#psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.10.2022

umut

erich fromm

eğer insan umudunun boşa çıktığı deneyimini yaşamasaydı umudu nasıl daha güçlü ve bastırılmaz hale gelirdi?

umudun kırılmasının bir başka sonucuysa yüreğin katılaşmasıdır. çocuk suçlulardan katı ama etkileyici yetişkinlere dek birçok insanın yaşamlarının bir evresinde, belki beş yaşında, belki on iki, belki yirmi yaşında artık incinmeyi, üzülmeyi kaldıramayacak noktaya dayanmış olduğunu görürüz. bunlardan bazıları, ansızın bir şey görmüş ya da bir değişikliğe uğramışçasına artık buralarına geldiğine karar verirler. artık hiçbir şey hissetmemeye, kimsenin kendilerini incitmesine meydan vermemeye, ancak kendilerinin başkalarını incitebileceklerine karar verirler.

kendilerine dost ya da onları seven kişiler bulma konusunda şanssız olduklarından yakınabilirler; ama bu onların şanssızlığı değil, yazgısıdır. sevecenlik duygularını ve başkalarını anlama yetisini yitirdiklerinden kimseye dokunmazlar, kimse de onlara dokunamaz. yaşamdaki utkuları, kimseye gereksinme duymamaktır. dokunulmaz olmaktan gurur duyarlar, başkalarını incitebildiklerinden dolayı zevk duyarlar.

bu işin suç oluşturacak şekilde ya da yasal yollardan gerçekleştirilmesi, ruhbilimsel etmenlerden çok toplumsal etmenlere bağlıdır. bu insanların çoğu donmuşluklarını korurlar; dolayısıyla, yaşamları tükeninceye dek mutsuzdurlar. arada bir, bir mucize olur ve buzların erimesi süreci başlar. bunun nedeni belki de kaygı ve ilgilerine inandıkları bir kişiyle karşılaşmış olmaktır. yeni duygu boyutları açılmıştır. eğer şansları varsa buzları tümüyle erir ve tümden yok olmuş görünen umut tohumları canlanır.

21.04.2022

oedipus kompleksi

alfred adler

anneleri tarafından el bebek gül bebek büyütülen, her isteklerinin yerine getirilmesini başkalarından haklı olarak bekleyebilecekleri inancı içinde yetiştirilen, aile dışında ortaya koyacakları bağımsız çabalarla başkalarının ilgi ve sevgisini kazanmak diye bir şeyi asla yaşamamış bütün çocuklar, oedipus kompleksinin kurbanlarıdır.

gözyaşları ve sızlanmalar, toplumun rahatını kaçırmada ve başkalarını kendine kul köle yapmada son derece etkin bir araçtır.

erişkin kimseler olduklarında da annelerinin eteklerine yapışıp bırakmazlar. sevgide kendileriyle eşit haklara sahip bir arkadaş değil, hizmetlerine koşacak birini arar, destek ve yardımına en çok güvenecekleri kimse olarak da annelerini görürler. yeter ki ortada kendisini şımarık büyütecek, başka insanlara ilgi duymasını sağlamaya yanaşmayacak bir anne, kendisine umursamazlık ve soğuklukla davranacak bir baba bulunsun, her çocukta bir oedipus kompleksi yaratma olasılığı vardır.

17.04.2022

arketipler

carl gustav jung

dünya edebiyatındaki mitlerin ve masalların dünyanın neresinde ve ne zaman olursa olsun belirli motifleri içerdiğini saptadıkları, sayısız gözlemler sonucunda ortaya çıkmıştır. aynı motifleri, günümüz insanının fantezilerinde, düşlerinde, hezeyanlarında ve hayale kapılmalarında da görüyoruz. ben, bu tipik imgelere ve onların çağrışımlarına arketipsel düşünceler adını veriyorum.

bu tür düşünceler canlı oldukları oranda duyguların yoğunlaşmasına neden olurlar ve bizi etkileyip büyülerler. ruhun kalıtımsal yapısının içinde var olmasına karşın ifade edilemeyen bilinç dışının bir parçası gibidirler. bu nedenle, herhangi bir yerde ve çağda ansızın ortaya çıkan bu arketipler, içgüdüsel yapıları nedeniyle, duygu farklılıklarının ve duygu egemenliğinin oluşmasında en büyük etkendirler.

