29.9.11

uzun lafın kısası

alberto manguel: okumak, yaratıcı etkinliklerin en insani olanıdır.

carlos fuentes: iyilikler oturduğu yerde oturur, kötülük dünyayı dolaşır.

franz kafka: gerçek söz konusuysa, yüce ruhlu insan nezaketi bir kenara bırakır.

dragan babic: herkes paraya, güce, benzer bir görünüme, düşünce konformizmine, sözün kısası, taşıması son derece kolay olan tam bir standartlaşmaya yönelmiş. benzer olanın demokrasisine.

hermann hesse: ermişlik mertebesine götüren en kestirme yollardan biri de günahkarlıktır.

şükrü erbaş: dağıstan'da avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi." diye yazarlarmış.

st. simon: ebediyete giden yol tımarhaneden geçer.

louis lavelle: başkasının kişisel yaşamı, ancak o kişiyi sevmeye başladığımızda bize kendini gösterir.

montaigne: nazlı bir hava, birini kırma korkusu, dostluğa rahat nefes aldırmaz.

paulo coelho: olağanüstü deneyimler yaşarız ve aradan daha iki saat geçmeden bunların sadece hayal ürünü olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız.

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

sigmund freud: başka hiçbir zaman sevdiğimiz zamanki kadar acıya karşı savunmasız olmayız; başka hiçbir zaman sevdiğimiz nesneyi veya sevgisini kaybettiğimiz zamanki kadar çaresizce mutsuz olmayız.

27.9.11

sıkıyönetim

yılmaz güney

üretime, gelişmeye katkısı olmayan, gelişmenin dokusu olamayan toplumsal ve kişisel bütün ilişkiler; gerici, tutucu ilişkilerdir. hayatın dinamizmi ve tarihsel akışın doğru çizgisiyle bağlar kuramamış sınıflar, kişiler, geri ilişkiler içinde yerlerini alırlar. insan, üretici güçlerin en temel, en önemli unsurudur. doğa ve toplum çelişkileri, bilince yansır. bilinç gelişir. bilincin sağlıklı gelişimini sağlamak için, hayatın bütün alanlarında, gelişmeyi engelleyen, gerici güçlerin etkisine açık yanlarını nasıl yenecek salpa?

kalemi eline aldı. düzgün beyaz bir kağıdın sağ köşesine günün tarihini attı..

"salpa sıkıyönetim komutanlığının 1 numaralı bildirisi

gerekli görüldüğü için sıkıyönetim ilan edilmiştir.

bundan böyle gelişigüzel yaşamak, düşünmek, çalışmak, uyumak ve tespih çekmek; tavla, satranç, langırt, kağıt oyunları oynamak; milli piyango, spor toto, lotarya gibi şans oyunlarına bel bağlamak; pazarlık etmeden herhangi bir mal almak; gereksiz kolonya, diş macunu kullanmak; jilet harcamak ve ne nedenle olursa olsun her türlü gevezelik ve gerici ilişkiler yasaklanmıştır.

yeni bir süreç başlamıştır.

gereken yapılacaktır."

daniel pennac

daniel pennac

neredeyse yüz yaşında olan annem, çok iyi tanıdığı bir yazar hakkında bir film izliyor. yazarı, paris'teki evinde, aynı zamanda çalışma odası da olan kütüphanesinde, etrafında kitaplarıyla görüyoruz. pencere bir okulun bahçesine bakıyor. teneffüs yaygarası. yazarın, çeyrek yüzyıl boyunca öğretmenlik mesleğini icra ettiğini ve teneffüse çıkılan bu iki avluya bakan daireyi de, tıpkı bir demiryolu işçisinin emekliliğini vagonların kızağa çekildiği bir istasyonda geçirmek istemesi gibi bir nedenle seçmiş olduğunu öğreniyoruz.

yazarı daha sonra ispanya'da, italya'da çevirmenleriyle tartışırken, venedikli arkadaşlarıyla şakalaşırken ve vercors yaylası'nda, bir başına, bir yandan yükseklerde sisler arasında yürürken bir yandan da mesleğinden, dilden, üsluptan, roman kurgusundan ve karakterlerden söz ederken izliyoruz. bu defa alplerin ihtişamına açılan başka bir çalışma odası. görüntüler, yazarın hayranlık duyduğu ve kendi çalışmalarından söz eden sanatçılarla yapılan söyleşilerle destekleniyor: sinemacı ve romancı dai sijie, çizer sempe, şarkıcı thomas fersen, ressam jürg kreienbühl.

tekrar paris'teyiz: yazar, bu defa bilgisayarının önünde, sözlüklerinin arasında. en büyük tutkusuymuş sözlükler, öyle diyor. hatta filmin sonunda, penacchionni olan soyadından gelen pennac adı altında robert'in p harfinden önadı daniel'le birlikte sözlüğe girdiğini öğreniyoruz.

her neyse, annem, bu filmi, onu kendisi için kaydetmiş olan ağabeyim bernard ile birlikte izliyor. başından sonuna kadar, koltuğunda kıpırdamadan, gözünü ayırmadan, ağzından tek bir kelime çıkmadan hava kararana kadar izliyor.

filmin sonu.

jenerik.

sessizlik.

sonra, bernard'a doğru usulca dönerek soruyor:

"sence bir gün bu durumdan sıyrılabilecek mi, ne dersin?"

25.9.11

zahar

ivan gonçarov

zahar ellinin üzerindeydi. rus caleb'lerin, yani efendilerine çıkarsız bağlılık gösteren, kusursuz ve erdemli, korkusuz ve hoşgörülü şövalyelerin soyundan gelmiyordu. bizim şövalye korkak ve kusurluydu. o, her biri kendisinde ayrı bir iz bırakan iki farklı çağın adamıydı. bir tanesi ona oblomov ailesine sınırsız bir bağlılık mirasını, öteki de kurnazlık ve ahlaksızlık bırakmıştı. bir gününü bile, kendisini tutkuyla adadığı efendisine yalan söylemeden geçirmezdi. eskiden bir uşak efendisini israftan ve aşırılıktan korurdu ama zahar arkadaşlarıyla beraber efendisinin kesesinden içki içmeye meraklıydı. eski uşaklar harem ağası gibi olurlardı ama bizimki ne olduğu belli olmayan kadınların peşinden koşup dururdu. eskiler efendilerinin paralarını kasadan daha iyi korurlardı ama zahar alışverişten artan her bir kopeği cebine atar, masada unutulmuş bozuklukları kendine ayırmayı ihmal etmezdi. hele bir de oblomov zahar'a paranın üstünü sormazsa bir daha asla göremezdi. daha büyük miktarlarda para çalmazdı ama bu dürüstlüğünden değildi. ya ihtiyaçları için bu kadarı yetiyordu ya da yakalanmaktan korkuyordu. iyi eğitilmiş av köpeği gibi olan eski bir caleb kendisine emanet edilen bir yiyeceğe dokunmaktansa ölmeyi tercih ederdi. zahar ise dokunmaması istenen bir şeyi yemek ya da içmek için fırsat kollardı. eskiler efendileri gerektiği kadar yemediği zaman huzursuz olur hatta hiç yemediğinde çok üzülürdü. bizimki de eğer efendisi tabağa konanların hepsini yerse bozulurdu.

üstelik zahar dedikoducunun biriydi. mutfakta, alışverişte ve kapıda günlük ağır yaşamından yakınıp dururdu. onunkinden daha kötü bir efendi olamayacağını, oblomov'un kaprisli, cimri ve aksi olduğunu, hiçbir şeyin onu sevindirmeyeceğini söylerdi. kısacası onunla yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdi. zahar bunları kötü niyetinden ya da efendisini incitmek amacıyla yapmıyordu. iyi niyeti her fırsatta suistimal etme alışkanlığı ona babasından ve dedesinden miras kalmıştı.

bazen de sırf sıkıntıdan, sohbet konusu bulamamaktan ya da dinleyicileri etkileme arzusundan dolayı oblomov hakkında inanılmaz hikayeler uyduruyordu.

"benim efendim" derdi hırıltılı bir fısıltıyla, "şu dulu ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirdi. dün ona bir mektup gönderdi."

bazen de efendisinin dünyadaki en büyük kumarbaz ve ayyaş olduğunu, bütün gece kağıt oynayıp içtiğini söylerdi. bunda hiçbir gerçeklik payı yoktu. oblomov dulu ziyarete falan da gitmiyordu. gecelerini huzur içinde uyuyarak geçirir, kağıtlara da elini bile sürmezdi.

