31.8.16

uzun lafın kısası

alexandre dumas: bazı insanlarda aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.

amin maalouf: gerçek, çok şey isteyen bir sevgilidir. hiçbir ihaneti kabul etmez, bütün inancın ona yönelik, yaşamının bütün anları ona aittir.

choderlos de laclos: insan ciltler dolusu yazar da bir çeyrek saatlik konuşmanın aydınlatıvereceği bir şeyi bir türlü anlatamaz.

epikuros: insanın ruhuyla ilgilenmesi için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

william s. burroughs: başarı kazanacağın bir yaşam biçimi hakkında yazılacak bir şey varsa şudur: bavulunu daima hazır tut ve yolculuğa hazır ol.

gustave flaubert: büyük yaradılışlar her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.

james baldwin: kadınlar erkekleri, erkeklerin görülmek istedikleri gibi görmezler. bütün zayıf noktaları, kanayabilecek yerleri bilirler.

wittgenstein: şu aşkın zırıltıları keselim; zira her şey insanın çenesine atılmış bir yumruk kadar açık.

klaus schröter: sanatsal üretimin anlamı ve değeri konusunda şüphe duymak entelektüel bir dürüstlüktür.

mehmet eroğlu: bir keresinde kendimi değerli hissetmiştim, yazabildiğimi sandığım gece. ama sabah beş para etmez birisi olarak uyandım.

oscar lewis: hayat bir güldürü, dünya bir tiyatro, bizler de oyuncuyuz.

sabahattin ali: şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

16.8.16

yalnız bir avcıdır yürek

carson mccullers

öfke, yoksulluğun en değerli çiçeğidir.

bazı insanlarda, bütün kişisel şeyler, içinde mayalanıp zehirlemeden önce onlardan vazgeçme yeteneği vardır.

bir insan elde ettiği şey için dövüşmeli.

bir insanın yapabileceği en kötü şey, tek başına kalmaya çalışmaktır.

kuşlardan birini yakalar ve ayağına kırmızı bir ip bağlayıp bırakırsan sürünün geriye kalanı gagalaya gagalaya parçalar onu.

bilenler vardır, bilmeyenler vardır. ve on bin bilmeyene karşılık bir tane bilen vardır. bu mucize her zaman vardı; ne var ki milyonlar o kadar şey biliyor da bunu bilmiyor. tıpkı herkesin dünyanın dümdüz olduğuna inandığı on beşinci yüzyılda olduğu gibi, yalnızca kristof kolomb ve daha birkaç kişi biliyordu gerçeği.

bir mal parçasının ya da bir dükkandan satın aldığımız herhangi bir eşyanın değeri nedir? değer yalnızca bir şeye bağlıdır; bu da, bu eşyayı yapmak ya da yetiştirmek için harcanan emektir.

15.8.16

alçaklığın evrensel tarihi

jorge luis borges

kimi zaman iyi okurların iyi yazarlardan bile ender bulunduğundan kuşkulanıyorum.

okuma, yazmadan sonra gelen bir etkinliktir. daha alçak gönüllü, daha az sıkıntı veren, daha entelektüel bir uğraştır.

1517'de, antiller'deki altın madenlerinin cehennemsi derinliklerinde eriyip giden yerlilere çok acıyan ispanyol misyoner bartolome de las casas, ispanya kralı v. carlos'a zenci ithal etmeyi önermişti. antiller'deki altın madenlerinin cehennemsi derinliklerinde zenciler eriyip gitsin diye. bizler, her iki amerika, bu ani, tuhaf, insancıl değişikliğe borçluyuz pek çok şeyi.

kainatın yaratılışını, hayaletimsi bir tanrı'ya atfeder hakim. bu ilahi varlığın başlangıcı olmadığı gibi, adı ya da yüzü de yoktur. değişmeyen bir tanrıdır ve görüntüsünün dokuz gölgesi lütfedip yaratılışı başlatmış; ilk cenneti peydahlayıp yönetmiştir. bu ilk yaratılış halkasından, kendi melekleri, güçleri ve tahtları olan bir ikincisi doğmuş ve bunlar, ilkinin simetrik aksi olan bir alt cennet oluşturmuşlardır. bu ikinci topluluk bir üçüncüsüne, üçüncüsü ise bir alttakine yansımış ve bu 999 kere tekrarlanmıştır.

