31.12.14

uzun lafın kısası

alain: hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.

tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.

ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.

boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.

yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.

jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.

melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.

salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.

comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.

29.12.14

havva'nın kızları

lidia yuknavitch

"havva'nın kızlarına, ki onlar erkeklere aşkın ne şehvet düşkünlüğü ne de kösnüllüğün kutsallığı satın alışı; ancak ve ancak yeryüzü cennetinin en yüce ve en kutsal bölgelerinde yaşayan bir coşku olduğunu; onu erdemin en büyük ödülüne, dehanın en görkemli fethine, insani gelişimin birincil gücüne dönüştürebileceklerini öğretebilecek olanlardır." (paolo mantegazza)

"ve aşk: dehanın en görkemli fethi. insani gelişimin birincil gücü." kitabı kapayıp göğsümün üstünde tutuyorum. havva'nın kızları. süper. bu benim işte. havva'nın yılana kanan bir salak olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. bence havva belalı bir tipti. adem'e ne yapacağını o göstermişti ve o olmasa adem budak deliklerini, keçilerin poposunu, vantuz balıklarını falan yoklayacaktı. havva olmasa, var ya. adem elinde malafatıyla ortalarda dolaşacaktı. havva'nın kızları. süper grup ismi olur.

insanların bilmediği bir kız dinginliği vardır. bir ergen kız durağanlığı. kıpırtısız bir huzur. başka bir yerden değil kendi içimizden gelir ve sadece birkaç yıl sürer. henüz bir kadın olmamaktan gelen bir şey. özgürce akar ve görünmezdir. "benim ergen kızım" dediğiniz fırtınanın merkezidir. oradayken hakkımızda düşündüğünüz salakça şeylerin hiçbiri bizi rahatsız edemez. seslerimiz yağmur gibidir. sakinizdir. huzurlu. bir daha asla sahip olamayacağımız kadar kusursuz saçlarımız ve tenimizle. havva'nın kızları.

on dört, on beş, on altı, on yedi. bunlar önemli yaşlardır. herkes bunun ergenlik çağı olduğunu düşünür -gerçek hayata geçiş dönemi olduğunu- ama bundan daha fazlasıdır. bazen bütün hayatınızı bu yıllarda yaşarsınız ve sonraki hayatınız aynı hikayenin farklı karakterlerle tekrarlanışıdır sadece.

18.12.14

sanat ve özgürlük

albert camus

güzellik, hiç bir insanın hizmetine girmemiştir. ve binlerce yıldır, her gün, her saniye, insanların kulluğuna ferahlık vermiştir. ve bazen, bir kısmını, o kulluktan büsbütün kurtarmıştır. sonuçta, belki de böylece, güzellikle ıstırap, insan sevgisi ile yaratma çılgınlığı, dayanılmaz yalnızlık ve yorucu kalabalık, ret ve rıza arasındaki ezeli gerginlik içinde sanatın büyüklüğüne eriyoruz. sanat, iki uçurum arasında gidip geliyor: propaganda ile havailik. büyük sanatçının yürüdüğü bu tepe yolunda her adım bir macera, sonsuz bir tehlikedir. gene de bu tehlikede ve sadece bu tehlikede, sanatın özgürlüğü vardır.

özgür sanatçı, özgür insan gibi, rahatını düşünen adam değildir. özgür sanatçı, güçlükle, kendi düzenini yaratandır.

andre gide'in bir sözü vardır: "sanat baskı ile yaşar ve özgürlükle ölür."

sanat, kendi kendisine yaptığı baskı ile yaşar, başkalarının baskısı ile ölür. aksine kendi kendisine baskı yapmazsa çıldırır nihayet ve birtakım hayaletlerin kulu olur. böylece en özgür, en isyancı sanat, en klasik sanat olacaktır; en büyük gayreti armağanlandıracaktır. bir toplum ve sanatçıları bu uzun ve özgür gayrete razı olmadıkça, eğlencelerin rahatına, konformizme, sanat sanat içindir oyununa ya da gerçek sanat vaizlerine kendilerini bıraktıkça kısırlık ve hiçlik içinde kalırlar.