zahar pasaklının biriydi. nadiren tıraş olurdu. ellerini ve yüzünü gösteriş olsun diye yıkardı. hiçbir sabunun o pisliği temizleyebilmesine olanak yoktu. ancak hamama gittiği zaman elleri birkaç saat için kızarır sonra tekrar siyaha dönüşürdü. çok beceriksizdi. kapıyı açmaya çalışırken bir kanat açılınca öteki kanat kapanırdı. yere düşen bir mendili ya da herhangi bir şeyi asla bir seferde alamaz, sanki yakalamaya çalışıyormuş gibi üç defa eğilir ve ancak dördüncüde tutsa da sonra tekrar düşürürdü. birkaç tabak çanağı üst üste taşımaya kalksa daha attığı ilk adımda üstteki tabaklar şangırdamaya başlardı. bir tanesi düşünce birden geciken ve yararı olmayan bir hamle yaparak durdurmaya çalışır ama ikisini daha düşürürdü. hayretten ağzı açık kalmış bir şekilde düşen tabaklara bakarken elindeki diğer tabaklar dikkatinden kaçar ve tepsiyi eğik tuttuğu için onlar da yere düşerdi. daha odanın kapısına bile varmadan tepside tek bir tabak ya da şarap kadehi kalmış olurdu. küfür ve beddua ederek elinde kalan son parçayı da kasten yere atardı. odanın içinde yürürken bile mutlaka masaya ya da sandalyeye takılır yarı açık kapıya omzunu vurmadan geçemezdi. böyle anlarda ev sahibine ve onları yapan marangoza küfürler savurmayı ihmal etmezdi. oblomov'un odasındaki bütün eşyalar, özellikle de özen gerektiren küçük şeyler zahar'ın sayesinde ya kırılır ya da hasara uğrardı. eşyalara dokunmaktaki bu üstün becerisini her şeye eşit oranda dağıtırdı. örneğin bir mumu söndürmesi ya da bardağa su koyması istendiğinde kapıyı açmak için gerekenden daha fazla kuvvet harcardı. ama asıl tehlike, zahar'ın birden efendisini sevindirmek isteyerek ortalığı düzeltip temizlemeyi aklına koyduğu zaman başlardı. işte o zaman kırılıp dökülenlerin haddi hesabı olmuyordu. eve giren bir düşman askeri bile böyle bir zarar veremezdi. eşyalar yere düşer, tabak çanaklar kırılır, sandalyeler devrilirdi. sonunda ya odadan kovulur ya da küfürler ve beddualar savurarak kendiliğinden giderdi. allahtan ki böyle bir şey yapmayı pek o kadar sık istemezdi.

bütün bunların sebebi zahar'ın dar, karanlık ve süslü eşyalarla dolu salonlarda ve çalışma odalarında değil, geniş odalı, kocaman evlerde büyümüş olmasıydı. oralarda istediği gibi hareket etmeye, kürekler, demir parçaları, kocaman sandalyeler, zorlukla kaldırabildiği büyük ve ağır eşyalarla haşır neşir olmaya alışmıştı.

şamdan, lamba veya biblo gibi narin şeyler zahar'ın eli değene kadar sağlam kalabiliyor, o, elini sürer sürmez paramparça oluyorlardı. kırıldıkları zaman da, "inanılmaz bir şey, elime alır almaz paramparça oldu. çok garip!" diyordu.

bazen de hiçbir şey söylemiyor, kırdığı şeyi gizlice yerine koyup sonra da efendisinin kendisinin kırdığına onu inandırmaya çalışıyordu. zaman zaman da, demir bir eşyanın bile sonsuza kadar dayanamayıp nasıl olsa günün birinde kırılacağını söyleyerek bahane buluyordu. ilk iki örnekte insan onunla kavga edebilirdi ama köşeye sıkıştırıldığında, üçüncü bahanesiyle savunmaya geçerdi. hiçbir itirazın yararı yoktu. dünyada hiçbir şey onu hatalı olduğuna ikna edemezdi.

zahar istese de değiştiremeyeceği bir çalışma programı çizmişti. sabahları semaveri hazırlar, sadece efendisinin istediği elbiseleri ve ayakkabıları temizler, on yıldır dolapta asılı dursalar da diğerlerine hiç dokunmazdı. sonra köşe bucağa hiç bulaşmadan odanın ortasını süpürür, bir şeyleri kaldırmamak için sadece boş olan masanın tozunu alırdı. bunlardan sonra, sobanın üzerinde şekerleme yapma ya da mutfakta anisya ile kapıda da uşaklarla sohbet etme hakkını kendinde bulurdu. eğer bunlardan başka bir şey yapması istenirse, istenilen şeyin gereksiz ve imkansız olduğu konusundaki uzun tartışmalardan sonra istemeye istemeye yapardı. günlük sıradan işlerine ek olarak yeni ve düzenli bir başka iş yaptırabilmek olanaksızdı. bir şeyi yıkayıp temizlemesi, bir şeyleri götürüp getirmesi istenirse bunu alışılmış homurdanmalar eşliğinde yapardı. ama oblomov bunu söylenmeden düzenli olarak yapmasını sağlayamazdı. ertesi ya da daha ertesi gün yine aynı tartışmalarla aynı işin yapılması tekrar istenmeliydi.

zahar içmeyi ve dedikodu yapmayı sevdiği, oblomov'un bozukluklarını aldığı, tabak çanağı kırdığı, mobilyalara hasar verdiği, işten kaytardığı gerçeğine rağmen yine de kendisini efendisine adamıştı. değip değmeyeceğini düşünmeden, hiç karşılık beklemeden efendisi için kendisini ateşe bile atabilirdi. bunun, olması gereken çok doğal bir şey olduğunu düşünüyor hatta belki de hiç düşünmüyordu. bu konuda herhangi bir varsayımı bile yoktu. oblomov'a olan duygularını analiz etmek hiç aklına gelmemişti. bu duygular ona babasından, büyükbabasından, kardeşlerinden, birlikte büyüdüğü uşaklardan miras kalmış, benliğinin bir parçası olmuştu. zorunlu görevi gibi düşündüğünden efendisi için ölüme bile giderdi. ormanda vahşi bir hayvanın arkasından koşan bir köpek gibi ölümün arkasından koşar, neden bunu efendisi değil de kendisi yapıyor diye düşünmeden ölüme atılırdı. ama öte yandan, efendisi hasta olan ve bütün gece başında durup onu uyanık tutması gerekse hatta ölüm kalım meselesi bile olsa ilk önce uyuyacak olan zahar olurdu.

dışarıdan bakıldığında efendisine karşı büyük bir saygı göstermiyor, ona karşı senli benli ve kaba davranıyor, küçük şeylere sinirleniyor; hatta daha önce de söylediğim gibi kapı eşiğinde dedikodusunu yapıyordu. ama bütün bunları bir tarafa bırakırsak, onun doğuştan gelen kendini adama duyguları sadece oblomov'a karşı değil oblomov adını taşıyan, onun için yakın, aziz ve değerli olan her şeye karşıydı. bu duygusu zahar'ın oblomov hakkındaki kişisel düşüncelerine ters düşüyordu. efendisinin karakterini yakından incelese kanısı değişebilirdi. oblomov'a olan düşkünlüğü ona söylense buna karşı çıkardı.

zahar oblomovka'yı, kedinin tavanarasını, atın ahırını, köpeğin doğup büyüdüğü kulübesini sevdiği gibi seviyordu. bu sevgi çerçevesinde bazı kişisel izlenimler geliştirdi. örneğin oblomovların arabacısını aşçısından, sütçü kız varvara'yı da hepsinden çok severdi. oblomov da bu sevgide en son sırayı alıyordu. ama yine de oblomovka'nın aşçısı onun gözünde diğer bütün aşçılardan, oblomov da diğer bütün efendilerden daha iyiydi. baş uşak taras'a hiç dayanamıyordu ama oblomov'a hizmet verdiği için onu da dünyanın en iyi adamına bile değişmezdi.

oblomov'a, bir şaman'ın putuna davrandığı gibi kaba davranıyordu. şaman da putunun tozunu alır, yere düşürür; hatta bazen sinirle vurur ama kendisinden üstün olduğunu içten içe kabullenirdi. zahar'ın da ruhunun derinliklerinde bulunan bu duygu her fırsatta ortaya çıkıyor ve efendisine derin bir bağlılık göstermesine neden oluyordu. hatta bazen gözlerinden yaş gelirdi. başka hiç kimseyi efendisinden üstün görmediği gibi eşit olduğunu bile kabul etmezdi. hele biri çıkıp da efendisinin aleyhine konuşacak olursa vay haline!

oblomov'u ziyarete gelen beyefendilere tepeden bakmamak zahar'ın elinde değildi. efendisinin ikramda bulunmakla onları onurlandırdığını hissettirerek çay servisi yapardı. bazen ziyaretçiyi kibirle tepeden tırnağa süzerek, "efendim uyuyor" deyip kabaca geri çevirirdi. bazen de orada burada oblomov hakkında hikayeler uydurmak ve onu kötülemek yerine, onu göklere çıkarırken coşkusunun sonu gelmezdi. erdemlerini, zekasını, ustalığını, cömertliğini, iyi huyluluğunu sayıp dökmeye başlardı. efendisinin özelliklerinin yetmediği yerlerde başka özellikler ödünç alarak oblomov'u nüfuzlu, zengin, olağanüstü etkili bir adam olarak anlatırdı. kapıcıyı, ev sahibinin vekilini, hatta ev sahibinin kendisini korkutması gerekse efendisini ileri sürer ve "sen dur bakalım" derdi, tehditkar bir havayla, "efendime söyleyeyim de sen gör." dünyada ondan daha üstün bir güç olabileceğini düşünemezdi.

dışardan bakıldığında oblomov'un zahar'la olan ilişkisi oldukça düşmanca gibi görünüyordu. birlikte yaşadıkça birbirlerinin sinirine dokunmaya başlamışlardı.

iki insan arasındaki yakın dostluğun elbette bir bedeli vardır. iki insanın birbirinin eksiğini görmeksizin ve bunlar için birbirlerini suçlamaksızın, iyi tarafları görerek yaşaması için çok büyük bir yaşam deneyimi, mantık ve içtenlik gerekir.

oblomov zahar'ın en azından paha biçilmez erdemini biliyordu -kendisine olan bağlılığı- ve tersi olamayacağına daha doğrusu olmaması gerektiğine inanarak buna alışmıştı. alışınca da bu erdemin değerini anlamıyor, tadını çıkaramıyordu. her şeye karşı gösterdiği kayıtsızlığı zahar'ın kusurlarına karşı gösteremiyordu. kendisini tamamen efendisine adayan zahar nasıl ki yeni kusurlarıyla eski uşaklardan farklılık gösteriyorsa, oblomov da uşağının sadakatinin değerini bilmesiyle birlikte uşaklarına dostça ve sevgi dolu yaklaşan eski efendilerden farklıydı. bazen zahar'la ağız kavgasına giriyordu.