en alt cennetin tanrısıdır bizi yöneten, gölgelerin gölgesinin gölgesidir ve tanrılık derecesi sıfıra yaklaşır, içinde yaşadığımız dünya, bir hata, beceriksizce, gülünç bir taklittir. taklidi çoğaltıp doğruladıkları için aynalar ve babalık iğrenilecek şeylerdir. en yüce erdem iğrenmektir. peygamberin bizi seçmekte özgür bıraktığı iki yoldan ulaşılır bu erdeme: dünyevi zevkleri reddetmek ya da bunların peşinden koşmak, bedeni bütünüyle reddetmek ya da üstüne düşmek.

tek bir bedenle çile çekersiniz bu yaşamda; ölüm ve cezada ise sayısız bedenle çekeceksiniz çileyi.

karanlığın sonu yoktur burada, taş çeşmeler ve havuzlar vardır. bu cennetteki mutluluk, ayrılığın, kendini inkarın ve uyumakta olduklarını bilenlerin mutluluğudur.

öldüğünü ve konuşamayacağını anladığım an ondan nefret etmekten vazgeçtim.

filozof

friedrich nietzsche

yolunu yalnız yürümek, filozofun özelliğidir. onun yeteneği en nadir yetenektir; belli bir anlamda en doğal olmayandır; üstelik benzer yetenekleri dışlayıcı ve onlara düşman. kendi kendine yeterliği, eğer yıkılmaz ve bozulmaz olacaksa, pırlantadan duvarlarla örülü olmalı; çünkü her şey ona karşı hareket halindedir. onun ölümsüzlüğe doğru yol alışı, başka her şeyden daha zahmetli ve daha engellidir. ama yine de bu yolda hedefe varacağından filozof kadar hiç kimse emin olamaz; çünkü bütün zamanların iyice açılmış kanatları üzerinde durmayacaksa nerede durması gerektiğini hiç bilmez; çünkü şimdiyi ve anlık olanı önemsememek, büyük filozof doğasının niteliğinde vardır. o hakikate sahiptir: zamanın çarkları istediği yere doğru yuvarlansın, hakikatten kaçamayacaktır.

14.8.16

aşk üzerine

alain de botton

aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.

bütün eski sevgililer, bir zamanlar sürekli sandığın duygunun hiç de öyle olmadığının birer göstergesidir.

karşılıklı bir çekimin işaretleri arandığında, hayran olunan kişinin söylediği ya da yaptığı her şey hemen her anlama çekilebilir.

en cazibeli olanlar, ne onları hemen öpmemize izin verenler -nankörleşiriz sonra- ne de asla öpmemize izin vermeyenlerdir -onları da çok geçmeden unuturuz- bu ikisi arasında cilveleşenlerdir.

aşırı ilgi duymadığımız kişileri baştan çıkarırken daha çok özgüven duymamız ve daha kolay başarmamız aşkın ironilerinden biridir.

çekici olmayan bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda sıkıcı olan karşınızdakidir. çekici bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda ise sıkıcı olanın siz olduğunuza emin olabilirsiniz.

anatole france: insanın sahip olduğu bir şeyi sevmesi alışıldık bir durum değildir.

gerçek bir aşık tutarlı olamaz, sahici aşıklar ancak darmadağın cümleler kurabilir. dil aşkın çalımına takılır, arzu güzel söz söyleme yeteneğinden yoksundur.

aşk kancaları, görünür tüm mantıksal yasaların üzerindedir.

düşünceye seksten daha zıt az şey bulunur. gövdenin ürünüdür seks, düşünceyi dışlar; diyonizyaktır, anlıktır, aklın bağlarından bir kaçıştır, fiziksel arzunun haz dolu çözülüşüdür.

montaigne: aşk, bizden kaçanı yakalamak için duyulan çılgın arzudan başka bir şey değildir.

