafımızı çevreler. şu anda bile, bu odanın içinde. pencereden baktığında ya da tv'yi açtığında onu görebilirsin. çalışmaya gittiğinde onu hissedebilirsin. kilisede bile. vergilerini öderken. gerçekleri görmeni engellemek için gözlerinin önüne çekilen bir dünya bu. "ne gerçeği?" bir köle olduğun gerçeği neo. sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun. dokunamadığın, tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapisanedesin. beyninin içi bir hapisane. ne yazık ki, matrix'in ne olduğu kimseye anlatılamaz. bunu kendin görmek zorundasın. bu senin son şansın. bundan sonra, bir geri dönüş olmayacak. mavi hapı alırsan bu hikaye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın. kırmızı hapı alırsan, harikalar diyarı'nda kalırsın. ben de sana tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm. unutma, sana vaat ettiğim tek şey "gerçek." fazlası değil.

gerçek olan nedir? "gerçeği" nasıl tanımlarsın, neo? eğer hissedebildiklerinden dokunabildiklerinden, tadıp görebildiklerinden bahsediyorsan, onlar sadece beynin tarafından yorumlanan elektriksel sinyallerdir. işte senin bildiğin dünya bu. 20. yüzyılın sonundaki dünya. şu anda sadece sinirsel etkileşimli bir simülasyonun parçası olarak var. biz de buna "matrix" diyoruz.

bir kuralımız vardır. hiçbir aklı belirli bir yaşa gelmeden özgürleştiremeyiz. tehlikelidir. zihin gerçeği kabul etmekte zorluk çekebilir. bunu daha önce de gördüm.

ne olduğunu düşünme. ne olduğunu bil. hadi! vurmayı denemeyi bırak da vur!

aklını özgürleştirmeye çalışıyorum, neo. ama ben sadece kapıyı gösterebilirim. kapıdan girmesi gereken kişi sensin.

bildiklerini unutman gerek neo. korku, şüphe ve inançsızlık. aklını özgür bırak.

matrix bir sistemdir, neo. ve bu sistem bizim düşmanımız. içine girdiğinde, ne görürsün? işadamları, öğretmenler, avukatlar, marangozlar.. kurtarmak istediğimiz insanların kendi akılları. ama bunu yapana kadar, bu insanlar hala bu sistemin bir parçası ve bu yüzden bizim düşmanımız. bunu anlamak zorundasın. bu insanların çoğu kurtarılmaya henüz hazır değiller. ve bazıları o kadar çaresiz, o kadar umutsuzca sisteme bağlanmışlar ki, onu korumak için savaşacaklardır.

biliyor musun? bu bifteğin var olmadığını biliyorum. bunu ağzıma koyduğumda matrix'in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum. 9 yıldan sonra ne fark ettim biliyor musun? cehalet, erdemdir. hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. hiçbir şey! anladın mı? zengin olmak istiyorum. bilirsin, önemli biri. örneğin bir aktör. içgüdülerimizi reddetmek, bizi insan yapan özümüzü reddetmektir.

hayatım boyunca anılarım oldu. hiçbiri yaşanmadı.

peki, neleri biliyor? "her şeyi mi?" hep yeterince bildiğini söyler. "o halde asla yanılmıyor." bunu doğru ya da yanlış kavramlarıyla düşünmemeye çalış. o bir yol göstericidir, neo. yolu bulmana yardım edebilir.

bana göre bir ırk olarak insanoğlu kendi gerçekliğini sefalet ve acıyla tanımlıyor. türlerinizi sınıflandırma fikrine kapıldığım bir günümde aslında sizin memeli olmadığınızı anlayıverdim. bu gezegendeki her memeli içgüdüsel olarak çevresindeki ortamla doğal bir denge oluşturur. ama siz insanlar bunu yapmıyorsunuz. siz belirli bir alana yerleşip çoğalıyorsunuz. sonunda bütün doğal kaynaklar yok olana kadar, buna devam ediyorsunuz. hayatta kalmak için yapabileceğiniz tek şey olarak da, başka bir alana yayılmak kalıyor. bu gezegende aynı yöntemi kullanan bir başka organizma daha var. ne olduğunu biliyor musun? bir "virüs." insan türü bir hastalık. bu gezegende bir kansersiniz. bir tür salgın.

orada olduğunuzu biliyorum. artık sizi hissedebiliyorum. korktuğunuzu biliyorum. bizden korkuyorsunuz. değişimden korkuyorsunuz. geleceği bilmiyorum. buraya, size bunların nasıl biteceğini söylemeye gelmedim. buraya, size nasıl başlayacağını söylemeye geldim. bu telefonu kapatacağım. ve o insanlara görmelerini istemediğiniz şeyleri göstereceğim. onlara sizin olmadığınız bir dünya göstereceğim. kuralları ya da yöneticileri olmayan, sınır ya da engel tanımayan öyle bir dünya ki, orada her şey mümkün! bundan sonra neler olacağını da size bıraktığım bir seçim.