zahar da efendisinden sıkılmıştı. gençliğini uşak olarak geçiren zahar genç efendisine de bakmakla görevlendirildi. o günden itibaren de kendisini aslında bir işe yaramayan ama görevi köklü ailenin şanını ve prestijini korumak olan lüks ve aristokratik bir aksesuar olarak değerlendirirdi. bu yüzden bütün gününü, efendisini sabahları giydirmek, akşamları da soymakla geçiriyor, başka hiçbir şey yapmıyordu. doğuştan tembel olan zahar uşak olarak yetiştirilince daha da tembelleşti. uşakların önünde havalara girdi, semaveri hazırlamayı ya da yerleri süpürmeyi kendine hiç görev edinmedi. ya holde uyukluyor ya da diğer uşaklarla şurada burada çene çalıyordu. bazen de hiçbirini yapmayıp kollarını kavuşturarak saatlerce kapıda dikiliyor, dalgın dalgın etrafına bakıyordu. böyle bir yaşamdan sonra birdenbire bütün ev işinin ağır yükünü tek başına üstlendi. efendisine bakmak, ortalığı süpürüp temizlemek ve ayak işlerine koşuşturmak zorundaydı. somurtkan, kötü ve kaba oluşunda, efendisinin sobadan inmesini emreden sesine homurdanmasında şaşılacak bir şey yoktu. dıştan görünen asık suratlılığı ve tersliğine rağmen zahar'ın yumuşak ve sevecen bir kalbi vardı. zamanını çocuklarla geçirmeyi severdi. sık sık avluda ya da kapıda bir grup çocukla otururdu. kavgaları yatıştırır, onlara takılır, oyunlar uydurur ya da her birini bir dizine oturtur, arkasında da bir başkası boynuna sarılıp favorilerini çekiştirirdi.

oblomov sürekli hizmet bekleyerek ve yanına gelmesini isteyerek zahar'a hayatı zehir ederdi. halbuki zahar'ın kalbi, geveze doğası, aylaklık aşkı, sürekli bir şeyler atıştırma gereksinimi onu kapıya, bir bayan arkadaşına, bir dükkana ya da mutfağa çekerdi.

çok uzun zamandır birbirlerini tanıyorlar ve birlikte yaşıyorlardı. zahar küçük oblomov'u kollarında sallamıştı. oblomov da onu olağanüstü iştahlı, atik ve kurnaz bir genç olarak hatırlardı. dünyadaki hiçbir şey aralarındaki eski bağları koparamazdı. nasıl ki oblomov zaharsız yatıp kalkamıyor, saçını tarayıp ayakkabılarını giyemiyor ya da yemek yiyemiyorsa, zahar da oblomov'dan başka bir efendi, giydireceği, yedireceği, kabalık gösterip kandıracağı, yalan söyleyeceği ve aynı zamanda da içten içe saygı göstereceği başka bir varlık düşünemiyordu.

24.9.11

şairin seyir defteri

edip cansever


gözlerim, gözlerim benim
denizi ilk defa gören bir çocuğun
birdenbire yaşlanması neyse

çünkü insan yalnızken kat ettiği yollardan
ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir

sanki kar yağışlarının ardından
uzun süren kar yağışlarının ardından
sevimsiz bir lunaparkta
kimsesiz bir atlıkarıncaydım

nasıl da vaktini bilirler her şeyin
ve vaktinde girişirler her şeye bu kentsoylular

yalanla avunurlar, yalanla korunurlar
bilmezler utanmayı hiç bu kokuşmuş kentsoylular

ve otel müşterileri, onlar
en inandırıcı ölülerimdir benim
her biri bir ölümü her gün yeniden yaşar
camlara yapıştırılmış yüzler gibi
sevgiyi unutmuş yüzler gibi
-unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz-
hüzünsüz, anlatımsız, soğuk
akşamüstü rengindedirler ve yorgundurlar

ne de olsa herkes biraz ölüdür
otel müşterileri en önde gelir
kendileri soyar kendilerini kendileri giydirir
büyük kentlerin büyük tabutlarıdır oteller
nedense işte onlar gökyüzüne gömülür

vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
vaktinde anlamanın sevinci mi
ya da biraz geç kalmanın
o gereksiz tedirginliği mi
hangisi

mutluluğun sana verdiği tatili yaşıyor
bir açılıp bir kapanıyor kirpiklerin
bilmem alınır mısın söylersem
unutulmuş bir çirkinlikten başlıyor güzelliğin

neden yazılır bir şiir
neden okunur bunca yazı
çünkü nasıl aşılabilir başkaca
insanın karmaşıklığı

evet
dün akşam evinin önünden geçtim
içim hem kimsesizdi hem kalabalık
bu demektir ki sevgisiz düşünemiyorum sevdayı
bana söz ver yarın akşam
göze al her şeyi yeni baştan konuşmayı

sürekli utkulardır mutluluk
sustukça duruldukça yitersin

önce gözleri boğulmuştu, elleri
kupkuru dudakları en sonra
dediler ki, içkiden öldü, yalan!
sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran

her sevda başlangıçtır bir yenisine
öteki başkaldırır daha bitmeden biri
biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece

ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk
o nedensiz mutluluk, olsa da olur olmasa da

yüzüme baktı uzun uzun
"hiç değişmemişsin" dedi yavaşça
"bazı eşyalar anıdır" –bunu bilmezdim-
"bazı anılar eşya"
yaşlanmış bir düş gibiydi, yürüdü gitti.

günün kapı aralığı mavidir

bilirim acılar birbirine benzemez

"hayır, hiç yenilmedik, çekildik yalnız
ve şimdi olduğumuz yerde
ve ayaktayız"

hiçbir dilde söylenmemiş
hiçbir dilde yazılmamış
sözler ve şarkılar içindeyim

nedir mi yalnızlık –kendine sor önce-
bir sabah, erkenden, bir kır çiçeğinin üzerinde
görünce parladığını bir çiy tanesinin

gölgen yok senin, ayak izlerin yok
neden mi? acılar barınmamış ki sende
mutluluk yok, mutsuzluk yok

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor

yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı
ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı

zamanlar geçtikçe neden
mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda
acaba
keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi
mahzunluk mu yoksa yaşam

ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
ben yalnız ikinize hayranım

özür dilerim dünya
ben bu otelden çıkamam
imza: seniha.

ey benim ıslak yalnızlığım
umudum senden doğsun

insanların içinden
kendim olup taşayım

ölüm
sen en güzelsin bu saatlerde

biliyor musun seni ben
görmedim hiç gülerken
gülsen de pembesi bol bir resim yapıyorsun gibi gelir bana
gittikçe koyulaşan –kendini dışa vuran irice bir vişne?
neden olmasın-

yalnızken ve senden bunca uzakta
öyle soğuk, öyle anlamsız ki her şey
sevilen bir insan yüzünde ne yoksa

yağmur yağmur yağmur
uçsuz bucaksız bir deniz
anısız, sonrasız, biz bizeyiz
devinimsiz bir yüz gibi terlemekte zaman

geçmişte kalan bir çay saatinde sanki
o kadar kıpırtısız
saatsiz, müziksiz ve aynalarsız
ve dünyanın
nereden bakılırsa bakılsın
sadece yuvarlak olarak kaldığı
kalıverdiği bir çay saatinde sanki
gövdesiz, giysisiz, gömütsüz
bembeyaz bir belirsizlik gibi
karlara karıştılar

ve  ben ki
güzel yazmayan ama güzel anlatan
ve güzel anlatılan
bir sanemdim de saklanmamı dışa çıkardım
ve eşsiz kaselerimle içkimi sundum
ve bir ortaçağ sahhafı gibi
özenle yerleştirdim kendimi
yaşamın büyük suyuna
kösnül suyuna
kendimi buldum

ve derdi: ayrılıklar tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir. ey suret! neden iki kişisin?

ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın
ey şimdi! geçmişle süslenirsin sen de

beni de katar mısınız aranıza? katarsanız bir limonlu votka, katmazsanız gene bir limonlu votka!

genç bir kız tanımıştım. üstelik çok da güzeldi. işte o genç ve güzel kız bir sabah kalkıyor ve intihar etmeye karar veriyor. giyinip süsleniyor üstelik. ilaç dolabından iki tüp nembutal alıp masanın üstüne boşaltıyor. tam o sırada bir bando mızıka takımı geçiyor kapının önünden. genç kız içgüdüsel bir hareketle pencereye koşuyor. gözü bando şefinin göbeğine takılıyor nedense. çılgınlar gibi gülmeye başlıyor. sonra da.. masanın üstündeki nembutal tabletlerini avuçlayıp konfetiler gibi savuruveriyor pencereden.

camlar kırıldı

leyla şahin


umutlu bir göçebeyiz
açık havalarda kurarız çadırımızı
aç şimdi kollarını
bir kuş çoğalıyor havada

vurulmuş bir sesiz
kirpikleri ıslak çıkarız sabaha
sar şimdi kollarını
sevdadır günü büyüten

toprağı bakışlamış alnımız
yürür gülün ve terin içine doğru

(camlar kırıldı
artık hüzünden alamazsın beni
"ağlayıp yandığım bir senin için")

bir kuş çoğalıyor havada
gözlerim taştı gözlerim
lal olup kalmadığım bir senin için

23.9.11

can yücel

rıfat ılgaz

can yücel ingiltere'ye "tahsil-i kemalat"a gitmeden önce gazi lisesi'ne gidermiş. sabahları geç kalma tehlikesini bile göze alarak babasının makam arabasına binmezmiş. bir gün babası "bineceksin!" diye diretmiş. "binmem ben makam arabasına! geç kalırsam kalayım!" deyince, kızmış bizim hasan ali bey: "oğlum" demiş, "bu arabaya binmek ayıpsa ben de binmeyeyim bundan sonra!" "yok baba! senin için bir ayıp yok! sen milli eğitim bakanısın! arabayı bakansın diye vermişler sana! benim ne işim var senin arabanda!" 

evet, can yücel, o günlerde salt hasan ali'nin oğluydu. şimdi genç kuşak, hasan ali bey'i, şair can yücel'in babası olarak tanıyor.