13.8.16

arzu

pascal bruckner

aşıklar kavuştukları anda küle dönüşürler.

kalçalar cennetin bir tasviri, zenginliğin bir simgesi, yaşayan bir bolluklar ülkesidir. inananlara ve yoksullara çekici gelmeleri bundan kaynaklanır.

sevmek demek, karşıdakinin sizin üzerinizde sonsuz bir iktidar uygulamasına razı olmak demektir.

hoşgörü en müstehcen durumları engelledi; cinsellik bugün artık kutsallığın erdemlerine bile sahip olmayan zavallı bir günah. çağdaş sefihi tehdit eden şey gözden düşme değil, can sıkıntısıdır.

büyük şehvet anları, genellikle uyuklayan güçleri yeniden canlandırdıkları için derhal gaddarlığa dönüşebilirler. sarhoşluktan ayılmada her zaman bir öfke vardır.

birbirini sevmek demek, tamamen masum budalalar olmak için birlikte olma özgürlüğü adına sözlüğü durmadan güncellemek demektir.

kötülüğün görünüşte iç karartıcı tekdüzeliğindeki tahrikler, şehvetinkilerden daha yoğundur.

12.8.16

sanat sevdası

pierre bourdieu / alain darbel

mağaza, yoksulun müzesidir.

mesaj izleyicinin kavrama olanaklarını aştı mı, "maksadı" çıkaramayan ziyaretçi alacalı bulacalı bir renk cümbüşü, gereksiz birtakım renkler olarak gördüğü şeye ilgisini kaybeder. diğer bir deyişle, kendisi için fazlasıyla zengin olan, -iletişim kuramının deyişiyle- mesaj tufanı karşısında "boğulduğunu" hisseder ve mesajın üstünde pek durmaz.

halk sınıflarının müze ziyaretlerinin, sadece giriş ücretlerindeki indirime bağlı olarak artmasını beklemekten daha safiyane bir düşünce olamaz. müzeye gidenlerin toplam içindeki payı, üstelik o gün müzeye giriş ücretli olmamasına rağmen, toplumsal hiyerarşi basamağında yukarı çıkıldıkça düzenli bir biçimde düşüyorsa, bunun nedeni her şeyden önce halk sınıflarının boş vakit etkinliklerinin hayat temposuna tabi olmasıdır.

"eğitim doğuştandır."

her bireyin, eserin sunduğu "bildiriyi" kavraması için belirli ve sınırlı bir kapasitesi vardır; bu kapasiteyse -ister genel olarak resim, ister belli bir döneme, ekole ya da sanatçıya ait bir resim söz konusu olsun- değerlendirilen mesajın tür kodu hakkında sahip olduğu genel bilginin sonucudur; bu da çevresinin veya aldığı eğitimin sonucudur.

bilgelik, bizi çocukluğa götürür.

her teknik mükemmelen öğrenilebilir veya anlaşılabilir; ama kuvveden fiile çıkmasını sağlayacak koşullar sunulmazsa veya ona anlam kazandırabilecek, üstünde durabileceği biricik şey olan tutum ve alışkanlıklar sistemiyle bütünleşmezse daha sonra unutulabilir.

kitap satın alma ve okuma alışkanlığı öğrenim düzeyiyle yakından ilişkilidir ve yaşla birlikte azalmaktadır. tiyatro ve konsere gitme alışkanlığı ile müzeye gitme alışkanlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

10.8.16

kötülüğün sıradanlığı

hannah arendt

çağımızdaki totaliter hükümetlerin en çok geliştirdikleri özelliklerden biri, muhaliflerinin, kanaatlerinden dolayı bir şehit gibi, onurlu ve etkileyici bir biçimde ölmesine izin vermemeleridir. totaliter devlet, muhalifinin adsız sansız, sessiz sedasız ortadan kaybolmasını sağlar. ama her zaman geriye hikâyeyi anlatacak biri kalacaktır.

