30.11.08

uzun lafın kısası

balzac: bir kadının çekilebileceği en güzel yer, baştan başa onun olan bir yürektir.

nicholas malebranche: bize mutluluğu getirecek olanlar hiçbir şekilde duyumsanan nesneler değildir.

john adams: bu dünya, olası dünyaların en iyisi olabilirdi; tabii eğer içinde din olmasaydı.

nadine gordimer: eğer sen denizdeki bir balık ya da ormandaki bir aslan gibi kendi işlevlerine eksiksiz uyum sağlayan sağlam bir insansan başka hiç kimseye değer vermezsin.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

georges bataille: yürek başkaldırdığı ölçüde insanidir. bu, şu demektir: insan olmak, yasaya boyun eğmemektir.

stefan zweig: belirli bir amaç için yaşanmayan bütün hayatlar bir yanılsamadır.

mariana alcoforado: bana yaşattığın mutsuzluklar için yüreğimin derinliklerinden teşekkür ediyorum sana; seni tanımadan önce yaşadığım sakin günlerden nefret ediyorum.

emerson: gerçekten var olan bir sinek, var olma ihtimali olan bir melekten daha önemlidir.

adalet ağaoğlu: bir adamın fikrinde iki ince gül birden olmaz. birinin suyunu öteki, ötekinin suyunu beriki çalar. ne biri onar, ne öteki.

victor hugo: cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

elias canetti: iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan, her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

29.11.08

trainspotting

danny boyle

yaşamı seçin. bir iş seçin. bir kariyer seçin. bir aile seçin. kocaman bir televizyon filan seçin. bulaşık makinenizi, arabanızı, cd çalarınızı ve elektrikli konserve açacağınızı seçin. düşük kolesterolü, diş sigortanızı, sağlıklı bir hayatı seçin. ev kredisi ödeme planınızı seçin. başlangıç için bir ev seçin. arkadaşlarınızı seçin. günlük giysilerinizi ve bavul takımınızı seçin. çeşit çeşit oturma grupları arasından taksitle bir tane seçin. tak-yap bir ürün alıp pazar sabahı kendinizi bir bok zannetmeyi seçin. kanepeye oturup bir taraftan ruh sömüren programları izlerken o lanet abur cuburları zıkkımlanmayı seçin. ve sonunda sizden sonra yerinize geçsin diye doğurttuğunuz bencil veletler için bir utanç kaynağından başka bir şey olmayan sefil evinizde son nefesinizi vermeyi seçin. geleceğinizi seçin. yaşamayı seçin.

peki neden yaptım? milyon tane cevap verebilirim ama hepsi yalan olur. gerçek şu: ben kötü bir insanım. ama bu artık değişecek. değişeceğim. bu yaptıklarımın sonuncusuydu. artık temize çıkıp yola devam ediyorum, doğruca ilerleyip yaşamayı seçeceğim. bunun olması için şimdiden can atıyorum. sizler gibi olacağım. iş, aile, lanet büyük ekran bir televizyon. çamaşır makinesi, araba, cd çalar, elektrikli konserve açacağı, sağlıklı yaşam, düşük kolesterol, diş sigortası, ev kredisi, ilk ev, günlük kıyafet, valiz, oturma grubu tak-yap ürünleri, oyunlar, abur cubur, çocuklar, parkta yürüyüş, 9-5 mesai, iyi golf oynamak, araba yıkamak, süveter seçmek, aileyle noel, emekli maaşı, vergi muafiyeti, oluk temizliği, geçinip gitmek, geleceği düşünmek.. ve öldüğün gün.

28.11.08

ateşkaralamaları

tomas tranströmer



her sorun kendi diliyle haykırır
bir tazı gibi koşar gerçeğin iz bıraktığı yere

bazı yüzler gördükleri her şeyden daha
açık seçik olurlar

o kasvetli aylarda ancak seninle seviştiğim zaman ışırdı hayatım
ateş böceği nasıl yanıp söner, yanıp sönerse insan bir an
görüp yitirerek izleyebilir onun uçuşunu
karanlık gecede. zeytin ağaçları arasında

o kasvetli aylarda büzülüp cansız kalırdı ruh
oysa doğru sana yönelirdi vücut
gece gökyüzü kükrerdi
gizlice sağdık evreni ve hayatta kalmayı
başardık

27.11.08

litografi

peter wicke

müziğin popülerleşmesinin böylesine hızla ticari amaca yönelmesine neden olan koşulların oluşması, esasında tiyatro aktörü veya yazar olarak ölümsüzlüğü yakalamak için çaba harcarken, bambaşka bir alanda tarihe adını yazdıran münihli genç bir işadamı sayesinde oldu.

