29.11.12

uzun lafın kısası

antonio gramsci: eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

mine söğüt: hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.

carlos fuentes: eğitim olmadan ne ilerleme ne de mutluluk olur; onun olmadığı yerde çürüme, barbarlık ve utanç vardır.

dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.

francesco sorti/rita monaldi: en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

herakleitos: insan ruhu bir uzak ülkedir ki ulaşılmaz, keşfe çıkılamaz.

john fowles: toplumun şansı kontrol altına almak için kullandığı yollardan biri de -kölelerinin seçme özgürlüğünü önlemek adına- geçmişin şimdiden daha asil olduğunu söylemektir.

lawrence durrell: din, tanınmayacak derecede yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.

paul lafargue: çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.

albert camus: hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız.

seneca: hiç kimse bir maskeyi uzun süre taşıyamaz. rol yapma, çok geçmeden asıl doğasına döner.

thomas more: bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.

27.11.12

veda

paul lafargue

bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum. yıllardır, 70 yaşımı aşmamaya söz verdim kendime. yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım: deri altına siyanür enjekte etmek. 45 yıldan beri kendimi adadığım davanın yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum. (26 kasım 1911)

el-beyati

nazım hikmet

şiirin şiir olmasından bu yana nice şair vardır inançlarının bedeli olarak özgürlüğünü ve hayatını yitiren. inancı uğruna yurdunun toprağı dışında kalmış, orada özlem dolu bir ömürden sonra ölüp gitmiş nice şair vardır.

şu yirminci yüzyılda bile, çevremize bakarsak, işkencenin, kanın ve baskıların pençelerini en fazla şairlere doğru uzattığını göreceğiz. bana sorarsanız bu durum, insanlığın umudu ve kurtuluşu olan sosyalist düzenin kuruluşuna dek sürüp gidecektir.

işte ıraklı şair dostum el-beyati de benim gibi. her gün, her saat, yurdunun, halkının özlemi içinde. şimdi burada, rusya'da olmasaydı bağdat zindanlarının sağır duvarları arasında çürüyüp gidecekti.

arap ve ırak şiirinin bu içtenlik ve inanç dolu büyük ustasına ırak yöneticileri niçin öyle baskı yöntemleri uygulamışlardır? isterseniz bu sorunun karşılığını yine el-beyati versin. yeşil ay adlı şiir kitabı umutla, aydınlıkla dolu bir yapıttır. bahçelerden, çocuklardan, bağdat'tan, büyük devrimcilerden, ekmekten, türkülerden söz ediyor. niçin sürgün edildi el-beyati? işte bunlardan söz ettiği için. bütün bunları şiirinin temeline vazgeçilmez ve sarsılmaz temalar olarak oturttuğu, hepsini de mertçe, yiğitçe söylediği için.

gerçek bir şair el-beyati. duygularını ve inandıklarını sözcük oyunlarına başvurmadan düpedüz anlatıyor. öyle her akımdan kendine bir pay çıkaran şairlerden biri değil o.

beyrut'ta, mısır'da, moskova'da, başka yerlerde onun şiirini bilenlere, okuyanlara, sevgi ve saygıyla ananlara çok rastladım. onun en beğendiğim yanlarından biri de şu: siyasal şiirlerinde bile insanın içine işleyen bir sıcaklık, bir sevecenlik, bir incelik var.

el-beyati ne zaman yurduna kavuşacak? bilemeyeceğim. ama gönlüm en kısa sürede bunun gerçekleşmesini diliyor. çünkü öyle bir kavuşma aynı zamanda ırak'ın bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmasıdır da.

kendisi bağdat'ta değil, bir gerçek bu. ama şiirleri orada yaşıyor, okunuyor, ezberleniyor.

25.11.12

six feet under

başka bir insana ulaşmamız, kendimize de ulaşmamız demektir.

aile ailedir. boşanmak bunu değiştirmez. boşanmak, ölüm, hiçbir şey. biri insanın kalbine girdi mi, sonsuza dek orada kalır.

büyük ıstırap çekmeden sanatçı olunamaz.

hamile bir kadın dünyadaki en güzel şeydir. onunla herkes konuşur, herkes ona dokunmak ister. insanları mutlu eden sihirli bir güce sahip olmak gibidir.

hayatta bazı şeylerin neden olduğunu asla anlayamayız.

bir erkek hakkında "birlikte bir şeyler yapılabilecek biri" diyorsan bu, yalnız olmaktan da kötüdür.

bir adamın işi onun kişiliğidir.

duvak takılan her kadın, gezegenin en büyük fahişesi de olsa taptaze masum bir kız haline gelir.

ergenlik dönemindeki bir erkek kadar tehlikelisi yoktur.

psikiyatri ve deliler

gündüz vassaf

psikiyatri bir baskı aracıdır.

sovyetler birliği'nde, 1968'deki prag baharı'ndan bir süre sonra, moskova'daki kızıl meydan'da, ellerinde mendil kadar çekoslovak bayraklarıyla toplanan birkaç sovyet vatandaşı, polis tarafından yakalanır ve bir akıl hastanesine gönderilir. neden? sovyet devletinin gücünü moskova'nın ortasında uluorta eleştiren hiç kimsenin aklı başında olamaz.

ezilenler arasında en az delilerle ilgileniriz. 

akıl hastanelerindeki delilerin özgürlüğü ve kamusal hakları uğruna pek kimse eyleme geçmez. oysa, tüm ezilenlerin içinde, kendi davalarını kamuoyuna yansıtamayan, yansıtmalarına izin verilmeyen, bu özgürlüğe sahip olmayan bir tek onlar var. onların yakınmaları olsa olsa bir başka psikiyatrist tarafından ele alınır ve karara bağlanır. basın toplantıları, protesto gösterileri düzenleyemezler; oy hakları bulunmadığı gibi, özel mülkiyetlerini bile diledikleri gibi kullanamazlar.

nietzsche'nin bir kitabını, van gogh'un bir tablosunu ya da dostoyevski'nin sara nöbetlerinin inceliklerini saatlerce tartışabildiğimiz halde, bir deliyle çok kısa bir süre birlikte kaldığımızda dahi son derece tedirgin oluruz. bir an bile yeter. beklenmedik şeylerden korkarız. delilerin beklenmedik şeyler yapmaları beklenir. bizler ise beklenmedik şeyler karşısında ne yapacağımızı bilemeyiz. tüm mesleki, toplumsal ve cinsel ilişkilerimizde, her şeyi önceden bilmek ve denetlemekten hoşlanırız. gerçekten denetleyemediğimiz tek şey olan düşlerimizi de ya unutur ya da bastırırız.

delilerle ya da delirmiş gibi davranan herhangi bir insanla birlikte olduğumuzda da, bize fiziki bir zarar gelmesinden değil de, beklenmeyenden korkarız daha çok. karşımızdaki kişi üstünü başını parçalayabilir, bir çocuk şarkısı söylemeye koyulabilir, bilmece gibi konuşmaya başlayabilir, öylece suspus oturabilir, kardeşçe bir sevecenlik gösterebilir ya da cinsel imalarda bulunabilir. bunlardan herhangi birini yapabileceği gibi, hiçbirini de yapmayabilir. ama daima tetikte olan bizler, ondan korkarız. onun yapılandırılmamış, özgür, belirsiz davranışları, bizler için, nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz bir durum yaratır. bu, denetleyebileceğimiz bir durum değildir. denetleme gereksinimi hepimizin içindeki totalitarizmin bir belirtisidir. tümüyle özgür, yapılandırılmamış durumlar bizi rahatsız eder. tıpkı sessizlik gibi. delilerle birlikte olmak da böyledir. önceden üzerinde anlaşmaya varılmış kurallar yoktur. kendiliğinden ortaya çıkan davranışlar olabilir yalnızca. 

