30.11.08

uzun lafın kısası

balzac: bir kadının çekilebileceği en güzel yer, baştan başa onun olan bir yürektir.

nicholas malebranche: bize mutluluğu getirecek olanlar hiçbir şekilde duyumsanan nesneler değildir.

john adams: bu dünya, olası dünyaların en iyisi olabilirdi; tabii eğer içinde din olmasaydı.

nadine gordimer: eğer sen denizdeki bir balık ya da ormandaki bir aslan gibi kendi işlevlerine eksiksiz uyum sağlayan sağlam bir insansan başka hiç kimseye değer vermezsin.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

georges bataille: yürek başkaldırdığı ölçüde insanidir. bu, şu demektir: insan olmak, yasaya boyun eğmemektir.

stefan zweig: belirli bir amaç için yaşanmayan bütün hayatlar bir yanılsamadır.

mariana alcoforado: bana yaşattığın mutsuzluklar için yüreğimin derinliklerinden teşekkür ediyorum sana; seni tanımadan önce yaşadığım sakin günlerden nefret ediyorum.

emerson: gerçekten var olan bir sinek, var olma ihtimali olan bir melekten daha önemlidir.

adalet ağaoğlu: bir adamın fikrinde iki ince gül birden olmaz. birinin suyunu öteki, ötekinin suyunu beriki çalar. ne biri onar, ne öteki.

victor hugo: cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

elias canetti: iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan, her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

28.11.08

ateşkaralamaları

tomas tranströmer



her sorun kendi diliyle haykırır
bir tazı gibi koşar gerçeğin iz bıraktığı yere

bazı yüzler gördükleri her şeyden daha
açık seçik olurlar

o kasvetli aylarda ancak seninle seviştiğim zaman ışırdı hayatım
ateş böceği nasıl yanıp söner, yanıp sönerse insan bir an
görüp yitirerek izleyebilir onun uçuşunu
karanlık gecede. zeytin ağaçları arasında

o kasvetli aylarda büzülüp cansız kalırdı ruh
oysa doğru sana yönelirdi vücut
gece gökyüzü kükrerdi
gizlice sağdık evreni ve hayatta kalmayı
başardık

21.11.08

yürekteki ok

cevat çapan



kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
(sappho)

batan gün her sabah yeniden doğar
ama bu bizdeki süreksiz ışık
bir kere söndü mü ötesi gece
(catullus)

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
kainat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar
üstüne eğilirken ey akşamın pınarı
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
(charles baudelaire)

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğinin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri
(andre verdet)

bir yıldız ve bir damla gözyaşım
değdiler birbirlerine ve birden
bir tek damla oldular
tek bir yıldız
kör olup kaldım sevda ile
ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü
bütün evrendi -ne fazla ne eksik-
yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı
(juan ramon jimenez)

inci çiçeklerinin
solgun ıslak yapraklarınca suskun
yattı yanımda şafakta
(ezra pound)

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü
(e.e. cummings)

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde
(louis aragon)

üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
birincisi yüzünü görmek için toptan
ikincisi gözlerini görmek için
üçüncüsü ağzını görmek için
sonra kararttım dünyayı
hatırlamak için bütün bunları
kollarımda sıkarak seni
(jacques prevert)

binbir zambak ekiyorum hayatın tarlalarına
ak alınlı rüzgara binbir çocuk
iyilik tüten güzel sağlıklı çocuklar
ve ufka nasıl bakacaklarını biliyorlar
ezgilerle yükselirken adalar
(odisseus elitis)

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu
(andre verdet)

dudaklar, öpüşler, aşk; her şey yeniden doğar
ölümsüz, o yalın unutuşla
gecenin kızlarıdır yıldızlar
(octavio paz)

"şairlerin gerçek yaşamöyküleri, onların yapıtlarıdır."

20.11.08

karanlığın günü

leyla erbil

komşunu kendinde olanla imrendirmeyeceksin.

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

şu emperyalizmin işlediği en ağır insanlık suçu nedir biliyor musunuz? dünyanın, insanların hala bağımsızlık, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yüzünden mücadeleye girebileceklerini ve kazanabileceklerini sandırtmasıdır! o istemeden, sanki yüce idealler uğruna, vatanseverlik adına çarpışabileceği ve dünyanın değiştirilebileceği umudunu besletmesidir. umudu körüklemesi, kışkırtmasıdır.

bugün milletler kendi kaderlerini kendileri saptayamazlar, bu kader başka güçlerce tanzim edilmiştir, edilmektedir ve edilecektir de.

ben o senin dediğin insan onuru sorununa geçmedim henüz. ben "batı'da da böyle oluyor bu işler!" demelerine karşı çıktım. batı'da oluyorsa ya da doğu'da da oluyorsa, yedi düvelde de aynen oluyorsa, mübah mı sayılacak günahlar, buna yanıt istedim.

"bu en iyisidir, bunu okuyun!" demek hakkını -halktan çok daha kültürlü olduğumuzdan ve kültürümüzün halkın aklının almadığı ve anlayamadığı bir şey olduğundan- kendimizde gören küçük burjuva buyurganlarıydık. onlarsa neye uğradığının farkına varamamış, kendi tiyatrosundan, kendi sinemasından, yazarından, resminden yoksun -daha önce böyle zevkleri tatmadığına göre neden yoksun olduğunu da bilemeyen- sazını çalıp türküsünü söyleyen, el çırpıp göbeğini atarak, bazı bölgelerde halay çekerek, bazı bölgelerde horon tepip hampir çekerek, bizden iyi eğlenip giden, bizi gereksinmeyen insanlardı.

peygamberimiz bir seferden dönüşünde, yolda "ey eshabım, şimdi küçük cihat bitti, büyük cihat başlıyor!" demiş; eshabıkiram, "efendim, büyük cihat nedir, kiminledir?" dediklerinde, "büyük cihat, kendi nefslerinizle yapacağınız cihattır!" diye açıklamıştı. 