1771 yılında prag'da doğan ve 1790 yılında dünyayı fethetmek üzere bavyera eyaletinin başkentine göç eden alois senefelder, çok gecikmeden, tanrıların şöhretin önüne çalışkanlığı koyduğunu görüp bunu anlamak zorunda kaldı. tiyatroculuk yeteneklerinin çağdaşlarını hiç de hayran bırakmadığını sezen genç adam, bunun suçunu tiyatro yazarlarına yüklemiş ve bu yazarların kendi yeteneklerini ortaya çıkaracak eser yazamadıklarına karar vermişti. bu yüzden de senefelder kendisine ün getireceğini umduğu kahraman rollerini içeren sahne yapıtlarını kendi yazmaya başladı. ne yazık ki, bu sefer de başka tatsız durumlar yolunu engelledi. çünkü senefelder'in kaleminden çıkan eserleri, basımevleri karşılıksız, para ödemeseler bile; hatta kendilerine hediye verilse de, basmak istemediler. genç adam kıskanıldığını, entrikayla karşı karşıya olduğunu düşündü ve yazdığı oyunların basımını kendi yapmaya karar verdi. böylelikle 25 yaşındaki senefelder'in yaşamı, önceden hiç aklına getirmediği bir şekilde yeni bir biçim aldı. fakat bu sefer de şairane eserlerini yayımlayabilmek için gerekli parasının olmadığı gerçeği ile karşılaştı.

yoksulluğun ve çaresizliğin insanı keşfe yönelttiği bilinir. senefelder de o zamanlar uygulanmakta olan basım tekniğine göre daha ucuza mal olacak bir yöntem aramaya koyuldu ve bu arayışın sonunda kireç yazı levhalarının asitle yakılması tekniğini buldu. münih'te saray müzikçisi olan franz gleisner adlı bir arkadaşı, alois senefelder'e, tarihe "litografi" adıyla geçen taş baskı yöntemini nota basımının hizmetine sunmasını önerince, dünya genç bir şairini yitirdi; fakat aynı genç adam gene bu dünyada müziğin yayılmasını sağlayacak yeni bir çağı başlattı.

1796 yılında münih'teki makarius falter adlı basımevi tarafından ilk defa franz gleisner'in bir yapıtı bu yeni yöntem nota basımıyla yayımlandı. bavyera prensi, senefelder'e özel bir hak tanıdı ve bu buluşundan dolayı kendisine 15 yıl süreli basım izni verdi. bunun üzerine senefelder arkadaşı gleisner ile birlikte "senefelder and gleisner co."yu kurarak bu buluşunu büyük bir servete dönüştürdü. 1834 yılında münih kentinde ölen senefelder'in buluşu dünyadaki tüm nota basımevlerinde çoktan beri uygulanmaktaydı.

bu yeni tekniğin özelliği, iğne ile delme metodu uygulanarak yapılan eski yöntem nota basımına göre çok daha fazla sayıda baskının yapılabilmesine olanak sağlamasıydı. senefelder'in buluşundan önceki zamanlarda t cetveli, çelik pergel, oymacı kalemi ve çelik direk kullanılarak bakır ve teneke levhaların delinmesi yöntemiyle yapılan nota basımı, çok az sayıda baskıya olanak veriyordu. 1850 yılında kullanılmaya başlanan ve hayli dayanıklı olan teneke levha bile yüz baskıdan sonra netliğini kaybetmekteydi. oysa litografi yoluyla yeni bir sistem bulunarak delme işlemi özel bir kopya kağıdı aracılığıyla taşın üzerinde uygulanmaya başlandı ve baskı için bu taş kullanılarak esas yazı levhasının korunması sağlandı. ayrıca senefelder'in buluşu, çok emek isteyen oyma levha kullanılmadan da notaların özel bir kağıda yazılarak taş levhalar üzerine geçirilmesine olanak sağlıyordu. hatta etkiden basılmış notalar bile bu yöntem sayesinde kullanılabiliyor ve yeni basım için taş levhaya geçirilebiliyordu.

kimyasal basım adıyla tarihe geçen bu yöntem çok sayıda baskıya olanak sağlamasına rağmen, gene de müziğin yayılması, şematik görünümüyle müziğin yerini tutan nota kağıdıyla sınırlıydı. ancak buhar gücüyle işleyen hızlı baskı presinin bulunması, sınırsız sayıda nota baskısı yapabilmeye olanak sağladı. ucuza mal edilen çok büyük sayıda nota baskısı sayesinde müzik yapmanın yer ve zaman sınırları önemli ölçüde aşıldı. böylelikle müzikçiler eskiden nota baskılarını bulamadıkları müzik parçalarının da notalarını satın alabilme olanağına kavuştular. daha önceki dönemlerde sadece gelecek dünyalara kalmasının bir anlamı olduğuna inanılan eserlerin baskısının yapılmasına önem verilir ve sadece bu eserlerin notalarını basmak için, o zamanki basım tekniğinin hem çok pahalı hem de çok emek isteyen koşullarına katlanılırdı.

26.11.08

the doors

stüdyo imge

ben sürüngen kralım. her şeyi yapabilirim.

ezra pound: en önemli şiirler otuzunu aşkın insanlar tarafından yazılmıştır.

yaramı sözcükler açtı ve onlar iyileştirecek.

amerika kendini öldürenleri sever. korkunç bir şekilde tasvir edilen trajedinin tabancasındaki çentikleri sever. ve jim morrison ölümüyle medyanın mezar soyucuları ve onların patronları tarafından mitsel bir boyuta yükseltildi.

jim morrison parayı her zaman küçümser ve asla cüzdan taşımazdı. birileri ona bir yatak bulmamışsa yaşlı kadınların kapılarının önünde ya da hiç tanımadığı insanların kanepelerinde uyurdu.

ne zaman radyoda bir elvis şarkısı çalsa herkesi susturuyor, sesi sonuna dek açıyor ve radyonun önünde büyülenmiş gibi oturuyordu.