psikiyatrist, bireysel deliliğimizi frenleme ve sınırlama konusunda bize yardım ederken, aynı zamanda totaliter kolektif deliliğe uyum sağlamaya ve onu paylaşmaya yöneltir bizi. onun işi, topluma ayak uydurmamızı sağlamaktır. toplumun durup düşünecek zamanı yoktur. o hep hareket halindedir. bu tempoya ve strese dayanamayıp saf dışı kalan bazı bireyler olduğunda ya da bu tempoyu belirleyen idoller öldüğünde, başkaları hemen onların yerini alır. toplumun temposuna ayak uyduramamak, onun akışını ve sürekli değişen standartlarını yakalayamamak, psikiyatrist için de bizim için de psikolojik sorunların belirtisi sayılır. bu bağlamda, psikiyatriste giden kişi, yeniden yarış pistine çıkmadan önce yağlama servisinde teknik bakım gören bir yarış arabasına benzer. yarışın kendisi asla sorgulanmaz. tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanırlar. 

kolektif deliliğin zirveye tırmandığı noktada, bireysel delilik şiddetle reddedilir. alman totalitarizminin sistematik olarak ortadan kaldırdığı ilk grup, deli diye anılan kişilerdi, akıl hastalarıydı. toplumun kolektif deliliğine kendini kaptırmayan tek kesim de yine onlardı; çünkü bireysel delilik, bireye özgüdür.

deli, uygarlığın anti-kahramanı olacaktır. standartlaştırma ve totalitarizmin her yere ve her şeye nüfuz etmesine rağmen hala deli olmayı başarabilenler, gerçekten çok güçlü ve eşsiz bireylerdir. "deli" sözcüğünü hafife almamalı; çünkü bu ayrıcalık pek az insana verilebilir. beraberinde çok büyük acılar getiren bir ayrıcalıktır bu. bu acılar nadiren hafifletilebilir. deli öylesine yalnızdır ki tuttuğu yolda, dünya ve evrenle duygu birliği içinde olsa bile, övgü ve cezanın da ötesindedir o.

23.11.12

aşk

cesare pavese

hayatta en önemli şey düzüşmek olmasa tekvin onunla başlamazdı.

bir özveriyi gerektiren sevgiye inan; bunun dışında her şey, çoğu zaman, boş sözlerden başka bir şey değildir.

sana kanını feda etmeye hazır demiyorum -bu anlık ve kolay bir şey- bütün bir yaşam boyunca sana bağlanmaya hazır olmayan kişiden bir sigara bile kabul etmemelisin.

en kutsal sevgilerimizin hepsi tembel bir alışkanlıktan başka bir şey değildir.

bir kız arkadaşını yitirmekten üzüntü duymak budalalıktır; onunla karşılaşmamış olabilirdin; öyleyse onsuz da edebilirsin.

tanımak, bilmek isteğidir aşk.

gurur ve şehvetten meydana gelen bir tutkuda başkalarını düşünme erdemini aramak gülünçtür.

aşkın en beyliği insanın sevdiği konusunda bilmediği şeylerle beslenir. ama insanın bildiği şeylere dayanan bir aşkın üstünde ne olabilir?

kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik.

oysa herkes öldürür sevdiği şeyi
bu herkesçe biline
kimi sert bir bakışla yapar bunu
kimi övücü sözlerle

hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür.

bir başkasını gerçekten seven insan bu ilişkinin neden yaşam boyu sürmesini istemekte diretir? çünkü yaşamak acı çekmek, aşkın tadını almak ise duygusuzlaşmak demektir; bir ameliyatın ortasında kim ayılmak ister?

aşık olmadığı zaman kolaydır insanın iyi olması.

aşk kendi başına, koca bir maymunun libidosundan başka nedir ki?

ayık yaşamak için gerekli olan bir bencilliğin, özrü sorumluluk yaratmak olan bir bencilliğin üzerine vurulan mühürdür evlilik.

bir daha, yalnız sana bağlı olmayan şeyleri ciddiye alma: aşk, dostluk, ün gibi.

bir aşk ilişkisine karşı en iyi savunma kendi kendine bıkıncaya kadar şu sözleri söylemektir: "bu tutku budalalıktan başka bir şey değil; astarı yüzünden pahalı." ama seven insan her zaman bu keresinde gerçek aşkı bulduğunu sanma eğilimindedir; aşkın güzelliği, bize olağanüstü, inanılmaz bir şeyle karşılaşacağımız inancını aşılamasındadır.

aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir.

aşk geride tiksinti bırakan geçici bir bunalımdır.

cinsel tutku, kan ve alkol. insan hayatının dionysossu üç an'ı. bunların birinden ya da öbüründen kurtulabilen hiç kimse yoktur.

dinlerin en ucuzudur aşk.

gerçekten tek büyük olumlamadır aşk; olmak, biri sayılmak ve ölüm er geç gelecekse, yiğitçe, alkışlar arasında ölmek; kısaca, bir anı olarak kalmak dürtüsü.

insan kendisini birine vermeden ona nasıl sahip olabilir?

game of thrones

herkesin bir zayıf noktası vardır.

halkın sadık kalmasını sağlamanın tek yolu düşmandan daha çok senden korktuklarından emin olmaktan geçer.

bir kadının tek silahı gözyaşları değildir. en iyisi bacaklarının arasındadır.

insanlar ısınmak için bok yakılması gereken yerlerde yaşamamalı.

arkadaşı olmayan adamın gücü de olmaz. kimse bu dünyada yardım almadan hayatta kalamaz.

bütün hükümdarlar ya kasaptır ya da et. hangi büyük şey ölüm veya zulüm olmadan başarılmıştır?

hiçbir manzara giden kadınları seyretmeye benzemez.

"kralım ben" demek zorunda kalan adam gerçek kral değildir.

güç, insanların olduğuna inandığı yerdedir. bir numaradır. duvarda bir gölgedir. çok küçük bir adamın bile çok büyük bir gölgesi olabilir.

tanrılar haysiyetli olmamızı isteselerdi, ölürken osurmamıza izin vermezlerdi.

çetin yerlerden çetin erkekler çıkar. çetin erkekler de dünyaya hükmeder.

zengin adamlar, aldıklarından fazlasını vermeden zengin olmazlar.

22.11.12

cevdet bey ve oğulları

orhan pamuk

kadınlarımız köle gibi, ramazan'da oruç tutmayan mahkemeye çıkarılır.

hayat iyi yaşamaktır.

içki insanı günlük hayatın ötesine geçirir. yüzeysel şeyleri aşmasına yardımcı olur.

bedelini ödemeden hayatında derinlik arıyor.

hölderlin: tıpkı muhteşem bir despot gibi doğu, gücü ve göz kamaştıran ışığıyla insanları yere çalar; orada daha yürümeyi öğrenmeden diz çökmek, konuşmayı öğrenmeden dua etmek zorunda kalır.

durup derinlemesine düşünmek... bu insanı işte mutsuz yapar. türkiye'de böyle düşünmek insanı toplumun dışına iter.

doğu, karanlığın ve köleliğin ülkesidir.

türkiye'de insan hiçbir şeye aklıyla inanamaz. ya onlar gibi allah'a inanırsın, ya da hiçbir şeye. çünkü her şey sahte burada. her şey taklit! her şey yalan, ikiyüzlülük, kandırmaca dolu.

bu millet temiz giyinmeyi, doğru dürüst konuşmayı, her sabah yıkanıp tıraş olmayı ne zaman öğrenecek?