27.8.16

din

samuel butler: inanç en kolay yolu izleyen herhangi bir olgudan farksızdır.

lincoln steffens: neden insanlar zeka seviyeleri ne kadar düşükse o kadar spiritüel bir hale geliyorlar?

robert burns: neden zihnin dini kabul etmesi, her zaman kalbin sınırlarının küçülmesine ve özgürlüğünü yitirmesine yol açar?

euripides: rastgele ve pervasız şans ve değişim faktörleri dünyayı kontrol ederken, tanrı'nın var olduğunu kabul ederek kendimizi gerçek dışı rüyalar ve yalanlarla kandırmıyor muyuz?

noam chomsky: dinin özünde mantıksız olduğu doğrudur. hiçbir tez ya da kanıt olmaksızın bir inanca bağlanıp bir diğerine sırt çevirmemizin sebebi nedir?

clarence darrow: herkes yaşamının ne zaman başladığını bilir. eğer geçmişte var olmamışsam, gelecekte -ölümden sonra- nasıl var olabilirim?

diderot: "o halde hiçbir şeye inanmıyor musun? buna rağmen ahlaki prensiplerin inançlı birininkiyle aynı. nasıl? çalmıyor musun? insanları öldürmüyor musun? onları soymuyor musun? o halde bir inançsız olmak sana ne kazandırıyor?" hiçbir şey, hanımefendi. inançlı kişiler bunu kar etmek amacıyla mı yapıyor?

25.8.16

nietzsche

zygmunt bauman

"yalnızca yarından sonraki gün bana aittir. bazıları ölümden sonra doğar."

işte böyle dedi zerdüşt aracılığıyla. insanlığa "şimdiye kadar verilmiş en büyük armağanı" vermişti. yaşamına ilişkin geriye dönük genel bir araştırmayı da aşağıdaki hükümle sonuçlandırıyordu:

"yazgımı biliyorum. bir gün korkunç bir şeyin anısıyla birlikte anılacak benim adım -yeryüzünde eşi görülmemiş bir krizin, en derin vicdan çatışmasının, o güne dek inanılmış, istenmiş, kutsallaştırılmış ne varsa, hepsine karşı yöneltilecek bir son sözün anısıyla. insan değilim ben, dinamitim. ilk saygın insan olmak benim yazgım. hakikati ilk keşfeden bendim."

cleo

henry miller

cleo sahnede göründüğü zaman, herkes fışkırtmaya hazır bir durumdadır. herkes şapkasının altında işe koyulur. bir koyu süt töreni. meni, benzin kadar bol akar. kör bir adam dahi ortalıkta kancıktan başka bir şey olmadığını fark eder. insanı asıl şaşırtan şey, hiçbir zaman toplanma olmamasıdır. ara sıra biri çıkıp evinde paslı bir jiletle hayalarını keser; fakat böyle ufak tefek şeyleri gazeteler yazmaz.

cleo'nun dansını muhteşem hale getiren şeylerden biri de, kuşağının ortasında, tam kuytusunun üzerine yerleştirilmiş bir ponpondu. gözlerinizi o noktaya dikmenize yardım ederdi. cleo bunu fırıl fırıl döndürebildiği gibi, cereyan çarpmışçasına hoplatır ve titretebilirdi de. bazen orgazm olmuş bir kuğunun dinlenmeye çekilmesi gibi, kesik kesik hareketlerle gevşerdi. bazen bu ponpon arsız ve edepsiz olurdu, bazen de somurtkan ve suratsız. bu ponpon, cleo'nun bir parçası, onun venüs tepesinde çıkmış bir tüy yumağı gibiydi. bunu, bir cezayir kerhanesinde, fransız bir tayfadan ele geçirmiş olmalıydı. henüz kadınların orasına burasına el atmamış olan 16 yaş civarındaki gençler için, bu numara oldukça tahrik ediciydi.

yüzünün neye benzediğini bir daha kolay kolay anımsayamadım. hayal meyal aklımda kaldığına göre, ucu kalkık bir burnu vardı. vücudunun önden görünüşünde, tam ortada, karmen kırmızısı ile boyanmış büyük bir göbek görürdünüz. bu göbek, aç bir ağız gibi dururdu. birdenbire felç olan bir balığın ağzı gibi. kuytusuna bakmanın bunun yarısı kadar bile heyecan vermeyeceğine eminim. olsa olsa, köpeğin bile başını çevirip koklamayacağı pembemsi ve mavimsi bir dilim et. belinin üst kısmı, göğüs kemiklerinin altından kubbeleşmiş, dolambaçlı bir armudu andıran et, daha canlıydı. göğsü bana hep, baldırları şemsiye tellerinin iskeleti gibi son bulan bir terzi mankenini çağrıştırırdı. çocukken elimi mankenin göbeğinde gezdirmekten zevk alırdım. aslında mankenin kollarının ve bacaklarının olmayışı, vücudunun dolgun güzelliğini daha da artırırdı. bazen, alt tarafında bir şey olmaz, sadece boynunda parlak siyaha boyanmış bir yaka bulunurdu. ne güzel kaçamaklardı bunlar. bir gece, asıl gösteriden önceki zamanı doldurmak için yapılan küçük bir gösteride, evlerdeki elbise modellerinin canlısına rastladım. sahnede sanki yüzüyormuşçasına rahat ve zarif el hareketleri ile dolaşıyordu. yanına epeyce yaklaşarak konuşmaya başladım. büyük şehirlerin şık semtlerindeki kuaförlerde görebileceğiniz balmumundan yapılmış heykelleri andıran oldukça güzel bir başı vardı. viyanalı olduğunu öğrendim; doğuştan ayakları yokmuş. fakat yoldan çıkıyorum.. beni cezbeden taraf, mankende görmüş olduğum şehvet veren kabarıklığın, armuta benzer çıkıntı ve kıvrımın bu kızda da mevcut olmasıydı. onu her açıdan görebilmek için uzunca bir süre sahnenin önünde dikildim. bacaklarının başlangıç yerlerinin bu kadar birbirine yakın olması şaşırtıcıydı. onu inceledikçe, ona olan isteğim artıyordu. kendimi, kollarımı onun ince beline dolamış, yerden kaldırmış ve alıp kaçırarak ırzına geçiyormuşum gibi hayal ediyordum.