biliyorsun gün geceyi yıkar
gece gündüzü böler

burada sefa peşinde
değerlerimizi gömdük
bir zamanlar ağladığımızı
hala hatırlayabiliyor musun

kollarında bir ada buldum
gözlerinde bir ülke
(break on through)

asla ölmeyen alanlardır sokaklar
beni nedenlerden kurtar
(the crystal ship)

tereddüt zamanı geçti
çamurda debelenmeye zaman yok
bir dene, kaybederiz en kötü ihtimalle
ve aşkımız dönüşür ölü yakma ateşine
(light my fire)

bu son, güzel arkadaş
bu son, tek arkadaşım
özenli planlarımızın sonu
ayakta duran her şeyin sonu

this is the end, beutiful friend
this is the end, my only friend
the end of our elaborate plans
the end of everything that stands

kahkaha ve beyaz yalanların sonu
ve ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu
bu son
(the end)

yabancıysan, insanlar tuhaftır
yalnızsan, yüzler çirkin görünür
istenmediğin zaman kadınlar sana şeytansı görünür
düşmüşsen, engebelidir caddeler
(people are strange)

sabah uyandığımda bir bira açtım
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(roadhouse blues)

bildiğim en tuhaf yaşam bu
baharın geldiğini hissetmiyor musun
saçılan gün ışığında yaşamanın zamanı 
(waiting for the sun)

geceyi unut! bu gökyüzü ormanında bizimle yaşa
bu boyutta hiç yıldız bulunmaz
burada hepimiz taş gibi lekesizizdir
(the wasp)

25.11.08

bellek

carlos fuentes

belleğimiz olmasa hepimiz katil olabiliriz. bellek bize hatırlatıyor: kabil. yuatepec kaplanı. caryl chessman. dr. crippen. goyito cardenas. ama sırf bellek yüzünden seni kendime yar edemem diyemezsiniz cürme.

insanların doğru olduğunu düşündüğü şeyleri değil, kendi istediğim şeyleri yapsam bile kimsenin beni şerefsizliğime ya da erdemlerime göre yargılamaya hakkı yok diyebilmesini isterim angel'in.

doğru olanın doğru olanı değil, istediğimizi yapmak olduğu bir dünya isterim; o zaman istediğimizi yapmak doğru olur.

how i met your mother

insanlar lobiye girmek için değil en yukarı çıkmak için bilet alırlar.

eğer bütün hayatını bir şey düşünerek geçirdiysen bunun doğru olmadığını öğrenmek bayağı yıkıcı olur.

evlendiğinizde zor bir ders öğreniyorsunuz: planladığınız düğünün, gerçekleşen düğünle neredeyse hiç ilgisi olmuyor.

yattığım en seksi kızdan milyon kat daha seksi olan kimdir biliyor musun? henüz çıplak halini görmediğim vasat tipli arkadaşı. çünkü yeni her zaman daha iyidir.

ne kadar itici olursa olsun her kadının bir deniz kızı olma zamanı vardır. zamanla ona çakmak istediğinin farkına varırsın.

"hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir." (john lennon)

bir kere deniz kızı oldular mı, tekrar itici olmalarının tek yolu var: hamilelik. bebek yolda olduğu zaman deniz ayısı kentine geri dönerler. orada ne çimler yeşildir ne de kızlar güzel.

bütün kadınlar sevgililer günü'nde sevgilisi olsun ister. bu ihtiyacın doruk noktasına ulaştığı gün de 13 şubat'tır. 10 puanlık bir hatunun 4 puanlık bir hatundaki özgüvene ve 2 puanlık bir hatundaki ahlaksız şehvete sahip olduğu büyülü bir gecedir bu.

boşanmak berbat bir şey; ama bazen daha iyi bir şeylere yol açmak için bir şeylerin dağılması gerekir.

yemeğe çıkmak çok özel bir eylemdir. bir şekilde iletişime ve göz temasına geçmen gerekir; ama seks bunları gerektirmez. bana geri kafalı diyebilirsiniz; ama en az 3 kez yatmadan bir kızla yemeğe çıkmayı düşünemem bile.

24.11.08

wagner olayı

friedrich nietzsche

yaşadığım en büyük olay iyileşmekti. wagner yalnızca hastalıklarımdandı.

benjamin costant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

hemen kadınla bütünleşir erkek. o, tüm sonsuz kadıncıklar karşısında bir korkaktır: bunu bilir kadıncık. kadınların aşklarının birçoğunda, hatta belki de en ünlülerinde bile, aşk yalnızca zarif bir parazitizmdir. yabancı bir ruhta kendine yuva kurma, bu arada da yabancı bir ette de- ah! hancının kesesinden de ne de çok yenilip içilir hep!

korkulan şeyler çekici oluyor. daha büyük bir hızla uçuruma sürükleyen baştacı ediliyor.

bizi yerlere seren güçlüdür, bizi yücelten tanrısaldır; bize bir şeyler sezdiren derindir.

gerçek olması gerekenin gerçek olamayacağı gerçeğini diğer insanlardan çok daha önce anlamakla oyuncu olunur.

barthold georg niebuhr: hiçbir şey, büyük bir ruhun daha yükseklere çıkmaktan vazgeçerek kendini kanatlarından yoksun bırakması ve ustalığını çok daha anlamsız alanlarda göstermeye çalışması kadar üzünç veren bir duyguyu bu denli kolay uyandıramaz.

insan boşu boşuna değerli, gerekli karşıtlıkların arayışı içindedir.

hepimizin ruhunda bilgiye, isteme, değerlere, sözlere, kalıplaşmış kurallara karşı yönelmiş bir şeyler vardır. fizyolojik açıdan incelendiğinde, bizler ikiyüzlüyüz. modern ruhun bir tanısı.

hakiki her müzik, özgün her müzik bir kuğunun şarkısıdır.