şimdi bir serbest seçim yapılsa, ikinci, üçüncü partilere izin verilse bütün hacılar, hocalar, madrabazlar meclis'e girer. o zaman onların meclis'e girmesini önleyecek kanunlar koymalı: mesela din siyasete alet edilemez, üniversite bitirmemişler milletvekili olamaz, sonra tüccarlar ve ağalar meclis'e giremez. sonra halkı da iyi insanları seçecek bir şekilde eğitmeli!

idealizm iyi bir şeydir; ama bana kalırsa hayatta elle tutulur bir şey yapmak daha iyi bir şeydir!

inkılap halkın hayrına olanları, halka rağmen, fakat halk için, halka getirmek işidir.

insanın başka bir özelliği olmayınca başkaları ondan öyle söz eder: iyi insan.

ben ne olmak istemediğimi biliyorum; ama ne olmak istediğimi bilmiyorum!

neşelenin, coşun, hayatın içine girin. yaşayın! anlaşın çevrenizle, uzlaşın! yoksa çok mutsuz olursunuz!

ilkesiz, eleştirisiz bir birlik hemen çözülmeye mahkumdur!

aradıkların odanda değil dışardadır (nazım hikmet)

burası türkiye! gerçeğin kendisiyle değil, kötü bir taklidiyle karşı karşıyayız!

eskileri bir bütünlük içinde sanmak eskiler kadar eski bir yanılgıdır!

başkalarının hatıra defterleri her zaman ilgi çekicidir!

ars longa, vita breve: sanat uzun, hayat kısadır. (hipokrat)

türkiye'de resim yapmak, insanın bağıra bağıra konuşması gereken bir ülkede dilsizliği seçmek gibi bir şey.

sezilmemiş aşka

federico garcia lorca


karnındaki karanlık manolyanın
kimseler anlamadı kokusunu
acıttığını kimseler bilmedi
dişlerinle sıktığın o aşk kuşunu

binlerce acem tayı uykuya yattı
alnının ay vurmuş alanında
o senin kar düşmanı göğsünü
kucaklarken dört gece kollarımla

bakışın tohumların solgun dalıydı
alçılar, yaseminler arasından
aradım vermek için yüreğimde
o fildişi mektupları her zaman diyen

her zaman: acımın bahçesi benim
gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı
damarlarının kanıyla dolu ağzım
ağzın ölümüm için söndürdü ışığını

21.11.12

din

george santayana: doğaüstüne duyulan inanç, insanın talihinin en kötü olduğu anda girdiği umutsuz bir bahistir.

lord byron: herkes gerçekleşmesini çok istediği şeylere inanmaya meyillidir. bu ister bir loto bileti, ister cennete gidiş bileti olsun.

samuel p. putnam: insan bilincindeki son batıl inanç, dinin iyi bir şey olduğu hakkındadır.

matt berry: inanç, kişinin kendi bütünlüğünü korumak yerine tanrı'nınkini koruma girişiminin bunaltıcı bir sonucudur.

john bice: kişisel dini inançların büyük bir oranı hakkında, kişinin ailesinin inançlarına ya da içinde yetiştiği kültüre bakılarak doğru bir tahmin yürütülebilir. dindarların kendilerine "benim dini inançlarım mantık ve kanıtlar üzerine mi inşa edilmiş, yoksa bana aşılanmışlar mı?" diye sormaları gerekir.

pearl s. buck: insanlara duyduğum inançtan başka bir inanca ihtiyacım yok.

buddha: sadece size böyle söylendiği ya da nesilden nesile aktarıldığı veya dini kitaplarınızda yazılı olduğu için ya da öğretmenleriniz ve büyükleriniz böyle istediği için bir şeye inanmayın. fakat gözlem ve analiz sürecinin ardından, bir düşüncenin mantığınıza uyduğunu, iyi nitelikler taşıdığını ve herkese faydası dokunacağını fark ederseniz onu kabullenin ve ona göre yaşayın.

richard burton: din üzerine çalışmalarımı sürdürdükçe, insanın kendisi dışında hiçbir şeye tapmadığından giderek daha fazla emin oluyorum.

20.11.12

sınıf

rıfat ılgaz



doğdun doğalı ne oyun gördün, ne oyuncak
uyu benim maviş kızım
dem geçecek, devran geçecek
keloğlan murada erecek
sökülecek hasbahçenin çitleri
ağlayan nar gülecek

tek suçumuz hür insanlar gibi konuşmak
kitaplar suç ortağımız

yoklama defterinden öğrenmedim sizi
benim haylaz çocuklarım
sınıfın en devamsızını
bir sinema dönüşü tanıdım
koltuğunda satılmamış gazeteler

seni tek başına yetiştirmedik
gül yetiştirir gibi saksıda
bir limonlukta büyütmedik seni
kırağı çalmaz diye acı patlıcanı
salıverdik sokağa

her işe aklı yatan çocuğum
kalktığın zaman tahtaya
yüzünün kızarması neden
ayağında sağlamca bir pabuç
sırtında bir ceket yok diye mi
ne var bunda sıkılacak
utanmak bize düşer çocuğum
eğer çalışmadığın içinse
bildiklerin sana yeter
notun eskiden verilmiş
bilmediğin şahıs zamirleri olsun

bizim gayretimiz getirir de yazı
tadını başkaları çıkarır
kimin için bırakırız sıcak yatağı
fabrika düdüklerinden önce
bu kör boğaz için değil mi bütün çilemiz

19.11.12

makine kullanan insan

werner heisenberg

tzu-gung, han ırmağının kuzey bölgelerinde yolculuk ederken, bostanında çalışmakta olan yaşlı bir adam gördü. yaşlı adam, bir sulama kanalı kazmıştı. önce kuyuya iniyor, bir kova su alıp kanala döküyordu. çok büyük bir çaba göstermesine karşılık, aldığı sonuçlar son derece yetersiz görünüyordu.

tzu-gung dedi ki: "günde 100 kanalı sulayabilmenin, bunun için de pek az çaba harcamanın bir yolu var. bunu dinlemek ister misin?"

bostancı doğruldu, ona baktı ve sordu: "neymiş o peki?"

"tzu-gung yanıt verdi: "arkası ağır, önü hafif olan tahta bir kaldıraç yap. böylece suyu o kadar hızlı çekersin ki, neredeyse kendiliğinden fışkırır. buna çekmeli kuyu denir."

bunun üzerine yaşlı adamın yüzünde öfke belirdi ve şöyle dedi: "hocam bana derdi ki, makine kullanan kişi işini makine gibi yapar. işini makine gibi yapan kişinin yüreği de makineye benzer ve göğsünde bir makine yüreği taşıyan kişi, yalınlığını yitirir. yalınlığını yitiren kişi ise, ruhunun çabalamalarından emin olamaz. ruhun çabalamalarından emin olamamak ise, samimiyetle bağdaşmaz. söylediğin gibi şeyleri bilmez değilim ama onları kullanmaktan utanç duyarım."