her şeyin süresi hesaplanmıştı. saat 10.23'ü çaldığında cleo ikinci ve son numarasını yapmaya hazırdı. kontratında tam sekiz buçuk dakika kanatlarıyla bekleyecek ve final için ötekilere katılacaktı. o on iki dakika mahvediyordu onu. tamamen kaybedilen kıymetli dakikalar. elbiselerini bile değiştiremezdi. bütün parlaklığını perde inene kadar göstermesi gerekiyordu. bu da onu yakıp kül ediyordu.

cleo vücudunu davulun yuvarlanışı gibi büyük titremelere kaptırmadan önce, hipnotik bir yumuşaklık ve kobra esnekliği içinde dolanır sahnede. süt beyaz bacakları boncuklardan yapılı bir tül altındadır: pembe meme başları şeffaf bir ipekle örtülüdür. kemiksiz, süt gibi ve uyuşuk: samandan yapılma peruklu bir denizanasının cam boncuklar gölündeki hali gibi.

üstündeki çıngıraklı giysileri atarken bom-bomlar dom-dom, dom-domlar da bom-bom olur.

cleo'nun sahnedeki gösterisi beni kendime getirdi. cleo da bacaksız doğmuş o adamı iğfal eden zavallı kadar toplumdışı kalmış mıydı? cleo'nun üstüne kimse saldırmazdı, coney ısland'daki bacaksız güzeli kimsenin sevmeye cesaret edemediği gibi. halbuki vücudunun her hareketi sevişmeye davetkardı; ama kimse bu davete katılmayı aklından bile geçirmezdi. cleo'ya dans ederken yaklaşmak, kenar mahalle gösterilerine çıkan bir zavallıya tecavüz etmek kadar iğrenç bir şey olarak düşünülürdü.

cleo, spotların ışığında gittikçe daha parlak bir görünüş kazanıyordu. göbeği naufragé gibi kabarmış kıpkırmızı bir denizi andırıyordu. göbeğinin altındaki bölgeden çiçek gibi parçalar katıyordu orkestraya. bom-bomlar dom-dom, dom-domlar da bom-bom oluyordu. kendi kendini tatmin edenlerin kanları onun damarlarında akıyordu. meme başları iç içe geçmiş damarlardan yapılma mor bir türlüyü andırıyordu. ağzı, sıcak bir uzvu kesen kocaman kırmızı bir fildişi gibiydi. kolları kobra, bacakları ise rugan deridendi. yüzü fildişinden daha solgun ve ifadesi yucatan şeytanlarınınki kadar sabitti. kalabalığın yoğunlaşan şehveti, yıldızların ritmiyle güneş sistemine madde oluyordu. ateşler içindeki dünyadan büzülerek oluşmuş bir ay gibi, kanlı et parçaları kusuyordu. savaş alanlarındaki kurbanların hayal ettiği gibi, ayaklarını oynatmadan hareket ediyordu.

cleo dansını bitiriyordu. çarpıntılı son dakikalar, osmanlının ölümüne ilişkin derin düşüncelere rastlıyordu.

24.8.16

gemide

ingeborg bachmann


enginlere açılan gemilerde çalışmaktır en iyisi
halat düğümlemek, su boşaltmak
delikleri yamayıp yüklere bakmak
en iyisi, yorulmak ve yığılıp kalmaktır akşamları
en iyisi, uyanmaktır sabahın ilk ışıklarıyla
yerinden oynatılamayan ufkun karşısına dikilmek
aldırmamak, hoyrat denize ve dalgaların üzerine kaldırmak gemiyi
çevirmek hep geri dönen güneş kıyılarına

23.8.16

öğretmen

thomas bernhard

ömrüm boyunca, akademik unvanların tümünden ve onları taşıyanlardan nefret ettim. bana göre her şeyden daha iğrençler. "üniversite profesörü" sözünü duyduğum anda midem bulanır. böylesi bir unvanın çoğunlukla çok olağanüstü bir budalalığın kanıtı olduğu söylenebilir. böyle bir unvan kulağa ne kadar korkunç geliyorsa, bu onu taşıyanın o kadar büyük bir budala olduğunu gösterir.

öğretmenler bana her zaman "hazır ol"un ve donuna kadar disiplin altına alınmış bir aptallığın timsali olarak görünmüşlerdir. üstelik bir de büyük iddiaları olan, kamuya zararlı bir gülünçlüğün timsali. çünkü öğretmenlerin, öteki bütün iddiaların ötesinde büyük iddiaları vardır. öğretmen bütün bir kuşağın sözcüsüdür.

öğretmenler gerçekte, evlerinde karılarına karşı açığa vuramadıkları sapıkça heveslerini öğrencilerine karşı açığa vuran kompleksli riyakarlardır. öğretmenler, aydın denilenler arasında en tehlikeli ve en alçak olanlardır. hainlik söz konusu olduğunda onlar hakimlerden asla aşağı kalmazlar; ki hakimlerin hepsi de toplumun en alt düzeylerindendir. öğretmenler ve hakimler devletin en hain hizmetkarlarıdır. hiçbir öğretmene ve hakime güvenilmez; onlar talihsiz bir biçimde darmadağın olmuş yaşamlarına duydukları intikam arzusu ve iğrenç bir şımarıklıkla, her gün ellerine düşen insanların çoğunu mahvederler, hiç gözlerini kırpmadan ve insafsızca; üstelik de bunu yaptıkları için maaş alırlar. öğretmenlerin tarafsızlığı, hakimlerinki gibi adi, ikiyüzlü bir yalandır.