bir kızla birlikte olmaktan utanıyor da gene birlikte oluyorsa bir delikanlı, o kızın ağına düşmüş demektir.

herkesin yaptığı iş, meydana getirdiği eser mizaç ve karakterinin aynasıdır. herkes yaratılışına göre davranır.

halkların kimi kazançlar elde ettiği doğru değildir, dostum. biz değişik zaman dilimlerinden bakıldığında öyle sanırız. halklar bugünün yeni teknikleriyle kuşatılmış bir dünyada, eski aşağılanmış durumlarını yeni biçimler içinde yaşamaktadırlar. bu biçimlerden biri de demokrasidir. bugün hitler yahudi öldüremiyor, onun yerine yahudiler öldürüyor; üstelik hitlercileri de değil. kölelik nereden kalktı? olsa olsa adı değişti!

insan anasının karanlık karnından bile mücadele ile kurtulur.

susma hastalığı dil tutulması değil hiçbir şeyi konuşmaya değer bulmama hastalığı olmalıdır.

yaşam öğretir kendini insana.. kedi, öz yavrusunu yer; insan, kendine yetemediğinden zulmeder, erkek diş biler kadına, kadın kocasını aldatır akla gelmez biçimde, kendi karmaşası dışında tertemiz kalmaya izin vermer yaşam, kendini savunmaya, hilekar olmaya sürükler senş, alıştırır kötülüklerine katar.

18.11.08

imam

amin maalouf


bir imam kalksın istiyor kimileri
ve söz alsın suskun kalabalığın önünde
boş hayal! imam yoktur akıldan başka
yalnız o, gece gündüz yol gösterir bize

kulleteyn

turan dursun

karının üstüne çıktın mı, karı altında yayla gibi olmalı.

bu dünyayı tanrı yaratmışsa kötülükleri neden yaratmış? imtihan için olduğu söyleniyor. imtihan olmasaydı olmaz mıydı? her şey ve herkes tam tanrı'nın istediği gibi iyi olsaydı, öyle yaratılsaydı, imtihana gerek kalır mıydı? her şeyi yapan, eden tanrı'ysa insan neden suçlu, günahkar sayılıyor? kader ve kaza karşısında, insanın iradesi ne işe yarıyor? sonuçta yine tanrı'nın dediği olduğuna göre, insanın herhangi bir yolu, herhangi bir davranış biçimini seçmesinin ne önemi kalıyor? insanları cehennemde, ateşte yakmak, kader ve kazanın sahibi kendisi olduğu halde böyle bir cezayı insanlara çektirmesi, tanrı'nın yüceliğiyle ve merhametiyle nasıl bağdaşıyor?

tanrı'nın yargısında, işinde aklın yeri olmaz.

bir insanın kimi zamanki görüşü, kimi zamanki görüşüne uymaz. öyleyse, doğru düşünmek için bir yasa (kanun) gerekli. işte bu yasa, "mantık"tır. doğru düşünmenin yasasıdır mantık. bir düşünme sanatıdır. mantık da öyle bir yasa biçimindeki araçtır ki, bu aracı kullananlar, zihni, düşüncedeki yanlıştan korurlar.

"elden gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz." ağanın, beyin keyfi yerindedir. şeyhin de öyle. yok, yokluk nedir bilmezler.

17.11.08

güdü

scott adams

"tanrı'nın bir şey istemesi mantıklı geliyor mu? bir tanrı'nın duyguları, korkuları, arzuları, merak ve açlık hisleri olmazdı. bunlar insani eksiklikler, mutlak güce sahip bir tanrı'da bulunan şeyler değil. o halde tanrı'yı motive eden nedir?"

"insanlar, hayvani tutkuların tamamıyla ve kulağa daha yüce gelen öz gerçekleştirme, yaratıcılık, özgürlük ve sevgi gibi şeylerle güdülenir. fakat tanrı, bu tarz şeylerle ilgilenmezdi; ilgilenseydi bile, zaten onlara sınırsız ölçüde sahip olurdu. bunların hiçbiri motive edici olmazdı."

fırtına

hilmi yavuz


akşam ıssız bir ağaç biçiminde
sırrı dökülmüş aynalarda görünür
(bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin)
bakışını duyar gibi güllerden
tıpkı enli ve kalın hüzünlerden
bana bir gülümseme biçer gibisin

benim özel bir tarihim olmadı
başlamak için en ilkel gereçlerle
ilk kumaşı biçenlerin tüylü sıkıntısına
duyulurdu bungun ve boğunuk
sağrıları tere batmış at biçimlerinin
sazlıklarda doludizgin koşturulduğu
(sen benim fırtına gecelerimsin)

fırtına başlatılır ilk tecimevlerinde
ölü testiler toprak günlerden
ayı postlarından kürkleri iznikli çömlekçilerin
gemi direkleri gibi sağlam yalnızlıkları
cam dışlarında büyürdü fesleğenler

gümüş koşumlar yaptılar
usta işi bakışlara vurmak için
sürerdik acı mısır ekmeğini harlı fırınlara
otlarda sürülerimiz yıldızlı göl gecelerinde
fırtına çıktı içeri aldık fesleğenleri

yatırım

irvine welsh

önüne çıkan her fırsatta yatırım yapmalısın, amına koyayım. işin sırrı bu; kazananları kaybedenlerden, gerçek iş adamlarını, gazetelerde ve televizyonda nasıl işe sıfırdan başladıkları, tırnaklarıyla kazıyarak buralara geldikleri bokunu anlatarak kafanızı ütüleyen cinsten herifleri el arabası iten boşboğaz dangalaklardan ayıran şey bu işte.