belli bir şey yapmadığı halde kendini suçlu hisseden biri, ahlaki açıdan, gerçekten yaptığı bir şey yüzünden suçlu olan ama kendisini hiç suçlu hissetmeyen birisinden daha az hatalı değildir.

adolf eichmann: pişmanlık küçük çocuklara mahsustur.

almanya'nın resmen yenilgiye uğradığı 8 mayıs 1945 tarihinin eichmann için önemli olmasının başlıca nedeni, artık şuraya veya buraya üye olmadan yaşamak zorunda olduğunun kafasına dank etmesiydi: "zorlu bir hayatı lidersiz, tek başıma sürdürmek zorunda olduğumu anladım; kimseden direktif almayacaktım, artık kimse bana emir vermeyecekti, gerektiğinde başvurabileceğim bir yönetmelik olmayacaktı; uzun lafın kısası, hiç bilmediğim bir hayat bekliyordu beni."

"insan her türlü yasanın idaresinde yaşayabilir. gelgelelim, neye izin verildiğini ve neyin yasaklandığını bilmeden yaşayamaz. faydalı ve saygıdeğer bir vatandaş bile, büyük bir halkın içindeki bir azınlığın üyesi haline gelebilir."

david rousset: ss'in zaferi, işkence kurbanının hiç karşı çıkmadan darağacına götürülmeyi kabul etmesini, kimliğini olumlamayı bırakacak kadar kendinden vazgeçmesini gerektirir. ss'ler kurbanın yenilgiye uğramasını yok yere, sırf sadistliklerinden istemezler. kurbanını daha darağacına çıkmadan yok etmeyi beceren sistemin, koca bir halkı esaret altında almak için tartışmasız en iyi sistem olduğunu gayet iyi bilirler. bu insanların kendilerine söyleneni harfiyen yapıp ölüme gitmelerinden daha korkunç bir şey yoktur.

adolf eichmann: bir insan işini severek yapmazsa yaptığı iş de bir şeye benzemez.

yasalara bağlı olmak insanın salt yasalara uyması anlamına değil, uyduğu yasaları kendisi koymuş gibi hareket etmesi anlamına da gelir. ancak görev duygusunun ötesine geçince başarılı olunacağı inancının kaynağı budur.

"bazı açılardan çok zor olan sorunların, halkımızın daimi güvenliği için, bazen amansız sertlikle çözülebilmesi eşyanın tabiatı icabıdır." (nazi parti şansölyeliği)

adolf eichmann: hayatım boyunca ne bir yahudiyi ne de yahudi olmayan birini öldürdüm. bir yahudiyi veya yahudi olmayan birini öldürme emri vermedim.

cinayet aletini kendi elleriyle kullanan kişiden uzaklaşıldıkça sorumluluk derecesi artar.

sınır dışı etme, başka ülkelere karşı bir suçtur; soykırım ise bizatihi insan çeşitliliğine, yani "insan statüsünün" belirleyici bir özelliğine yönelik bir saldırıdır; bu özellik olmadan ne "insanlık" ne de "beşeriyet" kelimelerinin bir anlamı kalır.

avukat caniyi savunur, cinayeti değil.

yogal rosat: büyük bir suç doğayı kızdırır; bu yüzden dünya intikam diye haykırır; kötülük doğal bir uyumu bozar ve bu uyum da ancak kötülüğün cezalandırılmasıyla yeniden sağlanabilir; ahlaki düzene karşı sorumluluklardan biri de, mağdur tarafın suçluyu cezalandırmasıdır.

"bir şahsın vicdanına veya inancının gereklerine göre hareket etmiş olması, fiilinin veya ihmalinin cezalandırılmayacağı anlamına gelmez." (alman iç hizmet kanunu)

insan doğası gereği, bir kere baş gösteren ve insanlık tarihine kaydedilen her fiil, gerçekliği tarihe gömülüp gittikten uzun zaman sonra bile hep ileride gerçekleşebilecek bir ihtimal olarak kalır. gelmiş geçmiş hiçbir cezanın, suç işlenmesini önleyecek kadar caydırıcılığı yoktur. bilakis, cezası ne olursa olsun, belli bir suç bir kere ortaya çıktı mı, tekrar ortaya çıkması, ilk ortaya çıkışının olup olabileceğinden çok daha olasıdır.