21.8.16

oxford: just talking

pascal mercier

manastıra benzeyen binaların arasındaki gece sükuneti bana neden böyle donuk geliyor, böyle tatsız ve ıssız, tamamıyla ruhsuz ve sevimsiz? sabahın üçünde ya da dördünde bile, sokaklarda tek bir kişi kalmamışken bile hayat kaynayan rua augusta'dan ne kadar farklı! parlak, inanılmaz bir ışıltısı olan taşların gerisinde nasıl olur da kutsal adlar taşıyan binalar, bilginlik hücreleri, seçkin kitaplıklar, içlerinde kusursuz cümlelerin söylendiği, ölçülüp biçildiği, karşı çıkılıp savunulduğu, tozlu kadife sessizliğiyle dolu odalar bulunabilir? nasıl olabilir bu?

tanrı kendi kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? sorunun yanıtı hayırsa her şeye kadir değildir; evetse yine her şeye kadir değildir; çünkü o zaman da taş vardır ortada.

her zaman böyledir bu. bir başkasına bir şey söylemek: o sözlerin bir etkisi olacağını nasıl bekleyebiliriz? içimizden her zaman akan düşünceler, resimler ve duygular ırmağı, bu azgın ırmak tesadüfen, tamamıyla tesadüfen kendi sözlerimize uymuyorlarsa, sulara kapılıp gitmemesi, unutulmaya terk edilmemesi bir mucize olurdu. benim için durum farklı mı diye düşündüm. ben bir başkasına gerçekten kulak verdim mi hiç? onu söyledikleriyle birlikte içime aldım mı, içimdeki ırmağın yönünün değişmesine izin verdim mi?

insanlar konuşurlar ve konuşmanın tadını çıkarırlar, tıpkı dillerinden sözlerin yorgunluğu gitsin diye dondurma yalamanın tadını çıkardıkları gibi. oysa burada herkes hep durum öteki türlüymüş gibi davranır. sanki söyledikleri inanılmaz derecede önemliymiş gibi. ama o önemli sözlerin de uyumaları gerekir, sonra geriye pis kokulu bir sessizlik kalır; çünkü her yerde kendini beğenmişliğin kadavraları yatmakta, sessizce kendi kendilerine kötü kokular yaymaktadırlar.

lakerda*

mario levi

endülüs emevi günleri zamanında ailesinin geçimini balıkçılıkla sağlayan bir adam varmış. bu balıkçı kızına çok düşkünmüş. her balık tutuşunda onu düşünürmüş. bir keresinde kızın canı çok balık çekmiş. ne var ki o gün "şabat"mış, balıkçının denize çıkması mümkün değilmiş. bu yüzden de bu isteği yerine getirmediğine çok üzülmüş. sonraki günlerde balığa çıktığındaysa bu üzüntüyü bir daha yaşamamak ve yaşatmamak için kendine bir çare aramış. balığı ayıklayıp tuzlama fikri de o zaman aklına düşmüş işte. tuzlayarak, ava çıkamadığı zamanlar için saklamayı başardığı bu balığa da, yine çok sevdiği kızını düşünerek "la querida" demiş. "la querida" ya da dilimizdeki karşılığıyla "sevgili". sonra da kelime değişmiş, tarihin akışında, daha birçok kelime gibi, daha kolay söylenir ve coğrafyasına uygun halini almış, "lakerda" olmuş.

not: ayrıca bkz. sevan nişanyan

20.8.16

insan lekesi

philip roth

gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

dünyanın koşuşturması içinde en az acıyla yaşamanın sırrı, olabildiğince çok insanın sizin aldanışlarınıza katılmasını sağlamaktır.

erkekler sana onlarla uyuman için para vermez; eve gitmen için para verirler.

bazı insanlar, hangi kılığa girmiş olurlarsa olsunlar, ne yapmak için orada olduklarını bilirsin.

bir erkeğin yapabileceği her hata genellikle cinsel bir itkiye dayanır.

bir erkek size seksten söz etmeye başladığı anda, size ikinizle ilgili bir şeyden söz ediyordur. yüzde doksan böyle bir şey olmaz ve muhtemelen olmaması daha iyidir ama seks konusunda belli bir içtenlik düzeyine ulaşamaz ve bunun yerine o konu hiç aklınızdan geçmiyormuş gibi davranmayı seçerseniz, erkeklerin arkadaşlığı eksik kalır.

en çirkin kadına bir yaklaşsan, en olağanüstü olan odur.

bulaşıcı seks: türümüzü ideal olmaktan uzaklaştıran ve bize ebediyen bizi oluşturan maddeyi hatırlatan o kurtarıcı yozlaşma.

hiçbir şey sonsuza kadar devam etmez; ama hiçbir şey geçmez de. zaten hiçbir şey sonsuza kadar devam etmediği için hiçbir şey geçmez.

manevi ıstırabın, görünüşte zayıf ya da güçsüz olmayan bir insana yapabileceklerinde büyüleyici bir şeyler vardır. fiziksel hastalığın yapabileceklerinden daha sinsidir bu; çünkü bunu dindirecek morfin damlaları, bir omurilik engeli ya da köklü bir ameliyat yoktur. bir kez sizi pençesine aldığında, ondan kurtulabilmeniz için önce sizi öldürmesi gerekecektir. onun çiğ gerçekliği başka hiçbir şeye benzemez.