mitler bilimin ilk biçimleridir. günün unuttuğu mitleri geceler anlatır. bilincin bayağı ve bakmaya değmez bulduklarını ozanlar görür ve bir kahin gibi onları yeniden yaşama döndürürler.

zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.

dünya bizim başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz. tanrı bir complexio oppositorum olduğuna göre, her şey kelimenin tam anlamıyla olasıdır. gerçek ve düş, iyilik ve kötülük eşdeğerde başımıza gelebilir. bir mit, delphoi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlıdır ya da iki anlamlı olabilir. mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz; ama içgüdülerimizin bizim yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekir. mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: her ikisinin egemenliğinde de birey kısırlaşır.

tüm yaşamlar sonsuzluğu arzu ettiği için, bir insan baştan, ölümden sonra yaşamla bağlantılı mitlerin ve düşlerin doğamızda olan bir tür savunma fantezileri olduğunu varsayarak bu işi kestirip atabilir. buna verebileceğim tek yanıt mitin kendisidir. en azından, ruhun hiç olmazsa bir parçasının, yer ve zaman yasalarına uymadığını gösteren belirtiler var.

benim de yaşamımdan örnek olarak verdiğim birçok anı, önsezi ve yerle bağlantılı olmayan algılama olaylarının yanı sıra bu deneyimler, ruhun yer ve zaman nedenselliğiyle ilgili yasalara uymadığını kanıtlıyor. bu da, zaman ve yer kavramımızın ve bunun sonucu olarak da nedensellik kavramımızın eksik olduğunu gösterir. dünyanın tam bir resmini alabilmemiz için bir boyuta daha gereksinmemiz var. ancak o zaman olayların tümünü kapsayan eksiksiz bir açıklama getirebiliriz.

rasyonalistler, bugüne dek parapsikolojik olayların olmadığında ısrar ediyorlar; çünkü dünya görüşleri bu sorunsalın var olmasına ya da olmamasına bağlı. bu olaylar doğruysa, görünen dünyanın ardında farklı değerleri olan bir gerçeğin saklı olduğu sorunsalını göz ardı edemeyiz ve yer, zaman ve nedenselliğe dayanan dünyamızın, "ardında ve altında", "burada" ve "orada" ve "daha önce ve daha sonra" kavramlarının önemini yitirdiği başka bir düzenle bağlantılı olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. ruhsal varlığımızın en azından bir parçasının yer ve zamanla göreceli olduğuna kuşkum yok. bu görecelik, bilinçten giderek uzaklaşarak mutlak bir zaman ve yer yokluğuna doğru uzanıyor.

bilinçli olmanın aslında ne anlama geldiğini düşündüğümüzde, kozmosta olan bir olgunun eş zamanda içsel bir imge ürettiğini ve o olgunun bilincimizde de oluştuğunu anlar ve çok şaşarız. bilinç kendini yaratmaz. bilinmeyen derinliklerden kaynaklanır. çocuklukta giderek uyanır ve yaşadığımız sürece her sabah, bilinç dışı bir durum olan uykunun derinlerinden çıkıp uyanır. bilinç dışının asıl rahminden her gün yeniden doğan bir çocuk gibidir.

kuramsal bağlamda bilinç alanına sınır konamaz; çünkü sonu belli olmayan bir sürece dönüşme kapasitesi vardır. oysa deneysel bağlamda, bilinmeyenle karşılaştığında sınırına ulaşmış olur. bilinmeyen, bilmediğimiz ve bu nedenle bilinç alanının merkezi olan egoyla bağlantısının olamayacağı her şey demektir. iki tür bilinmeyen vardır. birincisi, dışsal olduğu için duyu yoluyla denenir; ikincisi de, hemen o anda deneyimlerinden geçtiğimiz içsel bilinmezlerdir. birinci grup dış dünyadaki, ikincisi de iç dünyadaki bilinmezleri içerir. biz bu ikinci gruba bilinç dışı adını veriyoruz.