çünkü elini çabuk tutup sermayeni yatırıma dönüştürmezsen -sermaye sahibi olacak kadar şanslıysan tabii- cesur olup risk almazsan bütün fırsatları kaçırırsın. sonra da bütün gün barda oturup sızlanarak yaşlanırsın ya da daha kötüsü taş piposuna veya mor folyoya takılıp kayarsın.

medya bizi devamlı başarı hikayesi denen o zırvalıklarla sıkboğaz eder; ama gerçek hayatta bunların yalnızca buzdağının görünen kısmı olduğunu biliyoruz, başaramayanları da görüyoruz işte. bir bara tıkılmış yanlarındaki götlere eğer o laleler, o pislikler, o götverenler olmasaydı köşeyi dönmüş olacakları martavalını anlatır durur, istediklerinde en tepeye çıkabilecekleri yalanına inandıkları için kendilerinden başka herkesi suçlarlar.

16.11.08

30 şubat

şebnem şenyener

insan tehlike hissedince küçük beyincik bir tehlike olduğu sinyalini verir; ahenksizliği ya da tutarsızlığı ölçen ön kuşak helezonu, "merak etme, endişe edilecek bir şey yok, her şey yolunda" tepkisi gösterir; gülmenin sosyal gruplardaki fonksiyonu gruptaki diğerlerini, kendi soyundan olanları sezilen anormalliğin endişe verici olmadığı yolunda uyarmaktır. yani gülenlerden endişe edilecek bir şey yoktur. bir tehlike sezinlemekte iseler bile gülerek bize endişe edilecek bir durum olmadığını bildirmektedirler.

gülmenin nefes almayı zorlaştıran etkisini, sevişmenin nefes almayı zorlaştıran etkisine benzetenler, gülmeyi, sevecen davranışla aynı kaslara hitap eden bir beyinsel faaliyet olarak değerlendiriyorlar. hayvanlarda gülme durumu çoğu kez av ya da yiyecek karşısında ortaya çıkıyor; mesela, sırtlanın önüne yiyecek koyup sonra çekmeye kalkarsanız gülmeye başlayacaktır. insanların üstünlük ve yiyebileceğini gözüne kestirdiği şeyi görünce gülmesi de sırtlana benzemesindendir.

kumarda en önemli avantaj hiç oynamamaktır.

demokritos, insanların salaklığına çok sinirlenip sürekli alaya aldığı için seneca gibilerinin haksız saldırısına uğramıştır; halbuki insanoğlu tam da demokritos'un işaret ettiği gibi tahammülü imkansız bir dili salaklık üretmeden edemez. bu salaklıklarla alay edilmesi her aklı başında sorumlu entelektüelin boynunun borcudur.

gülmenin zihinsel sebebi ise kişinin kötülükten incinmeyeceğini anlaması, değersizliğinin farkına varması, şaşırmasıdır. gülme, beğeni, sevinç ile aynı gruba dahildir. tiksinme, kızgınlık ve şok da bu grup içindedir. bağırsaklarda düzenli olarak yer değiştiren bir basınç diyaframa vurunca ciğerleri etkiler, hızla değişen aralıklarda hava girişi ve değişimi sağlıklı bir gelişmeye neden olur. hayal edildiği sırada heyecan ve rahatlama arasındaki gidiş gelişler, adale ve sinir sistemi hareketinin düzensiz kasılmaları gülmenin fiziksel nedenidir. koestler'e göre, bir düşünce akışı içinde çıkan beklenmedik gelişme ile bir başka alakasız düşünce arasında ilişki kurulur; bu ani atlama eşit olmayan yerleşik iki matriksin karşılaştırılmasına neden olur; sonuç kendini gülme eylemi olarak ifade eder. ısrar ve aynılığa dayandığından, ifadenin içerdiği duygusal birikimin transferi mümkün olmayınca, enerji, direncin en düşük olduğu kanalları kullanarak dışarı çıkma yolunu bulur. ani ve tümden rahatlama, enerji veren adrenalin maddesini hızla kana boşaltır; gülem ile beyne kan akışı artar, bu nedenle düşünce sürekliliğinde kırılmalar olur, heyecan yaratarak karamsar düşünmeyi engeller.

gecenin ilk rüyası en kısa rüyasıdır. yaklaşık 10 dakika sürer. sekiz saatlik bir uyku sırasında insan bazen kırk beş dakikadan bir saate kadar varan rüyalar görebilir. normal insanlarda rüya tekrarı her 90 dakikaya tekabül eder. fakat genellikle uyanmaya yakın olan rüyalar hafızada kalır. güzel rüya görebilmek için bir rüya günlüğü tutmak gerekir. hayata güvenmiyorsanız, rüyalarınıza güvenin; hayatta cevabını aradığınız sorunlarınızın cevabı rüyalarınızdadır.

müsaade edilen arzular, müsaade edilmeyenler kadar eğlenceli olamaz asla.

kupa kızı gibi evlenirsin, birbirini sevmeyi sürdürürsün bir süre; sonra hayat ağır basar, yorgunluk çöker ilişkiye. söylenecek sözler tükenir. ya da eskiden söylenmesi gerekmeyen söze gerek olur, açıklamalar başlar, sevginin ihtiyaç duymadığı açıklamalar, uzun uzun. ışık söner yavaş yavaş. sonra sevgiyi üfleyen nefes daralır. falan filan..

susmak bilmeyen gürültülü bir kalbin en büyük özlemi sevdiğini sürekli ve farkında olarak sahiplenmekse, bunda başarısızlığa uğradığı zaman yapabileceği tek şey, özellikle de araya yokluk girerse, yeniden birbirlerine kavuşacakları ana dek onu rüyasız bir uykuya sevk etmektir.

hristiyan takvimi, dünyanın güneş etrafındaki hareketine dayanan miladi takvimi kullanır, ayla bir ilgisi yoktur. halbuki hicri takvim adından anlaşılacağı gibi ayın hareketine dayanır. güneşle bir ilgisi yoktur. yahudi takvimi bu iki takvimi birbirine bağlar. ikisini de kullanır. bu açıdan yahudi takviminin ayları ayın hareketine bağlıdır. eski takvim ayla belirlenen 13 aydan oluşuyordu. kadınların regl süresi olan 28 gün, ay takvimiyle özdeştir. hristiyan takviminin 12 ayının bununla bir ilgisi yoktur. 12 iyi peri ve 13. kötü peri, kadınların regl takvimindeki "ölümcül lanetin" simgesidir.

gülüyoruz, gülüyoruz; gülmek bilinçaltını sahiplenmek, savunmak olduğundan, yasaklı bilincimize karşı gülüyoruz.