"insan hiçbir şey, yapıtsa her şeydir."

merhamet, düzenli bir biçimde kendi gücü konusunda bir yanılgı içindedir: kadın, aşkın her şeye kadir olduğuna inanır; bu, kadının gerçek bir batıl inancıdır. ah, aşkı bilenler, onun nasıl yoksul, nasıl çaresiz, zorla elde edilmiş ve yanıltıcı olduğunu sonunda öğrenmişlerdir: en iyi, en derin aşklar bile böyledir. aşk kurtarmaktan çok mahveder.

"her şeyi anlamak, her şeyi hor görmek demektir."

23.11.08

dayanışma

maurice duverger

durkheim, benzerliğe dayanan bir dayanışma üzerine kurulmuş gruplarla, işbölümüne dayanan bir dayanışma üzerine kurulmuş olanları birbirinden ayırır. birinci tip dayanışmaya mekanik dayanışma adını verir. öyleyse bazı gruplar, fizik benzerlik, dil benzerliği, yaş benzerliği, cins benzerliği vs. üzerine kurulmuştur. durkheim'a göre mekanik dayanışma ilkeldir, yüzeyseldir, içtepiseldir. buna karşılık iş bölümü, bir başka grupta, uğraşları birbirini tamamlayan üyelerin karşılıklı bağımlılığına dayanan ussal bir dayanışmayla sonuçlanır. durkheim birinci dayanışma biçiminden daha üstün saydığı bu dayanışma biçimine "organik dayanışma" der.

yalnızlık

carl gustav jung

yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

bir insan başkalarından daha çok şey biliyorsa yalnızlaşır ama bu, o insanın arkadaşlığa düşman olduğu anlamına gelmez; çünkü arkadaşlık konusunda hiç kimse yalnız bir insandan daha duyarlı olamaz ve arkadaşlık ancak, her insan kendi bireyselliğini unutup başkalarıyla özdeşleşmeye kalkmazsa gelişir.

22.11.08

müziğin ruhundan tragedyanın doğuşu

nietzsche

sokratesçi estetiğin en yüksek yasası, aşağı yukarı şudur: "güzel olmak için usa uygun olmak gerekir." sokratesçi anlayışın bu önermeyle yan yana yürüyen başka bir görüşü de şudur: "yalnızca bilen kimse erdemlidir."

platon, sokrates'in öğrencisi olabilmek için bütün şiirlerini yakmıştır.

sokrates: erdem bilgidir, bilgisizlikten ancak suçluluk doğar, erdemlilik mutluluktadır.

schopenhauer gerçekliği istiyordu; oysa her umut onu yanılttı. onun bir benzeri yoktur.

hiçbir çağda sanat konusunda böylesine boş sözler söylenmemiş, sanat üstüne bu denli az konuşulmamıştır.

ozanın aşamasıdır yapıtı gönüldeşim
görmüş, sezmiş onun düşlerini bile
inanın bana, insanın en gerçek deliliği
düşte gösterir kendini
her şiir; her ozanca işleyiş
bir gerçek düş yorumundan başkası değil (hans sachs)

21.11.08

yürekteki ok

cevat çapan



kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
(sappho)

batan gün her sabah yeniden doğar
ama bu bizdeki süreksiz ışık
bir kere söndü mü ötesi gece
(catullus)

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
kainat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar
üstüne eğilirken ey akşamın pınarı
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
(charles baudelaire)

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğinin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri
(andre verdet)

bir yıldız ve bir damla gözyaşım
değdiler birbirlerine ve birden
bir tek damla oldular
tek bir yıldız
kör olup kaldım sevda ile
ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü
bütün evrendi -ne fazla ne eksik-
yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı
(juan ramon jimenez)

inci çiçeklerinin
solgun ıslak yapraklarınca suskun
yattı yanımda şafakta
(ezra pound)

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü
(e.e. cummings)

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde
(louis aragon)

üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
birincisi yüzünü görmek için toptan
ikincisi gözlerini görmek için
üçüncüsü ağzını görmek için
sonra kararttım dünyayı
hatırlamak için bütün bunları
kollarımda sıkarak seni
(jacques prevert)

binbir zambak ekiyorum hayatın tarlalarına
ak alınlı rüzgara binbir çocuk
iyilik tüten güzel sağlıklı çocuklar
ve ufka nasıl bakacaklarını biliyorlar
ezgilerle yükselirken adalar
(odisseus elitis)

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu
(andre verdet)

dudaklar, öpüşler, aşk; her şey yeniden doğar
ölümsüz, o yalın unutuşla
gecenin kızlarıdır yıldızlar
(octavio paz)

"şairlerin gerçek yaşamöyküleri, onların yapıtlarıdır."