22.9.11

imkansız poetika

ahmet oktay

orhan veli: teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.

ilhan berk: sözcükler, suç işlemeden, aç kalmadan, acı çekmeden, sevişmeden kendilerine gelemezler. bunun için bizim gelip ellerinden tutmamızı beklerler.

heidegger: dil insanın evidir.

necip fazıl: şiirin üstün gayesi, alemlerin namütenahi kesret ifadesi içinde büyük ve merkeze doğru, iç içe remz ve sır helezonlarından kayacak, harikulade çevik ve ince bünyenin heykeltıraşlığıdır.

ahmet oktay: yazmak, bir sorunu çözümleme ya da bir sorun yaratma girişimidir.

iris murdoch: yozlaşmış, yalan söyleyen bir sanat, despotik bir toplumun temel görüntüsüdür. sanat, özellikle de edebiyat, hepimizin buluşabileceği ve güneşin altındaki her şeyin incelenip gözden geçirilebileceği bir düşünme salonudur. bu yüzden diktatörler ve platon gibi otorite yanlısı ahlakçılar tarafından korkulur ve saldırılır.

jean cocteau: şiir başka bir dile çevrilemez, yazıldığı dile bile.

"acılarımı anlatayım diye
bir dil verildi bana" (goethe)

hölderlin: dil, mülklerin en tehlikelisi verilmiştir insana; yaratarak, yok ederek ve batarak ve hep yaşayana, sevgiliye ve anaya dönerek kendisinin ne olduğuna tanıklık etsin diye.

heidegger: şiir, varoluşun ve bütün nesnelerin özünün kurucu adlandırılışıdır ve şiir tarihsel bir halkın ilkel dilidir.

herbert marcuse: sanat ve devrim, dünyayı değiştirmede -özgürleştirmede- birleşirler. ancak sanat kendi pratiğinde kendine ait gereklilikleri bırakmaz, kendi boyutunu terk etmez: işlemsel olmayan olarak kalır. sanatta politik hedef sadece estetik biçimde ortaya çıkar. hatta sanatçı kendini adamış bir devrimci olsa bile devrim pekala yapıtın içinde olmayabilir.

"erdem dolu, yine de şairce barınır
insan bu yeryüzünde" (hölderlin)

marx: insan gelişmesinin alanı zamandır. hiçbir boş zamanı olmayan, bütün hayatı kapitalist hesabına çalışması tarafından yutulan bir insan, bir yük hayvanından daha aşağıdır. o, başkaları hesabına zenginlik üreten, fizik bakımından ezilmiş ve entelektüel bakımdan alıklaştırılmış basit bir makinedir.

"ben yağmurun kum saatiyim
nice göğün düşüp öldüğü yerde
taşın ilk çağıdır yüreğim" (melih cevdet anday)

heidegger: dil, yani şiir yeryüzünden kaçmak ve üzerinde dönüp durmak için yükselip üstüne çıkmış değildir yeryüzünün. şiir, insanı ilk kez yeryüzüne getiren, onu yeryüzüne ait kılan, böylelikle ona yaşayacak bir yer sağlayan şeydir.

melih cevdet anday: şiir bilgiden doğmaz. bilim adamı bildiklerinden başka bir bilgi çıkarmak için çalışır; ozan ise meraklarından 'ben'i çıkarmak ister. bu 'ben' kendisi değildir, yaratılacak insandır.

"neye yarar şairler yoksulluk zamanında?" (hölderlin)

mutlu yazar, ölü yazardır. mutlu olmak yasaklanmıştır yazara. mutlu olabilen, yazar olmaz, yazar olmayı istemez. kafka'yı anımsıyorum: felice'ye yazar: sadece yemek saatinden yemek saatine açılan ve önüne bir tepsi sürülen, hücreden hücreye geçilen bir zindanın en dip odasında yaşamayı ister. hiçbir ödülü, güvencesi olmayan yazı için.

son kertede hepimiz kişisel yeteneklerimiz ne olursa olsun, toplumsal koşulların ürünleriyiz.

21.9.11

breaking bad

insan zengin olmayı öğrenmeli. fakirliği herkes idare edebilir.

hapiste gardiyanların tacizine uğramaktansa her gün paranoyak davranmayı tercih ederim.

yaptıklarımızı iyi bir nedenden ötürü yaptığımız sürece endişe edecek bir şeyimiz yok demektir. aileden daha iyi bir neden de yoktur.

iyi adamlar hiçbir zaman kötü adamlar gibi ilgi görmez.

maddeyi madde yapan kimyasal bağlardır. fiziksel dünyayı bir arada tutan bu bağlardır. bizi bir arada tutan.

"dostunu kendine yakın tut, düşmanını daha yakın."

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset." (musevi atasözü)

kanser teşhisim konulduğunda, kendi kendime dedim ki: "neden ben?" ve sonra geçen gün iyi haberi aldığımda yine aynı şeyi söyledim.

"düşmanını kendin kadar iyi tanırsan birçok çatışmada tehlikesiz dövüşürsün." (sun tzu)

doktorlar kemoterapi sayesinde bir yıl, iki yıl daha yaşamaktan bahsediyor. sanki tek önemli şey buymuş gibi. ama çalışamayacak kadar hastaysam yaşamanın ne anlamı var? yemekten zevk alamayacaksam? sevişemeyeceksem? kalan zamanımda kendi evimde yaşamak istiyorum. kendi yatağımda uyumak istiyorum. her allahın günü 30-40 hap yutup saçımın dökülmesini, ayağa kalkamayacak kadar yorgun halde yatmayı ve başımı kıpırdatamayacak kadar midemin bulanmasını istemiyorum.

andrew carnegie

alberto manguel

19. ve 20. yüzyılların abd'sinin fabrikalardan, imalathanelerden ve bankalardan kazandıkları servetlerle ünlü milyonerleri, paralarını sürekli olarak okullar, müzeler ve hepsinden önce kültür merkezleri olmanın yanında kurucularının gözünde anıtlaşan kütüphaneler kurmak için kullanırlardı.

bu hayırseverlerin en ünlüsü, andrew carnegie 1890'da, "bir topluma verilebilecek en iyi armağan nedir?" diye sormuştu. kendi sorusuna verdiği yanıtta, "ücretsiz bir kütüphane ilk sırada gelir." diyordu.

andrew carnegie'nin servet ve kitap kültürüyle ilişkisi karmaşık ve çelişkilidir. mali kazanç elde etme yolunda amansız biri olarak muazzam servetinin neredeyse %90'ını aralarında doğum yeri iskoçya'dan fiji ve seychelle adalarına dek ingilizce konuşulan 12 kadar ülkede kurulan 2500'ü aşkın kütüphane olmak üzere her türlü kamu kurumuna bağışlamıştı. entelektüel uğraşlara tapar ama kendisi bunlarla meşgul olmayı sevmezdi.

işçilerine karşı acımasız davranan carnegie dört yüzü aşkın sanatçıyı, bilim insanını, şairi mali yardım olsun diye özel aylığa bağlamıştı; velinimetini "kibar ve iyi niyetli" bir adam diye tanımlayan walt whitman da bunların arasındaydı. 

carnegie'nin işçileri haftada yedi gün çalışmaya zorlanıyor, noel ve 4 temmuz dışında onlara tatil izni verilmiyor, korkunç derecede düşük ücretler ödeniyor ve kanalizasyon borularıyla su tesisatının yan yana durduğu sağlıksız konutlarda yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. carnegie'nin yanında çalışanların beşte biri kaza sonucu ölmüşlerdi. 

her ne kadar kapitalizmin kutsallığına inanmış olsa da: "çalışan birinin daha yararlı bir yurttaş olduğu ve avare prensten daha çok saygı görmesi gerektiğini" ısrarla söylerdi. carnegie zengin olmak isteyen bir adamın acımasız olması gerektiğine inanırdı; aynı zamanda böyle bir serveti, sömürdüğü toplumun "ruhuna ışık tutmak" için kullanmaktan yanaydı.

onlarca yazar carnegie kütüphanelerine çok şey borçlu olduklarını kabul etmektedirler. john updike ergenlik yıllarında pennsylvania, reading'deki carnegie kütüphanesi'nde kendi yaşadığı deneyimleri anlatırken "genel olarak bizlerin ömür boyu okurlar olup olmayacağımızı belirleyen o gelişme çağlarında sağladığı özgürlük için" minnettarlık duyduğunu söylemişti. sözlerini şöyle bitiriyordu:

"orası önüme bir tür cennetin kapılarını açtı."