15.11.08

altındağ

orhan veli kanık


biri bir koca görür rüyasında
yüz lira maaşlı kibar bir adam
evlenir, şehre taşınırlar
mektuplar gelir adreslerine
şen yuva apartmanı, bodrum katı
kutu gibi bir dairede otururlar
ne çamaşıra gidilir artık ne cam silmeye
bulaşıksa kendi bulaşıkları
çocukları olur, nur topu gibi
elden düşme bir araba satın alınır
kızılay bahçesi'ne gidilir sabahları
kumda oynasın diye küçük yılmaz
kibar çocukları gibi

lağımcının hamam rüyasıdır
rüyaların en güzeli
uzanır yatar göbek taşına
tellaklar gelip dizilir yanıbaşına
biri su döker
biri sabunlar
elinde kese sıra bekler biri
yeni müşteriler girerken içeri
lağımcı
pamuklar gibi çıkar dışarı

yapraklarıyla

rabindranath tagore


yapraklarıyla, çiçekleriyle gövdeme girdi bahar.
sabah boyunca arılar vızıldıyor orada; rüzgarlar gölgelerle oyalanıyor.

tatlı bir pazar fışkırıyor yüreğimin yüreğinden.
gözlerim çiğle ıslanmış sabah gibi mutlulukla yıkanıyor.
yaşam, o çalgının telleri gibi titriyor bacaklarımda.

yaşamımın kıyılarında, gelgitler arasında tek başına mı dolaşıyorsun
ey sonsuz günlerimin sevgilisi
renkli kanatlarıyla pervaneler gibi mi çırpınıyor çevrende düşlerim
ya varlığımın karanlık mağaralarında yansıyan senin şarkıların mı

senden başka kim duyabilir bugün damarlarımda seslenen uğultusunu kalabalık saatlerin; göğsümde kıpırdayan sevinçli adımları, içimde kanat çırpan tedirgin yaşamın gürültüsünü kim duyabilir senden başka?

14.11.08

salpa

yılmaz güney

herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.

toplum ilişkilerinin özünde tarafsızlık yoktur. tarafsızlık, taraf tutmanın bir biçimidir.

doğru hareket edebilmek için doğru düşünmek gerekliydi. doğru düşünebilmek için de, gerçeklikle kendi arasındaki bütün süzgeçleri, perdeleri, pusulaları, alıcıları, vericileri, komisyoncuları, yabancı akılları, bilincindeki casusları kaldırmalıydı. bugüne dek kafasına sokulan değer ölçülerini, yargılarını yıkmalı, her şeye yeniden, maddi gerçeğin kendi değerleriyle, kendi yasalarıyla bakabilecek sağlığa kavuşmalıydı. ön yargılardan kurtulmalıydı. çünkü onlar, ön yargılar, kalıplaşmış düşünce yapısının, değişimi istemeyen güçlerin kapı köpekleriydi; bekçileriydi. yeni bir olgunun, bir görüşün, tartışma masasına yatırılmadan cezalandırılması, önemsenmemesi için tepkiler gösterirdi.. ön yargılar, gelişmenin en büyük engellerinden biriydi. onu yıkmalıydı; aşmalıydı.

her başarı bir tuzaktır.

insanlar, çizgili gömlekler, beyaz kadın şapkaları, duvarlar, erika yazı makineleri, fordson yedek parçaları, yazılar, yabancılık ve umutsuzluk üretiyorlar.. giderek umutsuzluk, çaresizlik yutulmaz katılıkta bir lokma oluyor boğazlarında.. tıkanıyorlar.. soluksuz kalıyorlar..

insan, hangi toplumda olursa olsun, öznel ve nesnel yapısıyla, o toplumun malı, o toplumun ürünüydü. onun için, yaptıkları yapacakları, düşündükleri düşünecekleri, toplumun genel özelliklerinden, çalkantılarından, eğilimlerinden, bu akış içindeki özgül yerinden, algılama ve etkilenme ve etkileme yeteneklerinden ayrı düşünülemezdi.

insan karmaşık bir süreçtir. binlerce çelişkiyi taşır bağrında.

her bakış, gülüş, seçiş, siyasi bir eylemdir.

amaçlarını iyi saptamış, bunun için de gerekli yolu çizmiş güçler, hayatın zorunlu yasaları ışığında gelişen, yüzeyden bakanlara da gelişigüzel görünen binlerce olay içinden, kendilerine yararlı olanları bulur, onları kendi istek ve çıkarları doğrultusunda değerlendirirlerdi. gerekli gördüklerini de, ipler elinde ise, yaratabilir, yönetebilirlerdi. işte bu yüzden, bilerek ya da bilmeyerek, başkalarının aracı, ezenlerin aracı olmamak için, toplumsal eğilimin zorunlu durak ve yollarını kavramalıydı salpa.

dünyamızın gizli sahiplerini arıyorlar. her şeyi dışarıda arıyorlar. asıl aranacak, kafamızın, bedenimizin, bilincimizin gizli sahipleridir.

insan ne iş yapıyorsa ona göre biçim alır. adamın kafasını yaptığı iş belirler.

umut, umutsuzluğun çiçeğidir. hoş kokulu, mavi bir çiçektir durmadan açan.

karamsarlık birikir aydınlık olur, umutsuzluk birikir umut olur.

insanların isteklerine, niyetlerine bağlı değildi iyilik kötülük kavramı. iyilik yaptığını sandığımız bir adama belki de yaptığımız özünde kötülüktür. kötülük diye nitelendirdiğimiz bir davranışın özünde iyilik olabilir. her iyiliğin ya da kötülüğün verdiği ürün önemlidir aslında.