8.8.16

veranda öyküleri

herman melville

güzellik tanrı inancı gibidir; ondan ne kaçabilirsin ne de anlayabilirsin onu.

bazıları, insan kalbinin doğal bencilliği yüzünden değişmeyeceğini iddia edenlerin hatasına düşerler. aksine bu durum, çare bulamamanın umutsuzluğundan ve doğuştan gelen kötülükten kaynaklanır. duyarlı biri için merhamet ender duyulan bir acı değildir. ve nihayet böylesi bir merhametin yeterli yardıma neden olmayabileceği fark edilince sağduyu kişiye ondan kurtulmasını söyler.

bir adamın en sakin ve en mantıklı saatleri sabah kalktığındaki saatlerdir.

iyilik, diğer düşüncelerden farklı olarak, genellikle çok alim ve sağduyulu bir prensip olarak faaliyet gösterir; ona sahip olanın yaşamını kurtarır. insanoğlu, kıskançlık uğruna, öfke uğruna, nefret uğruna, bencillik uğruna ve manevi gurur uğruna cinayet işlemiştir ama benim bildiğim kadarıyla hiç kimse tatlı iyilik uğruna insanlık dışı bir cinayet işlememiştir.

genellikle dar görüşlü zihinlerin daimi ihtilafları daha cömert olanların daha iyi kararlarını tüketir.

en akıllı insanlar bile, ne şartlar altında olduğunu bilmedikleri, bir şeyler saklayan birinin davranışını değerlendirirken yanılgıya düşebilirler.

asla söz vermeyenler sözlerini tutmamazlık yapamazlar.

gururun yüceliği, eziyete meyilli olduğu için boş yere küçümsenir; oysa doğanın acısını azaltan, doğanın gururudur.

6.8.16

insan yazgısı

andre malraux

her insan çektiği acıya benzer.

insan hiçbir zaman tanıyamaz başka bir insanı; ama zaman zaman onu hiç mi hiç tanımadığı duygusundan kurtulur. bir insanı aklı yoluyla tanımaya kalkmak, zamanı hiçe saymak üzere girişilmiş boş bir denemedir.

bir erkeği en çok çekici kılan şey, güçle güçsüzlüğün birleşmesidir.

kadın için kendini vermek, erkek için de sahip olmak, varlıkların akıl erdirebileceği biricik iletim yoludur.

hiç kimse yaşamı yadsıyarak yaşayamaz.

dünyaya boş veren bir adam, gerçek bağlılığa, kendini verişe rastladı mı, hapı yuttu demektir.

en büyük acı, tek başınayken çekilen acıdır. bu acıyı dile getirmek bile insanı rahatlatır; yalnız, insanlar da en çok kendi içlerindeki acıları dile getiren sözcükleri bilirler.

bir kadını açıklamaya kalkan düşüncede şehvet kokusu vardır. bir kadını tanımaya kalkmak ya ona sahip olmak ya da ondan öç almak demektir.

bir insanın tanınması olumsuz bir duygudur; olumlu duygu, yani gerçek, insanın sevdiği varlığa sonuna dek yabancı kalmasının yarattığı bunalımdır.

insanoğlu edimlerinin, yaptığı şeylerin, yapabileceklerinin toplamıdır. başka bir şey değil. şu ya da bu kadın ya da erkeğe rastlamak yaşamımı değiştirmez; kendi yolumu izlerim.

körlük

john fowles

çocukların anne ve babalarına karşı körlükleri ünlüdür. anne ve babaların içlerindeki çocuksu yanları -geçmişin kaçınılmaz biçimde kendilerine uygun duruma getirilmesini- hiç göremezler.

başlangıçta hepimiz anne ve babalarımıza, tanrı'ya atfettiğimiz özellikleri yakıştırırız: müdahale etmede sınırsız bir güç ve tartışılmaz bir bilgelik. teolojik kavrayış bunun idealleştirilmesinden başka bir şey değildi. zayıf noktasıysa, otorite ile özgür irade arasındaki kaçınılmaz karışıklıktı -birine sahip olmanın diğerine de sahip olmayı gerektireceğine ilişkin ortak yanılsama.