bilinç dışı, zaman ve yer görecesi sonucunda, yalnızca duyumsal algılamaları kullanabilen bilinçten çok daha fazla bilgi kaynaklarına sahip olduğu için biz, ölümden sonra yaşamla ilgili mitimizi yalnızca bilinç dışının ani ortaya çıkışları ve düşlerdeki ipuçlarına dayandırabiliriz. bu değinmelere, kanıt bir yana, bir bilgi değeri bile yüklememiz olanaksızdır; ama buna karşın, bunlar mitleri genişletmek için uygun temellerdir. araştırıcı zihnin canlılığı için vazgeçilmez olan hammaddeyi sağlarlar. mitsel imgelerin ara dünyasını kesip attığınız zaman zihin kuramsal katılıklara kurban düşer. buna karşın, mitlerle fazla uğraşmak zayıf ve etkiye açık zihinler için tehlikelidir; çünkü bu tür zihinlerin belirgin olmayan göndermeleri somut bilgi sanmaları ve yalnızca fanteziler üretmeleri olasılığı vardır.

benlik, merkez olan ve düzeni sağlayan arketiptir. kişiliğin tümüdür. simgeleri daire, kare, dörtlük, çocuk, mandala vb.dir.

bütün enerjiler karşıtların ürünleri olduğu gibi, ruhta da içsel kutuplaşma vardır. herakleitos'un uzun bir süre önce anladığı gibi, ruhun canlılığı için vazgeçilmez bir ögedir bu. hem kuramsal hem de işlevsel bağlamda, tüm canlıların yapısında kutuplaşma vardır. bu büyük güçle başa çıkacak olan, ancak binlerce yılda, o da sayısız koruyucu önlemlerle varlığı oluşabilen kırılgan benliktir.

benliğin varoluşunun nedeni de, büyük bir olasılıkla, tüm karşıtların dengeli bir durum içinde olmak isteğinden kaynaklanıyor. denge, sıcakla soğuğun, yüksekle alçağın vs. çatışmasından çıkan enerji alışverişi sonucu kurulur. bilinçli ruhsal yaşamın altında yatan enerji, ondan önce oluşur ve bu nedenle, ilk zamanlarında bilinç dışıdır. bilinçliliğe yaklaştıkça, numenin bağlantıları ilk önce, enerjinin yaşamsal kaynağı gibi görünen mana, tanrı, şeytan vb. doğaüstü yansıtmalar olarak ortaya çıkarlar ve bu süreç, bu doğaüstü biçimler kabul edildiği sürece geçerlidir. bunlar zamanla soluklaşıp güçlerini yitirdiklerinde benliğin, yani gündelik yaşamın içindeki insanın bu enerji kaynağını sahiplendiği anlaşılıyor. bu sahiplenmeyi hiç de açık olmayan ama tam olan şu ifadeyle tanımlayabiliriz: bir yanda bu enerjiyi elde etmeye çalışıp hatta elde ettiğini sanırken, öte yandan bu enerji onu elde eder.

anima ve animus; bir erkeğin bilinç dışı dişi doğasının, bir kadının da bilinç dışı erkek doğasının kişileştirilmesidir. bu çift cinsellik biyolojik bir gerçektir ve dişi ya da erkek olmak bunlardan birini saptayan genlerin sayısına bağlıdır. azınlıkta kalan karşı genler, karşıt bir kişilik oluştururlar ve bu durum genelde bilinç dışı kalır. anima ve animus tipik olarak kendilerini düşlerdeki ve fantezilerdeki kişilikler (düşsel kız, düşsel sevgili vb.) olarak gösterirler. başka bir olasılıkta, bir erkeğin mantığa uymayan duygularında ve bir kadının mantığa uymayan düşüncelerinde ortaya çıkmalarıdır. davranışları düzenledikleri için en etkin iki arketip bunlardır.

her erkek, içinde, o ya da bu kadına ait olmayan sonsuz bir kadın imgesi taşır. bu imge özünde bilinç dışıdır ve erkeğin organik sistemindeki asıl kadın biçiminin, yani bir arketipin, kalıtımsal bir ögesidir. bu asıl resim, kadınlığın tüm atasal deneyimlerinin ve o güne dek kadınlığın bıraktığı izlerin bir birikiminden oluşur. imge bilinç dışı olduğu için sevilene bilinçsizce yansıtılır. tutkuya ya da nefrete neden olan budur.