sanat, açıklamaya çalıştığım bu özgürlük esası sayesinde, istibdatın ayırdığı yerde, birleştirir. böyle olunca, bütün baskı yapanların onu düşman edinmelerinde şaşılacak ne vardır? şaşılacak ne vardır, ister sağcı, ister solcu olsun, günümüz istibdatlarında sanatçı ve aydınların ilk önce kurban gitmelerinde?

müstebitler, sanat eserinde, inanmayanlara esrarlı gelen bir kaçış kuvveti olduğunu bilirler. her büyük eser, insanlığın çehresini daha zengin, daha hayran olunacak şekle sokar, bütün sırrı buradadır. ve bu muazzam vakar tanıklığım karartmak için binlerce kamp ve hücre demiri gene azdır. bunun için de, bir yenisini hazırlamak bahanesi ile de kültür, geçici bir zaman için de olsa ortadan kaldırılamaz. insanın, sefaleti ve büyüklüğü üzerine bitmeyen tanıklığı ortadan kaldırılamaz, bir nefes durdurulamaz.

sanatçı için, kavganın en şiddetlisinden başka yerde rahat yoktur.

15.12.14

bilim

alfred noyes


savaşları yücelttik
kör ve kana susamış krallar
destansı bir müzikle tahtlarına doğru ilerlediler

niçin bu en asil savaşı yüceltmediniz
ışığı bulabilmek için savaşmış
ancak kazanılmasına katkıda bulundukları
bu zaferi hayal bile edememiş olanların
sessiz kaşiflerin, yalnız kalmış öncülerin
mahkumların ve sürgün edilmişlerin -bilimin- meşalesini
nesilden nesile aktaran hakikat şehitlerinin savaşını

14.12.14

kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

13.12.14

ariel

sylvia plath



bütün gece düz pembe güller arasında
uçuşur güve soluğun. uyanır, dinlerim
uzak bir deniz kımıldar kulağımda

"her kadın bir fahişedir
iletişim kuramıyorum."

ışıldıyor kan, yakutum benim
uyandığın
bu acı senin değil

hayatını nereye saklarsın?

kaslar, imgeler, çığlıklar
beton sığınaklar arkasında
birbirine yapışık iki aşık ayrılırlar

ah aşk, ah müzmin bekar
benden başka kimse
yürümez beline kadar bu ıslaklığı
yerine doldurulamaz
altınlar kanar ve derinleşir
termopile'nin ağızları

ah kız kardeşim, annem, karım
tatlı unutkanlık ırmağıdır benim hayatım
asla, asla, asla dönmeyeceğim eve

sana benzerdi ay, gülümsese
güzel bir şeyle aynı izlenimi
bırakıyorsun; ama yok edici
ışık ödünç almada yok siz ikiniz üstüne
o-sesli ağzı dünyaya kederlenir
seninkinin umrunda değil

uzun ince bir yoldayım. mavi, gizemli bulutlar
çiçek açmış yıldızların yüzlerinin üstünde
kilisenin içinde, bütün azizler hüzünlü olacak
soğuk sıralarda narin ayakları üzerinde sallanıyorlar
kutsallıktan kaskatı kesilmiş elleri, yüzleri
ay bunların hiçbirini görmez. keldir ve yabanıl
porsuk ağacının mesajı ise karanlıktır -kapkaranlık ve sessizlik

filozof

rene descartes

çoğu zaman ne olduğunu bilmeden daha iyi olan başka bir şeyi istemek için, duyuların nesnelerine, bazen bu nesnelere sırt çeviremeyecek kadar kuvvetli bir şekilde bağlı olan az bile olsa asil bir ruh yoktur. zenginliğin en fazla desteklediği kişiler sağlık, onur, zenginlik ve bolluğa sahip kişiler de diğerleri gibi bu istekten kurtulamamışlardır; aksine, inanıyorum ki, tüm sahip oldukları şeylerden daha büyük başka bir maddenin ardından en büyük istekle koşanlar onlardır. oysa inancın ışığı olmaksızın doğal akıl tarafından göz önüne alınan bu en büyük madde gerçeğin, ilk nedenler, yani felsefenin inceleme konusu olan bilgelik tarafından oluşturulan bilgisinden başka bir şey değildir.

ama filozofluk mesleğini yapanların bu işi hiç yapmamış olanlardan daha az bilge ve akılcı olduklarını kanıtlayan deneyim aracılığıyla filozoflara inanılması engellendiği için, burada şimdiki bilimin neden ibaret olduğunu ve varılan bilgelik derecelerinin neler olduğunu genel olarak açıklayacağım:

birincisi hiçbir akıl yürütme yapılmadan edinilebilecek kadar apaçık olan kavramları içermektedir; ikincisi duyuların deneyinin öğreteceği her şeyi kapsamaktadır, üçüncüsü diğer insanların konuşmalarının bize öğrettiği şeyleri kapsamaktadır, bunlara dördüncü olarak bütün kitapların değil ama özellikle bize iyi bilgiler verme gücüne sahip kişiler tarafından yazılmış olan kitapların okunmasını ekleyebiliriz; çünkü bu okuma, bu kitapların yazarlarıyla yaptığımız bir çeşit konuşmadır. ve bana öyle geliyor ki, genel olarak sahip olduğumuz tüm bilgelik bu dört çeşit araç yoluyla elde edilmiştir, burada kutsal vahyi hiçbir şekilde sıraya koymuyorum; çünkü vahiy bizi yanılmaz inanca derece derece değil, birdenbire yükseltir.

oysa her zaman diğer dört araçtan çok daha büyük ve emin bilgeliğe varmak için bir beşinci derece bulmaya çalışan büyük insanlar olmuştur: bu çaba, bilinebilecek her şeyin nedenlerini çıkarabileceğimiz gerçek ilkeleri ve ilk nedenleri aramaktır; ve özellikle bu çabayı gösterenlere filozof adı verilmiştir.

12.12.14

iklimler

andre maurois

kadınlar doğal olarak yaşamları bir devinim olan, bu devinim içinde kendilerini de alıp götüren, kendilerine bir görev veren, çok şey isteyen erkeklere bağlanırlar.

yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.

erkeklerin beğenileri, yaşamlarından gelip geçmiş kadınların bulanık, birbirine karışmış imgelerini sakladığı gibi; kadınların kafası da kendilerini sevmiş olan erkeklerin birbiri ardından getirdiği tortulardan oluşmuştur çoğu zaman; bir kadının bize çektirdiği korkunç acılar, başka birinde uyandırdığımız aşkın dolaylı yıkımının nedeni olur.

bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

kadınlar bedenlerini nasıl verirlerse, erkekler de ruhlarını öyle verirler: bölge bölge, en açıktan en gizliye doğru.

yaşam hepimize aşkta alçak gönüllülüğün kolay olduğunu öğretir. bazı bazı en nasipsizler beğenilir; en çekiciler başarısızlığa uğrar.

belki de insanları en çok bölen şey, kimilerinin her şeyden önce geçmişte, kimilerinin de yalnız içinde bulundukları dakikada yaşamalarıdır.

yaşamı daraltan, onu herkesle paylaşmaktır.

kendisini çok sevdiğini belli etme kocana; yoksa yanarsın.

insan, karşısındakinin tüm yaşamını durmamacasına yenilenen bir zenginlikle doldurmayı bilmiyorsa, sevilen varlığı kendimize bağlamamız için büyük bir aşk yetmez.

erkekler giysilere bakmazlar; bir kadını üzerinde taşıdıkları için sevmezler.

iki insan arasındaki bağıntının yarattığı durumların pek de çok olmadığını görmenin verdiği alaylı keder duygusu.. bu aşk güldürüsünde sırasıyla az sevilen rolüyle çok sevilen rolünü oynuyoruz. tüm söylenenler ağız değiştiriyor o zaman; ama aynı kalıyor.

uzaklık ya da ölüm, kuşku ya da ihanetten daha az zarar verir aşka.

kadınların ahlakı yoktur; yaşama biçimleri sevdikleri kişilere bağlıdır.

insan bir kadını benim onu sevdiğim gibi sevince, aşkımız onun görüntüsüne bağlanan her şeyi düşsel değerlerle, düşsel erdemlerle süsler; onunla karşılaştığımız kent, gerçekte olduğundan daha güzel göründüğü, onunla yemek yediğimiz lokanta birdenbire lokantaların en iyisi oluverdiği gibi, rakibimiz de, kendisinden nefret etsek bile, bu ışığa bir şeyler katar.

şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

iki yaratığın kusursuz bir biçimde aralarına en ufak bir gölge düşmeden, birbirlerine bağlanmaları sizce olanaklı mı sevgilim?

5.12.14

kız çocuğu

nazım hikmet


kapıları çalan benim
kapıları birer birer
gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler

hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar
yedi yaşında bir kızım
büyümez ölü çocuklar

saçlarım tutuştu önce
gözlerim yandı kavruldu
bir avuç kül oluverdim
külüm havaya savruldu

benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok
şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk

çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver
çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler

4.12.14

kırmızı zar

roger norman

bir atın gök mavisi gözlerinde, yaşadığı sınırsız ve zamansız dünyanın büyüklüğü karşısında düştüğü hayret vardır.

ülke dediğin sadece topraktır, toprak da kumdan, kayadan başka bir şey değildir.

insanın bir yeri, oraya karşı da sorumlulukları vardır. herkes kral olarak doğmaz; insanlar 'neden olmasın?' diye düşünmeye başlarsa yolcular kendilerini arabacı, araba da at sanır.

kalemi kağıtla buluşturma arzusu, kağıt var olduğu sürece ölümsüzlüğe ulaşma arzusudur. ister 10 yıl, ister 100 yıl sonra olsun, eğer tek bir kişi bile yazılanları okursa bu arzuya ulaşılmış olur; yazıldıkları koşullar ve onları yaratan zihin bir anlığına hayata döner.

bir yerde gizlenen sırlar varsa, orada kötülük vardır. güç varsa, bu gücün esiri olanlar vardır.

sözcükler

ilhan berk


sözcükleri hep karıştırdım. hep kendini anlatır sözcükler. gök, geç kaldığından söz açar. su, yataylığından. sözcüklerin dünyayı yansıttığı çok su götürür. ağaçlara baktımdı seni öpmeden. gördün mü gördüğünü ağaçların? böyle konuşuruz konuşunca. bahçeden bahçeye geçer çocukluk. ölüdür anlatının alanına giren. geçelim onu. dünya döndüğünü bilmez. tin habersiz dolaşır. güneş, adını unutur batarken.

3.12.14

kadın

erica jong

erkeklerin çoğu kadınları ya melek ya da şeytan olarak görürler. ya bakiredir kadınlar ya da orospu. ya azize ya da günahkar. bunlara aynı kadının yarı melek yarı şeytan olabileceğini, başlangıçta masumiyetin ta kendisiyken sonradan tecrübenin simgesi haline gelebileceğini anlatmak olanaksızdır. hele namus denilen şeyin zenginlerin parası yetebilecek bir lüks olduğunu, günahın ise fakirler için bir yaşam çaresi olduğunu asla anlayamazlar.

kadın, doğanın her kesiminde yanlış anlaşılmış, ya namus değerlerinin ya da günahların bileşimi olarak görülmüştür.

kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

biz hepimiz gömülü bir geçmişten çıkıp yükseliyoruz. mantıktan, aydınlıktan, doğanın büyük planından dem vuruyorlar ama, kadınlar için bu çağ en karanlık çağlardan biri. kadınların parlak güneşe benzetilip tapıldığı, solgun ayla bir tutulmadığı eski çağlardan çok uzak. mezarlarımızın üzerindeki tozu silkeleyip doğrulmaya, gerçek yüzümüzü göstermeye daha yeni yeni başlıyoruz.

bizler; hayat getirenler, hayat verenleriz. bunu bizden asla alamazlar. bu mucizeyi aşağılamaya, onu bizim onurumuz olmaktan çıkarıp mahvımızın nedeni haline getirmeye çalışsalar bile, gücümüzün esas kaynağı yine odur.

haç olsun, darağacı olsun, zindan parmaklıkları olsun, hep erkeklerin deliliğinin simgeleridir. kuvveti her zaman hayatın kendisinden önde tutarlar. ama kadının simgesi bir daire, bir halkadır. bacakların arasında beliren bir bebek başıdır, meme uçlarının yuvarlaklığıdır, göbek deliğidir, şişen karındır. güneştir o. halkaların ne başı ne de sonu vardır. oysa doğrular, ister yukarı ister aşağı gitsinler, ister haç, ister darağacı oluştursunlar, her zaman için erkeklerin ölüme taptığının kanıtlarıdır.

kehanetin gölgeleri

william blake



utançtan ve kibirden gelir insan
sabahları esip akşamla durulan

her kim ki sahip olamayacağı şeyi arzular, umutsuzluk onun sonsuz yazgısı olur.

karşıtlar olmadan ilerleme olmaz.

ekin zamanı öğren, hasat zamanı öğret, kışın keyfini çıkar.

aşk düşünmez hiç kendisini
göstermez kendisine hiç özen
başkalarıyladır bütün zoru
cennetler yapar cehennemlerden

aşırılığın yolu bilgeliğin sarayına çıkar.

sağduyu, beceriksizliğin kur yaptığı zengin ve çirkin bir kız kurusudur.

eyleme geçmeyen arzu ölümcül hastalığa yol açar.

kaçırırsanız elinizden olgunlaşan an'ı
asla silemezsiniz acının gözyaşlarını

bilge kişiyle aptal kişinin gördüğü aynı ağaç değildir.

hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

kuş için yuva, örümcek için ağ ne ise insan için dostluk odur.

durgun sular zehirli olur.

yeterinden fazlasını bilmiyorsan yeterli olanı asla bilemezsin.

içinden geleni yap, hayat bir kurgudur
ve bu kurgu çelişki üzerine kuruludur

duayla toprak sürülmez, övgüyle mahsul alınmaz.

hava kuşun, deniz balığın, aşağılama da hak edenindir.

algının kapıları temizlense her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz.

cesarette zayıf olan kurnazlıkta güçlüdür.

çalınmış sevinçler tatlıdır.

insanın, eğitim dışında bir ahlaki görgü kavramı yoktur. o, doğal olarak, duygularının buyruğu altında olan doğal bir organizmadır.

2.12.14

bir delinin güncesi

aslı erdoğan

insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür-görünmez polisler, her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.

tecavüze uğrayan her kadın yapayalnızdır; hele bu tecavüz sırtını devlete dayamışsa.

insan türü sahip olduğu her şeyi sever.

"aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir."

insan bedeniyle yazmalı; oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere karşılık verir.

tek tutkunun sahip olma tutkusu, tek özgürlüğün tüketme özgürlüğü sanıldığı bir dünyada, "erdem" uslu bir boyun eğiş, süregiden her şeyin onayı olarak sunulmaz mı?

nesnelerin fiyatları arttıkça insanlarınki düşüyor.

zaman merhametlidir, inanın. insanlardan daha merhametli.

insanın içindeki her şey hayvandır ama hayvanın içindeki her şey insan değildir.

insan, üstesinden gelemediği şeye indirgenir sonunda.

arthur koestler: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda sadece insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir.

"iyi şeylerin hiçbiri tek adamla yapılamaz." (kızılderili deyişi)

suç, cezanın niteliğinden çok, içinde oluştuğu toplumun koşullarına göre şekillenir; idam cezası da, suçluyu mutlak suçlu, toplumu mutlak masum ilan ederek, her şeyden önce bu toplumsal sorumluluğu gözardı etmektedir. kanlı yasalar, kanlı töreler doğurur, şiddet hep daha fazla şiddetle kendini meşrulaştırır. devleti insan hayatının önüne koyan idam, acımasızca cezalandırdığı cinayeti, devlete doğal bir hak olarak tanımaktadır.

bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapın, derler.

stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

"yasalar, başkalarına karşı korunacak şeyleri olanları korurlar."

narcissos öldüğünde en çok nehir ağlamış. "ona öyle aşıktım ki" demiş nehir; "çünkü gözlerinde kendi sularımın yansımasını görürdüm."

oscar wilde: bahar insana hep, sanki çiçekler önceden saklanıyormuş da, yetişkin insanlar onları aramaktan sıkılıp vazgeçmesinler diye güneşe çıkmışlar gibi gelir; bir çocuğun hayatıysa nergis için hem yağmur hem de güneş olan bir nisan gününden farksızdır.

insanın gülme yetisine sahip tek canlı türü olduğunu sanırdım. canetti'den öğrendim ki sırtlanlar da gülermiş.

belki de yazılmaya değer tek şey, gerçekten yazılamayandır.

gözlerimi yerden kaldırmadan, aceleyle birkaç kez baktım -insan böyle bakışların faturasını er geç öder.

"hiçbir şey tam, hiçbir şey kusurlu değildir."

belki de kimileri için yüreğinin şiirini duymanın tek yolu, cehenneme alevlerle yaklaşmaktır. yaralar çoğu kez dilsizdir; ama bir konuştular mı, sesleri korkutucudur ve yalan söylemeyi beceremezler.

1.12.14

bir kadın düşmanı

milan kundera

goethe, "ne diye durmadan kadın düşmanı olmakla övünüp duruyorsun boccaccio?" dedi. "çünkü, erkeklerin en kusursuz olanları kadın düşmanlarıdır." bu sözler üzerine şairlerin hepsi yuhalamaya başladılar. boccaccio sesini yükseltmek zorunda kaldı: "beni iyi anlayın. kadın düşmanı, kadınları küçümsemez, hor görmez; kadın düşmanı kadınlığı sevmez. erkekler öteden beri iki bölüme ayrılır, kadınlara tapanlar, başka deyimle şairler ve kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler. tapınıcılar ya da şairler, geleneksel kadınca değerleri yüceltirler: duygusallık, aile ocağı, analık, doğurganlık, isterinin kutsal kıvılcımları ya da içimizdeki doğanın kutsal sesi gibi. oysa, kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler için bu değerler bir tür korku esinletir. kadına tapanlar kadında kadınlığı yüceltirler, oysa kadınsılıktan tiksinenler, önceliği kadınlığa değil kadına verirler. bir şeyi unutmayın: kadınlar ancak bir kadın düşmanıyla gerçekten mutlu olurlar. sizlerle hiçbir kadın gerçekten mutlu olmamıştır. kadına tapanlar ya da şairler, bir kadına dramı, tutkuyu, gözyaşı ve kaygıyı tattırabilirler ama, onu doyuramazlar!

acı

honore de balzac

acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

bütün üzüntülerimiz bizi midenin ortasından vurur. böylece yürekleriyle yaşayanlar mideden giderler. fazla keskin acılar sinir sistemini kışkırtır. bu aşırı duyarlık mide salgı bezini sürekli olarak zorlar. bu durum sürecek olursa, sindirimde ilkin fark edilmeyen düzensizlikler başlar: salgılar bozulur, iştah azalır, sindirimin bir saati öbür saatine uymaz; çok geçmeden, keskin acılar belirir, ağırlaşır, günden güne sıklaşır, midenin alt deliğinin çevresi sertleşir, burada bir katı şiş oluşur, ölüm de bundan gelir.

acı sonsuzdur; sevincinse sınırları vardır.

"biliniz ki bu dünyadaki hayat bir oyundur, vakit geçirmedir, boş bir görüntüdür, aranızda yaptığınız bir gurur savaşıdır, zenginliklerle ve çocuklarla kibirlenmedir. yağmura benzer bu dünyadaki hayat: bu yağmurun yeşerttiği bitkiler inançsız insanları heyecanlandırır; sonra da solar, sararır ve kuru ot haline gelir. bu dünyadaki hayat geçici bir zevkten başka bir şey değildir." (via david le breton)