insanlar hakkındaki anlayışımız her zaman en iyi ihtimalle 'biraz' yanlıştır.

nefretin tehlikeli yanı şu ki bir kez bu işe başladığınız zaman, hesapladığınızın yüz kat fazlası gelir. bir kez başlayınca duramazsınız. kontrol etmesi nefretten daha zor bir şey yoktur.

birisini o zaman seversiniz; en kötünün karşısında azimli davrandığını gördüğünüz zaman.

ne kadar çok şeyi bilmediğimiz hayret vericidir. daha da hayret verici olan, bilmek sanılan şeylerdir.

hayattaki her esaslı değişiklik, birisine "seni tanımıyorum." demeyi gerektirir.

en kuvvetli korunaklar bile zaaflarla doludur.

pembe örümcek

murathan mungan


her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kuruluşundan kalan
bazı şarkılar sokakların güneşli taraflarını anlatır
bazıları karanlıkları bizim için turlarken
herkes payına düşeni alır
ya da fazlasını kaderin verdiğinden

gitarın kahraman olduğu şarkılar
erkeklerin yarasını andırır istemeden
yüzü uzağa benzeyenler için
her başlangıç büyü ister
dünyanın işaretlerinden
kimileri bunun için gitar kanatır
pembe örümceğin tellerinden

hafıza kendini tazeler yaşarken eksilttiği tutanaklardan
aydınlık bir kötümserlikle
ilkin kendiyle başa çıkabilir insan
sonra dünyaya katlandığı yerden
incelir
dua etmek ister
tek bir kelime bile kullanmadan

beş yıldızlı gecede pembe örümcek
her seferinde kırk bir adım bırakan
birkaç sayfası yanmış kitabı
her seferinde yeni ateşlerle onaran
tek bir harf bile kullanmadan

ses duvarları nasıl aşılabilir
susturulmaya çalışılan fikirlerle
bütün göstergelerle titreşirken içimizdeki ibre
gözlerinde likit korku
gücünü sıvılaştıran
tehlike anı için çalan kırmızıyı
kan gibi uyuşturan
kırk bir adım sonra kanatlanan
pembe örümcek
simgelerin özel pistine inmek için
tek bir hava koridorunu bile kullanmadan

her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kaldığı yerden
her seferinde yeniden başlayan
ılık bir yaz akşamında pembe örümcek
sessiz, sakin, uysal
gitarın tellerinde dolaşan

19.8.16

dizeler


gece, yalnızlığımıza çekilen gökperdeyse
şiir, içindeki aydınlığımızdır
(şükrü erbaş)

ben hep sözcüklerle baktım dünyaya
yaralandım sözcüklerle
alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya
(metin altıok)

uyuyamayacaksın
memleketin hali
seni seslerle uyandıracak
oturup yazacaksın
çünkü sen artık o sen değilsin
uyuyamayacaksın
düzelmeden memleketin hali
düzelmeden dünyanın hali
(melih cevdet anday)

gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey sürgün
anıtın yok ama ülken her yer
(ahmet oktay)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

hayatın bekleme odasında bir kadın
birbirine benzeyen ölümler biriktirir
çan susar, bir kuş uçar sesinden
camlara kendini yazar bir şair
(ayten mutlu)

bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz
biçim veremediğimiz şeylerin
biçimini alıyoruz
(şükrü erbaş)

ayrılık bilmem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğiniz acıya bu dünyada
(ahmet oktay)

denizin uzaklardan getirdiği
yabancı, anlamsız bir şeyim
(melih cevdet anday)

zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur
(gülten akın)

aşkın kuramı olmaz
yalnız eylemi vardır
(ferit edgü)

sağ olasın amerikan sigarası
sağ olasın ara kültür
ezik heves, görgüsüz para, özenti ve şımarıklık
kimliksiz, adressiz, mihrapsız halk
(şükrü erbaş)

dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği
(ahmet oktay)

bulutlardan başka bir şeyin hareket etmediği
bu esmer, bu yılgın, bu sağır düzlükte
silinir her gün biraz daha yaşamla ölüm arasındaki çizgi
(şükrü erbaş)

aşkın kışlası yataktır
aşk her zaman çırılçıplaktır
(ferit edgü)

ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik
(şükrü erbaş)

18.8.16

secretum

francesco sorti / rita monaldi

büyük sahtekarlıklar, büyük olanaklara ihtiyaç duyar. ve bunlara sadece devlet sahiptir.

her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

"kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."

gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.

hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.

herkes gizeme bayılır. insanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.

aziz augustinus: iyiliğin yokluğundan kötülük doğar.

"büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."

sophokles: hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.

işinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü tanrının krallığı onlarındır." (incil)

delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.

dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. hiçbir şey ondan güçlü değildir.

kadınların havailiği onların doğal halidir.
kadınların ortasında sessizlik bulmak, tatlı pelinotu bulmaktan zordur.
kadın canı ister güler, isterse ağlar.
erkekle kadın kapalı yerde ateş almış saman gibi olur.
kadın kalbini çalmanın yolu aşktan değil paradan geçer.

solon: çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.

"gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."

insana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.

iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti

dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "ya iç ya defol!"

insan anlamadığı şeyden korkar.

krallıkların yıkımı ya da talihi ülkenin maliyesine ya da ordusuna değil, halkının ruhuna bağlıdır. en kanlı zorba bile, yurttaşlarının düşmanlığı ve güvensizliği durumunda uzun süre dayanamaz. halkın ruhu toplardan daha güçlü, atlardan daha hızlı, paradan daha gereklidir; çünkü gerçek güç -ve her siyasetçi bunu iyi bilir- etten değil ruhtan yayılır. halkın hor görmesi hiçbir duvarın engelleyemeyeceği sıcak bir rüzgardır. eninden sonunda en sert taşı bile eritir; en sağlam kaleyi çökertir ve en keskin kılıcı köreltir.

en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

titus, vespasianus, otto, traianus gibi bildiğimiz bilmediğimiz bütün imparatorlar namussuz doğup namussuz ölmüşlerdir. sahtekarlıkta ve düzenbazlıkta ne kadar başarılı oldularsa, tarihe o kadar büyük imparatorlar olarak geçmişlerdir. hilebazlığa başvurmayan ne zengin ne başarılı olmuştur, olamayacaktır. işin içinde sahtekarlık yoksa bir bilimde ne usta ne uzman olunur. sahtekarlık bir azizedir; çünkü sadakat, aşk ve merhamet barındırır; ilahidir çünkü insanları ölümsüz kılar; yücedir çünkü insanları zengin ve güçlü kılar. bütün hazlar, avuntular ve eğlenceler ondan kaynaklanır; tarottan zara kadar bu böyledir. unutmayın! gerçek düzenbaz sevilir sayılır, muhabbet bulur, herkes tarafından aranır ama bunların herkes tarafından görülmesini istemez.

devlet işlerinde ne düşündüğün önemli değildir; nasıl düşündüğün önemlidir. kimse her şeyi bilemez; kral bile. bilmediğin zaman da, ilk bakışta pek saçma görünseler de varsayımda bulunmayı öğrenmelisin. sonra ne kadar anlamsız görünürse görünsün her şeyin dramatik bir biçimde gerçek olduğunu keşfedersin.

platon: seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.

dünyevi zamanlar

roger norman

dünyevi zamanlarda yaşıyoruz. ayinlere ve tabii ki sihre gittikçe daha az önem veriyoruz. pek çoğumuzun sihrin ne olduğu konusunda net bir fikri yok. çocuklar için yapılan numaralar, ölülerle bağlantı kurmak için yapılan tekinsiz toplantılar, batıl inançlardan başka bir şeye hizmet etmeyen büyülü sözler. sözde aydınlanma yüzünden sihir geri çekilmeye mahkum edildi, bilinmeyenin karanlığına itildi. "aydınlanmış" batının dışındaki her yerde sihrin yaşadığı şüphe götürmez bir gerçek ve bilimin açıklayamadığı kanunlarla işleyen bu sihirli dünya, ölüm dahil bazı insani meseleleri şüphe götürmez biçimde kapsıyor. kim bir cesedi çalılara atar? sadece çaresiz bir kanun kaçağı. kim bile isteye yeni ölmüş birinin cesediyle aynı odada uyur? o çaresiz kanun kaçağı bile bunu yapmaz.

ama bu sihirden arındırılmış dünyada bile bazı eski sezgilerimiz yerinde duruyor. bir köpeğin görünmeyen bir akarsuyun üstüne yatmayı seçmesi gibi, biz de hala görünmeyen güçlerin etkisi altındayız. nadiren -ne yazık ki çok nadiren- aydınlanma yaşarız. unutulmuş kehanet güçleri içimizde bir an için uyanır; bu süre amaçlarını hissedebilmemiz için yeterli olmasa da ruhani dünyanın cismani dünyada varlığını sürdürdüğünü anlamamıza yeter. bu anda fizik kanunları askıya alınır. kadim taşlar insanı çağırır, çok eski yollar belli belirsiz ışıldar. suyun kaynağı büyüler, rüzgar ağaçların arasında haber taşır, çullukların ötüşü başka bir dünyadan duyulur.

yuvarlak höyükler, dikkatli ve yalnız yürüyenlerin algılayabildiği psişik güçlerin yolunda bulunur. höyükleri yapanlar, dolmenleri, taş halkalarını dikenlerin bildikleri şeyleri biliyorlardı. bu nedenle, küçük höyüklerin ve yuvadaki höyüklerin, kutsanmış koruların ve su kaynaklarının, muazzam ağaçların (işaretlenmiş, her biri kendine özgü bir tarihe sahip ağaçların) olduğu yerde kilise çanları çınlayan ilk hristiyanlar da bunları biliyorlardı.

eğer bu kutsal yollar enerji kanallarıysa, insanların bu güçten faydalanmanın bir yolunu bulup bulmadığını sorabiliriz. mezar alanları, yuvarlak höyükler, megalitler gücü artırmak için mi yoksa onu kullanmak için mi yapılıyordu? evet. hristiyan kiliseleri büyük ihtimalle bahsedilen enerjiye ya da güce karşı çıkmak veya onu yok etmek için bu hatlar üzerine kurulmuştur. hristiyan din adamları bu gücü paganlıkla özdeşleştiriyordu ve bu yüzden tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. ama tunç çağı mezarlarının amacı çok farklıydı. psişik enerjinin varlığının, ölümden sonra yapılacak yolculuğa yardımcı olacağına inanılıyordu. yolculuğa yardımcıydı. ama bunu nasıl biliyorlardı? sezgileriyle mi yoksa tecrübeleriyle mi?