1.10.2021

delilik

j.g. ballard: biz ayakdeğirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.

susanna tamaro: artık insanın nasıl delirdiğini kolayca anlıyorum; yalnız kalmak ve o sesi kesecek düğmeyi bulamamak yeterli.

turgenyev: hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor; kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmaz.

saul bellow: ihtiyar william james haklıysa, mutluluk enerjinin en üst seviyelerinde yaşamaksa ve dünyaya gelişimizin gayesi mutluluk peşinde koşmaksa, delilik katıksız mutluluktur ve siyasi müeyyidelerle koruma altına alınmalıdır.

hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.

joyce carol oates: delirmek, bir şeyin inanmak istediğimiz gibi olduğuna inanmaktır, öyle olmadığını bilmemize karşın. delirmemek ise insanın en derin ve derinlikli isteklerinin gerçekte olanla hiçbir ilgisi olmadığını kabullenmektir.

ursula k. le guin: hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?

27.09.2021

insan

carl gustav jung

biz insanlar, her ne kadar özel yaşamlarımız varsa da, büyük bir oranda, yaşadığı yıllar yüzyıllarla sayılan ortak bir ruhun temsilcileri, kurbanları ve geliştiricileriyiz. çoğu zaman, dünya sahnesinde sesi çıkmadan rol alanlardan biri olduğumuzun farkına bile varmadan, bir ömür boyu kendi kafamıza göre yaşadığımızı varsayabiliriz. farkında olmasak da, bilinçdışı olduklarında bizi daha da çok etkileyen bazı gerçekler vardır. en azından benliğimizin bir parçası yüzyıllarda yaşar.

bunun yalnızca bana özgü bir merak olmadığına, insanın içselliğine ısrarla girmeye çalışan ve neredeyse iki bin yıldır ciddi bir biçimde ona yüzeysel bilinç bilgisini ve onun gerektirdiği kişiliği aktarmaya çalışan batı dini bir kanıttır: "non foras ire, in interiore homine habitat veritas!" (dışarıda arama; gerçek, insanın içindedir.)

insan neydi ki? "tümü, köpek yavruları gibi aptal ve kör doğuyor ve tanrı'nın öbür yaratıkları gibi yalnızca içinde el yordamıyla dolaştıkları karanlığı hiçbir zaman yeterince aydınlatamayan iyice solgun bir ışığa sahipler."

insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

küçük, öylesine geçici bilincimizin farkına varabildiği şeylerin dışında hiçbir şeyin varlığından haberimizin olmamasının ne anlama geldiğini kavrayabilmekten henüz çok uzağız.

bireyin yargılarını en başından beri saptayan ve kısıtlayan, o bireyin psikolojik türüdür. insanoğlunun yüce değerlendirmelere bile karşı çıkan zihinsel bir yönü vardır. insanı biçimlendiren ve gelişmesini sağlayan, bilinçdışının içeriğine eğilebilmesidir.

insan, yaratılışın tamamlanabilmesi için gerekliydi; çünkü insanın kendisi ikinci bir yaratıcıydı, dünyaya nesnel varlığını kazandıran oydu. milyonlarca yıldır onun duyusu, görüşü, sessizce yemek yemesi, doğum yapması, ölmesi ve başını sallaması bile olmasaydı, dünya bilinmeyen son gününe dek, varoluşunun ortaya çıkmadığı koyu bir karanlığın içinde sürer giderdi. nesnel varoluşu ve anlamı yaratan insandır ve insan varoluşun yüce sürecinde vazgeçilmez yerini almıştır.

tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez.

"tehlike olan yerde kurtuluş da vardır." (hölderlin)

kişileşme yolundaysanız ve kendi yaşamınızı sürüyorsanız, hataları hesaba katmanız gerekir. yaşam, onlar olmadan tam bir yaşam olmaz. hiçbir şeyin bir an bile garantisi yoktur. her an hataya düşebilir ya da ölümcül bir tehlikeyle karşılaşabiliriz. güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. o zaman da zaten hiçbir şey olmamaya başlar. en azından, doğru şeyler olmamaya başlar. güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır.

insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur. goethe'nin sözlerini anımsıyorum:

"herkesin gizlice sokulduğu kapıları
cüret et sen ardına dek açmaya."