18.11.12

hayır

adalet ağaoğlu

her gerçek başlangıç ölümle eşdeğerdir, ölümü seçmek kadar yüreklilik ister.

sanat, içinde yaşanabilecek tek dünyadır. insanın gerçekten özgür olduğu tek yerdir.

parçalanmış değerler karşısında hayatla uyum sağlamak ikiyüzlülüktür.

aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı (mayakovski)

faşizm yalnız topla, tüfekle, insanların kıçına cop sokmakla olmaz. haddini bilmezliğin, bırakın aydına, insana saygısızlığın her biçimi faşizmin ta kendisidir.

lin-po: bu dünyadaki yaşam, özlemi çekilen bir yaşam değildir.

bütün iyi ve güzel kitaplar bilinç anlarımızı ışıldatan kitaplardır. bütün tablolar, heykeller, müzik parçaları. avuçlarımızdan kaçan ne varsa, ancak onlarla yakalayabiliyoruz.

hayat; küçükmüş, büyükmüş, azmış, çokmuş demiyor, insanı her olguda yeniden sınıyor.

don't go gentle into the good night
rage, rage against the dying of the light (dylan thomas)

hayat değişecekse, kendini değiştirebilenlerle değişecek, yinelenişe ayak uyduranlarla değil.

elias canetti, büyük bir açıklıkla belirtiyordu: geleceğin gerçeği hem aydınlık hem karanlık, yani parçalanmış bir gerçekliktir.

herkesi, kendi küçük delilikleri ayakta tutar.

tek bir koltuğun bile bulunmadığı yerde yepyeni bir oturup kalkma, yepyeni bir yaşama biçimi elde edilir.

bir şeftalinin, bir üzümün tadı. yaşam başka ne ki?

antonin artaud: isteyerek kopardım kendimi yaşamdan, yazgımı değiştirmek istedim.

fazla aydınlık da sis kadar aldatır. göz kamaşır, hamlıklar örtülür, keskinlikler yumuşar.

edinilmiş alışkanlıklar gibi, incelikler de her zaman pusuda bekler; kendisini gösterebileceği aralıklar kollar; yoksa da yaratır.

kendi hayatını yaşayamayan, başkalarınınkini de öldürür.

hiçbir düş, hiçbir tasarı, hiçbir özlem sandıklarda kalmamalı.

her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu iki sözcüğe bağlı: yinelemeye hayır! aynılaşmaya hayır! aynılığa hayır! her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: hayır!

16.11.12

paris sıkıntısı

charles baudelaire

bir dili ustaca kullanmak bir tür çağrışımcı büyü uygulamaktır.

güzelliği severdim; tanrısal ve ölümsüz olsaydı eğer.

güzeli incelemek bir düellodur ve bu düelloda sanatçı daha yenilmeden önce korku çığlıkları atar.

saf düşle, çözümlenmemiş izlenimle karşılaştırıldığında, kuralları konmuş sanat, olumlu sanat sövgüden başka şey değildir.

oy! zavallı köpeğim! yazık ki sen de, bu hazin yaşantımın iğrenç yoldaşı olan sen de, tıpkı halka benziyorsun, önlerine güzel kokular korsan öfkelenip kızarlar, özenle seçilmiş çöplük isterler.

kişi kıvancın sonsuzluğunu bir saniye olsun bulmuşsa, lanetlenmiş ne çıkar?

kokulu göğsünüzü şişiren iç çekişleriniz benim için ne anlam taşıyabilir civan yosmam? kitaplarda öğretilen bu yapmacık gösterişler, nedeni acıdan bambaşka olan bu bitmez tükenmez hüzün benim için ne anlam taşıyabilir? gerçek mutsuzluğun ne olduğunu size öğretmek geliyor bazen içimden.

şair için her şey, her yer açıktır; bazı yerler ona kapalı görünmüşse, girmek zahmetine katlanmıyor demektir.

parklarda bazı yollar vardır, oralarda daha çok düş kırıklığına uğramış sevi, mutsuz mucitler, kazanılmamış utkular, kırık yürekler, göğüslerinde hala bir kasırganın son iniltileri hırıldayan, kıvançlı ve başıboş gezginlerden uzaklara çekilen o uğultulu ve kapalı ruhlar gelir, diyor vauvenargue. bu loş sığınaklar yaşam topallarının buluşma yerleridir.

çinliler saatin kaç olduğunu kedilerin gözünden anlar.

bir yer varsa sana benzeyen ve her şey güzeldir orda, zengindir, sakindir ve dürüsttür; batı'nın çin'ini kurmuş orda düş gücü, kurup donatmış, yaşamı solumak tatlı, mutluluk sessizlikle evlenmiş orda. gidip orda yaşamalı, orda ölmeli! ancak böyle bir ortamda güzelleşirdi yaşam, evet, -zamanın daha yavaş işleyip daha çok düşünce içerdiği, duvar saatlerinin daha derin ve daha anlamlı bir sesle çaldığı yerde güzelleşirdi yaşam.

çok az masum eğlence vardır.

kimsenin yıkımından kıvanç duymam ben; bir duvar kağıdı gibi derindeki yıkımlarda yansıyan mutsuzlukların hazin zenginliği gerekmez bana.

delileri daha bir delirtir alacakaranlık.

oy gece! oy serinleten yoğun karanlıklar! içimdeki bir şölenin işaretisiniz sizler! işaretisiniz sizler bunalımdan kurtuluşun! ovaların yalnızlığında, başkentin yaşlı labirentlerindeki parlayan yıldızlarsınız, sokak lambalarının ışığı, özgürlük tanrıçasının hava fişeğisiniz!

ne tatlısın, ne hoşsun alacakaranlık! gecenin utkulu ağırlığı altında günün can çekişmesi gibi ufukta hala sürüklenip duran pembe ışıklar, batan güneşin son utkuları üstüne donuk bir kırmızıyı benek benek döken büyük şamdanlar, görülmeyen bir elin doğunun derinliklerinden çekip getirdiği ağır örtüler, yaşamın görkemli saatlerinde, insan kalbinde savaşan karmaşık duygulara öykünüyorlar.

pascal: bütün yıkımların nedeni odamızda kalmayı bilmemizdir.

ne başıboş düşüncelerim varmış, burnumun dibindekini uzaklarda arıyorum. mutluluk da, zevk de önüne ilk çıkan, rastladığın, arzu dolu ilk yerdeymiş. yanan bir ocak, parlak çiniler, midene layık bir yemek, sert bir şarap, çarşafları, pamuk gibi olmasa da, yeni değiştirilmiş koskocaman bir yatak, daha ne isterim ben?"

yalvaran gözlerin sessiz anlamı kadar insanı ürperten şey yoktur; o gözlerde, onları okuyabilen duyarlı insan için hem alçak gönüllülük, hem sitem, kamçılanan köpeğin yaşlı gözlerindeki o karmaşık duygusal derinliğe benzer bir şeyler vardır.