kibritle, cigarayla, kravatla, çiçekli gömlekle çıkartma yapıyorlar bilincine. beyninin bütün hücrelerini bir bir ele geçiriyorlar. sen yoksun artık. sen, yalnızca onların istediğini alıp satan, onların düşündüklerini söyleyen, onların istediğini yiyen, beğenen, seven canlı bir kuklasın.. eleştirin bile onlara can verecek, daha uzun yaşatacak.. uzak, şimdiki aklının ermeyeceği uzak istasyonlar yönetecek seni.. her an bir akım geçecek kafandan. her an birilerinin yörüngesine gireceksin. radyolar, gazeteler, sinemalar, duvar afişleri, bilimadamları, ideologlar, kuramcılar, otobüs çığırtkanları yolunu kesecekler.. antep'e gitmek isterken aydın'a gönderecekler seni. don lastiği için ayırdığın parayla bilmem ne birası içirecekler sana.. tutsak edecekler seni. yutacaklar; cebindeki son kuruşa dek.. tüketecekler.. iliğini sömürecekler.. ananı belleyecekler.. içimize özlemler, istekler ekecekler, günün birinde biçmek için.. özenti ağaçları dikecekler içimize, tuzaklar kuracaklar.. içimize yerleştirilen hareket ettirici, seçici, karar verici motorun komutası elimizde değil artık. özgür isteminle yaptığını sandığın şeylerde bile özgür değilsin artık..

13.11.08

washoe ve lucy

humberto r. maturana / francisco g. varela

yıllar boyunca dilin diğer hayvanların kapasitesinin çok ötesinde, kesinlikle ve sadece insanlara bahşedilmiş bir ayrıcalık olduğu fikri kültürümüzün dogmalarındandı. son yıllarda bu görüş geçerliliğini yitirmekte. bu kısmen hayvan yaşantısı üzerine yapılan pek çok araştırmadan kaynaklanıyor. bu çalışmalar maymun ve yunus gibi hayvanların, kendilerine bahşetmek istemediğimiz birtakım davranışları sergileyebileceklerini göstermiştir. maymunlarla yapılan çalışmalardan maymunların bizlerle zengin ve hatta yinelemeli -rekürsif- dil alanlarında etkileşim kurabileceklerini gösteren kuvvetli deliller elde edilmiştir.

insanların önceden de maymunlara -mesela insanlarla büyük benzerlik gösteren şempanzelere- konuşmayı öğretmeye çalışmış olmaları mümkündür. fakat konuşma öğretmeye yönelik ilk sistematik çaba bilimsel literatüre ancak 1930'larda geçmiştir. abd'de yaşayan ve ikisi de psikolog olan kellogg çifti bir bebek şempanzeyi oğullarıyla birlikte büyütmüştür. kellogg'lar hayvana konuşmayı öğretmek istemişlerdi; ama hayvan konuşmak için gereken ses değişimlerini gerçekleştiremediği için deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

birkaç yıl sonra abd'de bir başka çift -gardner'lar- sorunun hayvanın dil kapasitesinde olmadığını, hayvanın kabiliyetlerinin seslere değil jestlere dayandığını düşünmüşlerdir. böylece gardner'lar, kellogg çiftinin deneyini bu sefer sadece, sağır dilsizler tarafından dünya çapında kullanılan geniş kapsamlı el kol hareketlerinden ibaret bir dil olan işaret diline dayalı bir dilsel etkileşimler sistemi kullanarak tekrarlamaya karar vermişlerdir. gardner ailesinin şempanzesi washoe, işaret dilini (ameslan) öğrenmekle kalmayıp bu konuda kendini geliştirebileceğini göstermiştir. yani bu şempanzenin "konuşmayı" öğrendiğini söyleyebiliriz. deney 1966 yılında, washoe bir yaşındayken başlamıştır. 5 yaşına geldiğinde washoe işlevsel bakımdan konuşulan dilde isim, fiil ve sıfatlara denk olan jestleri de içeren 200 hareketlik bir dağarcık edinmiştir.

karşılığında verilecek bir ödül için sadece bazı el hareketlerini öğrenmek tek başına büyük bir başarı sayılmaz. bunu sirkteki bütün hayvan eğitmenleri bilir. soru şu: washoe bu işaretleri bize dil içerisinde kullandığını düşündürecek biçimde, tıpkı işaret diliyle konuşan insanların kullandığı gibi mi kullanıyor? 15 yıldan daha uzun bir süre sonra, kapsamlı araştırmaların ve farklı gruplar tarafından eğitilen pek çok farklı şempanze ve gorilin ardından bu sorunun cevabı halen dilbilimciler ve biyologlar tarafından hararetle tartışılıyor. ancak türdeşleri gibi washoe da bir dil edinmiş gibi görünüyor.

bazı araştırmacılar bu hayvanların yeni kelime bileşimleri oluşturma konusundaki kabiliyetlerine odaklanırken, bazıları dil bilgisini andıran bir düzen ararlar. örneğin lucy (washoe gibi eğitilmiş bir diğer şempanze) için karpuz bir "meyve-içecek" ya da bir "tatlı-içecek"tir ve acı bir turp "yiyecek-ağla-acı"dır. aynı şekilde washoe da "buzdolabı"na karşılık gelen bir işaret öğrenmiş olmasına rağmen onun yerine "aç iç ye" işaretini kullanmayı tercih etmiştir.

bizim için bu ve benzeri diğer gözlemlerin dil için delil teşkil edip etmediğini açıkça ortaya koyabiliriz. bu primatlar dil ayrımlarının dil ayrımlarını yapmak suretiyle, diğerleriyle dil alanı olarak işaret dili içerisinde etkileşime geçiyorlar mı? yaptıkları hareketlerin yinelemeli ayrımları içerisinde ameslan'ı kullanıyorlar mı? muhtemelen insan "ailesinin" gittiğini gördüğü için bir öfke krizinin eşiğindeyken bakıcılarına dönüp "lucy ağlamak" işaretini yaptığında, lucy'nin yaptığı şey tam da buydu. bu örnekteki "lucy" ve "ağlamak" dilsel ögelerdir ve lucy bunlar vasıtasıyla başkalarıyla ortak bir dil alanı içerisinde bağlantıya geçmiştir. bu noktada bize öyle geliyor ki lucy "dilleştirmektedir."