6.09.2021

hayata hazır olmamak

alfred adler

erişkinlik yaşamı için doğru dürüst hazırlanmamış bir çocuk; iş, toplumsal yaşam, sevgi ve evlilik sorunlarıyla yüz yüze gelir gelmez, bazen neye uğradığını şaşırır. bu sorunlarla başa çıkabileceği umudunu tümüyle yitirir. toplumsal yaşama katılmada ürkek ve çekingen davranır. kendini dış dünyadan soyutlar ve eve kapanır. iş konusuna gelince, hoşuna gidecek bir meslek bulup çalışamaz bir türlü. hiçbir işte dikiş tutturamayacağı kesindir. sevgi ve evlilik konusunda ise kendi cinsiyetinden olmayanlar karşısında kalakalır, en iyi olasılıkla kaçar onlardan. kendisine bir şey söylendiğinde kızarıp bozarır, bir yanıt veremez. her geçen gün umutsuzluğu biraz daha büyür. sonunda yaşamın tüm sorunları karşısında elinden hiçbir şey gelmeyen bir kişi konumuna sürüklenir, bundan böyle hiç kimsenin durumuna akıl erdiremediği birine dönüşür. başka insanların yüzüne bakmak istemez, başkalarıyla konuşmaz, başkalarının söylediklerini kulak verip dinlemez. ne çalışır ne de okur. sürekli hayaller, düşlerle vakit geçirir. kendisine kala kala az buçuk bir cinsel etkinlik alanı kalır, o kadar. bu da dementia praecox denilen bir çeşit akıl hastalığı izlenimini uyandırır; ama hastalık tümüyle yanılgıdan başka bir şey değildir. özgüven duygusuna yeniden kavuşması sağlanıp da yanlış yolda olduğu kafasına sokularak izleyebileceği daha iyi bir yol kendisine gösterildi mi, böyle bir çocuk pekala iyileştirilebilir. ancak kolay bir iş değildir bu; çünkü bütün bir yaşamın, bütün bir yaşama ilişkin alışkanlıkların hale yola koyulması, rayına oturtulması gerekir. geçmişin, bugünün ve geleceğin anlamının "kişisel zekanın" (kişisel görüşlerin) değil bilimin ışığında irdelenmesi zorunludur.

6.08.2021

mantık öncesi zihin

carl gustav jung

"büyü, balta girmemiş ormanların bilimidir."

ilkel insanın bizden köklü bir şekilde farklı düşündüğünü, hissettiğini ve algıladığını gösteren hiçbir şey yoktur. ruhsal işleyişi aynıdır; ancak temel varsayımları değişiktir.

bizim için insanların yaşlılık veya ölümcül bir hastalık nedeniyle ölmesi gayet mantıklı görünürken, ilkel insan için durum farklıdır. o, yaşlı bir insan öldüğünde, ölümün yaşlılık sonucu olduğuna inanmaz. daha uzun yaşayan insanların bulunduğunu söyler.

benzer şekilde, hiç kimse bir hastalık sonucu ölemez, çünkü aynı hastalıktan iyileşen veya o hastalığa hiç yakalanmayan insanlar vardır. ona göre asıl neden her zaman büyüdür. insanı ya bir ruh öldürür ya da büyü.

bu hikaye zihnin "mantık öncesi" düzeyinin özelliklerini gösteren mükemmel bir örnektir. buna "mantık öncesi" diyoruz, çünkü böyle bir açıklama bize bütünüyle mantıksız görünüyor. ama bunu bu kadar çarpıcı kabul etmemizin nedeni ilkel insanın varsayımlarından tamamen farklı varsayımlardan yola çıkmamızdır. eğer biz de, doğal nedenler olarak bilinen şeyler yerine, büyücülerin ve gizemli güçlerin varlığına onun kadar inansaydık, onun açıklamaları bize de son derece mantıklı gelecekti.

aslında, ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. onun varsayımları bizimkilerden farklıdır ve onu bizden farklı kılan da bu özelliğidir. düşünceleri ve davranışları bizimkilerden değişik temeller üzerine oturur. olağanın dışındaki her şey onu huzursuz eder, korkutur ve o bunu bizim doğaüstü dediğimiz şeylerle bağlantılandırır. o bunları elbette doğaüstü olarak görmemektedir; aksine, bunlar onun deneyim dünyasına aittirler.

ilkel insanların kendilerini ilgilendiren konulara odaklanma kapasitelerini inkar etmek mümkün değildir.

eğer biz de bizi ilgilendirmeyen konulara dikkatimizi yoğunlaştırmaya uğraşırsak, ne kadar kısa sürede odaklanma gücümüzün azaldığını görebiliriz. onlar gibi, biz de duygusal dip akıntılarımıza bağımlıyız.