20.9.11

üçün

özdemir asaf


bir kelimenin yanına bir kelime gelince
bir sesin yanına bir ses gelince
bir insanın yanına bir insan gelince
büyürler, büyürler, büyürler ölümden önce

dorian gray'in portresi

oscar wilde

şu yeryüzünde bir insan için en kötü şey, ondan hiç söz edilmemesidir.

adonis: yunan mitolojisinde pek güzel bir delikanlı kılığında yarı-tanrı

[biliyorum, şimdi sen bana güleceksin ama, gerçekten ben bu resmi sergileyemem; çünkü içine kendimden çok şey kattım, diye karşılık verdi.

aydın kişiliğin başladığı yerde güzellik, yani hakiki güzellik biter. kafa adamlığı bir abartmadır, hangi yüzün olursa olsun güzelliğini öldürür. insan düşünmeye oturdu mu, baştan başa bir burun, alın ya da herhangi çirkin bir şey olur. düşünceye dayanan mesleklerde başarı kazanmış kimselere bak. dört dörtlük bir çirkinliktir onlarınki! salt, din adamları kalır bunun dışında; çünkü din adamları düşünmezler. bir piskopos on sekiz yaşında bir çocukken kendisine söyleneni sekseninde de yineler durur. bunu doğal bir sonucu olarak da hep pek hoş bir görünüşü vardır.

kafasız, güzel bir yaratık o.

insanoğlu bedeniyle ya da kafasıyla başkalarından ayrıldı mı, uğursuzluk peşini bırakmaz.

insanın başkalarından değişik olmaması daha iyidir. çünkü dünyada en iyi durumda olanlar çirkinler ve aptallardır. onlar gönüllerince dolu dolu gülebilirler. yengiyi tanımamışlarsa da hiç olmazsa yenilginin ne olduğunu bilmezler. hepimizin yaşaması gerektiği gibi yaşarlar: rahat, ilgisiz, tasasız. ne kimseye zararları dokunur, ne de kimsenin onlara.

[birini çok sevdiğim zaman, adını kimseye söylemem. sanki bir parçasını başkasına veriyormuşum gibi bir duyguya kapılırım. gizliliği sever oldum. bugünkü yaşayışımızı bize gizemli, büyülü gösterebilecek bir şey varsa o da budur gibi geliyor bana.] en bayağı bir nesne bile gizlenince güzelleşir. ben şehirden ayrılırken nereye gittiğimi bizimkilere hiç söylemem. [söylersem işin bütün zevki kaçar.] biliyorum saçma bir alışkanlık ama, nedense insanın yaşayışına hayli şiir katıyor gibi geliyor.

evliliğin hoş yanlarından biri de, kadın için de, erkek için de, aldatmayı gerekli hale getirmesidir.

asıl gösterişçilik, olduğun gibi görünmektir.

duyarak yapılan her portre, resmini yaptıranın değil, ressamın portresidir.

ucuz gazetelerde o resimden çok söz edilmişti, on dokuzuncu yüzyılın ölümsüzlük ölçüsü de bu işte.

sen herkesi seversin, bu da herkese karşı ilgisizsin demektir.

elimde değil, yakınlarımı düşman gibi görüyorum. belki hiçbirimizin kendi kusurlarımızı başkasında görmeye dayanamayışımızdan ileri geliyor.

düş günlerinde bir biçim düşü..

düşünce bakımından yalnızca yollarını yitirmiş olanlar tartışırlar.

sevdiklerine bağlı kalanlar sevginin ancak iğreti yanını bilirler. acı yanını tanıyanlar sevgiye bağlı kalmayanlardır.

iyi etki yoktur bay gray. bütün etkiler ahlakdışıdır. bilimsel açıdan ahlakdışı.

çünkü birini etkilemek, ona kendi ruhunu aşılamaktır. [o artık kendi beyniyle düşünemez ya da kendi tutkularıyla yanmaz olur. erdemleri kendine özgü değildir. günahları –günah diye bir şey varsa- ödünç alınmadır. başkasının türküsünün yankısı onun için yazılmamış bir oyunun oyuncusu olur.] yaşamının amacı, kendiliğinden gelişmedir. herkesin kendi yaratılışını gerçekleştirmektir.

yabanilerin, suçlunun ötesini berisini kesmeleri geleneği bugün de insanın kendini yadsıması biçiminde sürüp gidiyor. bu da yaşantımızı biçimsizleştiriyor.

bir arzudan kurtulmanın tek yolu onu tatmin etmektir. engelleyince, ruh kendine yasak ettiği şeylere özlem duya duya, acımasız yasaklarının canavarlaştırdığı, yasadışı kıldığı şeye özlem duyarak hastalanır.

güzellik, dehanın bir başka biçimidir. dehadan daha da yücedir; çünkü açıklamayı gerektirmez.

boyun eğmeye zorlayınca, sıradan nesnelere acayip bir ilgi göstermeye başlarız ya, dorian da arıya öyle bakıyordu.

hep! korkunç bir sözcüktür bu. duydukça ürperirim. kadınlar bu sözcüğü kullanmayı pek severler. hep sürmesini isteyerek her sevgiyi bozarlar. anlamsız bir sözcüktür bu. hevesle ömür boyu tutku arasında bir tek fark vardır: heves daha uzun sürer. 

yaşam, ruhunu olgunlaştırırken, bedenini bozacaktı. korkunç, çirkin, iğrenç bir şey olacaktı.

küçük zevklere bayılırım ben. karmaşanın son sığınağıdır bunlar.

kimdi o, “insan, mantıklı hayvandır.” diyen? şimdiye dek yapılmış en ham insan tanımı bu. insan şudur budur ama, hiç de mantıklı değildir. iyi ki de değil.

aşkta bile, tenle ilgili olanı söz konusudur. kendi isteğimizle hiç ilgisi yoktur. gençler bağlı kalmak isterler, kalamazlar. yaşlılar bağlı kalmamak isterler, yapamazlar.

borç küçük aklın sermayesidir, bununla pek de güzel geçinilir.

yeni arkadaşlarımla ilgili her şeyi öğrenmek isterim, eski arkadaşlarımla ilgili hiçbir şeyi.

insanlara yardımı sevenler insanları düşünemez oluyorlar. başlıca özellikleri bu.

insanın birini etkilemesinde korkunç coşku verici bir şey vardı.

gerçekten iyi yürekli kimselerin düştükleri, hiçbirinin de bir türlü kurtulamadıkları bir yanlışlıktı bu.

yalın güce katlanabilirim de yalın mantığa hiç gelemem. ondan yararlanmak dürüstlüğe aykırı olur.

her şeyi sevebilirim; ama acıyı asla. bunu sevemem. kötü, korkuınç, iğrenç bir şey. çağımızın acıyı sevmesi korkunç bir hastalık. insan rengi sever, güzelliği sever, yaşama sevincini sever. yaşamdaki acılardan ne kadar az söz edersek o kadar iyi ederiz.

duyguların üstün yanı, bizi oradan oraya sürüklemesidir; bilimin de üstün yanı, hiç duygusal olmamasındadır.

insan gençliğini yeniden elde etmek için yine gençliğindeki çılgınlıkları yapmalı.

yaşamın en büyük gizlerinden biri budur. bugün çok kişi, insanı için için kemiren bir mantık yüzünden ölüyor. insan, pişmanlık duymadığı tek şeyin yaptığı yanlışlıklar olduğunu en sonunda anlıyor ama, iş işten geçmiş oluyor.

kendisini dinleyenler arasında büyülemek istediği birinin bulunduğunu bilmesi de zekasına keskinlik veriyor, imgeleme gücüne renk katıyordu sanki. parlak, süslü, sorumsuz konuşuyordu.

kitap okumayı, yazmaya kalkışmayacak kadar severim.

sofrada bize söylediklerinizin hepsi gerçek düşünceleriniz mi?
unuttum bile. çok mu kötü şeylerdi?

henry’nin görüşlerini hep arkadaşlarının ağzından duyarım. ancak bu yoldan öğrenebilirim onları.

yabancılaşma, sanatın yararınadır. sanatı ulusal olmaktan kurtarır.

bütün gece yağmurda kalmış bir cennetkuşu gibi, odadan dışarı kaçtı.

sakın saçları saman rengi bir kadınla evlenme, dorian!
neden?
çok duygusal oldukları için.

erkek yorulduğu için, kadın da merak ettiği için evlenir. sonunda ikisi de düş kırıklığına uğrar.

evlenemeyecek kadar seviyorum.

sevgili oğlum, hiçbir kadın yetenek değildir. kadınlar bir süs yaratığıdırlar. sözleri beş para etmez ama, çok tatlı konuşurlar. erkeklerin, ruhun ahlakı alt etmesini simgelemesi gibi, kadınlar da, maddenin ruha üstün gelmesinin simgesidir.

en sonunda, salt iki çeşit kadın olduğunu anladım: boyasızlar, boyalılar. boyasız kadınlar çok işe yarar. saygın biri olarak tanınmak istersen, onlardan birini al, yemeğe götür. öbürleri çok tatlı kadınlardır ama, bir yanlışlık yaparlar. yaşlarını gizlemek için boyanırlar.

havada pek hoş bir zehir vardı.

yaşamın gerçek gizi, güzelliği aramaktır.

en büyük aşkım değil, ilk aşkım demelisin.

büyük aşk, yapacak işleri olmayanlara özgüdür. bir ülkede aylak sınıfların tek işi budur.

asıl yalın olanlar, yaşamı boyunca bir kez sevenlerdir. onların dürüstlük, bağlılık diye tanımladıklarına ben ya alışkanlık uyuşukluğu ya da düş eksikliği derim. kafa yaşamı için bir şeye saplanıp kalmak neyse, duygu yaşamı için de bağlılık aynısıdır. kısacası, başarısızlığı açıkça söylemek. bağlılık!

birçok şeyler vardır ki başkalarının kapmasından korkmasak fırlatır atarız.

bir kez, hiçbir duygunun içini titretmeyeceğini söylemiştin.

sıradan kadınlar insanın güş gücünü hiç etkilemez. yaşadıkları zaman sınırları içinde kalırlar. hiçbir ışık başka biçime sokmaz onları. şapkaları gibi kafalarının içini de görürsün. nerede istersen bulursun onları. gizemden, anlaşılmazlıktan yoksundurlar. sabahleyin parkta atla gezerler, öğleden sonra da çay toplantılarında çene çalarlar. gülümseyişleri modaya göre, davranışları modaya göredir. tabak gibi ortadadırlar.

boyalı saçları, allıklı yüzleri öyle pek kötüleme. bazen bunlarda da sıradışı bir güzellik vardır.

yaşamın inatçı gün ışınları..

dokunmaya değer şeyler de ancak kutsal olanlardır. neden kızıyorsun? nasıl olsa birgün senin olacak. insan sevince önce kendini aldatır, sonunda ise başkalarını. dünyanın aşk serüveni dediği işte budur.