bütün eserleri

ercüment behzat lav



bir söğüt daima düşünür
ve daima güler bir kavak
ama bir selvi
her zaman ağlamaz

şeriat gene pusuda
gidişat netameli
çarşafı atamadık gitti
millet gene sakallı cübbeli

yaş kırk beş, kırk yedi
içimden sayıyorum seneleri
otuz bir mart
kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
ihtiyatlar silah çatmış
işte hareket ordusu askerleri
bir avazı yerde, bir avazı gökte binlerce hödük
basıyor "şeriat isterük"leri
millet; sakallı cübbeli

"çiftleşti başsızlar başbuğ göçünce
üredi binlerce külahlı cüce
cüceler oynaşın fidan cüceler
boş kaldı ormanda meydan cüceler"

biz ne taşız ne toprak
bir kazancımız var
her şeyi tadında tadıyla bırakmış olmak
bunun için yaşamayı
daha başkalarına bırakabiliriz yüksünmeden

içimde afyonlu bakışların
gece bitmese yarın olmasa
dudaklarımda yarım kalsa mısralarım

dereceleri var mıdır hazzın
düşündüm bulamadım

bana sarılman
ay ışığında
gümüş yılanın kayışı
tenin
buzlu kabuğu üzümün

önünde sonunda spekülasyoncuların uyuşturucu hapları
incir çekirdeğini doldurmayacak
bir ehramı almayacak kadar bol karışık doktrinler
birinin zaferi iflası ötekinin
kınalı toprak kavgası falan
bütün bunlar olağan şeylerdir
ama olmayacak gibi görünen
nedir biliyor musun
sana ermek ve eritmek sende tutkunluğumu

sırtlanlar avlanmaz kurban vermeden

biz; belki yaşadık
belki de yaşamadık
fakat
gün görmüş bozkırlar
bizi, mor salkımlı
püfürtülü kadife gecenin
yüzleri yaşmakla örtülü
kızlara -haminnelere
kafes arkasında
hanımellerinden yıldızlar serptiği
günden beri tanırlar
asırlara, boy salan çınar: yaşımız
şeklimiz eski, kafamız yeni
bize, ne şeyh, ne de pir
önderlik etmemiştir

baskı, zorba iktidarların silahıdır.

insanın kalbi saat gibidir, dostlar kurmayı unutursa işlemez.

gevezenin sermayesi sözdür.

"insan kişiliğinin gelişmesi ve birliğe kavuşmasını ben bir insanın ulaşabileceği en büyük başarı sayıyorum."
(jose garcia villa)

özgürlük kavramının birimlerinden biri ve başlıcası terör ve onun gücü ise erdemdir. ve terör olmadıkça erdem güçsüz kalır. terör, erdemin eyleme geçmiş adımlarıdır. amansız, bağışlamaz -kayra tanımaz- adaletin ta kendisidir.

20.11.08

karanlığın günü

leyla erbil

komşunu kendinde olanla imrendirmeyeceksin.

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

şu emperyalizmin işlediği en ağır insanlık suçu nedir biliyor musunuz? dünyanın, insanların hala bağımsızlık, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yüzünden mücadeleye girebileceklerini ve kazanabileceklerini sandırtmasıdır! o istemeden, sanki yüce idealler uğruna, vatanseverlik adına çarpışabileceği ve dünyanın değiştirilebileceği umudunu besletmesidir. umudu körüklemesi, kışkırtmasıdır.

bugün milletler kendi kaderlerini kendileri saptayamazlar, bu kader başka güçlerce tanzim edilmiştir, edilmektedir ve edilecektir de.

ben o senin dediğin insan onuru sorununa geçmedim henüz. ben "batı'da da böyle oluyor bu işler!" demelerine karşı çıktım. batı'da oluyorsa ya da doğu'da da oluyorsa, yedi düvelde de aynen oluyorsa, mübah mı sayılacak günahlar, buna yanıt istedim.

"bu en iyisidir, bunu okuyun!" demek hakkını -halktan çok daha kültürlü olduğumuzdan ve kültürümüzün halkın aklının almadığı ve anlayamadığı bir şey olduğundan- kendimizde gören küçük burjuva buyurganlarıydık. onlarsa neye uğradığının farkına varamamış, kendi tiyatrosundan, kendi sinemasından, yazarından, resminden yoksun -daha önce böyle zevkleri tatmadığına göre neden yoksun olduğunu da bilemeyen- sazını çalıp türküsünü söyleyen, el çırpıp göbeğini atarak, bazı bölgelerde halay çekerek, bazı bölgelerde horon tepip hampir çekerek, bizden iyi eğlenip giden, bizi gereksinmeyen insanlardı.

peygamberimiz bir seferden dönüşünde, yolda "ey eshabım, şimdi küçük cihat bitti, büyük cihat başlıyor!" demiş; eshabıkiram, "efendim, büyük cihat nedir, kiminledir?" dediklerinde, "büyük cihat, kendi nefslerinizle yapacağınız cihattır!" diye açıklamıştı. 

bir kızla birlikte olmaktan utanıyor da gene birlikte oluyorsa bir delikanlı, o kızın ağına düşmüş demektir.

herkesin yaptığı iş, meydana getirdiği eser mizaç ve karakterinin aynasıdır. herkes yaratılışına göre davranır.