12.11.08

geyik

leyla şahin

dağların öte yüzünü yaşamış bir geyik
her coğrafyada büyütür subaşlarını
yeni bir söz seçilecekse yaşama
ince bir damar gibi
yürekte örselenmiş kurşundan
başlanmalı:
dünyanın kabuğu çatlıyor
dağlar birbirine değdi

yüz ve söz

tahsin yücel

insan devlet için değil, devlet insan için vardır.

jean-marie floch: kullandığımız her türlü ürünün bizim için taşıdığı tüm değerler dört ana karşıtlık biçiminde sınıflandırılıp incelenebilir: bu değişik değerlerin ilkini yararsal değerler ya da kullanım değerleri oluşturur; bunun tam karşıtıysa, varoluşsal ya da temel değerlerdir. sonra da birincisinin altında yer alan varoluşsal olmayan değerler ve ikincisinin altında yer alan yararsal olmayan değerler gelir. söz konusu ürün bir otomobilse, yararsal değerlerinin kullanışlılık, rahatlık, güvenilirlik; varoluşsal olmayan değerlerinin karlılık, sağlamlık, ucuzluk; varoluşsal değerlerinin yaşam biçimi, kimlik, serüven; yararsal olmayan değerlerinin nedensizlik ve incelik olduğu söylenebilir.

yeryüzünde barışın kurucusu ve korumacısı işlevini yüklenmek savında olan büyük devletlerin tümünün aynı zamanda büyük silah üreticileri ve satıcıları olmaları da bende hep tiksinti uyandırmıştır. ama ürettikleri silahları pazarlarken barış ve insanlık kaygılarıyla nazlanma numaralarına girişmeleri daha da mide bulandırıcıdır; çünkü utanmazlık ve ikiyüzlülüğün son noktasıdır.

michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.

yeşilçam filmlerinde aşk da, erdem de, romantizm de, namus da eminönü işportacılarının sokaklara döktüğü mallar kadar boldur; ama fazlasıyla ucuz, fazlasıyla yüzeyseldir. bu filmlerde, her şey cennet, cehennem ve araf diyebileceğimiz üç dünya arasında gidip gelmeler biçiminde gerçekleşir. temiz kalmış yoksul genç kız ya da delikanlı, tam cehennemin derinliklerine yuvarlanmak üzereyken, arafta iyi yürekli ve babacan fabrikatörün yakışıklı oğlu ya da güzel kızıyla karşılaşarak soluğu cennette alır; gözleri kör olduğundan istediği yere gelemeyen güzel sesli yoksul kız da, gene yolu arafa düşmüş bir cennetlinin yardımıyla, bir "mucize" ameliyatın ardından, sahnelere ve gönüllere taht kurar; iyi ya da kötü yönde, köşeler hızla dönülür.

peyzaj vi / pastoral senfoni

lale müldür

sema, fin mavisi bir porselen gibi beyaz bulutlarla kaplanmıştı. herhangi bir fin mavisinin üzerinden. biraz donuk bir gümüş tonu geçirildiğini düşünün. ya da üzerinde çocukların kayarak gittiği bir tundra. sırları dökülerek parça parça olmuş gri bir palet düşünün. sema, yaldızlı fin mavisi bir porselen gibi, altın suyuna batırılmış yapraklarla, salkımlarla bezenmişti. bulutların ortasında, dışbükey emaye bir yuvarlaklıkta, pastoral bir peyzaj yer alıyordu, konçlu uzun beyaz çoraplı bir erkeğin kabarık tafta etekli bir kadına uzanarak incelikle ceketini tuttuğu. 1950'lerden kalma böyle bir biblo kutu işte yüreğim, herkese ve hiç kimseye açılan:

yüreğim, gör
tanrı'nın turkuaz atını
kuzeyin yağmurlar meleği
gizil inciler biriktirirken içinde

10.11.08

yeniden çarmıha gerilen isa

nikos kazancakis

iyi bir hareket, en uzak bir çölde bile yapılmış olsa, yankıları tüm dünyayı sarar.

o benim karım. benden daha çok bıyığı var; ama ne fark eder? ondan hoşlanıyorum.

insanın verdiği her karar bir meyve gibidir. güneşin, yağmurun ve rüzgarın sayesinde yavaş yavaş, sabırla olgunlaşır ve düşer.

"bir devenin bir iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin cennete girmesinden daha kolaydır." (hz. isa)

her zaman öğrenilecek bir şeyler vardır.

okumak, sıradan insanlar ve öğretmenler içindir; bir yargıcın oğlu ise iyi bir yaşam, eskimiş şarap ve başkalarının karıları için yaratılmıştır.

her adamın kaderinde bir kadın vardır.

bir suçlunun ruhu nasıldır bilemem ama dürüst insanın, iyi insanın ruhu bir cehennemden farksızdır. öyle bir cehennem ki içinde her türlü şeytan var. her birimiz, yüreğimizin derinliklerinde birer hırsız, cani, suçluyuz.