5.8.16

polis memuru

ray bradbury

42 yıl kadar önce, bir yıl önce veya sonra olabilir, los angeles'ta orta wilshire'de bir yazar arkadaşla konuşarak yürüyorduk. 

bir polis arabası durdu ve bir polis memuru çıkarak ne yaptığımızı sordu.

ben, ukala dümbeleği, "ayaklarımızın birini diğerinin önüne koyuyoruz." diye yanıtladım.

bu, doğru yanıt değildi.

polis memuru sorusunu tekrarladı.

boyumdan büyük bir yanıt verdim: "havayı soluyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz, yürüyoruz."

polis memuru kaşlarını çattı. açıkladım.

"bizi durdurmanız mantıksız. eğer bar soymak veya bir dükkandan bir şey çalmak isteseydik, araba kullanıyor olmamız gerekirdi. soymuş, çalmış, uzaklaşıyor olurduk. gördüğünüz gibi, arabamız yok, sadece ayaklarımız var."

"demek yürüyorsunuz?" dedi polis memuru, "sadece yürüyor musunuz?"

başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.

"pekala" dedi polis memuru, "bir daha yapmayın!" ve polis arabası uzaklaştı.

4.8.16

düş kırgınları

mehmet eroğlu

bir keresinde kendimi değerli hissetmiştim, yazabildiğimi sandığım gece. ama sabah beş para etmez birisi olarak uyandım.

yalnızlık, vahşi hayvanlar ve krallar içindir.

birçok edebiyat başyapıtı, günah ve ahlaksızlığın soylu bir hayasızlıkla, görkemli bir şölen gibi sergilenmesinden başka bir şey değildir.

yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.

pierre schoendoerffer: bir düşler kıyımıdır yaşam; çiğnenmiş, ihanete uğramış, satılmış, bırakılmış, unutulmuş bir düşler mezarlığıdır. ne israf..

cesaret taklit edilemez.

dramlar, ne kadar yakıcı olurlarsa olsunlar, sadece kahramanlarını kavuran iç yangınlardır; tutuşturdukları alevler kara, isli dumana dönüşmeden fark edilmezler.

içki, acıyı unutturmaz; sadece katlanılabilir kılar.

mutluluk diye bir şey yoktur; vardır diyenler, mutluluk sandıkları şeyin, razı oldukları bir mutsuzluk olduğunun farkına varamayanlardır.

insan dediğimiz, eski acıları yeni baştan yaşamaya mahkum edilmiş bir canlı türüdür.

hüznün ilacı yok. insanı bir kez ele geçirdi mi, eninde sonunda çürütür.

hayat, kendimizi değiştirip değiştiremediğimizin öyküsüdür. ilginç hayatlar, kendisini değiştirebilmiş kişilerin öyküleridir.

3.8.16

frida

diego rivera

sanat tarihinde ilk kez bir kadın, tam bir içtenlikle, yalınlığı ve sakinliği içinde acımasız denebilecek bir içtenlikle, yalnızca kadını ilgilendiren genel ve özel olguları dile getirmiştir. çok yumuşak ve zalim olarak da nitelenebilecek içtenliği, bazı şeylerin kesin ve tartışmasız biçimde tanıklığını yapmasını sağlamıştır; bunun için kendi doğumunu, meme emmesini, ailesi içinde büyümesini ve her türden korkunç acılarını, kesin olgularla duyguları genelleştirip onları kozmogonik ifadesine ulaştığı durumlarda bile, her zaman yapmış olduğu gibi gerçekçi kalarak, derine inerek resmetmiştir.