çoğu insan yaşamın yazgısına çok büyük yatırım yaptığı için iflas eder. onun için, insanın kendini şiir yüzünden mahvetmesi onur verici bir şeydir.

yüze gülmesini pek iyi biliyormuş.

başkalarının başından geçen facialar insana pek tatsız gelir.

çağımıza güç veren, ilkeler değil, deliliklerdir.

insanlar kendilerine en çok gerekeni başkalarına vermeye düşkündürler. işte bence bu, cömertliğin daniskasıdır.

insan yaşamı.. bir bu araştırılmaya değer kanısındaydı. bunun yanında başka hiçbir şeyin değeri yoktu. evet, çok doğruydu: insan, acı-sevinç denen cadı kazanı içinde seyrederken kendinin yüzüne buzdan maske takamaz, beynini kükürt dumanlarından koruyamazdı. böylece de korkunç imgelerle, biçimsiz düşlerle bulanırdı. öyle ince zehirler vardı ki, özelliklerini insanın bilmesi için bunlarla zehirlenmesi, öyle tuhaf hastalıklar vardı ki insan öğrenmek isterse o hastalıkları geçirmesi gerekirdi.

neye mal olduğunun ne önemi vardı ki? insan bir duygu uğruna ne verse azdı.

sıradan insanlar, yaşam gizlerinin açıklanmasını beklerlerdi. sayıları az olan, seçme kişilereyse perde açılmadan bu gizler belli olurdu.

yaraları da kan kırmızı güller gibidir.

gerçekten kanıtlanabilen tek şey şuydu: geleceğimiz de geçmişimiz gibi olacaktı; bir kez tiksine tiksine işlediğimiz günahı ondan sonra defalarca seve seve yapacaktık.

lord henry deneme yolunun, tutkuların bilimsel çözümlenmesine ulaşmak için tutulabilecek tek yol olduğunu açıkça görüyordu.

merakın bunda büyük payı olduğu açıkça görülüyordu; bir yandan merak, bir yandan da yeni yeni şeyler deneme isteği.

bizi en zorlu biçimde tutsak eden tutkular, kökeninde, kendimizi aldattığımız tutkulardı. bizim en zayıf dürtülerimiz, niteliklerini bildiklerimizdi. sık sık öyle olurdu ya: başkaları üzerinde deney yaptığımızı sanırken gerçekten kendimiz üzerinde deney yapardık.

bir an, gizlerini saklamak ister gibi, kapandı. açıldıklarında, üzerlerinden bir düşün sisi geçmişti.

tutku hapishanesinde özgürdü.

öpüşü dudaklarını yakıyordu. göz kapakları onun soluğuyla sıcacıktı.

kadınlar birdenbire garip teslim olmalarla saldırdıkları gibi, savunmalarını da saldırılarla yaparlar.

asıl adını daha söylemedi. romantik bir şey bu bence.

çok yetenekli kişilere ileri yaşlarda gelen, sıradan kimselerde ise hiç eksik olmayan bir “bakılmaktan hoşlanmamak” huyu vardır.

onu daha çok düşünebilmek için de ona hiç değinmiyor.

insanın aşık olması kendini aşması demektir.

yoksulluk kapıdan içeri girince aşk pencereden dışarı kaçarmış.

mavi göklerde çiçek bayramı..

kendinden bu kadar aşağı biriyle evlenmesi gülünç!

onu bu kızla evlendirmek istiyorsan bu dediğini kendisine söyle basil. kesinlikle evlenir. insan adamakıllı saçma bir şey yaparsa bunu en yüce duygularla yapar.

bir şeyi beğenip beğenmemek, yaşama karşı saçma bir tutumdur. biz bu dünyaya ahlak üzerindeki önyargılarımızı sergilemeye gelmedik.

messalina: hovardalıklarıyla ünlü roma imparatoriçesi

evlenmenin en büyük kusuru, insanı bencil olmaktan vazgeçirmesidir. bencil olmayan kimseler renksizdirler, kişilikleri yoktur. buna karşın yine de evlenmenin, kişiliklerini daha da karmaşıklaştırdığı kişiler vardır. bencilliklerini bırakmazlar, buna daha birçok benlikler eklerler. birkaç benliği birden yaşamak zorunda kalırlar. daha geniş çapta örgütlenirler. daha geniş çapta örgütlenmenin de, insan varlığının amacı olduğunu söyleyebilirim. kaldı ki, insanın başından her geçen olay –evliliğe karşı ne söylenirse söylensin- ne de olsa bir denemedir.

kendimizden korktuğumuz için başkalarını iyi insan olarak düşünmeye çalışırız. iyimserliğin temelinde yalnızca korku yatar.

iyimserliği hiç sevmem.

gelişmesi önlenmedikçe hiç kimse mahvolmaz. bir insanı bozmak istiyorsan, ona yeni bir biçim vermeye kalk, yeter. evlenmeye gelince, saçma bir şey elbette. erkekle kadın arasında daha başka, daha ilginç bağlar da vardır.

bütün yaşantım sanki daralmış, daralmış, gül rengi bir noktada toplanmıştı.

bir insanın bir şey sorması için en iyi neden, sormasını hoş gördüren tek neden meraktır. ben de merak ettiğim için sordum. benim görüşüm şudur: evlenmeyi hep kadınlar önerir; biz değil. yalnız, orta tabakada kesinlikle öyle değil. çünkü orta tabaka geri kafalıdır da ondan.

üzerinde bir görüşümüz olmasına değer tek nesne zevktir.

kadınlar erkeklere yaşantılarının altınını veriyorlar.

olabilir! yalnız, hep de bozuk para olarak geri isterler. işte sorunbu. akıllı bir fransız’ın dediği gibi bize şaheserler yaratmak isteğini aşılarlar, sonra da bunları engellerler.

sigara, dört dörtlük zevkin dört dörtlük örneğidir. nefis bir şeydir, insanı yine doyurmadan bırakır. insan daha ne ister?

işlemeye korktuğun günahların simgesiyim ben.

korkarım ki, en azından benim için, yeni diye bir şey yok.

oyunu severim. yaşamdan son derece daha gerçektir.

caliban: shakespeare’in “tempest” (fırtına) adlı oyununda miranda güzel bir kız, caliban ise sakat, çirkin bir adamdır.

yıldızçiçeği

insanın yaşadığı çağı yüceltmesi.. değerli bir şeydir doğrusu. bu kız şimdiye dek ruhsuz yaşamış olanlara ruh verebiliyorsa, yaşamları tatsız tuzsuz, çirkin geçmiş olanlarda güzellik duygusu yaratabiliyorsa, onları bencilliklerinden sıyırıp da başkalarının derdi için gözyaşı dökmelerini sağlayabiliyorsa, senin bütün hayranlığına, dünyanın bütün hayranlığına değer.

sevdiğin hakkında böyle konuşma dorian. sevgi, sanattan daha üstün bir şeydir.

ikisi de taklidin başka başka biçimleridir, o kadar.

çok güzel kız; yaşamdan da oyundan az anladığı gibi az anlıyorsa, ne mutlu sana! bizi iki çeşit insan çeker: her şeyi bilenlerle hiçbir şeyi bilmeyenler.

seni tanımadan önce, yaşamımın tek gerçeği tiyatroydu. ancah sahnede yaşıyordum. hepsi bana gerçekmiş gibi geliyordu. her şeye inanıyordum. benimle birlikte oynayan sıradan insanlar birer tanrı gibi geliyordu bana. boyalı sahneler benim dünyamdı. gölgelerden başkasını bilmiyordum, onları gerçek sanıyordum. sen geldin, ah, benim güzel sevgilim! ruhumu hapisten kurtardın. gerçek neymiş, sen öğrettin bana.

içimde duymadığım bir duygunun taklidini yapabilirim ama, beni bir ateş gibi yakan şeyin taklidini yapamam.

kız onu düş kırıklığına uğratmıştı. sıradan, değersiz biri olduğunu göstermişti.

kaldı ki kadınlar acıya erkeklerden daha iyi katlanırlardı. duygularıyla yaşarlardı onlar. yalnızca duygularını düşünürlerdi. bir erkeği yalnızca kavga etmek için kendilerine dost tutarlardı.

gereksiz şeylerin bizim için tek gerekli nesneler haline geldiği bir çağda yaşadığımızı anlayamıyorlardı.

pişmanlığın da uyuşturucu ilaçları vardı, ahlak duygusunu uyutacak ilaçlar.

kendini azarlamakta da bir zevk vardır. kendimize kabahat bulurken, başka kimsenin bizi suçlamaya hakkı yokmuş gibi gelir. bizi rahatsız eden, günah çıkardığımız papaz değil, ona içimizi dökmemizdir.

içinde hoşuma gitmeyecek bir şey olabilir diye korktum. sen mektuplarınla yaşamı paramparça edersin.

burada insan yaşamına rezaletle başlamamalı.

kendini öldürmeye hakkı yoktu! bencillik etti!

bir kadının bir erkeğe yeni bir biçim vermesinin tek yolu vardır: onu öylesine sıkar ki, adam artık yaşamaktan bezer.

sen bu kızı alsaydın mahvolurdun.

insan zerre kadar değer vermediği kimselere karşı bile çok iyi davranabilir. bir kadın da kocasının kendisine karşı ilgisiz olduğunu anladı mı, ya korkunç rüküşleşir, ya da öyle şık şapkalar giyer ki başka kadınların kocalarını paradan çıkarır.

iyi niyetli kararlarda bir uğursuzluk vardır, hep iş işten geçtikten sonra verilir.