şaşırmaktan sonraki en büyük zevk şaşırtmaktır.

bir insana ummadığını verip onu şaşırtmaktan büyük zevk yoktur.

ruh, öyle ince, çoğu zaman öyle yararsız ve bazen de insanı öyle rahatsız eden bir şey ki, gezerken kartvizitimi yitirsem ruhumu yitirdiğimden daha çok üzülürdüm.

yanılsamaların sayısı insanın insanla ya da insanın nesneyle ilişkileri kadar çoktur. ve yanılsama bitince, yani varlığı ya da olayı bizim dışımızdaki haliyle, asıl haliyle görünce, yarı, hayal görüntünün kaybolmasından doğan eserden, yarı yenilik önündeki, gerçek olay önündeki hoş şaşkınlıktan doğan, garip ve karmaşık bir duyguya kapılırız.

"en korkunç acılar sessiz çekilen acılardır."

küçük alnında inatla direnen bir istem gücü ve kurbanın aşkı var. yine de, kabaran burun kanatlarının bilinmeyeni ve mümkünsüzü esinlediği kaygılı yüzünün altında, tarifsiz bir incelikle tomurcuğundan açılıp atılıyor gülücüğü bir büyük ağzın; kırmızı, beyaz, çok tatlı, bir yanardağ eteğinde açmış yüce bir çiçeğin tansığını düşleten ağzın. kadınlar vardır, elde edip yatmak istersin onlarla; ama bu kadın, bakışlarının altında yavaş yavaş ölmek isteği veriyor bana.

bütün erkeklerin bir melek çağı vardır: bu çağda erkek, orman perisi bulamadığı için meşe kütüğüne bile iğrenmeden sarılır. aşkın ilk evresidir bu. ikinci evrede seçmeye başlar. ancak, işin başka yanını düşünmez, aradığı tek şey güzelliktir. bana gelince, uzun süreden beri, güzel kokularla, süslerle falan çeşnilenmezse narin güzelliğin bile insanı doyurmadığı üçüncü evreyle onurlanmaktayım. hatta, gerçeği söylemek gerekirse, bilinmeyen bir mutluluğu arar gibi, kesin bir sessizlik olan o dördüncü evreyi özlüyorum zaman zaman. ama, melek dönemler bir yana bırakılırsa, kadınların insanın sinirini bozan, tepesini attıran aptallıklarına ve bayağı hallerine karşı ömrüm boyunca herkesten daha duyarlıydım. hayvanlarda en sevdiğim yan o doğal saflıklarıdır.

her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır.

eşitlik yalnızca eşit olduğunu kanıtlayanın, özgürlük özgürlüğe layık olanın, onu kazananın hakkıdır.

15.11.12

döşeğimde ölürken

william faulkner

bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz.

kentlerde dükkan işletenlerdir kazananlar; terlemeden, terleyenlerin sırtından geçinenler. çok çalışan adam değildir kazanan, çiftçi değildir hiçbir zaman. bazen şaşıyorum, neden sürdürüyoruz bu işi diye. yukarda armağanımız var da ondan, otomobillerini falan götüremeyecekleri yerde onların. herkes eşit olacak orada ve tanrı olanlardan alıp olmayanlara verecek.

sağlam bir kümes yapmak, bayağı bir saray yapmaktan yeğdir.

dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.

insan anlayamaz ki kadınları. aynı kadınla on beş yıl yaşadım, kör olayım anladıysam eğer.

tehlikesiz şeyler her zaman en iyi şeyler değildir.

bir şey yeni, sert, parlak olduğu zaman yalnızca tehlikesiz olmaktan biraz daha iyi bir yönü olmalıdır; çünkü tehlikesiz şeyler yalnızca insanların uzun sürelerdir yapagelip sivri köşelerini yumuşattıkları şeylerdir ve bunları yapmakta bir adama "bu daha önce yapılmamıştı, bundan sonra da yapılamaz." dedirtecek hiçbir şey yoktur.

bütün insanlar korkaktır; dışardan uysal görünen hainliği doğasal olarak kabullenirler.

günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.

ölü kalmaya hazırlanmak için yaşanır.

eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? öyle yapması gerekirdi.

tepelere tırmanmalısın ki aşağı inebilesin.

şu köylüler. ne istediklerini bir türlü bilemezler, bildikleri zaman da bir türlü söyleyemezler.

işkence

zülfü livaneli


kontrgerilla mensupları her sabah mesaiye başlayınca önlerine listeleri alıyorlardı. emniyet müdürlüğünde, yıldırım bölge'de ve mamak'ta bulunanlardan sorgulanmamış olanlar taranıyor ve birkaç isim saptanıyordu. her sabah bu listeyi taşıyan bir askeri araç giriyordu nizamiye kapısından. bizler heyecanla araçtan inen astsubayın nizamiyeye girişini, birkaç dakika sonra ellerinde kelepçeler ve siyah göz bantları taşıyan astsubay ve erlerin koğuşlara yaklaşmasını izliyorduk. henüz sorgulanmamış olanlar için ölüm kalım anıydı bu. gittikçe yaklaşıyor, demir parmaklıkların önünde durarak içeriye doğru birkaç isim söylüyorlardı. her isim okunuşunda bir dalgalanma yaşıyordu topluluk. eğer sizin isminiz okunmadıysa ilk anda müthiş bir sevinç duyuyordunuz ama geride bir iki isim daha vardı. nefesinizi tutarak o isimlerin okunmasını bekliyordunuz. eğer yine isminiz okunmadıysa, o günü kurtardığınızı düşünüp hayvanca bir mutluluk duyuyordunuz.

bir an sonra ise isimleri okunmuş olan arkadaşlarınızın acısı çöküyordu içinize. müthiş bir utanç kaplıyordu içinizi. o gün için işkenceden kurtulmuş olmanın yarattığı hayvanca sevinç, gün boyu taşıyacağınız aşağılık bir utanca dönüşüyordu.

ismi okunan arkadaşlar kurbanlık koyun gibi çıkarılıyor, elleri kelepçelenerek gözlerine siyah bir bant geçiriliyordu. bant takılmadan önceki son anda, koğuşa doğru, yardım isteyen gözlerle bakıyorlardı. işte o zaman, duyduğunuz utanç daha da yoğunlaşıyor ve işkenceye götürülmüyor olmanın suçluluğuyla içiniz burkuluyordu. sanki o insanları gönderen sizdiniz.

askeri araç bilinmeyen yöne doğru çıkıp gittikten sonra derin bir sessizlik kaplıyordu koğuşu. kimse götürülenlerden söz edemiyordu ve koğuşa yayılmış olan elektrikli hava, çoğunlukla gazete okuma sırası yüzünden patlak veren bir kavgaya dönüşüyordu.

en korkuncu da, yoklamalarda o arkadaşların isimlerinin okunması ve resmi kayıtlara göre "var" sayılmalarıydı. resmen yıldırım bölge'de bulunuyorlardı. oysa gövdeleri kim bilir hangi bilinmeyen köşede işkencecilerin elindeydi. ertesi sabah aynı işlem tekrarlanıyordu ve siz gene aynı ruh durumlarına geçiyordunuz.

birkaç gün sonra o arkadaşları geri getiriyorlardı. yürüyemeyen, ayaklarının üzerine basamayan ve canlı birer cesede dönüşmüş vücutlar zorlukla taşınıyordu içeri. birçoğu yatamıyor ve gövdelerinin herhangi bir yere değmesi durumunda çığlıklar atıyordu. bazılarını iki üç sandalye üzerine, gövdelerinin yaralı bereli kısımlarını değdirmemeye çalışarak yatırıyorduk.

nedense akşamları beklenmedik bir şekilde, isterik kahkahalar duyuluyordu koğuşta. gördüğü işkencenin üzerinden bir süre geçmiş olanlar, işin komik yanlarını bulmaya çalışıyor ve anlattıkça hem kendileri gülüyor hem de çevredekileri güldürüyordu. örneğin alp orçun adlı arkadaş, işkenceye girmeden önce bir beyin ameliyatı geçirmişti. tam elektrik verilmeden önce de bunu söylemiş ve kafasındaki dikişleri göstermişti.