spiritüalistler, sözümona astral düzlemde yapılan seyahatten çok söz ederler. ayrıca cadılar, sihirbazlar ve doğunun cinleri de bundan bahsetmiştir. süpürgeler ve kanatlı atlar. uçan halılar. bu yolculuğun beş duyuyla algılanabilecek bir düzlemde yapılabileceğini tahayyül edemiyorum. yo, bizim sarah'nın ya da betty'nin bir süpürgeye binip açık pencereden uçtuğunu düşünemiyorum. bu yüzden ya, bu yolculuğun zihinsel yolculuk için kullanılan bir mecaz olduğunu kabul etmem ya da paralel bir dünyada -ancak belirli ve olağandışı koşullar altında kavranabilecek bir dünyada- yolculuk yapılabildiği ihtimalini değerlendirmem gerekir. eski büyü ve sihir geleneğinden gelen cadıların tam da bu koşullarla ilgilendiğini sanıyorum. kazanlar, iksirler, muskalar, kostümler, eski yazılar ve ayinler ruh hallerinin dışavurumudur. bunlar bir taraftan sembolik değer taşır, bir taraftan da meraklıları ve ilgilenenleri uzak tutar.

geçmişteki cadı avları cehaletten, korkudan ve ruhani boyuta dair farkındalık yitirildiğinden gerçekleşmişti. bunları başka bir yerde olmuş gibi algılamak isteriz: eğer güneybatıda yaşıyorsak yorkshire'da, iskoçya'da yaşıyorsak ingiltere'de, sussex'te yaşıyorsak essex'te yaşandıklarını düşünürüz. işin aslı, cadı avları adanın her yerinde, ingiltere'nin bunu yazıyor olduğum güzel köşesinde bile yaygındı.

cerne'de "ruh avı" denen ve her yıl azizler yortusu arifesi'nde düzenlenen bir ayin vardı. davullara vurulur, tuhaf kostümler giyilir, flüt ve keman çalınırdı. avcıların yolu derelerden tepelerden, kavşaklardan, kilise kulelerinden, uzun ve yuvarlak höyüklerden geçerdi. bu geçit, ölülerin ruhlarını korkutmak ve onlarla konuşanların kökünü kazımak için yapılırdı. bir seferinde kurban, bataklık bölgede otları, kökleri, kedileri ve bütün yıl yumurtlayan tavuklarıyla yalnız yaşayan peg adında bir kadındı. kadını bağlayıp omuzlarında taşımışlardı. sahte bir mahkeme kurulmuş, bu mahkemede kadının evinde bulunan bir çift garip zar kanıt olarak sunulmuştu. dev'in yakınlarında birbirine bağlanmış dişbudak dallarından derme çatma bir kafes yapıldı. büyük bir ateş yakıldı ve kafese koydukları kadını yaktılar.

17.8.16

birtakım sözler

cevdet kudret

bir cuma günü bekçi kapıyı çaldı; mahalle imamının bir iş görüşmek için hamza bey'i çağırdığını bildirdi. adam giyinip çıktı.

imamın yanında muhtar ve mahalle yönetim kurulundan birkaç kişi daha vardı. oturdu. şuradan buradan konuşulduktan sonra imam asıl konuya girdi:

"hamza bey" dedi, "mahallede sizin aleyhinizde birtakım sözler dönüyor."

"sizin aleyhinizde de birtakım sözler dönüyor, imam efendi."

"ben evimde nikahsız kadın beslemiyorum."

"ben de yoksullara yardım için mahalleden toplanan paraların yarısını cebime atmıyorum. hem bunu kim haber verdi size?"

"gayri orasını bilmiyorum. mahalleli 'istemeyiz!' diyor. baskın yapmaktan filan söz ediyorlar. anladınız ya, buradan çıkıp gitmeniz gerek."

hamza bey, bu oyunu boşadığı karısının oynadığını anlamakta gecikmedi. herhalde bir gün gelmiş, imamı görmüş, muhtara yalvarmış, mahalleliye dert yanmış, ağlamış, bayılmış, aleyhindeki bu havayı yaratmıştı.

adam güldü:

"bense" dedi, "yakında bir nikah töreni yapmayı, fakirhanede mahalle komşularıma mütevazı bir ziyafet çekmeyi, imam efendiye de bolca bahşiş sunmayı düşünüyordum."

"bakın, böyle konuştuğunuz vakit sizi ne iyi anlıyorum! ben zaten söylemiştim, 'komşular' demiştim, 'bu aklı başında, sözü sohbeti yerinde bir adama benziyor; durun hele acele etmeyin, ben kendisiyle bir görüşeyim.' evet, öyle demiştim. çok şükür yanılmamışım."

hamza bey gerçi bir hafta sonra melahat'le nikahlandı; fakat ne imama ne de mahalleliye olan vaatlerini yerine getirdi; onlardan böylece öç almış oldu.

rüya sakinleri

iris murdoch

şiddet seven adamlar, şiddeti daha az seven ama daha zeki adamlar tarafından kafeslere konulup bedenleri gerilir. onlara laf anlatmanın tek yolu budur.

mistik olan, dünyanın nasıl olduğu değil, var olmasıdır.

hayatımızı önemli ölçüde hatırladıklarımıza ve pişman olduklarımıza bağlayan, günahlardır. geçerken yere yıkıverdiğimiz insanlar kısa sürede hafızamızdan kaybolurlar. ama onların yaraları da çok büyük olabilir. sadece hayat biçimimiz yüzünden sahip olduğumuz zaaftan pişmanlık duyuyoruz.