halkların kimi kazançlar elde ettiği doğru değildir, dostum. biz değişik zaman dilimlerinden bakıldığında öyle sanırız. halklar bugünün yeni teknikleriyle kuşatılmış bir dünyada, eski aşağılanmış durumlarını yeni biçimler içinde yaşamaktadırlar. bu biçimlerden biri de demokrasidir. bugün hitler yahudi öldüremiyor, onun yerine yahudiler öldürüyor; üstelik hitlercileri de değil. kölelik nereden kalktı? olsa olsa adı değişti!

insan anasının karanlık karnından bile mücadele ile kurtulur.

susma hastalığı dil tutulması değil hiçbir şeyi konuşmaya değer bulmama hastalığı olmalıdır.

yaşam öğretir kendini insana.. kedi, öz yavrusunu yer; insan, kendine yetemediğinden zulmeder, erkek diş biler kadına, kadın kocasını aldatır akla gelmez biçimde, kendi karmaşası dışında tertemiz kalmaya izin vermer yaşam, kendini savunmaya, hilekar olmaya sürükler senş, alıştırır kötülüklerine katar.

19.11.08

reenkarnasyon

paulo coelho

insanlar reenkarnasyonu düşünürken çok zor bir soruyla karşı karşıya kalırlar: eğer başlangıçta yeryüzünde o kadar az kişi ve şimdi de bu kadar çok kişi varsa, bütün o yeni ruhlar nereden geldi? cevap basit aslında. birtakım belirli reenkarnasyonlarda ikiye bölünürüz. ruhlarımız, tıpkı kristaller ve yıldızlar gibi, hücreler ve bitkiler gibi bölünür. ruhumuz ikiye bölünür, o yeni ruhlar da sırayla ikiye bölünürler; böylece birkaç kuşak içinde yeryüzünün büyük bir bölümüne dağılmış oluruz. bizler, simyacıların "anima mundi", yani "dünyanın ruhu" dedikleri şeyin parçalarını oluşturuyoruz. işin gerçeği, anima mundi'nin bölünmeyi sürdürmesi halinde, büyümeye de devam edeceği ama aynı zamanda giderek güçsüzleşeceğidir. işte bu yüzden ikiye bölündüğümüz gibi, bazen de kendimizi buluruz. kendimizi bulma sürecine aşk denir. çünkü bir ruh bölündüğünde, her zaman bir erkek, bir de dişi parçaya bölünür.

insan

louis-ferdinand celine

her alanda, asıl yenilgi unutmaktır; özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız; öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız; insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.

bu dünyada yoksullar için eşek cennetini boylamanın belli başlı iki yöntemi vardır; ya barış zamanında, hemcinslerinin mutlak umursamazlıklarının kurbanı olarak ya da savaş gelip çattığında, aynı hemcinslerinin adam öldürme tutkularının kurbanı olarak. başkaları sizi düşünmeye başlarlarsa bilin ki akıllarına gelen ilk şey sizi işkenceye yatırmaktır, sadece bu. onların ilgisini ancak kanlar içindeyken çekebiliriz, o adilerin!

tembellik neredeyse yaşam kadar güçlüdür. oynamanız gereken yeni kaba güldürünün sıradanlığı sizi ezer ve sonuçta yeniden başlayabilmek için cesaretten çok alçaklığa gereksinim duyarsınız. sürgün, yabancılık budur işte, bir önceki ülkenin alışkanlıkları sizi terk ederken, diğerlerinin, yeni ülkeninkilerin, sizi henüz yeterince sersemletmediği insani zaman örgüsündeki o olağanüstü, şuurlu birkaç saat boyunca yaşamın gerçekten olduğu gibi amansız gözlemlenmesi. bu anlarda her şey o sefil telaşınıza eklenerek sizi, aciz bir halde, nesneleri, insanları ve geleceği gerçekte oldukları gibi görüp ayırt etmeye zorlar; yani aslında birer iskelet olarak, hiçlikten ibaret hiçler olarak; ama onları sanki varlarmış gibi yine de sevmeniz, yürekten bağlı olmanız, kollamanız, canlandırmanız gerekmektedir. başka bir ülke, insanın çevresinde biraz garip şekilde koşuşturan başka insanlar, bir iki ufak böbürlenmenin eksilmiş olması, dağılması, alışageldiği nedenlerini, yalanlarını, yankısını artık bulamayan bir gurur, bu kadarı yeter de artar bile, başınız dönmeye başlar, kuşku sizi içine çeker ve sonsuzluk sırf sizin için açılıverir, minnacık gülünç bir sonsuzluk ve birden içine düşüverirsiniz. yolculuk dediğiniz şey bu minnacık hiçliğin, dalyaraklara mahsus bu baş dönmesinin arayışıdır.

eğitim görmek insanı değiştiriyor, insanın gururunu oluşturuyor. yaşamın özüne ulaşabilmek için bu yollardan geçmek gerek. önceleri, tek yaptığımız şey etrafında dolanmak. insan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. fazla düş kuruyor. sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor. bunlar hoş şeyler. yalnızca niyetler, görüntüler. kararlı olan insana başka şey gerek. ölüm peşinizden koşarak geliyor, acele etmekte yarar var; üstelik bir yandan aranırken bir yandan da karnınızı doyurmak gerek ve sonra da üstüne üstlük savaşın altından sıyrılabilmek gerek. yani işimiz çok. pek de kolay değil.

insanlar bir komediden diğerine sürüklenirler. o arada oyun sahneye konmamıştır; henüz oyunun sınırlarını, kendileri için biçilen uygun rolü algılayamazlar; öyle olunca da orada, olayların karşısında kalakalırlar, boş gezerler, içgüdüleri şemsiye gibi kapanmıştır, tutarsızlıklar içinde sallayıp attırıverirler, kendi özlerine indirgenmişlerdir, yani bir hiçliğe. bakacak trenden mahrum öküzler.