"bunun üzerine ne yapsınlar beğenirsiniz?" diyor ve ekliyordu: "telleri getirip tam yaranın içine soktular!"

bunu anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

yıldırım bölge'de insan psikolojisiyle ilgili çok şey öğrendim ama belki de en ilginci buydu. insanlar çıldırmamak için o acı ortamını gerçeküstü kılan bir mizah geliştirmişti. başka türlü dayanmaya olanak yoktu!

bir arkadaş hayalarına elektrik verilirken işkencecilerin etli pide yediklerini anlatıyordu. aralarında uzun uzun hangi kebapçının pidesinin daha lezzetli olduğunu ve soğan miktarının ne olması gerektiğini konuşuyorlarmış.

başka biri, işkence görürken orada asılı duran bir kafesteki kanaryaya kızmıştı. kendisine dış dünyanın güzelliklerini hatırlatan o kuşun orada olması içini yersiz umutlar ve acayip heveslerle dolduruyor, bu da acıyı artırıyordu.

bir arkadaşımız akseki karakolunda yakalanmış ve teslim edilmeden önce oradaki üç-dört jandarmanın günler süren işkencesini yaşamıştı. anlattıkları inanılır gibi değildi. jandarma erleri, ellerine düşmüş olan bu insan gövdesi üzerinde bütün bilinçaltı karanlık dürtülerinin uygulamasını yapmıştı.

benim ranza arkadaşım ömer madra'ydı. çok ağır işkencelerden geçmişti ve bir daha "oraya" giderse aklını kaçıracağını söylüyordu. gözaltında tutma süresi 30 gündü ve ömer içeri alınalı 33 gün olmuştu. artık gözaltında tutulmasının hiçbir yasal dayanağı yoktu ama tahliye etmiyorlardı. sonunda bir akşam vakti ismi okundu ve "ömer madra, tahliye!" diye bağırıldı. ömer heyecandan kıpkırmızı kesildi. hepimiz büyük bir sevinçle uğurladık onu. "akşam bizim için iyi bir rakı iç!" dedik.

oysa zavallı ömer, nizamiyede tahliye edildikten ve ana kapıdan dışarı çıktıktan sonra yanına siyah bir araba yaklaşmış ve zavallı dostumuz yeniden gözaltına alınmıştı. tekrar boylamıştı kontrgerilla hücrelerini.

bir gün koğuşta bizi çok sinirlendiren bir şey oldu: bir general teftişe geldi. sabah erken saatlerde koğuşa giren general yakışıklı, uzun boylu biriydi. üniforması üzerine sımsıkı oturuyordu. özenle tıraş olmuştu ve sürdüğü tıraş losyonu koğuşa yayılıyordu. saçları sımsıkı taralıydı. yüzüne yayılan geniş bir gülümsemeyle konuşuyor, özenle seçtiği türkçe kelimeleri yerli yerinde kullanıyordu.

sıraya dizilmiş ve yoklama durumunda olan bizlere çok sevecen konuştu. "bir şikayetiniz var mı arkadaşlar?" diye sordu. sonra binbaşıya döndü ve "bu duvarlar kirli binbaşı!" dedi. "badana ettirin. burada kalan arkadaşlarımız aydın kişiler. içlerinde lise, üniversite mezunu olanlar var. lütfen rahat etmelerine dikkat edin."

sonra geldiği gibi çekip gitti. bu ziyaret öyle büyük bir ikiyüzlülük içeriyordu ki; hayaları burulan, diri diri toprağa gömülen, emil galip gibi kollarından üç gün asılı tutulan ve cinsel organlarına elektrik şoku verilen bu insanların tek derdi, duvardaki boyanın dökülmesiymiş gibi aşağılık bir yaklaşım herkesi çileden çıkarıyordu.

gerçek

fay weldon

insanlar gerçeğin kesin, tam ve sınırlı olmasını isterler. oysa gerçek daha çok, adım adım tırmanılması gereken bir dağdır. dağın doruğu bulutların arasındadır, çok seyrek olarak görülebilir ve asla ulaşılamaz, hiçbir zaman da ulaşılamamıştır; üstelik bu dağın, bizim algıladığımız görünümü, hangi aşamada durduğumuza ve şu kadarcık tırmanabilmek için bile ne denli yorulmuş olduğumuza bağlıdır. erdem, hep yukarı doğru bakmaktadır, yukarı doğru tırmanmaya çabalamakta ve kimi zaman, tehlikeli olgu ve duygu kayalarının birinden öbürüne kıvançla atlayabilmekte.

gerçek, tuhaf bir şeydir. kat kat soyulması gerekir; bir kez başladın mı geri dönemezsin. kimi zaman bu işe hiç girişmemek, duruma olduğu gibi katlanmak daha iyidir. gerçeğin mutluluk ya da yürek huzuru getireceği garanti edilemez. gerçek tehlikeli olabilir. sözle tanımlanabilecek bir şey bile değildir. daha çok, bilenlerin tırmanmaya çalıştıkları bir dağdır.

cinayet gizli kalmaz derler ya, gerçek de gizlenemez. gerçek, cinayetten daha tehlikelidir. gerçekle baş etmenin sanatı, gerçeği ortaya vurmaktır ama ufak ufak; böylelikle denetimin altında tutabilirsin. yoksa onu düşmanların ele geçirir, senin aleyhine kullanırlar; önce sen konuş; yoksa onlar konuşacaklardır.

14.11.12

bir düğün gecesi

adalet ağaoğlu

aşkın düğünü, kendisidir.

içime yumulup kalmışım. geceler boyu bir tek şey boyuyorum. garip bir tutsaklığın, ilk kez yüz yüze gelinen türden bir yalnızlığın resmini boyuyorum.

"kibir küçüklüktür. ahlaklı insan kendini olduğundan fazla görmeyendir."

coşku ve akıl, mantık ve iyi niyet hiçbir zaman aynı yerde, hele bir bozgun noktasında asla buluşamaz diyebilecek robotlar hala var bu yeryüzünde.

insan kitaplardan ve kürsülerden iyice yere indi mi, artık batsan da, çıksan da yürürsün.

kaş çatmanın, insanlığı geri itmenin gereği yok. ne yaparsan yap, insan gibi yap. ne yaparsan yap, kendinden kaçmadan yap. yalnız başka güçlüklerden değil, kendi güçlüklerinden de kaçmadan yap. devrimse de, sevdaysa da. birini iyi yapan, ötekini de iyi yapar zaten.

insan duygu gölüne balıklama ne zaman dalacağını önden hiç kestiremez. bunun için de en uygun zaman, gerginliğin en uç noktaya vardığı anda sevginin de en uç noktaya vardığı an olmalı.

sevdaya sırt çevrilmez; gençlik, sevdasıyla da, devingenliğiyle de kendini yaşamalıdır.

karl marx: gençliğin eylem biçimi küçük burjuvanın eylem biçimidir. küçük burjuva davranışlarının serüvenciliği, kaypaklığı, sorumsuzluğu ve şiddete, teröre yatkınlığı gençlik eylemlerinde de görülür.

allah kahretsin ya.. bu maskara gece, bu mağmum düğün, en çok gülenimizi en çok ağlatıyor. en aldırmazımız en çok yaralanıyor.

intihar etmeyeceksek içelim bari!

