30.11.09

uzun lafın kısası

lewis carroll: ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren. 

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

iris murdoch: dünyada insanları en mutlu ve özgür kılan şey, başka insanların içeride kapalı olduklarını, acı çektiklerini görmektir.

margaret atwood: öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin. yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.

heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.

günter grass: günün birinde cehennem kapımızı çalarsa, en seçkin işkencelerinden biri, insanın çırılçıplak soyulup yaşadığı günlerin çerçeveli resimleriyle bir odaya tıkılması olacaktır.

grigory petrov: her millet, layık olduğu idareye ve idarecilere sahip olur.

leopoldo lugones: politika! ulusal felaket budur. bu ülkede gerileme, yoksulluk, haksızlık adına ne varsa, ya ondan kaynaklanır ya da onun tarafından istismar edilir.

vera tulyakova: kadınlar hiçbir şeyi öylesine yapmazlar.

ahmet oktay: hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez. intihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar.

hallac-ı mansur: cehennem acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.

manuş romanov: öldüğüm zaman beni ayakta gömün; çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti.

29.11.09

servet ve mutluluk

boethius

hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. insanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.

bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir. bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur. ayrıca çok mutlu kişiler müşkülpesent olur ve en ufak bir zorlukla karşılaşmaya alışık olmadıklarından, herhangi bir şey beğenilerine uygun düşmediğinde yere yıkılırlar. en ayrıcalıklı kişilerin mutluluğunu toptan yok edecek şeyler o kadar küçüktür ki!

senin sürgün olarak adlandırdığın yer burada doğanların yurdudur. sen zavallı olduklarını düşünmezsen, hiçbir şey zavallı olmaz. serinkanlılıkla katlandığın sürece her türlü şans sana mutluluk getirecektir. bunalıma düştüğünde, içinde bulunduğu durumun değişmesini istemeyecek kadar mükemmel bir insan olabilir mi? insanın mutluluğundan aldığı tada ne kadar acı karıştığını bir düşünsene! belki ağızda hoş bir tat bırakıyormuş gibi gelir; ama gitmeye niyetlendiğinde hiç kimse onu yolundan edemez. işte dünyevi şeylerin sağladığı mutluluğun ne kadar sefil olduğunu görüyorsun; kendileriyle yetinen kişiyi yüzüstü bırakırlar, endişeyle yaşayanları da zaten bütünüyle tatmin etmezler.

ey ölümlüler, kendi içinizde yerleşmiş olan mutluluğu neden dışınızda arıyorsunuz? yanılgı ve cehalet kafanızı karıştırıyor.

insanların mücevherlere hayranlık beslemesi beni çok şaşırtıyor. yaşamla donatılmış akıl sahibi bir varlığa, nasıl olur da bir canlının hareket yeteneğinden ve iskeletinden yoksun bir şey güzel gelebilir?

ne kadar çok malın olursa gereksinimlerin de o kadar çok olur.

servet kendisine sahip olana hep zarar verir; çünkü hep başkasının malında gözü olan aşağılık yaratıklar dünyanın bütün altınına ya da mücevherine sahip olmanın sadece kendilerinin hakkı olduğunu düşünür. bu yüzden sen sopanın, kılıcın acısını bildiğinden korku içindesin; ama yaşam yoluna çulsuz bir gezgin olarak çıkmış olsaydın, hırsızla karşılaştığında gülüp geçecektin. dünyevi zenginlik ne muhteşem bir şey! ona sahip olduğunda bütün güvenliğini yitiriyorsun!

zenginlik ya da yetke ve yüksek mevki taşıdığı adın hakkını vermiyor. kaderin bahşettiği armağanlar arzulanacak şeyler değildir, doğalarında yaradılıştan iyilik diye bir şey yoktur, her zaman iyi insanlara bahşedilmezler; bahşedildikleri insanları da iyi insan yapmazlar.

kendine sahipsen, asla yitirmeyi göze alamayacağın ve kaderin de senden kapıp götüremeyeceği bir şeye sahipsin demektir.

27.11.09

challenger

david b. resnik

28 ocak 1986 günü meydana gelen trajik olayda, uzay mekiği challenger kalkarken infilak etti. patlamada 6 astronot ve bir öğretmen can verdi. bu kaza üzerine yapılan incelemede, motorlu rokette bulunan mührün, yani o halkasının, soğuktan sızıntı yaptığı ve bu sızıntının motor içinde roket yakıtının tutuşmasına neden olduğu anlaşıldı. bu misyonu yüklenenlerin çoğu, güvenli bir kalkış için ısının fazla düşük olduğunu biliyorlardı. ayrıca, nasa ve morton thiokol adlı motorları yapan şirketteki pek çok yetkili, düşük ısılarda o halkasının güvenli olmadığını bilmelerine rağmen, bu tehlikeyi göz önüne alarak mekiğin kalkmasına izin verdiler. düşük ısıya dayanıklı o halkaları yapmak daha güvenli olsa bile çok pahalıya mal olacaktı. yetkililer mekiğin düşük ısıda kalkmasını hesaba katmadıklarından, o halkası problemi ciddi bir riskti. trajik olaydan bir önceki gün, roger boisjoly, 50 fahrenhaytlık sıcaklıkta o halkalarının sızıntı yapabileceğini tahmin etmiş, morton thiokol ve nasa görevlileriyle durumu tartıştığı bir telekonferans düzenlemişti. morton thiokol kalkışın yapılmamasını önerdi; fakat nasa yetkilileri şirketin bunu tekrar değerlendirmesini istedi. nasa kalkışın yapılması için olağanüstü bir baskı altındaydı. böylece morton thiokol fikrini değiştirdi. daha sonra yapılan araştırmalarda, o halkalarının defolu olduğu, mekiğin buz oluşmasını önlemede sorunlar yaşadığı ve yetersiz bir iletişim sistemine sahip olduğu anlaşıldı.

biçim

witold gombrowicz

sanatla çocuk gibi oynamaktan vazgeçin; tanrı aşkına, sanatı büyütmek, şişirmek alışkanlığını bırakın; söylencelerle oyalanacak yerde, olgulardan ders alın. yalnızca bu bile sizi gerçekliği algılamaya elverişli duruma getirerek, ciddi bir rahatlama sağlayacaktır; ama aklınızı yoksullaştıracak ya da darlaştıracak diye korkmayın artık. gerçeklik budalaca kuruntulardan, uydurma kurgulardan her zaman daha zengindir.

sanatın biçimin yetkinleşmesine dayandığı kesindir. ne var ki -sizin ikinci büyük yanlışınız burada- onun biçim planında yetkin yapıtlar yaratmakta toplandığını sanıyorsunuz; biçimi yaratmanın bu evrensel ve sonu gelmez sürecini şiirler ve senfoniler üretmeye indirgiyorsunuz; oysa biçimin yaşamımızda oynadığı çok önemli rolü sezmeyi ve bunu başkalarına anlatmayı bile hiçbir zaman beceremediniz. ruhbilimde bile ona hak ettiği yeri veremediniz. tutumumuzun duygular, içgüdüler ve düşüncelerle belirlendiğini sanmaya devam ediyorsunuz ve biçimi yapay bir eklenti, basit bir süs gibi görmek eğilimindesiniz. ölen kocasının cenazesini izleyen dul kalmış bir kadın hıçkıra hıçkıra ağladığında, onun dayanılmaz bir kayba uğradığı için böyle ağladığını düşünüyorsunuz. herhangi bir mühendis, avukat ya da doktor karısını, çocuklarını ya da bir dostunu öldürdüğünde, onun kendisini kan dökücü içgüdülerine kaptırdığını sanıyorsunuz. bir politikacı budalaca konuştuğunda ise, en budalaca sözleri söylediği için onun budala olduğu sonucuna varıyorsunuz; ama gerçekte bakın nasıl oluyor: insanoğlu doğrudan doğruya ve doğasına uygun olarak konuşmuyor; her zaman belli bir biçimden geçiyor. bu biçim, bu biçem, bu varoluş biçimi yalnızca ondan kaynaklanmıyor, aynı zamanda ona dıştan zorla kabul ettiriliyor; işte bu yüzdendir ki aynı kişi, akıllıca ya da tersine, budalaca, kan dökücü bir biçimde ya da melekler gibi, olgunluk ya da hamlıkla, kendine düşen biçem ve başkalarına bağlılığına göre kendini dışa yansıtabiliyor. kurtlar ve böcekler nasıl bütün gün yiyecek peşinde iseler, biz de zamanımızı biçim aramakla geçiriyoruz, başka insanlarla bir biçem, bir yaşam biçimi için savaşıyoruz; ister tramvayda gidelim, ister kendi arabamızı kullanalım, ister eğlenelim, ister dinlenelim ya da iş görelim, her zaman ve her durumda biçim ararız; biçimle haz duyarız, onunla acı çekeriz, ona boyun eğeriz ya da onu bozarız ya da paramparça ederiz ya da onun bizi eğlendirmesine izin veririz, amin.

ey biçimin gücü! biçimle ölür uluslar. biçim savaşlara yol açar. biçim içimizde bizden kaynaklanmayan bir şeyi ortaya çıkartır. biçimi bilmiyorsanız hiçbir zaman budalalığı, kötülüğü, adam öldürmeyi açıklayamazsınız. en ufak tepkilerimize kumanda eden odur. kolektif yaşamın temelinde o bulunur. ama sizin için biçim ve biçem yalnızca kağıt üzerinde vardır, anlatılarınızın biçemidir. baylar, sanat sunağının önünde diz çöktüğünüzde insanlara çekinmeden gösterdiğiniz o kıçınıza kim bir şaplak indirecek? sizin için biçim canlı, insani, pratik, deyim yerindeyse gündelik bir şey değil; bir tür görkemli simge. kağıdınızın üstüne eğildiğiniz sırada kendi kişiliğinizi unutuyor ve kişisel, canlı biçeminizi yetkinleştirmek yerine, keyfi biçem oluşturmalara kalkışıyorsunuz. sanattan yararlanacak yerde siz ona hizmet ediyorsunuz ve koyun gibi, onun sizin gelişmenizi engellemesine, sizi uyuşukluğun içine atmasına izin veriyorsunuz.

24.11.09

yağmur yağmasaydı

nevzat çelik



adam içeriden kekeme adımlarla çıktı
burnunun ucuna düşen gözlüğünü düzeltti
arkadan bağlı değildi kolları
ama o bunu fark etmedi
baktı bir ufka yatıp bakar gibi bir ufka
görüşçülerin arasına karıştım
oysa ben değildim aradığı

bir yaz günü açılsaydı kapılar
yağmur yağmasaydı
seni yağmurlar almasaydı
ıslığımla okşayacaktım
heybetinden yanına varılmaz dağları

soluğum dağ
kurdun kuşun uğramadığı taze bir şeftali
bir fesleğen bir ıtır bir sardunya kokusu
koşacaktım sana

ihtimal ben kapıyı vurmadan açacaktın

buğulanmış camdan burnunun çekti adam
aynı anda kalktı içimden bir sürü vapur
vapur düdükleri sensiz martıları vurur
ne kent taşıyabilir kederini ne deniz
lodos yüzünde bir tokat gibi durur

ben kederimi ellerinden tuttum

bugün yanında olan yarın ölür
omuz başında hayali yürür

kurşundan önce bulur kötü haber adamı

gülüşün bir rüzgardı senin
kuşların kanadına binip giden
kuşların uçma merakına
senin rüzgarların neden
neredesin

23.11.09

jacquemard ile julia

rene char

bir zamanlar, yeryüzündeki yolların, inişlerde, beraber oldukları vakitler, ot, seviyle saplarını doğrultur, yakardı ışıklarını. gün ışığının atlıları doğarlardı sevilerinin bakışlarında, bir o kadar da pencere olurdu sevgililerinin şatolarında, ne kadar kopuk fırtına cirit oynarsa uçurumlarda.

bir zamanlar ot, birbirlerine karşı olmayan binlerce söz bilirdi. bir hayır duasıydı ot, gözyaşlarıyla yıkanmış yüzlerin. hayvanları büyülüyor, yanıltılara kucağını açıyordu. genişliği, o çağın korkusunu yenen, acıyı daha bir küçülten gökle ölçülürdü.

bir zamanlar ot, delilerle dost, cellatlara düşmandı. sonsuzluğun eşiğinde gönenirdi. bulduğu oyunların, gülümsedi miydi, kanatları olurdu. o, yollarını kaybedip bir daha bulmak istenmeyenleri hor tutmazdı.

bir zamanlar ot, geceden aşağı kalmadığını, sular oraya buraya saparlarsa, bu karışıklığın kendilerinden gelmediğini bilirdi. bir tohum sonra başını eğmesin, kendisini kuşun ağzında bulacağını anlardı. bir zamanlar gökle yeryüzü birbirlerine karşıydılar ama gökle yeryüzü yaşarlardı.

yayılıyor, durdurulur gibi değil kuraklık. şafağın yabancısı insan. daha düşünülmemiş yaşamaların peşinde, titreyen arzular, yükselen fısıltılar, buluşlar peşinde güçlü çocuklar var.

22.11.09

esir şehrin insanları

kemal tahir

umudunu yitiren her şeyi yitirmiş olur.

insan, bir kere tek başına kalmayagörsün! nerde olsa tek başınadır. meydan savaşında bile..

ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin
tenlerde ve canlarda nihan hep sen imişsin.

akıl her zaman doğru çalışmıyor, çeşitli hırslar, isteklerde yanılmaları kolaylaştırıyor. en kötüsü kendi kendimizle çoğu zaman çelişmeli yaşadığımız halde, başka bir insanla birlik kurmaya, duygularımızı birbiriyle hiç ayrıntısız eşleştirmeye çabalıyoruz.

eski adamlar, bütün davranışlarını dine uydurmaya uğraşmışlardı. yürüyen ve değişen hayatı donmuş kalıplara uydurmaya çalışmaktan daha zavallı bir iş olur mu? zamanın hakim sosyal fikri (din) olduğu, herkes servetini, canını, şerefini ona bağladığı halde, onu kurtarıp yaşatalım derken nasıl da kolayca berbat etmişlerdi. işte, her vesika, her ferman, her kadı mahkemesi hükmü, dini, başka başka kazançlara alet edebilmek için, akıl almaz şeriat hileleriyle dolu..

mahpusun parası pul, karısı dul.

insan, biraz fakir olmasa hayatı olduğu gibi göremiyor.

bazı sözleri gereksiz yerlerde kullanmayı yasak etmeli.. bunların başına da "vatan" ve "millet" kelimelerini yazmalı..

bir milletin bayrağı o milletin başı gibi düşer.

"bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin." (ingiliz sözü)

mücadeleli hayattan şu sırrı anladım ki ben
ölüm didinmelerin sükuna inkılabıdır

adam niçin öldürülür? bunun bin türlü sebebi var. bu sebeplerden yarısı topluma, yarısının yarısı da ölene ait.. kanun çoğunlukla, yüzde ancak yirmi beş olanı yakalayıp cezanın yüzde yüzünü ona veriyor.

affetmek daima iyidir.

yenilginin bir tek iyiliği var: insanların kuvvetini deniyor.

bir fikir kadınlar tarafından kolayca kabul edilirse o fikir er geç, yüzde yüz yener.

bunlar, akıllarına, deneylerine, ölme ve öldürme yeteneklerine rağmen birer kocaman bebektiler; saygıyı, acımayı, sevgiyi hak eden yönleri de buradaydı.

hani hastanelerde insan sıhhatli oluşundan hicap duyar. mahpushanede de ziyaretçi hür olduğundan utanır. hastaneden çıkınca insana çoğu farkına bile varmadan, "şükür ben sıhhatliyim!" diyen pis, kaba bir sevinç gelirmiş. belki mahpushane ziyaretinden çıkanlar da aynı şeyi hür oldukları için duyarlar.

gül fidanı çarpık, çurpuk, dikenli, bodur, sıskadır.

"her ölen insan, yaşayanların bir parçasını da beraber öldürmüş olur."

bu dünya devri alemdir daima durmaz döner
can feneri püf diye akıbet birgün söner
eğer felek mahvederse bu değersiz ismimi
size yadigar olarak veriyorum resmimi

bu pis dünyaya, bu pis deniz pek yaraşıyor.

bu dünyada alınıp satılan malların en eskimezi: kadın eti! bir de: yalan!

kızgın demirde tabanları yanınca, yavsurunu yere çalıp üstüne çıkan dişi maymun gibi..

"çöküntü devirlerinin en açık ispatı, iktidarın artık idare edilemez hale gelmesidir."

intihar eden bir şair: "ölmek biliyorum, orijinal bir şey değil ama, yaşamak da orijinal bir şey sayılmaz." gibi bir laf etmiş. [yesenin]

kamil bey eskiden beri başkasının sefaletine bakarak haline şükredenlerden iğrenirdi.

biz çanakkale'yi balkan harbi'nin asker kaçaklarıyla kazandık.

zaten soylu insanlarla basit insanlar arasındaki kuvvet farkı, birincilerin sabredebilmelerine karşılık, ötekilerin sonunu hesaplamadan kendilerini mahvetmelerindedir.

mahpus bir adam sekiz yıllık karısına, çocuğunun annesine bile, aşkını anlatırken ellerini öperek af dileyemez.

allah'ın insan icadı olduğunu anlamak için dahi romancıların insanlarına, dahi ressamların tablolarına, dahi kompozitörlerin eserlerine; hatta dahi aktörlerin temsillerine bakmak elverir.

yağsın nesi varsa kainatın
lakin bu derin sükut dinsin

hayır! hiçbir devirde, koyun kendi bacağından asılmamıştır. zaten, hayvanlarla insanları birbiriyle ölçmekten daha aptalca bir şey olur mu? hayvanda öyle özellikler var ki, insanda görünmüyor. söz gelimi, hayvanı fazla sıkıştırdınız mı, ölür. insan kepaze oluyor. ya da hayvanın alıştığı kepazeliğe şerefli insan alışamaz. kuvvetimiz de, zayıflığımız da işte bu dayanıklılıktan gelir.

uykunun da bir çeşit kurtuluş sayıldığı zamanlara lanet olsun!

alçak insanlar yükseldikçe alçaklıkları da o ölçüde artıyor.

"düşmek etrafı görememektendir." demiş bir büyük şair.

kürt'ü kovalaya kovalaya dövmeli!

belki de bütün kuvveti derinden derine hesap etmeyi bilmemesidir.

usta'nın güzel bir sözü vardı: "ne aman dileyeceksin, ne aman vereceksin!"

21.11.09

kendine özgü

franz kafka

her insan kendine özgüdür ve kendine özgülüğünden ötürü yaşamda bir rol oynamak gücüyle donatılmıştır; yeter ki, kendine özgülüğünden tat alsın.

benim kendi deneyimlerime göre, gerek okulda, gerek evimizde kendine özgülük yok edilmeye uğraşılıyordu. bu yoldan eğitimde kolaylık sağlanıyor, beri yandan yaşam ben çocuk için kolaylaştırılmak isteniyordu. ancak, zorlamalardan doğan sıkıntıyı daha önce tadıyordum ister istemez. çünkü akşamleyin heyecanlı bir kitabı okumaya dalmışken, kendisinden başkası için söz konusu olmayan birtakım nedenler öne sürülerek okumayı bırakıp yatmaya gitmesi gerektiği, bir çocuğun kafasına asla sokulamaz. örneğin, bana artık zamanın geç olduğu anımsatıldı mı okuya okuya gözlerimi bozacağım, sabahleyin uykumu alamayacağım ve yataktan kalkmakta güçlük çekeceğim, bütün bunlarınsa o pespaye ve salakça kitaba değmeyeceği söylendi mi, söylenenleri kesinlikle çürütemiyordum; ama bunu başaramayışım, söylenenlerden hiçbirinin benim için üzerinde düşünülmeye değer nitelik taşımamasından kaynaklanıyordu. çünkü her şey sonsuzdu bunun gibi, yani vakit geç sayılamazdı; göz nurum sonsuzdu, yani gözlerimi bozmam diye bir şeyin sözü edilemezdi. gece bile sonsuzdu hatta, yani erken kalkılamayacağı gibi bir endişeye yer yoktu; hem ben kitapları salakça ve zekice diye ayırmıyor; beni sarıyorlar mı, sarmıyorlar mı, ona bakıyordum. okuduğum kitaplar da sarıyordu beni. bunu elbet böylece dile getirip söyleyemiyordum; ama okumamı sürdürmeme izin vermeleri için yalvarıp yakarmalarımla baş ağrıtıyor ya da yasaklamalara karşın okumamı sürdürmekten geri kalmıyordum. bu, benim kendime özgülüğümdü.

kendime özgülüğümü baskı altına almak isteyerek gaz lambasını söndürüp beni ışıksız bırakıyor, davranışları için de şöyle bir neden ileri sürüyorlardı: "baksana, herkes uyumaya gidiyor; eh, sen de uyuyacaksın herhalde. böyle olduğunu görüyor, aklıma yatmamasına karşın çaresiz buna inanıyordum.

çocuklar kadar çok devrimler gerçekleştirmek isteyen kimse yoktur. ama üzerimde uygulanıp bir bakıma değeri yadsınamayacak baskıyı bir yana bırakırsak, hemen her konudaki gibi bu konuda da, genel örneklerden kalkılıp sivriliğinin köreltilmesi bile başarılamayan bir diken benim için varlığını hep koruyordu. diyeceğim, özellikle böyle akşamlar, dünyada benim kadar istekle kitap okuyacak hiç kimsenin çıkmayacağı gibi bir sanıya kaptırıyordum kendimi. ne var ki, başvurdukları genellik örneğini çürütmede şimdilik işe yaramıyordu bu; kaldı ki, içimde önüne geçilemeyecek kadar güçlü bir okuma hevesinin yaşadığına da inanmadıklarını görüyordum. ancak yavaş yavaş ve çok sonraları, belki bendeki heves artık tavsamaya başladığından, diğer pek çok kimsenin de okumaya karşı bendeki gibi güçlü bir istek duyduğu; ama bu isteklerini baskıladığı yolunda bir çeşit kanı belirdi içimde. işte o zaman bana yapılan haksızlığı anladım, mahzun mahzun kalkıp yatmalara gittim.

aile içindeki yaşamımla ilerdeki tüm yaşamıma bir bakıma damgasını vuran hıncın ruhumda ilk kez filizlenip yeşermesi bu döneme rastlar. gerçi okuma yasağı tek bir örnek yalnız; ama karakteristik bir örnek; çünkü ilgili yasağın derinden derine etkisi altında kaldım. kendine özgülüğüm benimsenmedi; ama ben onu varlığımda hissettiğimden -bu konuda pek duyarlı ve hep tetikteydim- bana karşı gösterilen davranışa, beni bir mahkum ediş diye baktım ister istemez. peki, daha bu açıkça sergilenen kendime özgülüğüm böyle hoş karşılanmazsa, ufak bir uygunsuz yanını görüp içimde saklı tutarak açığa vurmadığım kendime özgülükler ne fena şeyler olmalıydı, kimbilir..

kuyudaki adam

mahabharata

koca ormanda tek başına idi brahman. önünde ağaçlardan bir duvar vardı. bulutlarla öpüşen ağaçlar. ilerleyemiyordu artık. canavarlar kuşatmıştı dört bir yanını. uluyan, çığlık atan, kükreyen canavarlar. yama bile görse korkardı onları, ölüm tanrısı yama. soğuk terler boşandı vücudundan brahmancığın; belki bir sığınak bulurum diye sağa sola koştu. bir ölüm çemberi içindeydi brahman. orman tuzaklarla doluydu. korkunç bir acuze onu kucaklamaya çalışıyor, beş başlı yılanlar etrafında şaha kalkıyordu.

kör bir kuyu vardı ormanda, sarmaşıklarla çepeçevre. brahmanın ayağı takıldı sarmaşıklara, kapaklandı. dalından sarkan olgun bir meyve gibi başaşağı asılı kaldı. zavallı brahman bir de ne görsün: kuyunun dibinde bir ejder yok mu? felaket tek başına gelmez ki. beyazlı siyahlı koca bir fil, kuyuyu gölgeleyen ağacı kucaklıyordu. altı yüzlü, on iki ayaklı idi fil. ağacın dallarında bir kovan. arılar rengarenk, arılar korkunç. uçuşan, vızıldayan, bal yapan. dallarda süzülen balları iştahla yalamaya başladı brahman. gözleri ne fili görüyordu artık, ne ejderi.

ağacı beyaz ve siyah fareler kemiriyordu. keyfi yerinde idi brahman'ın. ne kocakarıyı düşünüyordu, ne canavarları. ağaç üstüne devrilecekmiş.. umrunda değildi.

kurtuluş sırrına erenlerin anlattığı bir mesel bu. orman: bizi kuşatan yeniden doğuşlar. aşılmaz duvar: hayat. canavarlar: hastalık. kocakarı: ihtiyarlık. kuyu: beden. dipteki ejder: varlıkları yutan zaman. sarmaşık: umut. altı yüzlü, on iki ayaklı fil: yıl. yüzleri: mevsimler. ayakları: aylar. ağacı kemiren beyaz fareler: günler, siyah fareler: geceler. arılar: arzular. bal: hayattan alınan haz.

20.11.09

kar

orhan pamuk

kadınlar, kazanma umuduyla intihar eder. erkekler ise kazanma umudu kalmadığını görünce.

stendhal: edebi bir eserde siyaset, bir konserin ortasında patlayan tabanca gibi kaba ama gözardı edemeyeceğimiz bir şeydir.

tarih ile tiyatronun aynı malzemeden yapıldığını ilk hegel fark etmiştir. tıpkı tiyatro gibi tarihin de birilerine 'rol' verdiğini hatırlatır. tıpkı tiyatro sahnesi gibi, tarihin sahnesine de cesurların çıkacağını da.

mutlu olmakla yetinen mutlu olamaz.

iyi bir aktör, tarihin içinde yıllarca, yüzyıllarca birikmiş, bir köşeye sıkışmış, patlayıp ortaya çıkmamış, dile gelmemiş güçleri temsil eder. bütün hayatı boyunca en ücra yerlerde, en denenmemiş yollarda, en sapa sahnelerde kendisine gerçek bir özgürlük bağışlayacak olan sesi arar. onu bulduğunda ise korkmadan sonuna kadar gitmesi gerekir.

insan mutluyken mutlu olduğunu bilmez.

ilk anda olmasa bile, ilk on dakikada bir kadın, bir erkeğin kim olduğunu, en azından kendisi için ne anlama gelebileceğini, onu sevip sevemeyeceğini derinden sezer. bu sezdiği şeyi tam anlayıp bilmesi için biraz vakit geçmesi gerekir. bu vakit geçerken erkeğin yapacağı fazla bir şey yoktur.

mazlum olmak yetmez, haklı da olmak lazım. mazlumların çoğu saçmalık derecesinde haksızdır da.

kahramanlık düşü, mutsuzların tesellisidir.

bizimki gibi insana değer verilmeyen zalim bir ülkede inançları için kendini mahvetmek akılsızlıktır. büyük ilkeler, inançlar, onlar zengin ülkelerin insanları için.

fakir bir ülkede insanın inançlarından başka sarılacak hiçbir şeyi olmuyor.

dinciler kapı kapı dolaşıyorlar, takımlar halinde evinize misafir geliyorlar, kadınlara kap kacak, tencere, portakal sıkma makinesi, kutularla sabun, bulgur, deterjan veriyorlar, yoksul mahallelerinde hemen dostluklar, kadın kadına yakınlıklar kuruyorlar, çocukların omuzlarına çengelli iğneyle altın takıyorlar. oyunuzu allah'ın partisi dedikleri refah partisi'ne verin, diyorlar, başımıza gelen bu yoksulluk, bu sefalet allah'ın yolundan uzak düştüğümüz içindir, diyorlar. erkeklerle erkekler, kadınlarla kadınlar konuşuyor. gururu kırık, öfkeli işsizlerin güvenini kazanıyorlar, akşam tencerede ne kaynatacağını bilmeyen işsiz karılarını sevindiriyor, sonra yeni hediyeler vaat edip kendilerine oy vermeye yemin ettiriyorlar.

19.11.09

çağların bilgeliği

paul auster

ömrün boyunca yaşadığın sayısız sidik zorlamaları, idrar keseni boşaltmak için kıvrım kıvrım kıvrandığın ve tuvalet bulamadığın nice olay; örneğin tıkanmış trafiktesin ya da aheste aheste ilerleyen metro vagonunda, çişini tutmak için kendini zorlamanın verdiği o dayanılmaz ıstırap. bu, hiç kimsenin sözünü etmediği; ama herkesin günün birinde o noktaya geldiği evrensel bir çözümsüzlüktür; herkesin başına gelmiştir ve bu insanların çektiği acıların idrar kaçırmak kadar gülünç bir başka örneği yoksa da, insan işeyip rahatlamadan önce bu olaya gülmekten kaçınır; çünkü üç yaşından yukarı olan kim ortalık yerde altına kaçırmak ister? o yüzden, bir arkadaşının ölüm döşeğindeki babasının şu son sözleri hiç aklından çıkmaz: "unutma, işemek için hiçbir fırsatı kaçırma." çağların bilgeliği işte böyle kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

bütün şiirleri

konstantinos kavafis



mutlu olup olmadığıma kafa yormam
ama tek bir şeyi keyifle düşünürüm her zaman
bir sürü sayıdan oluşan büyük toplamda
-o nefret ettiğim büyük toplamlarında-
sıralanan bunca birimden biri değilim
büyük toplama dahil edilmedim
ve bu mutluluk bana yeter

şan olsun hayatlarını thermopilesleri savunmaya adayanlara. görevlerini hiç aksatmadan, merhamet ve sevecenlikten ödün vermeden her hareketlerinde adil ve doğru olanlara. zenginseler cömert davranan, fakirseler de kendi çaplarında cömertlik gösteren, ellerinden geldiğince yardıma koşanlara. yalancılardan nefret etmemeyi başararak her zaman gerçeği söyleyenlere.

başlarına güller, ayaklarına yaseminler serpilerek
görkemli bir anıtkabire gözyaşlarıyla yatırılan
yaşlanmamış ölülerin güzel bedenlerine benzer
şehvetin hiçbir gecesini, hiçbir aydınlık sabahını
yaşamamış, gerçekleşemeden gelip geçen arzular

nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam
bunca yıldır yaşadığım, ziyan edip mahvettiğim
hayatımın kapkara yıkıntılarını görüyorum

gösterişten sakın ey ruhum
yenemiyorsan tutkularını, tereddütle
önlemler alarak takıl peşlerine
ve ne kadar öne çıkarsan o kadar dikkatli
o kadar kuşkulu davran

tensel hazzı gönlümce bulup yaşadığım saatlerin hatırası
hayatımın mutluluğu ve onurudur
hayatımın mutluluğu ve onurudur, sıradan aşkların
her türden doyumuna sırt çevirmiş olan benim

18.11.09

yergiler

juvenalis



kötü bir örnek alınıp yapılan iş, yapanı da mutsuz eder
hiçbir suçlunun vicdanında aklanmaması ilk cezadır
arsız oy kabı, yargıcın hileli kayırmacılığı sayesinde başarı kazansa da

insanların kasasında ne kadar para varsa
uyandırdıkları güven de o kadardır

ilk soru servetiyle ilgili, sonuncusu karakteri üzerine
"kaç köle besliyor? kaç dönüm arazisi var?
ne kadar çok yemek yiyor ve ne kadar büyük bir tabaktan?"

şanssız yoksulluğun özünde daha çetin hiçbir şey yoktur
insanları gülünç kılmaktan başka

yoksulun özgürlüğü budur: dövülünce
talepte bulunur, yumruklardan mahvolunca yakarır
birkaç dişiyle eve dönmesine izin verilsin diye

insanların delik pelerinleriyle
söylemeye cesaret edemeyeceği pek çok şey vardır

ne işim var benim roma'da? yalan söylemeyi bilmem
kötü kitapları övmeyi, bir nüshasını istemeyi beceremem
yıldız hareketlerinden anlamam
bir adamın babasının cenaze töreni için vaatte bulunmayı
ne isterim, ne de yapabilirim
kurbağaların iç organlarını hiç incelemedim
aşığının geline gönderdiği hediyeleri ve söylediği sözleri taşıma işi
başkalarının olsun; hiç kimse hırsız olamaz
benim yardımımla; bu yüzden kimsenin hizmetkarı olamam
kötürüm, çolak, işe yaramaz bir gövde gibiyim

yürekten düşkünsen karına, ruhunu bir tek kadına vermişsen
başını eğ ve boyunduruğa hazırla boynunu
asla bulamazsın aşığını esirgeyen kadını: kendisi alevler içinde yansa bile
hoşlanır aşığına eziyet etmekten, onu darmadağın etmekten

yapmaktan alıkoyacak hiçbir şey yoktur bir kadını
ayıp olacağını düşündüğü hiçbir şey
gerdanını yeşil zümrütlerle donatıp
kocaman kulaklarına iri istiridye küpeleri iliştirdi mi
daha çekilmez hiçbir şey yoktur zengin bir kadından

sıkıcı, zavallı yaşamımızın kısacık süresi, bir çiçek gibi
içkimizi yudumlarken, çelenkler, merhemler, kızlar isterken
ne olduğumuzu anlamadan kemiriyor bizi yaşlılık

dingin bir yaşama giden tek yol erdemle döşenmiştir
bir bilgelik varsa, hiçbir ilahi yanı yoktur bunun
seni biz, biz seni yapıyoruz, ey kader ve göğe yerleştiriyoruz

fiyatı ne kadar pahalı olursa
aldıkları zevk o kadar büyük olur

ne vakitsiz gelen bir ölüm
ne de feci bir son korkunçtur, doymazlık kadar
ölümden daha çok yaşlılıktan korkmalı

sıradan insanlar için kumar ayıptır, zina da
aynı şeylerin hepsini yapsa zenginler
bunlara neşeli ve kibar beyler deriz

zevkleri daha seyrek tatmak, daha makbul kılar onları

bazıları yaşamlarını sürdürmek için mal mülk edinmez
hırsları ve kör oluşları nedeniyle mal mülk edinmek için yaşarlar

fazla dövünüp duruyoruz
bir adamın öfkesi gereğinden fazla ateşli olmamalı
ne de aldığı yaradan daha büyük

hangi gün, bir hırsızlığa sahne olmayacak kadar kutsaldır
ya da zimmete para geçirmeye, sahtekarlığa ve türlü suçtan kazanılan servete
kamayla ya da topla elde edilen paralara
iyiler ender bulunur; azdır sayıları çünkü
thebae'nin kapıları ya da zengin nil'in ağızları kadar

dokuzuncu çağ yaşanıyor, demir çağından da kötü bir çağ
doğanın kendisi bile bu çağın adiliğine bir ad takamadı
adlandıramadı onu, ondan çıkan bir madenle bile

insanlar vardır her şeyi kaderin oyununa bağlayan

ne zaman çatık kaşlar, bir kez sürgüne yollanmış kızarıklığı geri almış
var mı bir tek alçaklıkla yetindiğini gördüğün biri

insan zihnindeki hiçbir kusur
ifrata kaçan zenginliğe duyulan ilkel arzudan daha çok zehir karmadı hiç
hiç bu kadar şiddetle gazaba getirilmedi
çünkü zengin olmak isteyen insan bir an önce olmak ister
zengin olmak için acelesi olan bir açgözlünün
yasalara karşı bir saygısı, korkusu ya da utancı olur mu hiç

iskender anlamıştı o fıçının yüce sakinini gördüğünde
hiçbir şey arzulamayan insanın ne kadar mutlu olduğunu
kazandığı başarılar kadar büyük tehlikelere katlanacak da olsa
tüm dünyayı kendisi için arzulayan kişiden

bana biri, ne kadar bir servetin yeterli olacağını soracak olsa, derim ki
susamamı, acıkmamı ve üşütmemi engelleyecek kadar

gizemli meşaleyi taşımaya değer bulunan hangi iyi insan
insanların kederlerinin kendisini ilgilendirmediğini düşünebilir ki
bu duygudaşlıktır bizi dilsizler sürüsünden ayıran
saygın bir ruhumuzun olmasının nedeni sadece budur
tanrısal yetkelere sahip olmamız da bundandır
bundandır türlü sanat öğrenmeye ve bunları işlemeye yatkınlığımız
gözleriyle toprakta sürünen hayvanların yoksun olduğu
göğün kalesinden yollanan bu duyguyu sadece biz çekip aldık

17.11.09

tanrı'nın elinde

virginia woolf

ona "hepimiz tanrı'nın elindeyiz" dedirten ne idi? anlamıyordu. gerçekler arasına sokuluveren bu içtensizlik onu kızdırıyor, rahatsız ediyordu. yeniden örgüsünü örmeye başladı. "bu dünyayı nasıl olur da bir tanrı yaratmış olabilir" diye kendi kendine sordu. kafasıyla her zaman şu gerçeğe varıyordu: dünyada ne mantık, ne düzen, ne de adalet vardır; acıdan, ölümden, yoksulluktan başka bir şey yoktur. dünyanın yapamayacağı hiçbir kötülük yoktu; bunu biliyordu. hiçbir mutluluk sürekli olmazdı; bunu biliyordu.

öyleyse ne idi bu? ne demek oluyordu? birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? o kılıç kesebilir miydi? o yumruk inebilir miydi? insanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? dünyanın gidişini yürekten bilmek olanağı yok muydu? bir yol gösterenimiz, başımızı sokacağımız bir sığınak yok muydu? yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi? insan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atı mı veriyordu? yaşlı insanlar için bile yaşam bu muydu? hep böyle, insanı şaşırtan, beklenmeyen, bilinmeyen bir şey miydi?

mutluluk

louis-ferdinand celine

eğer yeterince uzun bir süre yaşasaydık kendimize yeni baştan bir mutluluk başlatabilmek için nereye gideceğimizi şaşırırdık. her tarafa serpiştirirdik o mutluluk ceninlerini, dünyanın dört bir tarafında leş gibi koksunlar diye ve artık nefes bile alamayacak hale gelirdik. müzede duranların, yani gerçek ceninlerin, görüntüsü dahi hasta etmeye yetiyor kimilerini, hem de kusacak derecede. bizim bir o kadar iğrenç olan mutlu olma girişimlerimiz de öylesine fos çıkıyor ki, bu durum insanı hasta ediyor, hem de adamakıllı öldürmeden önce, enikonu süründürerek.

eğer bunları belleğimizden silmesek bir daha iflah olmazdık. üstelik o umutlarımıza, dejenere olmuş mutluluklarımıza, taşkınlıklarımıza ve yalanlarımıza heyecan katmak adına vardığımız şu noktaya gelebilme uğruna ne emekler harcadığımızdan ise hiç söz etmesek daha iyi olur. sen misin isteyen? ya paralarımız? ya bir de o sonu gelmeyen nazımız niyazımız, ömrü billah yeme de yanında yat. peki ya ille de söz verdiğimiz, verdirdiğimiz ve bizim aklımıza gelmelerinden, ağzımızı doldurmalarından önce başkalarının hiç söylemediğini ya da söz vermediğini sandığımız o şeyler, hele de parfümler ve okşamalar ve kaş göz işaretleri, daha da neler neler, sonunda bir kusmuk gibi geri çıkartılıp önümüze atılmasından korktuğumuz ve daha fazla sözünü etmekten utandığımız için hepsini elimizden geldiğince bir köşeye sakladığımız tüm bu şeyler. bizim eksiğimiz gediğimiz yeterince sebat etmemek değildir, hayır; sorun, sakin bir ölüme doğru giden yolda olmaktır.

insan duyar, bekler, umut eder; orada, burada, trende, kahvede, sokakta, salonda, kapıda; duyar, bekler kötülüğün savaştaki gibi örgütlenmesini; gelgelelim yalnızca kuru gürültü vardır ortalıkta ve hiç kimsenin hiçbir bok yaptığı yoktur asla; ne onların, o zavallı genç kızların ne de başkalarının. kimse gelip bize yardım etmez. kocaman bir boşboğazlık yayılır yaşantının üstüne, kurşuni ve tekdüze, feci derecede cesaret kırıcı bir serap gibi.

kimseye karşı haksızlık etmek istemeyiz. vicdan muhasebesi yaparız, bütün bu şeyleri bir seferde yargılamaya tereddüt ederiz ve özellikle de bu tereddüt sırasında ölmekten çekiniriz; çünkü o zaman boşuna gelmiş oluruz dünyaya. beterin beteri.

bu dünyada esas mutluluk zevkle, zevk içinde ölmek olurdu. gerisi boştur, yalnızca itiraf etmeye bile çekindiğimiz bir korkudur, sanattır.

acele etmeli, kendi ölümünü ıskalamamalı insan. hastalığı, saatleri ve yılları harcayıp dağıtan sefaleti, koskoca gündüzleri ve haftaları kurşuni bir renge bulayan uykusuzluğu, belki de daha şimdiden özenle ve kanaya kanaya insanın rektumundan yukarı tırmanmakta olan kanseri.

16.11.09

foucault sarkacı

umberto eco

her şey her şeyle bağıntılıdır.

kavramlar andırışma yoluyla birleşirler.

lucretius: zeka bocalar, dil sürçer, zihin tökezler.

raymond smullyan: batıl inanç uğursuzluk getirir.

seni elde eden kadın sonunda ölmeli, belki de senin elinle. hoşça kal emily; güzeldin; ama kalpsiz bir robottun sen.

ayna görünce -insanca bir şeydir bu- kendine bakmak ister insan.

stanislaw j. lec: dünyanın sonundan çok şey beklemeyin.

babalarımızın bizi eğitme kaygısı duymadıkları boş zamanlarında bize öğrettikleri neyse, o olduğumuza inanıyorum. bilgi kırıntılarıyla oluşur insan.

bazen, öfkenin doruğunda olduğu zaman, soğukkanlılığını yitirirdi. katlanamadığı tek şey, başkalarının soğukkanlılıklarını yitirmesi olduğu için, belbo'nun soğukkanlılığını yitirmesi, tümüyle içsel, bölgesinin özelliğine uygun olurdu. dudaklarını sımsıkı kenetler, önce gözlerini tavana çevirir, sonra bakışlarını yere doğru indirir, başını sola, aşağıya doğru eğer, yumuşak bir sesle; "ma gavte la nata" derdi. bu piemonte deyimini, bilmeyenlere açıklardı kimi zaman: "ma gavte la nata: tıpanı çıkar. kendi kendini şişiren kimseye denir. şişinmesine, çalım satmasına yol açan şeyin, poposuna takılmış bir tıpanın basıncı olduğu düşünülür. tıpayı çıkaracak olursa, tıss diye sönüverir.

yaşam nasıl böylesine cömert olabiliyor da, sıradanlığa böylesine yüce bir ödül sağlıyor?

insan kaçarken düz yolları izlememeli.

insan ilk seferinde dikleşmeyi sağlayamazsa, bütün bir ömür boyu iktidarsız kalır.

resmi tarih, yenenlerin yazdıkları tarihtir. resmi tarihe göre benim gibi insanlar yoktur.

eliphas levi: karşıtların benzeşimi, ışıkla gölge, dorukla uçurum, doluyla boş arasındaki ilişkidir. bütün dogmaların anası olan alegori; damganın, mührün; gölgenin, gerçekliğin yerini almasıdır. gerçeğin yalanı, yalanın gerçeğidir.

gerçeklik düşten daha iyidir. bir şey gerçekse gerçektir, senin yapabileceğin hiçbir şey yoktur.

bilge insan ayrım gözetmeyen insandır; nereden gelirse gelsin, ışık zerreciklerini bir araya getiren insandır.

collin de plancy: bir gün, kudüs'te, pontius pilatus'u tanıdığını anlattı; valinin evini ayrıntılarıyla betimledi, akşam yemeğinde sunulan yemek çeşitlerini sayıp döktü. bunların düş ürünü şeyler olduğuna inanan rohan kardinali, saint,germain kontu'nun uşağına -saçları ağarmış, dürüst görünüşlü, yaşlı bir adam- döndü: "arkadaşım" dedi, "efendinizin söylediklerine inanmakta güçlük çekiyorum. karnından konuşan biriyse, diyecek sözüm yok, altın yapan birisi olduğunu da kabul edebilirim; ama 2000 yaşında olduğunu, pontius pilatus'u gördüğünü söylemesi? bu kadarı fazla. siz de orada mıydınız?" "hayır, monsenyör" diye yanıtladı uşak, bön bön, "kont hazretlerinin hizmetine gireli daha ancak 400 yıl oldu."

giovanni papini: dünya tekdüzedir, insanlar hiçbir şey öğrenmezler, her kuşak aynı yanılgılara düşer, aynı yılgılara kapılır; olaylar yinelenmez; ama birbirine benzer. yeniliklerin, beklenmedik olayların sonu gelir.

heinrich neuhas: salt değiştikleri, adlarını gizledikleri, gerçek yaşlarını söylemedikleri, kimseden izin almadan, kendilerini yanıtmaksızın dolaştıkları için, onların gerçekten var olmamaları gerektiğini hiçbir mantık yadsıyamaz.

erginlenme, yani usun açıklayamadığı gizemleri sezgiyle kavrama, çok derin bir süreçtir; ruhla bedenin yavaş yavaş dönüşmesidir. bu, insanı üstün yetilerin kullanılmasına, ölümsüzlüğe bile götürebilir; ama içsel, gizli bir şeydir. dışarıdan kendini belli etmez. alçakgönüllü, açık, dünyadan kopuktur.

hiçbir bilgi başka bir bilgiden üstün değildir.

öykü bir barda başlar. aşık olma gereksinimi. bazı şeylerin olacağını önceden sezinler insan; o sırada umarsızca bir aşk gereksinimi duyduğu için aşık olur. içinde aşık olma isteği duyduğu zaman bastığı yere dikkat etmeli insan: aşk iksiri içmiş gibi ilk önüne gelene aşık olur. bir maymuna bile.

insan eşinden boşandığı için bunalıma girmez; üçüncü kişinin, yani kendisinin eşlerden biri olduğu çiftin olası ya da olanaksız boşanması yüzünden bunalıma girer.

talmud: her kim şu dört şey üstünde düşünürse, hiç doğmamış olması daha iyidir: yukarıda olan, aşağıda olan, önce olan ve sonra olan.

bağışladığım şey benimdir.

william shakespeare: birçok kez ölür korkaklar, ölmeden önce.

insan kendini korkak gibi duyarsa gerçekten korkak olur.

william shakespeare: karanlıklar prensi bir beyefendidir.

gerolamo cardano: düşünde yeni, bilinmedik bir kentte oturduğunu görmek, insanın yakında öleceği anlamına gelir. gerçekten de, ölüler başka bir yerde otururlar, neresi olduğu bilinmez.

yaşamda onun da bir görevi olmalı, yoksa kimliğini yitirir.

gizlicilikle içreklik arasındaki ayrımı görmek gerekir. içreklik, yalnızca simgeler aracılığıyla iletilen bir bilginin aranışıdır; bilisizlere kapalıdır. 19. yüzyılda yayılan gizlicilik ise, bir buzdağının tepesi, içrek gizin yüzeyinde kalan küçük bir parçasıdır.

"amaç, araçları haklı kılar." (machiavelli)

iyi bir casusun ilk görevi, aralarına sızdığı kimseleri casus diye ele vermesidir.

bazen insanın bir şeyi kanıtlamak için ölmesi gerekir.

ma gavte la nata: torino lehçesinde bir deyim. "tıpanı çıkar" ya da "tıpanızı çıkarır mıydınız lütfen" anlamına gelir. kendini bir şey sanan, burnu havada kimseler için kullanılır. bu gibi kimselerin, boş bir gururun şişirdiği gövdelerini kuyruksokumlarına tıkılmış bir tıpa sayesinde ayakta tutabildikleri düşünülür; tıpayı çıkarınca havası kaçmış bir balon gibi sönerler. çoğu kez tiz bir ıslıkla eski görkemli varlıkları kendi kendilerinin etsiz kansız bir imgesine dönüşür.

yapmacıklıktan sakının; yoksa herkes inanır size. hekimlere, doğum yapan kadınlara dokunmadan önce ellerini yıkamalarını söyleyen semmelweis'a inanmıyorlardı insanlar. çok yalın şeyler söylüyordu çünkü. insanlar, dökülen saçların yeniden çıkmasını sağlayan losyon satıcısına inanırlar. onun, bir arada bulunması olanaksız gerçekleri bir araya getirdiğini, mantıklı olmadığını, iyiniyetten yoksun olduğunu içgüdüleriyle sezerler. ama onlara, tanrı'nın karmaşık, derinliğine varılamaz olduğu söylenmiştir; bu yüzden de onların gözünde tutarsızlık, tanrı'ya en yakın olan şeydir. en olmayacak şey, mucizeye en çok benzeyen şeydir.

hiçbir şey sessizlikten daha gürültülü olamaz.

arapların başlıca özelliği, arap'a benzememeleridir.

gece saat ikide tek başına eve dönüyordu. seks manyaklarından korkup korkmadığını sormuştum ona; yöntemini açıklamıştı. yanına bir seks manyağı yaklaşır yaklaşmaz, meydan okurcasına onun koluna giriyor, "hadi gel, yatalım." diyordu. adam şaşkınlık içinde kaçıp gidiyordu.

okuyucunun, gerçeğinin ayrımına varması için yazarın ölmesi gerekir.

artık anlayacak hiçbir şey kalmadığı zaman her şeyi anlar insan.

asıl gizem varoluş değildir, varolmayıştır.

rastladığım bütün kadınlar ufukta yükseliyorlardı
acıklı el kol devinimleriyle
gözleri yağmur altında trafik ışıkları gibi hüzünlü (blaise cendrars)

"tarih yaşamın öğretmenidir."

"gürültü patırtının ardından sessizlik gelir."

ardeatine: roma yakınlarında, ıı. dünya savaşı sırasında almanların faşizm karşıtlarıyla yahudileri topluca öldürdükleri mağara.

"kör zihinler geceleri ne acılar çeker."

"açığa vurulan gizler değerini yitirir; bilisiz kişiler kendilerine yapılan lütufları ziyan ederler."