9.11.08

geriye dönüşsüz

nilgün marmara


her yüz kabulü parçalanmayı çağıran eliaçıklık ama
yüzüm yanındadır seninkinin, sırlı camın değerbilirliğinde
imgeleriz birbirimizi içsel yakarıyla, bilirim
sakınmayla ertelediğimiz, gecikmiş an
kurtulsun dilerim kuşkudan; sorusundan gerçek mi gerçek mi
budur çünkü kesen elleri, göğümüzü şaşırtan
alıkoyan yağmur kokan ortardan bedenlerimizi
budur sorgulayan özdeş isteklerimizi, bağlansın mı
bağlansın mı bebekliğe

içinden geçmeyi seçerken bir durallığın
ürkünç devinimine zincirlenme korkusu; o esriten kızıl değişimin
şimdi gözyaşı ve endişe küplerini gizliyor aşk, kanadında
bilemediğimiz ayin, şarkılarını bekletiyor dil için
kaçtığımız her kare duvarına ekleniyor yuvarlak
avlunun, üçgenleri yok ederek sonunda tutsak edileceğimiz

gramofon avrat

sabahattin ali

azime bu kızı eline geçireli bir sene bile yoktu. fakat adı şimdiden bütün konya hovardalarının arasında yayılmış, bunun sayesinde azime'nin çıkınına yeşil yeşil bangonotlar dolmaya başlamıştı.

yaşı daha yirmi sularında idi. on beş senelik oturak avratlarından güzel oyun oynuyor, bütün türküleri, en zorlarını bile, gözünü kırpmadan söylüyordu. bir yanık sesi vardı ki.. bu ses için ismi gramofon avrat olmuştu. asıl adı pek malum değildi. nereden geldiğini de bilenler azdı. dilinin epeyce düzgün olduğuna bakılırsa herhalde şehirde bir efendi yanında evlatlık kalmış olacaktı. iki sene evvel ilk defa olarak dereköylü bir delikanlının yanında meram'da bir oturağa gelmiş, ondan sonra bir iki ay bu çocukla dolaşmıştı. dereköylü bir gece kavga sırasında vurulup ölünce bütün öteki kimsesiz ve efesiz oturak kadınları gibi azime'nin eline düştü. azime ne tükenmez hazine yakaladığını bilmez değildi. kızı evvela terzi mürüvvet'e götürüp hanımlar gibi giydirdi, ayağına tokalı pabuçlar aldı, bir hafta on gün istirahat ettirdi. ondan sonra bir geceliğine oturağa göndermek için otuz, kırk, yerine göre yüz lira alarak ve sürüyüp götürmesinler diye yanına kendi adamlarından bir silahlıyı "efesidir, yalnız gönderilmez" diye katarak kızı çalıştırmaya başladı.

anasının beşibiryerdelerini, babasından kalan iki dönüm tarlayı, araplar mahallesi'ndeki eski evi satan her delikanlı paralarını kuşağına basıp azime'ye geliyor ve bir gececik oynatmak için gramofon avrat'ı istiyordu.

öteki avratlar hep yaşlı kadınlardı. oyundan anlayan hovardaların beğenebileceği bir oyun, ancak on beş yirmi senede öğrenilebiliyor ve bu müddet içinde yüzler, kalın düzgün tabakaları altında saklanacak kadar çöküyordu. az ışıklı çıraların veya sönük lambaların ziyasında oynayan bu kadınların yüzlerinden çok ayaklarına ve türlü türlü ahenklerle kıvrılan vücutlarına bakıldığı için yüzlerinin ve yaşlarının pek ehemmiyeti yoktu.

fakat bu gramofon avrat.. daha bu yaşta, yıllanmış kadınlardan güzel ve ustaca oynayan, en kıvrak şarkıları konuşuverir gibi kolayca söyleyen, rakı verirken adamın gözlerinin içine bakıp gülen bu yaman kadın öbürlerine benzemiyordu. bu kız için millet birbirini kırıyordu. azime kızı oynatacak olanların akıllı uslu olmalarına ne kadar dikkat ederse etsin, her oturakta muhakkak kavga çıkıyor, silah atılıyor, adam vuruluyordu. fakat şeytan kız, bunların hepsinden yakayı kurtarmasını biliyordu. tam kavga alevlenip kendi yüzünden dövüşenler kendisini unutunca usulcacık sıvışıyor, onu getiren ve asla kavgaya karışmayan adamla beraber, kapının önünde bekleyen arabaya atlayıp bağlar arasından dolaşarak "azime yengesine" geliyordu.

gramofon avrat'ın acayip bir huyu vardı: bir gördüğünü bir daha hiç hatırlamıyordu. uğruna evini barkını harcayanları bile ikinci görüşünde tanımazlıktan geliyor, daha doğrusu sahiden tanımıyordu. çünkü karşısındaki kendisini ona hatırlatmak için: "nasıl bilmezsin canım, silleli'nin bağına gittik ya.. orada küçük ali beni bıçakladı da dört ay hastanede yattım ya!.." dedikçe öyle masum bir tavırla "bilemedim hay efendiciğim, bilemedim işte!" derdi ki, yalan yaptığını söylemek insafsızlık olurdu.

kendisini alıp götüren ve oynatanların; hatta bir iki gece yanlarında alıkoyanların ne zengin ne de "aslan gibi delikanlı" olmaları, bunların gramofon avrat'ın kafasında yer bırakmalarına yetmiyordu. yalnız bir kişiyi uzun zaman unutmadı:

azime'nin eski dostlarından rumelili bir hüseyin ağa vardı. konya'dan istasyondan çıkınca insanın karşısına dizilen bir sürü çift atlı paytonların belki dörtte biri bu adamındı. azime'ye araba lazım oldu mu, buna haber salar, hüseyin ağa da işin sonunda bazen vukuat da çıkabileceği için en genç ve kuvvetli arabacısı murat'ı yollardı.

bu delikanlı, hiç konuşmadan, hiç arkasına bakmadan kendisine söylenen yere atları sürer, hangi bağa gidilirse, kapısının önünde bekler, çağrılsa bile içeri girmez ve sabaha karşı oturak bitince yahut bir vukuat çıkıp silah sesleri ve bağırışlar arasında gramofon avrat bağdan dışarı fırlayınca hemen atların torbalarını alır, dörtnala şehre dönerdi.

ne kadın ona, ne o kadına bir laf söylemiş değildiler. aylardan beri onun doru atları ve hafif arabası kadını birçok yerlere götürdüğü, birçok yerlerden, bazen arkalarından atılan kurşunlara rağmen, selametle evine getirdiği halde, belki bir kere adamakıllı birbirlerinin yüzüne bakmamışlardı.