13.11.12

demokrat parti

uğur mumcu

bundan 10 yıl önce, şimdi "masal saati"nin okunduğu saatlerde bütün türkiye radyoları, yassıada duruşmalarını yayınlardı. gazi osman paşa marşı ile başlayan yayın tok sesli bir spikerin açıklamaları ile devam eder ve yüksek adalet divanı başkanı salim başol, sanıkların "bağlı olmayarak getirildiklerini" bildirerek duruşmaya başlardı. 1950-60 devrinin dehşetengiz politikacıları, başol'un karşısında küçüldükçe küçülürler, "hatırlamıyorum reis beyfendi", "keşke bizi uyarsalardı", "ben cahil bir adamım, bu işleri ne bilirim" diyerek suçlarına özür ararlardı. yassıada duruşmaları, memleketi 10 yıl yönetmiş olan kadronun zavallılığını, korkaklığını, köksüzlüğünü ispat etmiş, demokrasi adına yola çıkmış siyasetçilerin, hangi çıkarları temsil ettiklerini ortaya koymuştur. bu bakımdan yassıada duruşmaları uydurma demokrasinin ibret tablolarından biri olmuştur.

yassıada'da yüksek adalet divanı'nda üniversite olayları görüşülürken, divan başkanı, sanık başbakan adnan menderes'e "üniversitenin temelinin altına gireceğim" şeklinde söylemiş olduğu bir sözü hatırlatmış ve "üniversitenin temelinin altına girersen, üniversite işte böyle başına yıkılır" karşılığını vermişti. üniversite duvarları siyasal iktidarlar için hiç de tekin yerler değildir. hukuk dışı yollarla, görev yaptıklarını sanan emniyet amirlerine de yassıada tutanaklarını gözden geçirmelerini salık veririz. bu tutanaklarda eski meslektaşlarının ifadelerine rastlayacaklardır. unutmasınlar ki, anayasa dışı her davranışın hesabı sorulacağı gibi, görevlerini kötüye kullanan devlet memurları da bir gün hesap vereceklerdir. bugünlerin hiç de uzak olmadığını, yaşayacağımız olaylar ispat edecektir!

yassıada duruşmaları sonunda, bir devrin siyasetçileri, anayasayı şiddet yoluyla değiştirdikleri için çeşitli cezalara çarptırıldılar. başbakan ile iki bakan bu gerekçe ile asıldılar. suç: anayasayı şiddet yolu ile değiştirmek. ceza: ölüm. demek ki, anayasa ihlali dediğimiz suç, gerçekten son derece önemli. umulurdu ki, 27 mayıs ihtilalinden sonra gelen iktidarlar, yassıada kararları karşısında son derece dikkatli olacaklar ve anayasayı ihlalden kaçınacaklar.

bir başbakan ve iki bakan bu hukuksal gerekçelerle asıldılar. devletin kuvvetlerini, anayasayı uygulamama yolunda kullanmak, anayasada yetki alanları çizilmiş devlet kuvvetlerinin işleyiş koşullarını değiştirmek, bazı kurullara olağanüstü devlet yetkileri vermek, anayasayı ihlal suçunun gerekçeleri olarak sıralanmaktadır. gerçekten, anayasa ve ceza hukuku açısından durum gerekçelerde açıklandığı gibidir.

kurtuluş savaşı bir "kutsal isyan"ın ulusal bilincidir. 27 mayıs 1960 devrimi de, 1946 anti-kemalist sandık darbesine ulusal tepkidir. demokrat parti, toprak ağalarının ve uluslararası kapitalizmin örgütüydü. türk halkı bu devrede, sadece geriliğe, karanlığa ve uyduluğa mahkum oldu. amerikan emperyalizmi, kuran kursları, imam-hatip okulları, nur tarikatları, namussuz ve satılık politikacılarla türkiye'yi yönetmişlerdi.

demokrat parti, 1945 yılında hazırlanan toprak kanunu'na muhalefet eden 4 milletvekili tarafından kurulmuştur. siyasal tarihimizde "dörtlerin takriri" adıyla anılan bu muhalefetin önderleri bayar, menderes, koraltan ve köprülü'dür. bütün tutucu partilerin bugün bayrak yaptıkları 1946 ruhu, temelinde büyük toprak mülkiyetinin yattığı bir sağcı sandık darbesidir. büyük toprak mülkiyetini korumak için girişilen bu hareket, bir süre sonra ticari kapitalizmle bütünleşerek demokrat parti iktidarını oluşturmuştur. aynı yıllarda, devrimci düşünceye, aydınlara, sanatçılara karşı takınılan faşist tutumu, bu karşı devrim koşulları içinde değerlendirmek gerekir. köy enstitüleri'nin kapılarına kilit vurup imam-hatip okulları'nı açmak, devrimci örgütlenmeyi yasa yoluyla önlemek çabaları, hep bu parlamenter faşizmin gerekleriydi. bu koşullarla gelişen ve güçlenen bir iktidar, 10 yıllık bir devreden sonra "anayasayı tağyir, tebdil ve ilga" etmekten sanık olarak yargılanmış ve mahkum olmuştur.

medianeras

gustavo taretto

21. yüzyılda boş bir "gelen kutusu"ndan daha moral bozucu ne olabilir ki?

martin: internetten tanıştığın biriyle yaptığın buluşmalar mcdonalds menüleri gibi. fotoğrafta daha büyük ve daha lezzetli görünüyorlar. her ne zaman biriyle buluşsam, big mac'te yaşadığım aldatmacanın aynısını yaşıyorum.

buenos aires kontrolsüz ve çarpık bir şekilde büyüyor. terk edilmiş bir ülkenin aşırı kalabalık şehri. bu şehirde binlerce bina gökyüzüne doğru yükseliyor. gelişigüzelce. uzun bir binanın yanında kısa bir bina. orantılının yanında orantısız. fransız tarzının yanında ise tarz yoksunu bir bina. bu çarpıklıklar muhtemelen mükemmel bir şekilde bizi temsil etmekte. estetik ve ahlaki çarpıklıklarımızı.

hiçbir mantığı olmayan bu binalar, kötü planlamanın eseri. tıpkı hayatlarımız gibi: nasıl yaşamak istediğimize dair hiçbir fikrimiz yok. buenos aires, sanki bir mola yeriymiş gibi yaşıyoruz. bir "kiracı kültürü" yaratmışız. binalar daha küçük binalara yer açmak için giderek küçülüyorlar. evler oda sayılarına göre ölçülüyor ve balkonu, oyun odası, hizmetçi odası ve kileri olan 5 odalılarla, "ayakkabı kutusu" olarak bilinen tek odalılar arasında değişiyor. insan eli değen her şey gibi, binalar da bizi birbirimizden ayırıyor. bir ön giriş, bir de arka giriş var. ferah ve basık evler var. seçkin insanlar a ya da bazen de b blokta oturuyorlar. harfler ilerledikçe apartman kötüleşiyor. vaat edilen manzara ve ışık nadiren gerçekle örtüşüyor. nehrine sırtını dönen bir şehirden zaten ne beklenebilir ki? ayrılıkların, boşanmaların, aile içi şiddetin, kablolu kanal sayısındaki patlamanın, iletişim eksikliğinin, umursamazlığın, uyuşukluğun, depresyonun, intiharların, asabiyetin, panik atakların, obezitenin, gerginliğin, güvensizliğin, melankolinin, stres ve hareketsiz yaşam tarzının mimar ve mühendislerin suçu olduğundan adım gibi eminim.