iyi niyetli kararlar, bilim yasalarına boşu boşuna karışmak demektir. kökü doğrudan doğruya kendini beğenmişliğe dayanır. sonucu da tam bir sıfırdır. bunlar bize, ara sıra, güçsüz kimseler için oldukça çekici olan birtakım kısır coşkular verir, o kadar.

ne korkunç şey şu kadın belleği! ne ürkütücü! ne yaman bir kafa durgunluğunu gösteriyor! yaşamanın rengini emmeli, ayrıntılarını hiç hatırlamamalı. ayrıntılar hep entipüften şeylerdir.

yaşamın ellerinde her zaman gelincik vardır. evet, ara sıra işlerin geciktiği de olur. bütün bir mevsim menekşe taktığım olmuştur. ölmek bilmeyen bir aşktan dolayı yas tutmanın şairane bir belirtisi olarak. yine de, en sonunda, ölmüştür. nedenini unuttum. sanırım kızın benim uğruma bütün dünyadan vazgeçmeye kalkmasından. korkunç bir andır o. insanın içini bir sonsuzluk ürküntüsü kaplar.

geçmişin güzelliği geçmiş olmasındadır. gelgelelim, perdenin ne zaman kapandığını kadınlar hiç bilmezler. ille bir altıncı perde isterler. oyunun tadı tuzu kalmayınca sürdürmeye çalışırlar. onlara kalsa, her güldürü acıklı bir oyunla biter, her acıklı oyun da güldürü olur çıkardı. pek hoş yapmacık yaratıklardır ama, sanat anlayışı yoktur onlarda.

sıradan kadınlar avunmasını bilirler. kimisi bunu baygın renkler giyinerek yapar. yaşına bakmadan morlar giyinen bir kadına sakın güvenme. otuz beşini geçmişken pembe kurdeleye düşkün bir kadına da. bunlar o kadının başından bir şeyler geçmiş olduğunu gösterir.

insanı en çok kendini beğenmiş yapan da kendisine günah işlediğinin söylenmesidir. vicdan hepimizi bencil kılar. evet, kadınların çağımızda tuttukları türlü türlü avunma yolu var, saymakla bitmez.

en açıktan açığa yapılanı. kendi hayranını kaybedince başkasının hayranını elinden almak.

korkarım ki kadınlar her şeyden çok katı yürekliliğe değer verirler. açıktan açığa gösterilen katı yürekliliğe. pek yaman bir ilkel içgüdüleri vardır onların. biz onlara eşit haklar verdik ama, onlar yine de efendi arayan birer köle olarak kaldılar. erkeğin buyruğu altına girmekten hoşlanırlar.

o kız hiçbir zaman gerçekten yaşamadı; bunun için de, gerçekten ölmüş değil.

gerçekten yaşamaya başlar başlamaz, onu yok etti, o da onu yok etti.

o bunlardan daha az gerçekti.

diyelim çirkinleştim, yaşlandım, kırış kırış oldum, n’olacak o zaman?

ah! o zaman istediklerini elde etmek için savaşmak zorunda kalacaksın doriancığım. şimdiki halde, istediklerin ayağına geliyor. hayır, yakışıklılığını yitirmemelisin. öyle bir çağdayız ki insanlar çok okudukları için pek bir şey bilmiyorlar, çok düşündükleri için de güzel olamıyorlar.

düşünce canlı bir varlığı etkileyebildiğine göre, ölü, cansız şeyleri de etkileyemez miydi?

bir şeyi konuşmazsan, hiç olmamış demektir. bir şey ancak konuşulunca gerçek olur.

ancak sıradan kimselerin bir duygudan kurtulabilmeleri için uzun zaman ister. kendine sahip olan bir kimse, kendine bir eğlence uydurup üzüntüyü çabucak sona erdirebilir. duygularımın tutsağı olmak istemiyorum. kendim onlara buyurmak, onları kullanmak, zevkini çıkarmak istiyorum.

son gece –senin onu gördüğün gece- kötü oynadı; çünkü aşkın gerçekliğini tanımıştı. bu gerçekliğin hayal olduğunu anlayınca, öldü, juliet gibi.

bir duyguyu bir daha yaşayamam ben. kimse de yaşayamaz, yufka yüreklilerin dışında.

sen buraya beni avutmaya geldin. sağol. avunduğumu görünce de küplere biniyorsun. doğrusu çok iyilikseversin.

insanın kendi yaşayışının seyircisi olması, yaşamanın acılarından kaçmak demektir.

dünya gözüme çok güzel görünmeye başlamıştı. belki de aşırı güzel; çünkü böyle çılgınca tapınmalarda bir tehlike bulunur. tapındıklarımızı elde tutmak tehlikesi kadar yitirme tehlikesi..

tapınmamı başkaları da anlayacak diye korkuyordum.

o, bir insana aşırı düşkünlük duyamayacak kadar akıllıydı, her şeye boş vericiydi. bir gün ona garip bir tapınma duygusu aşılayabilecek biri çıkabilecek miydi acaba?

bana gerektiğinden daha çok hayran olduğunu söyledin. buna övgü bile denmez.

insan tapınma duygularını hiçbir zaman sözle anlatmamalıdır.

henry günlerini inanılmaz şeyler söylemekle, gecelerini de beklenmedik şeyler yaparak geçiriyor.

böylesine bir sevgiyle renklenen arkadaşlık acıklı bir hale dönüşüyor gibiydi.

duygularda doğan, duygular yorulunca da ölen maddi güzellik hayranlığı değildi.

insanların akılsızca erdem adını verdikleri şu dünyadan vazgeçmeleri de, akıllı kişilerin hala günah adını verdikleri şu içten gelme isyanları da yalnız yapmacık oluşlarından dolayı pek beğenilmiyordu.

insanlar cinsel duyguları, başlıca özelliği güzellik olacak yeni bir manevi düzenin ögeleri yapmaya çalışacakları yerde, ya aç bırakıp boyun eğdirmeye, ya da acıdan öldürmeye bakmışlar, onlar da bu yüzden, yaban hayatına, hayvanlara özgü bir şey olarak kalmıştı.

onun amacı, yaşantının kendisiydi; ister tatlı, ister acı olsun, yaşantının yemişleri değil.

rahiplik cinsel duyguları öldürür, ahlaksızlık da yavanlaştırır. o ise insanlara, kendilerini yaşamanın kısacık anlarına vermelerini öğretecekti; çünkü yaşamanın kendisi de ancak kısacık bir andı.

gotik sanat, düşünülebileceği gibi, daha çok, ruhları düş kurma hastalığına uğramış olanların sanatıdır.

öyle bir dünya ki içinde geçmişe çok az yer var ya da hiç yok; değilse bile, geçmiş bilinçli bir zorunluluk ya da pişmanlık olarak sevincin, zevkin acı yanı da olduğunu anımsama olarak karşımıza çıkmaz.

bir mezhebi ya da düzeni resmen benimseyerek kafaca gelişmesini durdurmak..

doğal şeyleri bizim için garip hale getirmekte yaman bir gücü olan gizemcilik..

bütün düşünce ürünü çalışmaların eylemden, yaşantıdan ayrılınca ne kadar çıplak kalacağını iyice biliyordu.

ölmüş aşkların anılarını canlandıran menekşeler..

öyle günahlar vardı ki, işlenmesinden çok, düşünülmesi insanı büyülerdi.

kafamızdan söküp atmamız, afyonla uyutmamız, bizi boğmaması için bizim onu boğmamız gereken bir şeydi.

şu korkunç şey, bir kadının hatırlanması.

bir kadının bir daha evlenmesi, ilk kocasını hiç sevmeyişindendir. bir erkeğin bir daha evlenmesi ise, ilk karısına tapınmasındandır. kadınlar talihlerini denerler, erkekler talihlerini tehlikeye atarlar.

kadınlar bizi kusurlarımızdan dolayı severler. yeterince hatamız varsa her şeyimizi hoş görürler, kafalı oluşumuzu bile.

bugün evli erkekler bekar gibi yaşıyor, bütün bekarlar da evli erkekler gibi.

fin de siécle: fr. yüzyılın sonu
fin de globe: fr. dünyanın sonu

yaşamak büyük bir düş kırıklığıdır.

mutlu evlilik üzerine şu insanlar amma da saçma laflar edip dururlar. bir erkek herhangi bir kadınla mutlu olabilir, onu sevmedikçe.

ben geleceği olan erkeklerden, geçmişi olan kadınlardan hoşlanırım.

ölçülü davranmak çok kötü bir şeydir. yeter dediniz mi, basbayağı bir yemek gibi olur; daha dediniz mi, büyük bir eğlence.

ateşten geçmiş; ateş de, yok etmediğini sertleştirir.

duygu yoluyla ruhu iyi etmek, ruh yoluyla da duyguları.

bir tutkuya kapılan insan döner dolaşır, hep aynı şeyi düşünür.

şu çılgın yaşama isteği de –insanın bütün isteklerinin en korkuncu- titreyen her siniri, her teli canlandırıp güçlendiriyordu. eskiden, her şeyi gerçek hale getiriyor diye, çirkinlikten tiksinirdi; şimdi çirkinlik bile bundan dolayı gözüne girdi. tek gerçek çirkinlikti.