mutluların dünyası mutsuzların dünyasından tamamen başkadır.

aşık olmak ya da aşık olduğunu fark etmek, ne kadar acı verirse versin insanı meşgul eden bir hazdır. canlılığı ve benlik duygusunu geliştirir.

insanlar aşıkken hiçbir şey imkansız değildir.

geçmişin üzerinde durmak genellikle insanın nasıl kazanmış olabileceğinin fantezisidir, kazanamamış olmasına içerlemedir. işte bu içerlemeyi insan çoğu kez nedametle karıştırır.

ruhla ilkel malzemelerin her birlikteliği ıstırabı içerir.

her erkek annesi tarafından ihanete uğrar.

dünyada her şey olduğu gibidir ve olduğu gibi gerçekleşir. içinde hiçbir değer yoktur. hem olsaydı da bunun bir değeri olmazdı.

insan sevdiği şey gibi oluyor. ya da insan kendi gibi olan şeyi seviyor.

doğru olan genellikle doğal değildir.

insan neden ölü kuşları görmez hiç? nasıl da gizlenir hepsi ölmek için?

benden sonra mutluluk

özdemir asaf


yaşamak bir an içinde

şair oldum baktım her şey yazılmış
ressam oldum gördüm her yer çizilmiş
seyyah oldum sordum dünya gezilmiş
hiçbir yerde yeni bulamadım ben

beni güldüremeyen
acıklı değil gülünçtür

yetersiz iyi niyet kötüsüne yol açar
söylenemiyor çok şey susmadan

dinciler, insan anlamasını bilmeli dediler
akılcılar, bilmesini anlamalı insan derler

çok bilen çok yanılır
az bilen daha çok

ağladığını bilir bilmediği şeylere
güldüğünü unutmuş, hiç görmemiş gibidir

unutmayın ki yaşam
öldüresiye güzel değildir

yalan ölümden daha çok yitirir yaşamı
saklamak düşürür ağır ağır
insanın düşeceği en alçak ortamı
sözden korkmak, korkup susmaktır

şairler şiirlerinde yaşamaz
ulu yalnızlıklarında düşünür

"yalnız seni sevdim, seni yaşadım"
nasıl bir sevgidir bu, bilmiyorlar ki!

"dün yine günümüz geçti beraber
ölürsem yazıktır sana kanmadan"

çok şey var
olmakla olmamak arasında

var oldum öyle anlar oldu ki
var olmamak içindim kimi zaman

insan bir sonuç değil bence
sürekli bir yaşamadır
kısaca
sonuç varsa o insandır

benim bahçem yoksuldu
iki dala bir yaprak düşerdi ağaçlarımdan
kuşlarım ödünç alırdı kanatlarını
işlerinden yorgun dönen arkadaşlarından

hep kendini çizdi o
yanlış yapacak kadar usta olmadı
gölgesi kendisinindi abartmasız
canı sıkılıyordu arayan yerinden

çocukların her gün yaşam günüdür
doğum günü yaşlıların hüznüdür

parçalar çıkarıyor kocaman romanlardan
deyimler, bulgular, şiirlerden dizeler..

doğa yenilenirken yinelenir
gene papatya, gene gül, gene kayısı
toplum yinelenirken yenilenir
yarısı dündedir, yarındadır öbür yarısı

sevmek noktalanmaz
o, noktadır

bilim gitmeli bilenden bilmeyene
varlıklı olmalı bilen
karanlığı delen ışıklar gibi
hep gülmeli öğreten

seninle ölmek varken
onunla yanlış yaşamak

öğrendiklerimin çoğunu dinlediklerimden
bildiklerimin çoğunu düşündüklerimden
unuttuklarımın çoğunu yaşadıklarımdan
yazdıklarımın çoğunu unuttuklarımdan çıkardım

en uzun hep kendime konuştum
başkalarına hep kısa yazmak istedim
ne kendim dinledim ne başkaları

ben her şeyi bileceğimi bilirdim de
seni unutmasını bileceğimi bilmezdim

bilimin bireyi akıl
aklın bireyi düşünü
düşününün bireyi bilgi
bilgi safsatayı boğacak
sürünün bireyi koyun
çoban kaval çalacak

ahmaklığa alınyazısı demek
alınyazısına
bir ahmaklık çizgisi çizmektir

benim gücümdür bunları saran
bende bitmedikçe bende başlamayan
sakladığım sensin

yaklaşmak yarıyı geçtikten sonra başlar
eskisinin dışında yenisinin içinde

gelmesen önemli değil, gelsen önemli olurdu
gelmemen benim büyük yalnızlığımı doldurdu

yitirmek korkusunu göze almak
sevmeye eşit bir davranıştır
bir ev, küçülür, büyür öbür evlerle
oysa içinde ilk akla gelen yaşamaktır
yaşanılır diye düşünürken  düşüncelerle
ölünür, beraber sevgilerle

büyümek en güçlü düşmesidir insanın doğadan

denizlerden geçerim, dosttan geçmem
değil onun iyiliğinden, fenalığından geçmem
onun yolundan değil, kendi yolumdan geçerim
dost yok biliyorum ama, aramaktan geçmem

kesin konuşmak için bir şeyi az bilmek yeter

anı yazmak ya da anlatmak
bir savaş sürerken
eski bir savaşı anlatmak gibi bir şeydir

"bellek, dökülmekte olan bir duvar resmine benzer."
(stendhal)