fakat bir gece murat hastalanıp yerine başka arabacı gelince gramofon avrat bindiği arabadan atladı ve gitmem diye dayattı; ne yalvarmak, ne bağırmak fayda verdi. azime pohpohlamak için birkaç gün sonra bunu oğlana söyleyince o, aldırış etmezmiş gibi, omuzlarını silkti.

bir gün meram'ın ta öbür başında bir oturağa gittiler. içerde sazlar çalınıp şarkılar titreşen dut yapraklarında dolaşırken, dönen ve oynayan kadınların kaşık sesleri taşlı bir yolda dörtnala koşan at nalları gibi geceye yayılırken, her zamanki şey oldu: bağırmalar, sövüşmeler başladı. birkaç silah sesi duyuldu. murat başını çevirerek bağın tenha kapısına baktı, neredeyse bu kapıdan çıkıp arabaya atlayacak olan kadını ve "efesini" gözledi. fakat bunun yerine içerden keskin bir kadın sesi çınladı:

"amanın murat yetiş, beni vurdular!"

oğlan yerinden sıçrayarak bahçe kapısını omuzladı. içerde hala boğuşanlar vardı. birkaç kişi kadını kucaklayıp bağ evine sokmaya çalışıyorlardı. kadın murat'ı görünce ellerini ona doğru uzattı ve ilk defa olarak ona, hem de çok şeyler söyleyen gözlerle, baktı. murat yavaşça ceketinin cebinden iri nagantını çıkararak oradakilere doğru sıktı; onlar, nereden geldiğini anlamadıkları bu ateşten şaşırdıkları sırada çabucak kadını yakalayıp dışarı fırladı ve arabaya atlayarak şehrin aksi tarafına, dağlara doğru sürdü.

fakat buraları iyi tanımadığı ve sığınacak kimsesi olmadığı için birkaç gün sonra candarmaların eline düştü, kendisini hapishaneye, kadını hastaneye kaldırdılar. gramofon avrat hastaneden çıkınca ilk işi murat'ı sormak oldu. tabanca attığı zaman yaralananların biri öldüğü için, delikanlı, hafifletici sebepler filan çıktıktan sonra, tam 12 buçuk sene yemişti.

bu günden sonra kadın ne bir oturağa gitti, ne eline kaşık alıp oynadı, ne de güzel ve yanık sesini duyan oldu. evvela yaşlıca birinin yanına kapatma girdi. o kendisini kapı dışarı edince de umumhaneye düştü. fakat her salı günü muhakkak hapishaneye gidip murat'ı görür, ya birkaç kuruş para, yahut da yağ, bulgur, cıgara gibi bir şey bırakırdı. aralarında bir iki kelime bile konuşmadıkları halde kendi uğruna hiç düşünmeden adam vuran bu çocuğu, vücudunu satıp kazandığı paralarla besliyor, belki de artık yalnız bunun için çalışıyordu.

8.11.08

arjantin öyküleri

jorge luis borges

"maymunlar, şu ya da bu nedenle, konuşmaktan vazgeçen insanlardı. bu durum, ses üreten organlarının ve beyindeki konuşma merkezlerinin körelmesine yol açtı; maymun ırkının dilini anlaşılmaz bir hırıltıya dönüştürerek birbirleri arasındaki ilişkiyi zayıflattı ve sonunda yok etti, böylece ilk insan bir hayvan olup çıktı.

evrimi ağır bir seyir izleyen ve öncülleri tarafından insanoğlunun barbar bir karanlığın baskısına hapsedildiği ilkellerin başına gelenler, kuşkusuz, dört elli bu kalabalık aileleri, en eski cennetlerdeki ağaçlıklı tahtlarından etti. saflarını dağıttı, daha anne karnındayken köle ruhlarına gem vurmak için dişilerini tutsak etti; hatta yenilmişlerin güçsüzlüğüne çare olarak o ölümcül saygınlığı dayattı, düşmanla aralarındaki üstün ama uğursuz bağı koparıp atmayı, gerçek kurtuluş için hayvanlığın karanlığına sığınmayı telkin etti.

eğer bir sır varsa ortaya çıkacaktır.

insanların aptal, zalim, sefil ve kıskanç olduklarını düşünüyorum. seçimler olduğu zaman şu iyi insanlar hızlıca şekil değiştirip ne mal olduklarını gösteriyorlar. her zaman kötüler kazanıyor.

yazgı, anlaşılmaz bir dil gibi serseri ve beceriksizdir.

sanırım kadınlar hiçbir şey yapmama bahanesini bu işte buldukları için örgü örüyorlar.

insanlar hakkında hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. çok daha önceleri umutsuzluk içinde onları arıyordum, sonradan bu iğrenmeye dönüştü.

düşünmeden de yaşanabilir.

bu hayata dayanmak için birçok kereler ölümden döndüm.

içinde bulunduğumuz yüzyılın özensiz giysileri ne erkek ne de kadınların ışıltısına izin vermiyorlar."

6.11.08

anayurt oteli

yusuf atılgan

horoz dövüşüne ilk gelişi olduğunu öğrenince bu akşam öldürülen horozun geçen haftaki dövüşünü anlattı bir ara. ama en iyisi bu akşamki dövüştü; böylesini hiç görmemişti.
- niye ayırmak istediler abi?
- bilmem. (düşündü.) belki sonuna dek gitmekten korkuyorlardır, sonunu görmekten.

ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak. filmde kasabanın ileri gelenleri için genç adamı öldürtmek çok kolaydı. gene de, saçma da olsa, tek başına bir şeyler yapılabileceği sanısını veriyordu; insan katılıyordu bu yalana.

bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse, insanın yapmayacağı şey yoktu.

yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. önemli olan insanın edimleriydi. değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: ölüm.

bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. insan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde.

sağdı daha, her şey elindeydi. ipi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. dayanılacak gibi değildi bu özgürlük.