bizim dünyamızda görülmez, gizli, kişinin görüşüne bağlı ve doğaüstü güçler diye bilinen şeylerin geçerli bir yeri olamaz. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

bizim canımızı sıkan, kazaların nedenlerini bilemememiz değildir; asıl sinirlendiğimiz şey kötü olayların burada ve şimdi keyfi bir biçimde başımıza gelebileceğidir. en azından, bizi bu şekilde çarpar. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

ilkel insan yargılarına çevresindeki dünyanın gerçeklerine dayanarak ulaşır. beklenmedik bir olay gerçekleştiğinde haklı olarak şaşırır ve bunun özel nedenlerini bilmek ister. bu noktaya kadar aynı bizim gibi davranır. ama o bunun da ötesine gider, bizi geçer. tesadüfün denetlenemez gücü hakkında bir, veya birden fazla, teorisi vardır. biz "tamamen tesadüf" deriz. o "hesapçı bir niyet" der. o bilimin beklentisi olan neden-sonuç bağlantılarını göstermeyen olayları, yani nedensellik zincirini kıran akıl karıştırıcı şeyleri, yani olayların geri kalan yarısını oluşturan şeyleri vurgular. uzun zaman önce genel kurallara itaat ederken kendisini doğaya uydurmuştur; onu asıl korkutan şey içinde gücü nedeniyle, denetlenemez ve hesaplanamaz bir temsilcinin varlığını gördüğü beklenmedik rastlantıdır. ilkel insan burada da haklıdır. olağanın dışındaki her şeyin onu korkutmasını anlamak kolaydır.

ilkel insana kendi dünyasında güvenlik duygusu veren şey olağan hadiselerin düzenliliğidir. istisnai her durum kefareti ödenmesi gereken denetlenemez bir gücün korkutucu gösterisidir.

bir süre kaldığım, elgon dağı'nın güneyindeki bölgelerde çok sayıda karıncayiyen bulunuyordu. karıncayiyen ürkek, gece yaşayan, nadiren görülebilen bir hayvandır. bunlardan birisini gündüz görmek, yerliler için, bizim bir derenin yokuş yukarı aktığını görmemiz kadar şaşırtıcı ve olağandışı bir olaydır. derenin aniden yerçekimini yendiği bazı durumları biliyor olsak bile daha az şaşırmayız. büyük miktarda su ile çevrili yaşıyoruz ve suyun yerçekimine uymamaya karar verdiği zaman neler olabileceğini kolayca hayal edebiliriz. işte ilkel insan da kendi dünyasındaki olaylar hakkında böyle hisseder. karıncayiyenlerin alışkanlıklarını çok iyi bilmektedir, onlardan birinin doğa kurallarına uymaması hesaplanamaz bir hareket tarzını gösterir.

ilkel insan her şeyden o kadar etkilenir ki, dünyasının kurallarının bozulması onu öngörülemez olasılıklara karşı savunmasız bırakır. bu tür bir istisna bir kuyruklu yıldıza veya güneş tutulmasına benzer bir işaret, bir kehanettir. arkaik insanın bakış açısıyla, karıncayiyenin gündüz vakti görülmesinin doğal bir nedeni olamayacağına göre bunun arkasında gizli bir gücün bulunması gerekir. ve kozmik yasaları çiğneyen bir gücün alarm verici gösterisi elbette kendini savunmayı veya öfkeyi yatıştırmak için sıradışı şeylerin yapılmasını gerektirir. komşu köylerin uyarılması ve karıncayiyenin acılar içinde yakalanarak öldürülmesi zorunludur. karıncayiyeni gören adamın anne tarafından en büyük dayısı bir boğasını kurban verir. adam sunak çukuruna inerek hayvanın etinden ilk parçayı kopartır, sonra dayısı ve törendeki diğer katılımcılar da hayvanın etinden yerler. bu şekilde doğanın tehlikeli isteğinin kefareti ödenir.

düzenli bir şekilde gerçekleşeni gözlemek kolaydır, çünkü ona hazırlıklıyızdır. bilgi ve hüner ancak olayların düzeninin kavranamaz biçimde denetimsizce bozulduğu durumlarda gerekir.

pueblo yerlisi iyi bir ruh halinde değilse, erkekler konseyine katılmaz. eski romalı evinden ayrılırken eşiğe takılırsa o günkü planlarını değiştirirdi. bu bize anlamsız gelebilir, ama ilkel koşullar altında bir insanın bu kehanetlere karşı en azından tetikte olması gerekir.