18.11.08

kulleteyn

turan dursun

karının üstüne çıktın mı, karı altında yayla gibi olmalı.

bu dünyayı tanrı yaratmışsa kötülükleri neden yaratmış? imtihan için olduğu söyleniyor. imtihan olmasaydı olmaz mıydı? her şey ve herkes tam tanrı'nın istediği gibi iyi olsaydı, öyle yaratılsaydı, imtihana gerek kalır mıydı? her şeyi yapan, eden tanrı'ysa insan neden suçlu, günahkar sayılıyor? kader ve kaza karşısında, insanın iradesi ne işe yarıyor? sonuçta yine tanrı'nın dediği olduğuna göre, insanın herhangi bir yolu, herhangi bir davranış biçimini seçmesinin ne önemi kalıyor? insanları cehennemde, ateşte yakmak, kader ve kazanın sahibi kendisi olduğu halde böyle bir cezayı insanlara çektirmesi, tanrı'nın yüceliğiyle ve merhametiyle nasıl bağdaşıyor?

tanrı'nın yargısında, işinde aklın yeri olmaz.

bir insanın kimi zamanki görüşü, kimi zamanki görüşüne uymaz. öyleyse, doğru düşünmek için bir yasa (kanun) gerekli. işte bu yasa, "mantık"tır. doğru düşünmenin yasasıdır mantık. bir düşünme sanatıdır. mantık da öyle bir yasa biçimindeki araçtır ki, bu aracı kullananlar, zihni, düşüncedeki yanlıştan korurlar.

"elden gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz." ağanın, beyin keyfi yerindedir. şeyhin de öyle. yok, yokluk nedir bilmezler.

17.11.08

fırtına

hilmi yavuz


akşam ıssız bir ağaç biçiminde
sırrı dökülmüş aynalarda görünür
(bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin)
bakışını duyar gibi güllerden
tıpkı enli ve kalın hüzünlerden
bana bir gülümseme biçer gibisin

benim özel bir tarihim olmadı
başlamak için en ilkel gereçlerle
ilk kumaşı biçenlerin tüylü sıkıntısına
duyulurdu bungun ve boğunuk
sağrıları tere batmış at biçimlerinin
sazlıklarda doludizgin koşturulduğu
(sen benim fırtına gecelerimsin)

fırtına başlatılır ilk tecimevlerinde
ölü testiler toprak günlerden
ayı postlarından kürkleri iznikli çömlekçilerin
gemi direkleri gibi sağlam yalnızlıkları
cam dışlarında büyürdü fesleğenler

gümüş koşumlar yaptılar
usta işi bakışlara vurmak için
sürerdik acı mısır ekmeğini harlı fırınlara
otlarda sürülerimiz yıldızlı göl gecelerinde
fırtına çıktı içeri aldık fesleğenleri

yatırım

irvine welsh

önüne çıkan her fırsatta yatırım yapmalısın, amına koyayım. işin sırrı bu; kazananları kaybedenlerden, gerçek iş adamlarını, gazetelerde ve televizyonda nasıl işe sıfırdan başladıkları, tırnaklarıyla kazıyarak buralara geldikleri bokunu anlatarak kafanızı ütüleyen cinsten herifleri el arabası iten boşboğaz dangalaklardan ayıran şey bu işte.

çünkü elini çabuk tutup sermayeni yatırıma dönüştürmezsen -sermaye sahibi olacak kadar şanslıysan tabii- cesur olup risk almazsan bütün fırsatları kaçırırsın. sonra da bütün gün barda oturup sızlanarak yaşlanırsın ya da daha kötüsü taş piposuna veya mor folyoya takılıp kayarsın.

medya bizi devamlı başarı hikayesi denen o zırvalıklarla sıkboğaz eder; ama gerçek hayatta bunların yalnızca buzdağının görünen kısmı olduğunu biliyoruz, başaramayanları da görüyoruz işte. bir bara tıkılmış yanlarındaki götlere eğer o laleler, o pislikler, o götverenler olmasaydı köşeyi dönmüş olacakları martavalını anlatır durur, istediklerinde en tepeye çıkabilecekleri yalanına inandıkları için kendilerinden başka herkesi suçlarlar.