intihar hariç bu hastalıkların hepsi bende var. işte bu benim tek odalı evim. 120 metrekare ve nefes almayan bir akciğer için bir tane küçücük penceresi var. santa fe, 1105 numara. 4. kat. h blok. bilgisayarın başına 10 sene önce oturdum ve başından sanki hiç kalkmadım. gelecekte internet var mı bilmiyorum ama benimkinde var: sayfa tasarımı yapıyorum ve burası benim siber uzayım. işimi iyi mi yapıyorum yoksa erken mi başladım bilmiyorum ama başımı kaşıyacak vaktim olmuyor. psikiyatrımın fobi sayfasını yaparak başlamıştım: fobi onun uzmanlık alanı, ona da haftada 2 kez bu yüzden gidiyorum.

bilgisayar oyunu bağımlılık yapıyor. hap bağımlısı olmak istemeyen uykusuzlar için birebir. psikiyatrım fobimden kurtulma yolunda ilerlediğimi söylüyor. sürekli nükseden, ciddi panik ataklar yüzünden kendimi yıllardır eve kapatmış durumdayım. oyunlarda, uzman seviyesinde 17 şampiyonluk kazandım. 4 defasında yenilgi yüzü görmedim, 9 defa da gol kralı oldum. federer'i wimbledon'da 4 kere yendim. corleone ailesinin "baba"sı oldum. tamamen soyutlanmıştım. korkuyordum. psikiyatrım şehir korkumu yenmem için bir strateji geliştirdi: fotoğraf çekmek. şehri ve insanları yeniden keşfetme yolu. gözle görülmeyen güzellikleri arama sanatı.

gözlem yapmak hem var olmak hem de olmamaktır. ya da farklılaşmaktır.

kendi kendimi oyalıyorum. otobüse ya da taksiye binmiyorum. metroyu daha az kullanıyor, uçağa ise hiç yaklaşmıyorum. sadece yürüyorum ve yaşam çantamı yanımdan ayırmıyorum. içindekiler ise: 10 mega piksel kameralı bir leica dlux 3. rivotril damla, 2.5 mg. amoksisilin 500. ibuprofen. güneş gözlüğü. plastik bir yağmurluk. 21 parçalı isviçre çakısı. el feneri ve bataryası. 3 paket prezervatif. bozukluk halinde 400 peso. içinde 8.000'den fazla şarkı olan 60 gb'lık bir ipod. 3 tane tati filmi. bir defter. son olarak da bir kaza ya da panik atak durumda nasıl hareket edileceğine dair plastik bir kart. çantanın ağırlığı 5.8 kg, yani ağırlığımın %7'si.

mariana: 2 yıldır mimarım ama henüz bir şey inşa etmiş değilim. ne bir bina, ne bir ev, ne de bir banyo. hiçbir şey. sadece içinde yaşanamayan maketler yaptım ve tek sorun boyutları değil. diğer yapılarla da aram iyi olmadı. yaptığım tüm desteklere rağmen, 4 yıllık ilişkim çöküverdi. hayatım bir oyun olsaydı, 5 kare geri gitmek zorunda kalırdım. işte bu yüzden buradayım: 27 kutuya sığan düzensiz hayatımla, 12 metrelik naylonun üzerine oturmuş, hava kabarcıklarını patlatıyorum, böylece kendimi patlatmamış oluyorum. bu benim yeni ama eski ayakkabı kutum, şu saçma 5 basamak da onu "dubleks" yapıyor. ve bu acayip şey; yarı pencere, yarı balkon, tüm yıl boyunca hiç güneş görmüyor. santa fe bulvarı, 1183 numara. 8. kat. g blok. gastritin g'si.

bir gezegenin çok küçük bir parçasıyım, o gezegen bir sistemin parçası, o sistem de bir galaksinin parçası. binlerce galaksi de evrenin bir parçasını oluşturmakta. bu durum bana, sınırsız ve sonsuz bir bütünün parçası olduğumu hatırlatıyor.

kimi aradığımı biliyorken, onu bulamıyorsam, kimi aradığımı bilmeden, onu nasıl bulacağım?

farklı biriyle nasıl bu kadar yakın olunabilir? 4 yıllık ilişkiden çıkardığım aptal sonuç işte bu. 4 yıl, yani 48 ay. 1460 gün. yanlış biriyle birlikte geçen 35.040 saat. bir gece ona baktım ve her şeyi fark ettim: ilk kez, uzaktı, sanki tamamen yabancı biriydi. birden bir yabancıyla yalnız kaldığımı hissedince, tüylerim diken diken olmuştu. ve işte buradayım: onunla birlikte yaşamak için terk ettiğim aynı evdeyim. aynı aynanın önündeyim. tam 4 yıl sonra.

internet beni dünyaya yaklaştırsa da, bir o kadar da hayattan uzaklaştırıyor. internetten bankacılık işlemlerini yapıyorum, dergilerimi okuyorum, müzik indiriyorum, radyo dinliyorum, yemek siparişi veriyorum, film izliyorum, sohbet ediyorum, ders çalışıyorum, oyun oynuyorum, seks yapıyorum, araştırma yapıyorum.

dinlerin tipik özelliğidir; olanaksızı vaat ederler, böylece talep ettikleri fedakarlıklardan pişmanlık duymazsın.

pablo ile olan ilişkim dijital çağ ile uyumluydu. başlarda aldığım fotoğraf makinesi ile 4 yılın tamamını belgeledim. ilk yıl 380 fotoğraf çekmişim. ikinci yılda 176. üçüncü yılda 97. son yılda ise 4. basit, geri dönüşümsüz bir şekilde, 38.9 mb'lık geçmişi çöp tenekesine gönderiyorum. keşke kafam da laptopum gibi çalışsaydı da, her şeyi bir tıkla unutabilseydim.

şu kablolardan ne zaman kurtulacağız? hangi süper zeka nehir manzarasını binalarla, gökyüzünü de kablolarda kapattı acaba? kilometrelerce uzanan bu kablolar bizi birleştirmek için mi, yoksa ayırmak için mi? kimse dışarı çıkmıyor. cep telefonları, bizi hep birbirimize bağlayacağını vaat ederek, dünyayı işgal etmiş durumda. mesaj çekmek ise, en güzel dillerden birinin sözcük dağarcığını ilkel, sınırlı ve kısık kelimelere indirgeyen, 10 tuşlu bir sistem. ileri görüşlü insanlar, geleceğin fiber optik kablolardan oluşacağını söylüyorlar. evlerimizi işyerimizden bir tuşla ısıtabileceğimiz açıklandı. tabii ya! ne de olsa, evde yolumuzu gözleyen hiç kimse olmayacak. sanal ilişkiler çağına hoş geldiniz.