frida kahlo, gerçekte normalin çok üzerinde bir yaşama gücüne ve acıya karşı dayanıklılığına sahip, harika bir varlıktır. bu güce ek olarak, ki bu da çok doğaldır, üstün bir duyarlılığı, inanılmaz bir inceliği vardır. bu sinirli bünyeye uyum gösteren gözlerinin bebekleri olağanüstüdür. gözbebeğinin mikro fotoğrafı kabarcıkların eksik olduğunu gösterir ki, bunun sonucu olarak frida'nın gözleri tıpkı bir mikroskop lamı gibi işler. bizlerden çok daha uzağı, çok daha küçük şeyleri görür, bu da onun başkalarının düşünce, niyet ve duygularına yaklaşma gücünü pekiştirir. gözleri bir mikroskop gücüne sahip olduğu gibi, beyni de gözlediği varlığın duyumsal-entelektüel yaratımının saydamlığını etkileyecek x ışınlı bir alet gibi güçlüdür.

resmi, bizim nitelik ve niceliğimizin bir eşdeğeri olmaktan öte, yoğunluğu ve derinliğindeki içerikle, duvar resimlerimizin büyük yüzeylerine yayılmasa da, frida kahlo meksikalı ressamların en büyüğüdür. çağımızın en iyi ve en büyük plastik belgelerinden ve gerçek insani belgelerinden biridir. geleceğin dünyası için sahip olduğu değeri ölçmek mümkün değildir.

böylesine bir içerik, kendisini içereni etkilememiş olamaz; tıpkı içerenin, içeriğin özelliklerinden etkilenmemesinin mümkün olamayacağı gibi. işte bu nedenle, frida kahlo olağanüstü güzel bir kadındır; genelgeçer bir güzellik değildir onunki, tıpkı ürettiği yapıt gibi müstesna ve karakterlidir.

2.8.16

duyulmayan anlam çığlığı

viktor emil frankl

insanlığımızı gösteren en iyi şey mizahtır.

mutluluk sadece kişinin kendi aşkınlığını yaşamasının, kendini hizmet edilecek bir davaya veya sevilecek bir insana adamasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

"kişi, yaşamın anlamını veya değerini sorguladığı an, hastadır." der freud. ama ben, yaşamın anlamını merak eden bir insanın, ruh hastalığını dışavurmaktan çok, insanlığını kanıtladığına inanıyorum.

pascal: kalbin, mantığın bilmediği kendi nedenleri vardır.

alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

abraham maslow: sevemeyen insanlarla sevebilen insanların seksten aldıkları haz aynı değildir.

brain goodwin: tıpkı bazen iyi ilacın tadının kötü olması gerektiğine inanılması gibi, insanların, şundan veya bundan başka bir şey olmadıklarını görmeleri iyi gelir.

ernst bloch: bugün insanlar, daha önce sadece ölüm yatağında yüz yüze geldikleri düşüncelerle karşı karşıyadır.

albert camus: gerçekten ciddi olan bir tek sorun vardır: yaşam, yanamyana değer mi, değmez mi?

robert jay lifton: insanların öldürmeye en yatkın olduğu durumlar, anlamsızlık duygusunun altında ezildikleri durumlardır.

kim adams: gerçek sporcu sadece kendisiyle rekabet eder.

karl jaspers: dünya, çözmek zorunda olduğumuz bir şifreyle yazılan bir kitap değildir; hayır, dünya, yazmak zorunda olduğumuz bir defterdir.

1.8.16

diyalektik mutsuzluklar

murathan mungan


bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi
terk edilmek korkusu

susarsın bir silahsızlanma akşamı
susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
öpülmez dudakların ıslık yarası
mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası

hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
sonra derler haklıdır sevdası
geç olur ki artık onarmaz rakılar
geç olur bir yaraya rakının dağılması

sen denize sırtını dönen uykusuz dağlı
gemiler nerde -ki çoğu hüviyetidir melankolinin-
nerde aykırı mavzerler -onlara sığdıramazsın ki öfkelerini-
barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında
o eski şark yelini
biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi