#eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.10.2022

hürriyet

cemil meriç

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir ya edilmez.

münakaşada zafer, mağlup olanındır. yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size. sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir.

yalnız büyük bir tarafı var avrupa insanının: düşünüyor. ve düşünceyi zindanda çürütmüyor artık. ceza kanunumuzun ilk vazifesi insanın içinden şeytanı kovmak. şeytanı yani promete'yi.

bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. halledilmesi gereken büyük dava, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi.

rejimlerin en güzeli insanı boğmayan. hangi insanı? düşüneni ve yaratanı. rejimlerin en güzeli zekâyı karanlığın tasallutundan koruyan ve beyni mahalle köpeklerine peşkeş çekmeyen. sınıf kavgası yaşayan cemiyetlerin, büyüyen cemiyetlerin ayırıcı vasfı. yükselen topluluk dövüşen topluluktur. madde ile veya mazi ile. sınıf savaşı yok bizde. insanın insanla savaşı var.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir.

zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

ayağa kalk üniversite! katil sensin! nefi'nin kanlı başını bayram paşa'ya sunan mürteci osmanlı müftüsü, cinayetini bir beytle çerçeveleyecek kadar çelebi idi. polis, kravatlı sadistlerin emrinde şuursuz bir harem ağası. şuursuz ve dilsiz. asırlardan beri zulmetmek için yaşayan mesuliyetsiz ve bedbaht bir sürü. ama o işkence makinasını da harekete geçiren üniversite.

30.08.2022

eğitim

osho

ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz ve herkes tekrar tekrar "birinci ol, özel ol, göze gir." dedi. babamı birçok nedenle sevdim. nedenlerden biri şuydu: bana veya diğer kardeşlerime hiçbir zaman rekabetçiliği aşılamadı. bize asla "birinci olmalısın, sınıf birincisi olmak için her türlü çabayı sarf etmelisin." demedi. çok güzel özellikleri vardı. fakat onun en çok bu özelliğini sevdim: hiçbir zaman zihnimizi rekabetçilikle zehirlemedi.

eğer bir öğretmenim gelip de ona "çocuğun okula gelmiyor, başarısız, problem yaratıyor. katılımcı değil, devamlı pencereden dışarı bakıyor. birçok kereler cezalandırdım. fakat hiçbir şey öğrenmiyor. onu sınıfın dışında oturmakla cezalandırdım fakat o bu durumdan da hoşlandı. ona okulun çevresinde yedi kere koşma cezası verdim; ama o on yedi kere koştu. ona 'bu bir ceza' dediğimizde 'sizin için bir ceza olabilir ancak ben bu gün antrenman yapmamıştım; bu iyi oldu, çok teşekkür ederim.' dedi. müdüre gönderilmediği bir gün bile olmadı. sonunda müdür de yoruldu ve onun ne yaptığını sormadan sadece ceza verdi. ve bu cezalandırma işi rutin hale geldi ve sonunda müdür de başarısız oldu." dediğinde babam da şöyle derdi "ne olmuş yani? o zaman onu sınıfta bırakın. sistemde herkes sınıf geçemez bazıları da başarısız olur. eğer o da başarısız olanlardan biri ise bundan ne çıkar? ben onun hangi sınıfta olduğunu dahi bilmiyorum, geçip geçmediğini de hiçbir zaman bilmeyeceğim."

tüm eğitim sistemi bir çeşit nevroz yaratıyor. nevrozu ileri düzeyde olanlar çok daha ünlü oluyor. şu anda devlet başkanı, başbakan gibi çok ünlü ve güçlü insanların hayatlarına bakarsanız nevrozdan başka bir şey bulamazsınız. endişeden, kederden ve çılgınlıktan başka bir şey yoktur hayatlarında. bu kavramların içinde kaynıyorlar. fakat sahte bir yüzle durumu idare ediyorlar -aslında yüz değil bir maske.

18.08.2022

diploma ve unvanlar

thomas bernhard

insanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bunların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.

yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

insanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. bay huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı huber'le buluşuyorlar; yemeğe bay maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca bayan müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. işyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.

27.06.2022

sınıfta

oğuz atay

zil çaldı, tekrar sınıfa girdim. teneffüsü koridorda, murat'la birlikte geçirmiştim. çok konuşulmamıştı. zil çalar çalmaz sınıfa girdiğim için öğrencilerimi beklemek zorundaydım: insanlarımıza hiçbir işaret gerekli uyarıda bulunamıyordu. zil çalmıştı, bu sadece bir hatırlatmadan ibaretti. ön sırada, ayakta duruyordum. sıraların üzeri matematik formüllerle doldurulmuştu. çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için "utanç verici bir manzara"ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara. batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı bile. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık.

sıranın tahtasını bir örümcek gibi kaplayan formüllere baktım: bazılarının üzerine daha koyu ve kalın yazılar yazılmıştı: devrimci ya da karşı devrimci -yani bir bakıma kendi açısından devrimci- çözümler, tutucu matematik formüllerini ezip geçmişti. tek yol devrimdi, hayır islamdı, hayır milliyetçilikti. kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üzerini süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler. hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda. karşılıklı tehditler de eksik değildi. çapraz yazılmış dört satır ilgimi çekti: bu daha ürkek bir yazıydı, daha da ince yazılmıştı:

"gönül derdiyle düştüm gurbete ben kaç yıldır
aşk kapısında girdim nöbete ben kaç yıldır
yârime kavuşunca allah'a şükreyledim
doydum sevda denilen şerbete ben kaç yıldır"


hadi ordan yalancı, dedim; acemi şair! gurbete çıkışının tek nedeni, sefaletten kurtulma içgüdüsüdür. babanın kaderini yaşamak istemediğin için şimdi sıraların üstünü kirletiyorsun. çok para getiren bir üniversiteye de giremedin. insanlardan kaçtığın için de "karşıt gruplar" içinde yer alamadın. pis ve küçük bir odada kim bilir kaç arkadaşınla birlikte sefalet çekiyorsun. aman allahım dedim, bu ne karışık düzen!

başımı kaldırdım: sınıfa girilmişti, küçük konuşmaların gürültüsü bile kesilmek üzereydi. tebeşiri aldım, kolumu tahtaya uzattım: işte size matematik şerbeti. içen bir daha ayılmaz.

8.03.2022

dayak

ahmet rasim

çocukları dövmekten ana, baba, dadı, hoca, lala, mürebbi ve mürebbiyeler kesinlikle kaçınmalıdır. hatta sert sözlerden, kaba ve şiddetli davranmaktan da çekinmelidirler. çünkü çocuk ne kadar küçük olursa olsun, kendisini döven el ve kendisine hakaret eden dil için ruhunda yeni filizlenen izzetinefse pek ağır gelir; bu ele ve dile karşı gizli bir düşmanlık beslemeye başlar.

büyük bir çoğunluk tarafından onaylanmış olan bu haletiruhiyenin çoğu zaman açık alametleri görülür. dayağa, sövgüye ve hakarete maruz kalmış olan küçük çocuklarda ağlamalar dışında homurdanmalar ve yan yan, öç alır gibi bakışlar hemen hemen daima işitilir, görülür. "dayak arsızı" olanlarda bu gibi hislerin "misillemeye" dönüşerek karşılık bulması da dikkat çekici bir haletiruhiyedir.

"sensin!" karşılığı, bunun ilk cevabıdır. küfürler savurarak kaçmak, eline geçen taş vesaireyi atmak, yüzünü duvara dönüp tepinmek, yerlere kapanmak, kadınlarımızın "inadına" diye tabir ettikleri fiillerden olan donuna işemek, kızarıp kendini kaybeder gibi sara nöbetine benzer hamlelerle öteberiyi kırmak, kendisini yerden yere, merdivenden aşağı atmak, dakikalarca avaz avaz bağırmak, evden kaçmak, kendisine her daim iyilikle muamele eden komşuya iltica etmek, uykuda ağlamak, çırpınmak; ana olsun, baba olsun, abla abi olsun, velhasıl kendisini döven, fena sözlerle azarlayan kim olursa olsun onunla dargın durmak, bu kişilere -bu gibi davranışları devam ederse- ısınmamak, sokulmamak onların tatlı sözlerine veya sevgilerine inanmamak, onlar çağıracak, ödüllendirilecek bile olsa zorla ve iğrenerek kabul etmek, daha o yaşta onların olmadığı ortamda aleyhtarlıkta bulunmak, l bu kişiler vefat etse bile onların aleyhindeki düşmanca fikirlerini kendisi ölünceye kadar unutmamak.. bu, misilleme ile karşılığın birbirini takip eden hallerindendir.

ben altmış yaşını geçiyorum. elli dört sene evvel, yani altı yedi yaşımda beni falakaya yıkarak ayak parmaklarımı morartıncaya kadar dövmüş olan hafız paşa mektebi hocası hafız ismail efendi'ye en sofu zamanlarımda bile bir fatiha okumak aklıma gelmemiştir.

20.02.2022

namus

eduardo galeano

1979'un sonlarında sovyet güçleri afganistan'ı işgal etti. resmi açıklamaya göre işgalin sebebi ülkeyi modernize etmeye çalışan laik hükümeti savunmaktı.

1981 yılında bu konuyla ilgilenen stockholm'deki uluslararası mahkemenin bir üyesiydim. oturumlardan birinde yaşadığım o en önemli anı asla unutmayacağım.

o dönemde freedom fighters, yani özgürlük savaşçıları, şimdiyse teröristler olarak adlandırılan radikal islam'ın temsilcisi, üst düzey bir dini lider tanık kürsüsündeydi. ihtiyar şöyle gürlemişti: "komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! onlara okuma yazma öğrettiler!"

9.08.2021

müfettiş

cevdet kudret

bütün soruşturmalar bittikten sonra, müfettiş, süleyman'ın birkaç dersine girdi; ayrıca, verdiği kompozisyon ödevlerini, sınıfta okuttuğu ya da öğrencilere okuma ödevi olarak salık verdiği yardımcı kitapları bir bir gözden geçirdi ve raporunu yazmaya başladı. bunun, genel olarak, bir savcı iddianamesi kadar hukuki, kimi yerlerde de bir hatibin nutku kadar etkili ve duygusal olmasına çalıştı. rapor, biçim bakımından yazılması gereken birkaç resmi cümleden sonra, şöyle başlıyordu:

"bu teftiş, bana, hayatımda çok ağır saydığım bir görevi yapma işini yüklemiştir. bu ağırlık, bir yandan devletin memuru bulunduğumu düşünerek, teftiş sonucunda öğrendiklerimi ve kanılarımı açıkça bildirmeye mecbur olmaklığımdan; öte yandan da, bir insan hakkında, kalbim acılarla dolu olarak, hüküm vermek zorunda bulunmaklığımdan doğmaktadır."

bunları daha kayseri'ye gelirken, trende yazmıştı. kendisini -corneille'in tragedyalarındaki kahramanlar gibi- göreviyle duyguları arasında çırpınan, sonunda görevi üstün gelen biri gibi göstermek hevesine kapılarak, bu cümleleri özene bezene yazmıştı. altına kayseri'de gördüğü kimselerin söylediklerini bir bir yazıp bunlar hakkında kendi düşüncelerini de bildirdikten sonra, süleyman'ın okuttuğu dersleri, yazdırdığı ödevleri, salık verdiği kitapları incelemeye girişmişti:

"9'uncu sınıf a şubesindeki dersine girdiğimde, hitabet bahsi üzerinde konuşuluyor ve örnek olarak perikles'in bir söylevinin çevirisi okunuyordu. içindeki 'yönetim şeklimizin adı demokrasidir. bu ad ona, birkaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına yoksulluğu, aşağı bir sınıftan oluşu engel değildir.' cümleleriyle halk egemenliği ve sınıf farkı gibi şeyleri belirten bu söylev üzerinde öğretmenle dersten sonra görüşürken, 'örnek olarak neden yerli bir eser seçmediğini' sorduğumda, bana hümanizmden söz etti; ulusal değerleri küçümseyen bu zihniyetin, hümanizm ile kamufle edilmiş başka bir 'izm' olması olanağı da vardır.

son sınıf edebiyat kolunda haftada bir yapılan kitap inceleme saatinde, öğretmen, eflatun'dan çevrilmiş olan 'sokrates'in savunması' adlı kitap üzerinde durdu (yine yunan eseri, yine hümanizm). incelemek için acaba neden başka bir kitap seçilmemiş de ille bu seçilmiş? çünkü, burada, 'alışılanın dışında bir şey yaptığı' için suçlandırıldığını söyleyen sokrates, geleneklere ve göreneklere hücum etmektedir. yargılanması ve mahkum edilmesi de bu yüzdendir. öğretmen metni açıklamak bahanesiyle, sokrates'in haklı olduğunu belirtmeye çalışmıştır.

edebiyat öğretmeni süleyman'ın öğrencilere okumak üzere hangi kitapları salık vermiş olduğunu da araştırdım. bunların hepsini bir bir okudum; aralarında 'müfettiş' ve 'hamlet' adlı iki eser özellikle dikkatimi çekti.

'müfettiş', gogol adlı bir rus yazarının kaleme aldığı bir komedya. kitabı okuduğum zaman şaştım kaldım. vakası bir ilçe merkezinde geçen bu piyeste, kaymakamından yargıcına, doktoruna, posta müdürüne, hatta bekçisine kadar bütün memurlar görevlerini kötüye kullanan birtakım zorbalar, hırsızlar olarak gösterilmiş. burada rüşvet 'küçük günahlar'dan sayılıyor ve 'herkesin rütbesine göre çalması' söz arasında anlatılıyor. eserin vakası her ne kadar rusya'da geçmekte ise de, yazar, piyesin başlıca kahramanı olan kaymakama 'böyle ufak tefek günahı olmayan adam da bulunur mu? allah dünyayı böyle yaratmış' dedirtmekle dünyanın her yerinde böyle günahların işlendiğini anlatmak istemiş. türkiye dünya dışında bir yer olmadığına göre, hele memleketimizde hayat sıkıntısının çoğaldığı, muhalif gazetelerin kimi yöneticilerimiz hakkında şikayet yollu makaleler yazmak cüretini göstermeye başladıkları bu devirde, en büyük yönetim amirinden en küçük memuruna kadar bütün görevlileri küçülten bir eseri salık vermek, körpe dimağları zehirleyerek ruhlara şüphe tohumu ekmek demektir.

'hamlet'e gelince, ingiliz şairi shakespeare'in yazdığı bu piyes bir aile zinası ve cinayeti üzerine kurulmuş. küçük kardeş, ağabeyinin tahtına ve karısına göz koyup onu öldürüyor; ölenin karısı kısa bir zaman sonra, kocasının katiliyle evleniyor; oğul da, amcası ve şimdiki üvey babası olan yeni kralı öldürüp babasının öcünü alıyor. aile yuvasını bir cinayet ve zina yuvası halinde gösteren, birinci ailenin bir çıkar uğruna yıkıldığını, ikinci ailenin de sadece çıkar ve şehvet temeli üzerine kurulduğunu anlatan bu eseri ahlaka aykırı, türk çocuğunun aile hakkındaki temiz duygu ve görgülerini sarsıcı buluyorum.

verdiği kompozisyon ödevleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti. bunda, fransız ihtilali sırasında yayımlanan insan hakları bildirisi'nin bizim tanzimat fermanı üzerindeki etkilerinin araştırılması istenmiş. böyle bir ödev verilmekteki maksadın ne olabileceğini düşündüm ve tarihimizdeki bu çok önemli sosyal hareketin 'kökü dışarda' bir hareketmiş gibi gösterilmek istendiği sonucuna vardım.

bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, siyasi bir dergiye yazı veren, şehirde yoksul kimselerle daima ilişki kurma olanaklarını arayan; okul başmuavininin ifadesinden, 'toplumu suçlu bulduğu', felsefe öğretmeni zühtü'nün ifadesinden de 'bugünkü toplum düzeninin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde olduğu' ve 'bir zümreyi öbür zümre aleyhine kışkırtmış bulunduğu' anlaşılan ve yine aynı öğretmenin daha önce okul müdürlüğüne vermiş olduğu rapordan da, dimağını 'sefiller', 'serseriler', 'ayaktakımı arasında', 'kutsal yoksulluk', 'açlık', 'yoksul bir gencin romanı', 'eşitsizliğin doğuşu ve esasları üzerine nutuk' gibi sefalet ve yoksulluğu anlattıkları adlarından dahi belli olan eserlerle beslemeye özel bir özen gösteren; gelenek, görenek gibi manevi değerleri yıkmaya çalışan; sınıfa yabancı bir devletin ihtilal bildirisini incelettiren; aile bağını gevşetecek, hükümet otoritesini küçümsetecek nitelikte eserleri okutan bu öğretmenin, kişi olarak zeki ve çalışkan olmakla birlikte, türk ulusunun ideallerine hizmet bakımından kaybolmuş bulunduğunu gördüğümden, duygularımı bir yana bırakarak görevimi yapmak, onun türk gençleri arasında daha fazla bırakılmasının yararlı değil, zararlı olduğunu söylemek zorundayım. bu hususta gereken kararın verilmesini yüksek tensiplerinize arz ederim."

müfettiş, raporunu bitirip çantasına koyduktan sonra pastırmasını ve halısını alıp trene bindi. gitmeden önce de, okul müdürüne, bakanlığa gönderilmek üzere şöyle bir yazı yazmasını salık verdi:

"siyasal eğilimi bilimsel düşünce ile uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bir dergiye, lisemiz edebiyat öğretmeni süleyman'ın, uzmanlığıyla ilgili de olsa, yazı göndermesini, bilim düşünce ve çalışmasına aykırı gördüğümü ve adı geçen öğretmenin bu karakteriyle okul içindeki durumunun göz önüne alınması gerektiğini saygılarımla arz ederim."

19.05.2021

çocuk ve cinsellik

sigmund freud

kocasında doyum bulamayan nevrotik bir kadın, bir anne olarak, sevgi ihtiyacını aktardığı çocuğuna karşı aşırı düşkün ve aşırı kaygılı olur ve çocuğun cinsel açıdan zamanından önce olgunlaşmasına yol açar. ebeveynleri arasındaki kötü ilişkiler çocuğun duygusal yaşamını kamçılar ve henüz çok duyarlı bir yaştayken sevgi ve nefret duygularını çok yoğun yaşamasına neden olur. bu kadar erken uyanan cinsel yaşamında hiçbir etkinliğe göz yummayan katı yetiştirme tarzı, bastırma gücünü destekler ve böylesine erken bir yaşta ortaya çıkan bu çatışma, yaşam boyu süren bir nevrotik hastalık yaratmak için gerekli her şeyi içerir. 

çocuğun bakımından sorumlu bir kişiyle olan ilişkisi ona bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel heyecan kaynağı ve erotojenik bölgelerinden doyum sağlar. ona bakan ve her şey bir yana kural olarak onun annesi olan kişinin kendisi de onu kendi cinsel yaşamından kaynaklanan duygularla değerlendirir: onu okşar, öper, kucaklar ve ona açıkça eksiksiz bir cinsel nesnenin ikamesi gibi davranır.

"aşırı hoşgörülü bir baba, çocukların aşırı katı bir süperego geliştirmesine neden olur; çünkü aldıkları sevginin etkisi altında saldırganlıklarını içe yöneltmekten başka bir çıkış yolu bulamazlar. sevgisiz büyüyen suça eğilimli çocuklarda ise ego ile süperego arasında bir gerilim olmadığı için saldırganlıklarının tamamı dışa yönelebilmektedir." (franz alexander)

nevrotik abazi ve agorafobi olaylarının analizi, hareketten alınan hazzın cinsel yapısı konusundaki her türlü kuşkuyu ortadan kaldırır. bilindiği gibi çağdaş eğitimde, çocukları cinsel etkinlikten uzaklaştırmak için oyunlardan büyük ölçüde yararlanılır. bu çocuklarda oyun yoluyla hareketten alınan hazzın cinsel hazzın yerini aldığını ve cinsel etkinliği oto-erotik bileşenlerinden birisine zorladığını söylemek daha doğru olacaktır.

bugün gençlere verilen eğitimin cinselliğin yaşamlarında oynayacağı rolü onlardan gizlemesi, ortaya koymayı görev saydığımız tek eleştiri değildir. eğitimin diğer bir günahı da onları nesneleri olacakları -maruz kalacakları- saldırganlığa hazırlamamasıdır. eğitim, gençleri böylesine yanlış bir ruhsal yönelimle yaşama gönderirken, insanları yaz kıyafetleriyle ve italya'daki göllerin haritalarıyla kutup gezisine gönderiyor gibi davranır.

dikkatleri mastürbasyonla bir kez kendi cinsel organlarına çekilen küçük çocuklar genellikle dışarıdan yardım olmaksızın bir adım daha ileri giderek oyun arkadaşlarının cinsel organlarına karşı canlı bir ilgi geliştirir. bu merakı giderme fırsatı genellikle sadece iki çıkarımsal ihtiyacın -işeme ve kaka yapma- giderilmesi sırasında yakalandığı için, bu tür çocuklar birer röntgenciye, işeme ve kaka yapma edimlerinin hevesli birer seyircisine dönüşürler. bu eğilimler bastırıldıktan sonra kendi cinslerinden veya karşı cinsten insanların cinsel organlarını görme arzusu acı verici bir zorlanım olarak varlığını korur ve bazı nevroz olaylarında semptomların oluşumundaki en güçlü güdüyü sağlar.

3.03.2021

kalıtım

alfred adler

karakterin kalıtımsal bazı parçaları içerdiği düşüncesi bin yıllardır sürüp gelmiş bir batıl inançtan başka şey değildir. ne zaman insanlar sorumluluktan kaçmış ve kaderci bir görüşü benimsemişlerse, kalıtımsal karakter özellikleri öğretisi hemen hiç şaşmaksızın sahnede boy göstermiştir. bu öğreti, en basit şekliyle bir çocuğun iyi ya da kötü bir insan olarak gözlerini dünyaya açtığı inancında açığa vurur kendini. böyle bir inancın ne kadar saçma sayılacağını kanıtlamak zor değildir. hiçbir sorumluluk altına girmemek için duyulan alabildiğine güçlü bir istek böyle bir inancı ayakta tutabilir ancak. karakter özelliklerine ilişkin diğer nitelemeler gibi, "iyi" ya da "kötü" nitelemesi de yalnız toplumsal yaşamla bağlantılı olarak bir anlam taşır, "başkalarının esenliği için yararlı" ya da "başkalarının esenliği için zararlı" yargısını önkoşul olarak gerektirir. doğmadan önce çocuk, kastettiğimiz anlamda bir insan topluluğu içinde bulunmaz, doğduktan sonra ise her iki yönde gelişim olanağına sahiptir. iki yönden hangisine sapacağı, çevresinden ve kendi vücudundan kaynaklanacak izlenim ve duyumlara, beri yandan söz konusu izlenim ve duyumları değerlendiriş biçimine bağlıdır. ama hepsinden çok bağlı olduğu şey, çocuğa verilecek eğitimdir.

18.01.2021

bayrak yarışı

oğuz atay

akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. bir kütle olduklarını düşünürüm onlarım; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer; ötekiler onları saran bir yığındır. ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: beni tanımak istiyorlardı.

"hocamız rahatsız" dedim onlara. "biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: "bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." biri, arka sıralardan biri adımı sordu. tahtaya yazdım. sonra profesör olduğumu da öğrendiler. bunları hep arka sıralardakiler sordu. ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular.

refik bey'in kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. benim kitabım vardı. biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler.. bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta. başka araştırmalarda, "prof. s. gözbudak'ın aynı konudaki araştırması" şeklinde bir dip notu. bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. henüz o kadar kendimden geçmemiştim. başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için.

"siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. hep bunu sorarlardı. talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır; fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "kendi kitabımı tavsiye etmem" karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, allahım!

20.11.2020

lider öğrenci

kazuo ishiguro

tüm öğrenci grupları, içlerinden bir lider -yetenekleriyle hocanın öbürlerine örnek gösterdiği biri- çıkarma eğilimindedir. ve bu lider öğrenci, hocanın fikirlerini en iyi şekilde kavrar, yeteneklidir veya tecrübe bakımından daha geride olan öğrencilere o fikirleri mükemmel bir biçimde yorumlayarak aktarır. aynı şekilde hocanın eserlerindeki zaafları en iyi gören veya hocanınkinden ayrı olarak kendi fikirlerini geliştiren de büyük bir ihtimalle yine lider öğrenci olacaktır. iyi bir hocanın, tabii teoride, bu gerçeği kabul etmesi, hatta öğrencisinin olgunlaşmasının bir işareti olarak görüp olumlu karşılaması beklenir. fakat uygulamada işin içine çok karmaşık duygular girebiliyor.

14.11.2020

eğitim

alfred adler

çeşitli bilgileri çocuğun kafasına sokmak mı, yoksa onlara özgürce düşünme alışkanlığını kazandırmak mı daha iyidir sorusu ortaya atılır sık sık. bana kalırsa, bu soru iki şeyi birbirine gereğinden fazla karşıtmış gibi göstermektedir. oysa her ikisi birbiriyle pekala uzlaştırılabilir.

ders hiçbir zaman yaşamla ilişkisini yitirmemeli, öğrenciler dersin amacını ve öğrendikleri şeyin pratikte işe yararlılığını anlayabilmelidir.

paylayıp azarlamalarla okul, çocuk için tatsız bir çevre durumuna sokulur; çocuk okula başlar, okulda başarı gösteremez, kendisine geri zekalı ve güç eğitilebilir bir öğrenci süsü verir. aslında hiç de geri zekalı değildir, okula uğramadığı zamanlar bunu bağışlatacak nedenler uydurmada ya da anne ve babasının okul yönetimine yazdığı mektupları tahrif etmede büyük bir deha sahibi olduğunu sıklıkla kanıtlar. okul dışında kendinden önce okuldan kaçmaya başlamış başka öğrencilerle tanışır, bu arkadaşlarından okulda görebileceğinden daha çok ilgi ve takdir görür. sevgiyle yaklaşabileceği ve takdir görebileceği çevre okuldaki sınıf değil, okul dışındaki arkadaşlardan oluşan bu çetedir. sınıftaki toplum içine kabul edilmeyen çocukların, kendilerini kanıtlamak üzere zamanla suç işlemeye yöneldiğini görebiliriz.

karma okulların her bakımdan desteklenmesi gerekir. karma okullardaki öğretim kızların ve oğlanların birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlar, karşı cinsten olanları işbirliği içinde çalışmaya alıştırır. ama karma okullardaki eğitimin her derde deva bir ilaç olduğunu sanan kimse yanılır. karma eğitim kendine özgü sorunlar çıkarır karşımıza ve bu sorunlar teşhis edilip çözüme kavuşturulmadı mı, kız ve oğlanlar karma eğitimde normal eğitimdekinden daha çok birbirinden uzaklaşır.

karma eğitimde karşılaşılan sorunlardan biri, kızların gelişiminin on altı yaşına kadar oğlanlarınkinden daha hızlı bir seyir izlemesidir. bunu bilmeyen oğlanlar özgüvenlerini korumada zorlanır, kızların kendilerini geride bırakıp öne geçtiklerini görerek yılgınlığa kapılırlar. ilerideki yaşamlarında karşı cinsiyettekilerle rekabetten korkar; çünkü daha önceki yenilgilerini bir türlü unutamazlar. 

anne gibi öğretmen de insanlığın geleceğinin bir bekçisidir ve görebileceği hizmet tüm övgülerin üstündedir. bir çocuğun aile çevresinden okula taşıyıp getirdiği gelişim hatalarını ileride de koruması ya da bunları düzeltebilmesi, öğretmene bağlıdır.

13.11.2020

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

9.11.2020

çocuğun eğitimi

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

çocuk kısmı hısımlarının yanında yüzsüz olur, ahlakı bozulur. insan ancak yabancıların yanında adam olmayı öğrenir. ama mıymıntının birinin yanına gireyim deme sakın. zengin bir usta ara. ona doğrulukla hizmet et! hele aşırmaya hiç alışma, esnaflıkta çok zararlı şeydir, adamın kökünü kurutur. bir şeyi canın çekerse doğruca ustanın yanına git, gözlerinin içine bakarak: "usta be, canım bir simit yemek istiyor!" de. sana bir metelik verirse al simidi ye, vermezse sabret.

elalem ister ki bir evlat söz dinlesin, akıllı uslu olsun, hangi işe konulursa orada eskisin, öyle süpürge gibi kapı kapı sürtmesin. ustasının vahşiliğine boyun eğmeli, kendi de sırası gelince insafsız bir usta olmalı. işte mahalleli böyle düşünür ve ustanın şamarını yiyen suratta güller açacağını iddia eder.

her çocuk bir devrimcidir. yaratılışın yasaları onunla tazelenir ve olgun insanların onlara karşı yükselttiği ahlak, önyargılar, hesaplar, pis çıkarlar gibi engelleri ayaklar altına alır. çocuk, dünyanın başlangıcı ve sonudur. hayatı yalnız o anlar; çünkü hayata ayak uydurur.

devrimler ancak çocukluğun saflığıyla yapıldığı zaman daha iyi günlerin geleceğine inanacağım.

çocukluktan çıktı mı insan canavar kesilir. ikiyüzlülükle başka bir kalıba girerek hayatı inkar eder. insanlık binlerce yıldır yaratılışın kendisine anlattıklarından bir ibret dersi almayı bilmiş midir? bugün, tıpkı orta çağ'da olduğu gibi, hiçbir sosyal topluluk hayatı anlamıyor, hiçbir yasa onu korumuyor, ahmaklık ve keyfilik her zamandan fazla hükmünü yürütüyor. 

çocuk cahil ve delicesine bencil insan canavarlarının ellerine verilir. onlar da bu heyecanla dolu, yaşamaya susamış çelimsiz yaratığın kolunu kanadını kırarlar. çocuğun gün ışığına, ağaçların hışırtısına, dalgaların şırıltısına, meltemin okşayışına, kuşların cıvıltısına, sokakta koşuşan köpeklerle kedilerin özgürlüğüne, mis kokulu kırlara, kendisini yakan kara, şaşırtan güneşe, merakını uyandıran ufuklara, altında ezildiği sonsuzluğa muhtaç bir hayat tomurcuğu olduğunu o ahmak suratlı herif nereden bilsin? çocukluğun hayat mevsimlerinin en körpesi olduğunu, mutluluk içinde bile varlığı fani olan o insan yapısının temellerinin ancak bu mevsimde atıldığını nereden akıl etsin?

oysa bütün yapının uçuruma yuvarlanması istenmiyorsa bu temeller iyilik, yalnızca iyilik harcıyla yoğrulmalıdır. insanların çoğunluğu çocukluğunu dayak yiyerek, yoksunluklara katlanarak, kanunların yükselttiği o ömür törpüsü kalelerde geçirirken hayat temellerinin böyle atılmasını nasıl isteyebilirsiniz? yeryüzünün haydutlar, katiller, dolandırıcılar, pezevenkler, tembeller ve düzen düşmanlarıyla dolu olmasında şaşacak ne var, siz doğa yasalarına uymadıktan sonra? sizler kanunlar yapmışsınız, akademiler kurmuş, ahlak kürsüleri tesis etmişsiniz. kulakları patlatırcasına çanlarını çalarak merhameti öğretmeye çalışan kiliseleriniz var, meclisleriniz var; ama bir çocuğun göğsü içinde neler kaynaştığını bilemezsiniz. güzel olabilecekken sakat bıraktığınız bu hayat hakkında da bir bilginiz yoktur.

zavallı kir leonida! ve sizler, zamanımızın bütün zavallı kir leonida'ları. bir ana ile evladının ne demek olduğunu nereden bileceksiniz siz? bir güneş ışınında titreşen dünyalardan, bir karınca yuvasında geçen savaşlardan, mutsuz bir annenin gözyaşlarını içirdiği kalbinde kopan fırtınalardan ve işe verilen bir çocuğun yüreğinde filizlenen sonsuzluktan nasıl haberiniz olsun sizin?

hapishaneye hapishane derler; oraya kapatılan adam özgürlüğünden yoksun edildiğini bilir. bir ustanın yanına verilen çocuk neyi bilsin?

7.11.2020

matematik

hakan günday

bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. bunu kabul ederim. 1'den sonra 2 gelir dendi. bunu da kabul ederim. ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. peki o nereye gitti? irrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? işte! soru bu! yanıtsız bir soru. ve işte matematiğin hatası! dolayısıyla matematik yok. onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok. ama ben anlayabilirim. anlayabilirim bu sorunu. ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. yani hiçbir sayı tam değildir. hepsi tama yaklaşır. ama varamaz. demektir ki, 1,999..9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. işte bunun için hayat yoktur. olsa dahi o da irrasyoneldir. yani anlamsızdır. ne bir başlama nedeni ne de bir oluş nedeni vardır. evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. tabii ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. belki de onu anlamlandıran, üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!

belki de bizim gibilerin elinde kalan son şey salakça bir umut. gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor.

22.09.2020

kral ve filozof

kral antigonos filozof zenon'u selamlar,

talih ve ün bakımından senin yaşamının önünde olduğumu düşünüyorum; ama akıl ve eğitim bakımından, sanırım, senin kazandığın eksiksiz mutluluğun gerisindeyim. bu yüzden, isteğimi geri çevirmeyeceğine inanarak, seni yanıma çağırmaya karar verdim. sen de, ne olursa olsun, bir tek benim değil, toplu olarak bütün makedonyalıların eğiticisi olacağını göz önünde tutarak, elinden geleni yap. çünkü makedonya'nın yöneticisini eğitip erdeme yönelten kişinin uyruklara adam olmayı öğreteceği ortadadır. nitekim, yönetici nasılsa, uyruklar da çoğunlukla öyle olurlar.

zenon kral antigonos'u esenler,

töreleri bozacak türden avam bir eğitimle değil de, gerçek ve yararlı eğitimle ilgili olduğun sürece, sendeki bu öğrenme aşkını beğeniyorum. felsefeye karşı büyük heves duyan ve birtakım gençlerin ruhunu gevşeten o herkesin övdüğü zevkten uzak duran kişi, belli ki, yalnız yaratılışça değil, kendi seçimiyle de soyluluğa eğilimli bir insandır. soylu bir yaratılışın, ılımlı bir çalışmanın yanında seve seve öğreten bir hoca ile erdeme tam anlamıyla ulaşması kolay olur.

bana gelince, yaşlılık yüzünden bedence zayıf düştüm. nitekim seksen yaşındayım; bu yüzden senin yanına gelemem. ama sana kendi çalışma arkadaşlarımdan bazılarını gönderiyorum. bunlar benden ruhça aşağı değiller; ama bedence üstünler. onlarla birlikte olursan, eksiksiz mutluluğu yakalayanların üstünde yükseleceksin.

via diogenes laertios

29.08.2020

öğretmen

john fowles

iyi bir öğretmen hiçbir zaman yalnızca dersini öğretmez.

iyi bir eğitimde dört ana amaç olması gerekir:

birincisi, bütün mevcut sistemleri önceden ele geçiren amaçtır: öğrencinin toplumda bir ekonomik rol için eğitilmesi.

ikincisi, toplumun doğasını ve insani yönetim biçimini öğretmektir.

üçüncüsü, varoluşun zenginliğini öğretmektir.

ve dördüncüsü, insanın; canlı yaşamın öteki türlerinin aksine, çok uzun süredir yitirmiş olduğu o görece ödül duygusunu yeniden yaratmaktır.

daha basit bir deyişle, öğrenciyi geçimini sağlamak için, sonra öteki insanlar arasında yaşaması için, sonra kendi yaşamından zevk alması için ve son olarak da varoluşun amacını -ve nihai olarak da adaleti- insani biçimde anlaması için hazırlamamız gerekmektedir.

15.08.2020

scum

valerie solanas

insanların çoğunluğu, özellikle de eğitimli olanlar, kendi değerlendirmelerine güven duymayıp otorite karşısında alçak gönüllü ve saygılıdır.

takdir etme, "münevver"in başlıca meşgalesidir. edilgen, kifayetsiz, hayal gücü ve zekâ yoksunu olduğundan bununla idare etmek zorundadır. kendi meşgalesini yaratmaktan, kendisine küçük bir dünya yaratmaktan, çevresini en ufak bir biçimde etkilemekten acizdir çünkü. o yüzden kendisine ne verilse kabul etmek zorundadır. yaratmaktan ya da bağlanmaktan aciz olduğu için seyreder. kültürü özümsemek, haz vermeyen bir dünyada çaresizce ve korku içinde haz almaya çalışmaktır; steril, akılsız bir varoluşun dehşetinden kaçmaya çalışmak.

kültür, kifayetsizlerin egosuna bir parmak bal, edilgen seyirlerini makulleştirecek bir araç sağlar. "ince" işleri takdir edebildikleri için gururlanırlar, gübreye bakıp mücevher sandıkları için (beğendikleri için beğenilmek isterler). herhangi bir şeyi değiştirmeye güçlerinin yeteceğine inançları olmadığı için statükoya yaslanırlar. gübrede güzellik görmek zorundadırlar; çünkü görebildikleri kadarıyla, ellerine gübreden fazlası geçmeyecektir.

"sanat" ve "kültür"ün yüceltilmesi, birçok kadını daha önemli ve verimli faaliyetlerden ve etkin kabiliyetler geliştirmekten uzaklaştarıp sıkıcı, edilgen faaliyetlere yöneltmenin yanı sıra sağduyumuzu, şu ya da bu gübrenin derin güzelliği üzerine sonu gelmez, övüngen hesaplamalarla sürekli işgal eder. bu, "sanatçı"nın üstün duygular, algılar, içgörüler, değerlendirmeler sahibi birisi olarak kurgulanmasına yol açar; o yüzden güvensiz kadınların kendi duyguları, algıları, içgörü ve değerlendirmelerine olan inançlarını ayaklar altına alır.

çok sınırlı duyguya sahip olan ve buna bağlı olarak algıları, içgörüleri ve değerlendirmeleri de sınırlı olan kadın, "sanatçı"nın kendisine rehberlik etmesine ve hayatın ne olduğunu anlatmasına ihtiyaç duyar.

ama tamamen cinsel odaklı olan "sanatçı", kendi fiziksel duyumsamaları dışında herhangi bir şeyle bağlantı kuramadığı ve hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı dışında herhangi bir görüye sahip olmadığı için sanatçı da olamaz. kendisi hayatın acizi olan birisi bize hayatın ne olduğunu nasıl anlatabilir ki?

cinsellik herhangi bir ilişkinin parçası olmayıp tam aksine insanı yalnız kılan bir tecrübedir, yaratıcı değildir ve büyük bir zaman kaybıdır. cinsellik kafasızların sığınağıdır ve kadın ne kadar akılsızsa, yani "kültür"e ne kadar saplanıp kalmışsa o kadar tatlıdır, o kadar cinseldir. toplumumuzdaki en tatlı kadınlar kudurmuş seks manyaklarıdır. ama tabii, korkunç, korkunç derecede tatlı olduklarından düzüşme düzeyine inmezler. onun yerine aşk yaparlar. bedenleri aracılığıyla iletişir, duyumsal ilişkiler kurarlar.

diğer yandan, kültüre en az dalmış olan kadınlar, en az tatlı olanlar, düzüşmeyi düzüşmeye indirgeyen o sade ve yüce ruhlar; banliyölerin, ipoteklerin, yer fırçalarının ve bebek bokunun yetişkin dünyası için fazla çocuksu; çocuklara ve kocalara bakmak için fazla bencil; başkalarının kendileriyle ilgili düşüncelerini hiç takmayacak kadar gayri medeni; babaya, "yüceler"e ya da eskilerin derin aklına saygı duymayacak kadar küstah; yalnızca kendi düşük hayvani güdülerine güvenen; kültürü civcivlerle bir tutan; tek yönelimi duygusal heyecan bulmak olan; mide bulandırıcı, tatsız, üzücü sahnelere karnı tok; kendilerini rahatsız edenlere bir tokat aşkeden nefret dolu, vahşi kaltaklar; kısaca kültürümüzün standartlanna göre scum olan bu dişiler ağır ve görece daha akılcı ve aseksüalitenin eteklerindedir.

tatlılık, terbiye, vakar, güvensizlik ve kendi içine gömülmenin yoğunluk ve zekâya yol açması zordur. sadece kendine güvenen, mağrur, dışa dönük, gururlu ve sağlam kafalı dişiler yoğun, akıllı ve edepsiz bir konuşma yapabilir.

intizam, tatlılık, özen, kamunun fikri, ahlak, götlere saygının elini kolunu bağlamadığı, her zaman cesur, pislik ve düşmüş olan scum her yola gelir. bütün gösteriyi görmüştür -her bir parçasını- düzüşme sahnesini, emme sahnesini, zürefa sahnesini -hepsini, bu sahilin tamamını gezmiştir, her limanda, her iskelede bulunmuştur- çük limanı, kuku limanı..

anti-sekse varmadan önce epeyce seks yapması gerekir insanın ve scum bütün bu yollardan geçmiştir ve artık yeni bir gösteri için hazırdır, limandan yavaşça çıkıp harekete geçme hazırlıkları yapmaktadır. ama scum sabırsızdır, gelecek nesillerin mamur olacağı fikriyle teselli bulmaz. scum kendisi için de bir parça heyecanlı hayat ister.

eğer kadınların büyük bir çoğunluğu bugün scum olsaydı, emek gücü içinden çekilebilir ve böylece bütün ulusu felç ederek birkaç hafta içinde ülkenin denetimini tamamen ellerine geçirebilirdi.

bunun dışında, tek bir tanesi bile ekonomiyi ve başka her şeyi dağıtmaya yetecek ek önlemler şunlardır: kadınların kendilerini para sistemi dışında tanımlamaları, satın almamaları ve sadece yağmalamaları, istemedikleri yasalara uymayı reddetmeleri.

polis gücü. ulusal muhafızlar, ordu, donanma ve bahriye bir araya gelse bile nüfusun yarıdan fazlasını kapsayan bir isyanla baş edemez, özellikle de bu muhtaç oldukları insanların isyanı olunca.

eğer bütün kadınlar erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir.

o yüzden de çelişki kadınlarla erkekler arasında değildir; -scum'la, yani egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini, evreni yönetmeye layık gören, bu toplumun sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan kadınlarla tatlı, edilgen, kabul eden, yetiştirilmiş, terbiyeli, vakur, bağımlı, korkutulmuş, akılsız, güvensiz, onay arayan, babasının kızları arasındadır. ki bunlar bilmedikleri şeyle baş edemez, sırf tanıdık diye lağımda kulaç atmaya hazır ve orangutanlarla takılmaya razıdır; yalnızca koca babanın yanında kendilerini güvende hissederler, onları yönlendirecek güçlü kocaman bir adam olsun, içleri rahat eder. kendilerini onunla çok rahat hissederler ve başka bir hayat tanımazlar. zihinlerini, düşünce ve bakışlarını eril düzeye indirmişlerdir. sağduyu, hayal gücü ve zekâ yoksunudurlar. güneşin altında, daha doğrusu bataklıkta, rahatlatıcı, ego şişirici ve damızlık olarak işlev görürler. 

ama scum, milyonlarca götün yıkanmış beyinlerinin kendine gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır. harika kadınlar neden sıkıcı erkeklerin hızına ayak uydurmak zorunda? şahane ve salak olanların kaderi neden iç içe geçmiş olsun ki?

bir avuç scum, sistemi, sistemli bir biçimde becererek, mülke seçici bir biçimde zarar vererek ve cinayet aracılığıyla bir yıl içinde ülkeyi eline geçirebilir.

scum kıçlarından dürtünce hale yola girerler.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

22.06.2020

eğitimin görevi

zygmunt bauman

"hayata hazırlamak" -bütün eğitim faaliyetlerinin sürekli, değişmez görevi- her şeyden önce gündelik hayatı sürdürme yeteneğini, belirsizlik ve müphemlikte, farklı bakış açılarıyla uyum halinde, yanılmaz ve güvenilir otoritelerin yokluğunda geliştirmek anlamına gelmelidir; farklılığa hoşgörü ve farklı olma hakkına saygı gösterme arzusu anlamına gelmelidir; eleştiri ve özeleştiri melekelerini güçlendirme, kişinin yaptığı seçimlerin ve bu seçimlerin yol açtığı sonuçların sorumluluğunu üstlenmesinin gerektirdiği cesaret anlamına gelmelidir; "çerçeveleri değiştirme" ve özgürlükten kaçma ayartısına, yeni ve beklenmedik keyiflerin beraberinde getirdiği kararsızlık endişesiyle birlikte direnme yeteneğinin kazanılması anlamına gelmelidir.

8.04.2020

yabancılaşma

guy standing

prekaryayı yakından ilgilendiren şey meslek içi eğitim değil, "meslek için eğitim." kişisel gelişim, istihdam edilebilirlik, bağlantılar kurmak (networking), pek çok farklı alanda mevcut düşünce biçimleriyle bağlantı halinde kalabilmek için bilgi toplama becerisi, bu tarz faaliyetlerden bazıları. "vaktinizin %15'ini alanınızla ilgili eğitime ayırın." diyen bir danışman ayrıca "öz geçmişinizi her yıl yeniden yazın." tavsiyesinde de bulunuyor. başkalarını etkileme, kendini pazarlama ve olabildiğince farklı alanı kapsaması beklenen ve kişiyi yeterince yıpratan bu cv yenileme süreci oldukça zaman alıyor. bir taraftan ne kadar özel olduğumuzu göstermeye çalışırken diğer taraftan da herkesin yaptığı standart şeyi yapmamız, aslında yabancılaşmaya neden oluyor. prekarya ne zaman bunlara dur diyecek?