öyle bir yer istiyordu ki, kim olduğunu kimse bilmesin. kendinden kaçmak istiyordu.

bizden nefret eden kadınlar daha çekicidir.

insan ömrü, başkasının yanlışlarının yükünü kendi omuzlarına alamayacak kadar kısaydı. herkes kendi yaşantısını yaşar, bunun bedelini de kendi öderdi. acınacak tek şey, insanın bir tek yanlışlık için sık sık bedel ödemek zorunda kalışıydı.

ruhbilimcilerin söylediklerine göre, öyle anlar vardır ki, günah işleme tutkusu –ya da dünyanın günah dediği şeyi yapma tutkusu- bir insanın bütün yaratılışını pençesine geçirir. onu öylesine sarar ki bedenin her ipliği, beyninin her hücresi, korkunç içgüdülerle dürtülür. o sıralarda, erkek de, kadın da istemlerinin özgürlüğünü yitirirler. kurgulu bebekler gibi, korkunç sonlarına doğru tıpış tıpış giderler. seçme yetenekleri ellerinden alınmıştır; vicdanları ya öldürülmüştür ya da –canlı kalmışsa bile- ancak başkaldırmaya bir çekicilik, söz dinlememeye bir sevimlilik vermek için yaşar.

bir şeyin adı demek, her şey demektir. eylemlere bir diyeceğim yok. benim kavgam sözcüklerle. bunun için, edebiyatta bayağı gerçekçiliği hiç sevmem. kazmaya kazma diyeni kazma kullanmaya zorlamalı. ona layıktır ancak.

insana bir kez damga vuruldu mu, bir daha bundan kurtulamaz.

kuşkuculuk inancın başlangıcıdır.

tanımlamak, sınırlamaktır.

bir etki yarattınız mı düşman kaandığız demektir. sevilmek için sıradan biri olmak gerek.

aşk serüveni tekrarlamayla yaşar, tekrarlama da isteği sanata çevirir. kaldı ki, her sevdiğimizde ilk kez seviyoruz demektir. sevilen şeyin değişmesi tutkunun birliğini bozmaz; ancak yoğunlaştırır. tam olarak ancak bir tek büyük yaşantı geçer başımızdan. işte yaşamanın gizi, sırrı, bu yaşantıları elden geldiğince yeniden yaratmaktır.

ateşten yanan çocuğun ateşi sevdiğini..

romantik sanat en yüksek noktasıyla başlar.

geri çekilmeye fırsat bırakmalıyım.
kadınlara oldukça az fırsat verirler.

gerçek yaşam bir kargaşaydı; düşlerde ise korkunç mantıklı bir şey vardı. düşlerdi günahın ayaklarına pişmanlığı bir köpek gibi saldırtan. her cinayetin kökünden biçimsiz bir sürgün çıkarıveren de düşlerdi. gerçeğin değersiz dünyasında kötüler ceza, iyiler de ödül görmezdi. başarı güçlüye sunulur, başarısızlık güçsüzün üstüne atılıverirdi.

huzurunun kusursuzluğunu bozmaya kalkan o aşırı kaygıya karşı ruhu ayaklanmıştı.

özene bezene işlenmiş, ince yaratılışlarda bu hep böyledir. güçlü tutkular her şeyi ezip geçecektir. ya boyun eğecek, ya adamı öldürürler ya da kendileri ölürler. sağlam olmayan üzüntüler, sağlam olmayan sevgiler nice ölümlerden arta kalırlar. büyük üzüntüler, büyük sevgiler, kendi enginlikleri yüzünden yok olurlar.

geçirdiği korkulara artık bir acıma duygusuyla, hayli de küçümser gibi bakıyordu.

mutluluğun ilgisizliği, sevincin aldırmazlığı çökmüştü üzerine.

dünyada tek korkunç şey ancak can sıkıntısıdır dorian. bağışlanmayacak tek günah budur.

uğursuzluğa gelince, uğursuzluk falan diye bir şey yoktur. kader bize haberci göndermez. bunu yapmayacak kadar kurnaz ya da katı yüreklidir.

şu kadınlar da tehlikeli şeyleri ne çok severler! en çok hayran olduğum özelliklerinden biri de budur. başkalarına bakıyorsa, bir kadın yeryüzünde herkesle oynaşlık eder.

her dedikodu kötü bir kesin bilgiye dayanır.

dünya kurban edileceği yere kendi isteğiyle gider.

geoffrey bu işi bile bile yapsaydı, ne ilgi çekici olurdu! gerçek bir cinayet işlemiş birini tanımayı öyle isterdim ki!

insan yolunu şaşırır.
bütün yollar bir noktada sona erer gladysçiğim.

köyde kim olsa iyi davranabilir, sevgili oğlum. adamı şeytan dürtmez orda. kent dışında yaşayanların iyice uygarlık dışı kalmaları bundandır. uygarlık hiç de kolay erişilebilecek bir şey değildir. insan ona ancak iki yoldan erişebilir: birincisi, bilgili olmakla, ikincisi, ahlakça bozulmuş olmakla. köylerde yaşayanlar bunun ikisine de olanak bulamazlar. onun için de durgun bir su gibi kalırlar.

gel gör ki seni tanımış, seni sevmiş olması yüzünden, kocasını hor görecek, mutlu olamayacak.

basil saklanmak istiyorsa beni ilgilendirmez. öldüyse, üzerinde düşünmek istemem. beni korkutan tek şey ölümdür. nefret ederim.

basil saklanmak istiyorsa beni ilgilendirmez. öldüyse, üzerinde düşünmek istemem. beni korkutan tek şey ölümdür. nefret ederim.

bugün insan her şeyden kurtulabiliyor, bir ondan kurtulamıyor. ölüm bir, bayağılık iki, şu on dokuzuncu yüzyılda insanlar bu iki şeyin sırrını çözemediler.

evlilik ancak bir alışkanlık, kötü bir alışkanlık elbette ama, insan en kötü alışkanlıklarını bile kaybedince üzülür. belki de en çok bunlara üzülürüz. insanın öylesine vazgeçilmez bir parçasıdır bunlar.

düşmanı olacak kadar zeki bir adam değildi.

merak diye bir şey yoktu onda. başlıca kusuru da buydu.

her cinayet bayağı bir şeydir, her bayağılığın cinayet olduğu gibi.

adam öldürme ancak aşağı tabakanın işidir. onlara bundan dolayı en küçük bir kusur bulmuyorum. bizim için sanat neyse, onlar için de adam öldürmek o, diyebilirim. olağanüstü duygular edinmenin yolu ancak.

insan sık sık yaptı mıydı, her şey zevk haline gelebilir. yaşamın en önemli sırlarından biri de işte budur. ne var ki, diyebilirim ki adam öldürmek yanlış bir iştir. insan akşam yemeğinden sonra oturup da anlatamayacağı hiçbir işi yapmamalıdır.

canını sıkıyordu sanırım. böyleyse, seni dünyada bağışlamamıştır. insanın canını sıkanların huyudur bu.

bir üzüntünün resmi gibi
kalpsiz bir yüz

insan, yaşantısını sanatçı gibi sürdürürse, beyni kalbi demektir.

insanda ruh yoktur ama, sanatta vardır.

insanın kesin olarak bildiğini sandığı şeyler hiçbir zaman doğru değildir. kaderin kaçınılmazlığı da, aşk serüveninin verdiği ders de buradadır.

gençliğimi yeniden elde edebilmek için yapmayacağım şey yoktur. spor yapmanın, sabahları erken kalkmanını ya da saygıdeğer bir adam olmanın dışında. gençlik! onun gibisi yoktur. gençliğin bilgisizliğinden söz etmek gülünçtür. şimdi ancak benden genç olanların düşüncelerini saygıyla dinliyorum. benden ileride görünüyor onlar. yaşam, hayranlık uyandıracak en son yeniliğini göstermiştir onlara. yaşlılara gelince, yaşlılarla hep zıt gidiyorum. benimsediğim bir kural olarak yapıyorum bunu. dün olan bir şey üzerine ne düşündüklerini sorsanız, övüne övüne, 1820’de geçerli olan düşünceleri söylerler. o zamanki insanlar uzun çorap giyerler, her şeye inanırlar, hiçbir şey bilmezlerdi.

yaşlılığın en feci tarafı, insanın yaşlı olması değil, genç olmamasıdır.

marsyas: efsaneye göre, frigyalı kavalcı marsyas, greklerin sanat tanrısı apollon ile yarışa girmiş, apollon zorda kalınca ancak marsyas’ın diri diri derisini yüzerek üstünlüğü elde etmiş. bu öykü, anadolu müziğinin grek müziği üzerindeki üstünlüğünü belirten bir olay olarak kabul edilir.

yaşam ne istemle yönetilir, ne istekle. sinirlerle, kaslarla, bir de yavaş yavaş üst üste konulup kurulmuş gözelerle ilgili bir şeydir. bu gözelerde de, düşünce saklanır, tutkulu düşler kurulur. kendini güvenlikte sanırsın, güçlü sanırsın. bir odada gözüne çarpan bir renk, o sabahki gökyüzü, eskiden sevdiğin, şimdi de kendisiyle birlikte anıları sürükleyip getiren bir koku, unuttuğun bir şiirden karşına çıkıveren bir dize, artık çalmaz olduğun bir eserden kısa bir nağme.. şunu demek istiyorum dorian: yaşantımız bu gibi şeylere bağlıdır. browning bunu bir yerde yazar. neyse, duyularımız bunları bizim için düşlerde canlandırır.

senin hiçbir şey yapmamış olmana, hiç heykel yontmamış, resim boyamamış, kendinden başka bir şey üretmemiş olmana öyle seviniyorum ki! senin sanatın yaşamak oldu. kendinden bir nağme yaptın. günlerin birer şiir.

kitapla zehirlenmeye gelince, böyle şey yoktur. sanat, eylemi etkileemz. aksine, eylem isteğini ortadan kaldırır. oldukça güzel bir kısırlık vardır onda. insanların ahlaka aykırı dedikleri kitaplar onlara ayıplarını gösteren kitaplardır. o kadar.

kızı boş bir benlik duygusuna kapılarak kurtarmıştı. kendine karşı ikiyüzlü davranmış, iyi insan maskesini takınmıştı. bu özveriyi meraktan dolayı yapmıştı. şimdi anlıyordu bunu.