16.11.08

30 şubat

şebnem şenyener

insan tehlike hissedince küçük beyincik bir tehlike olduğu sinyalini verir; ahenksizliği ya da tutarsızlığı ölçen ön kuşak helezonu, "merak etme, endişe edilecek bir şey yok, her şey yolunda" tepkisi gösterir; gülmenin sosyal gruplardaki fonksiyonu gruptaki diğerlerini, kendi soyundan olanları sezilen anormalliğin endişe verici olmadığı yolunda uyarmaktır. yani gülenlerden endişe edilecek bir şey yoktur. bir tehlike sezinlemekte iseler bile gülerek bize endişe edilecek bir durum olmadığını bildirmektedirler.

gülmenin nefes almayı zorlaştıran etkisini, sevişmenin nefes almayı zorlaştıran etkisine benzetenler, gülmeyi, sevecen davranışla aynı kaslara hitap eden bir beyinsel faaliyet olarak değerlendiriyorlar. hayvanlarda gülme durumu çoğu kez av ya da yiyecek karşısında ortaya çıkıyor; mesela, sırtlanın önüne yiyecek koyup sonra çekmeye kalkarsanız gülmeye başlayacaktır. insanların üstünlük ve yiyebileceğini gözüne kestirdiği şeyi görünce gülmesi de sırtlana benzemesindendir.

kumarda en önemli avantaj hiç oynamamaktır.

demokritos, insanların salaklığına çok sinirlenip sürekli alaya aldığı için seneca gibilerinin haksız saldırısına uğramıştır; halbuki insanoğlu tam da demokritos'un işaret ettiği gibi tahammülü imkansız bir dili salaklık üretmeden edemez. bu salaklıklarla alay edilmesi her aklı başında sorumlu entelektüelin boynunun borcudur.

gülmenin zihinsel sebebi ise kişinin kötülükten incinmeyeceğini anlaması, değersizliğinin farkına varması, şaşırmasıdır. gülme, beğeni, sevinç ile aynı gruba dahildir. tiksinme, kızgınlık ve şok da bu grup içindedir. bağırsaklarda düzenli olarak yer değiştiren bir basınç diyaframa vurunca ciğerleri etkiler, hızla değişen aralıklarda hava girişi ve değişimi sağlıklı bir gelişmeye neden olur. hayal edildiği sırada heyecan ve rahatlama arasındaki gidiş gelişler, adale ve sinir sistemi hareketinin düzensiz kasılmaları gülmenin fiziksel nedenidir. koestler'e göre, bir düşünce akışı içinde çıkan beklenmedik gelişme ile bir başka alakasız düşünce arasında ilişki kurulur; bu ani atlama eşit olmayan yerleşik iki matriksin karşılaştırılmasına neden olur; sonuç kendini gülme eylemi olarak ifade eder. ısrar ve aynılığa dayandığından, ifadenin içerdiği duygusal birikimin transferi mümkün olmayınca, enerji, direncin en düşük olduğu kanalları kullanarak dışarı çıkma yolunu bulur. ani ve tümden rahatlama, enerji veren adrenalin maddesini hızla kana boşaltır; gülem ile beyne kan akışı artar, bu nedenle düşünce sürekliliğinde kırılmalar olur, heyecan yaratarak karamsar düşünmeyi engeller.

gecenin ilk rüyası en kısa rüyasıdır. yaklaşık 10 dakika sürer. sekiz saatlik bir uyku sırasında insan bazen kırk beş dakikadan bir saate kadar varan rüyalar görebilir. normal insanlarda rüya tekrarı her 90 dakikaya tekabül eder. fakat genellikle uyanmaya yakın olan rüyalar hafızada kalır. güzel rüya görebilmek için bir rüya günlüğü tutmak gerekir. hayata güvenmiyorsanız, rüyalarınıza güvenin; hayatta cevabını aradığınız sorunlarınızın cevabı rüyalarınızdadır.

müsaade edilen arzular, müsaade edilmeyenler kadar eğlenceli olamaz asla.

kupa kızı gibi evlenirsin, birbirini sevmeyi sürdürürsün bir süre; sonra hayat ağır basar, yorgunluk çöker ilişkiye. söylenecek sözler tükenir. ya da eskiden söylenmesi gerekmeyen söze gerek olur, açıklamalar başlar, sevginin ihtiyaç duymadığı açıklamalar, uzun uzun. ışık söner yavaş yavaş. sonra sevgiyi üfleyen nefes daralır. falan filan..

susmak bilmeyen gürültülü bir kalbin en büyük özlemi sevdiğini sürekli ve farkında olarak sahiplenmekse, bunda başarısızlığa uğradığı zaman yapabileceği tek şey, özellikle de araya yokluk girerse, yeniden birbirlerine kavuşacakları ana dek onu rüyasız bir uykuya sevk etmektir.

hristiyan takvimi, dünyanın güneş etrafındaki hareketine dayanan miladi takvimi kullanır, ayla bir ilgisi yoktur. halbuki hicri takvim adından anlaşılacağı gibi ayın hareketine dayanır. güneşle bir ilgisi yoktur. yahudi takvimi bu iki takvimi birbirine bağlar. ikisini de kullanır. bu açıdan yahudi takviminin ayları ayın hareketine bağlıdır. eski takvim ayla belirlenen 13 aydan oluşuyordu. kadınların regl süresi olan 28 gün, ay takvimiyle özdeştir. hristiyan takviminin 12 ayının bununla bir ilgisi yoktur. 12 iyi peri ve 13. kötü peri, kadınların regl takvimindeki "ölümcül lanetin" simgesidir.

gülüyoruz, gülüyoruz; gülmek bilinçaltını sahiplenmek, savunmak olduğundan, yasaklı bilincimize karşı gülüyoruz.