dünya hâlâ tiksinilen insanlar ve günah keçileriyle doludur, aynı eskiden cadılarla ve kurt adamlarla dolu olduğu gibi.

ruhsal yansıtma, psikolojinin en sık görülen olgularından biridir. lévy-brühl'ün ilkel insanın belirgin bir özelliği olarak gösterdiği participation mystique (gizemli ortaklık) ile aynı şeydir. biz sadece ona değişik bir isim veririz ve genellikle bunun suçlusu olduğumuzu inkar ederiz. kendimizde bilincinde olmadığımız her şeyi komşumuzda keşfederiz ve ona göre davranırız. uygarlığımızda ona zehir içirtmeyiz; onu yakmayız veya onu çivilemeyiz; ama onu en derin inançlarla vurgulanmış ahlaki yargılar kanalıyla yaralarız. onda mücadele ettiğimiz şey genellikle bizim kendi kötü yönümüzdür.

8.05.2021

olumlama

scott adams

"olumlamalardan bahsettiklerini duydum," dedim, yaşlı adamın beynindeki tünellerden birini daha keşfe çıkma fırsatını bularak.

"hedeflerimizi günde on beş defa yazıyoruz, sonra nasıl oluyorsa sanki sihirli bir el değmişçesine gerçekleşiveriyorlar. buna tam anlamıyla inanan insanlar tanıyorum. bu gerçekten işe yarıyor mu?"

"yanıt çetrefil."

"zamanım var." dedim.

"olumlamaları kullanan insanlar ne istediklerini biliyorlar ve bunun için çaba göstermeye istekliler; yoksa zaten günde on beş defa hedeflerini yazacak hevesleri olmazdı. ortalama bir insandan daha fazla başarı kazanmaları şaşırtıcı gelmemeli."

"daha fazla çalıştıkları için mi?"

"ne istediklerini bildikleri için" dedi.

"çok çalışma ve fedakârlıkta bulunma kabiliyeti, ne istediklerini tam olarak bilenlere özgüdür. çoğu insan hedefleri olduğuna inanır; fakat aslında sahip oldukları şey sadece arzularıdır. hedeflerinin çok çalışmadan, fedakârlıkta bulunmadan veya riske girmeden zengin olmak olduğunu söyleyebilirler. bu bir hedef değil, hayaldir. bu tip insanlar, her gün olumlama yazmaya pek de meyilli olmazlar; çünkü bu zaten başlı başına bir çabadır. bu tip insanların büyük ölçüde başarılı olması da pek olası değildir."

"yani olumlamalar aslında gereksiz mi?"

"olumlamaların bir amacı var. hedefleri her gün yeniden yazmak, insanın daha yüksek seviyede odaklanmasını sağlar. zihni, çevredeki fırsatları daha iyi fark etmesi için akort eder."

"zihni akort etmekten ne kastediyorsunuz?"

"hiç tuhaf bir kelime duyup hemen sonra bu kelimeyi yeniden duyduğun oldu mu?"

"neredeyse her zaman" dedim.

"çok acayip. sanki bir kelimeyi ilk kez duymak, o kelimenin her yerde karşıma çıkmasına yol açıyor. örneğin kesek. geçen hafta bir çimen tohumu torbasının üstünde görene kadar bu kelimeyi hiç duymamıştım. o gece bir partideydim, birden adamın biri bu kelimeyi kullandı. bu kelimeyi hayatımda daha önce hiç duymadığımdan neredeyse eminim, sonra birkaç saat içinde iki kere duymuş oldum. bunun olma olasılığı nedir ki?"

"sonra dün gece bizim sokağın aşağısında oturan komşumun evindeydim, yeni aldığı masada bilardo oynuyorduk. komşuma, hiç langırt oynayıp oynamadığını sordum. hani şu minik futbolculara bağlı kolları kullanarak karşındakinin kalesine tahta bir topu sokmayı denediğin oyun. yirmi dakika boyunca langırttan bahsettik, üniversitedeyken ikimizin de nasıl langırt oynadığından ama yıllardır bir langırt masası bile görmediğimizden falan. en son langırt kelimesini kullandığım zamanı bile hatırlamıyorum. on beş dakika sonra, evime doğru yürüyorum ve dikkatimi komşulardan birisinin penceresinden görünen bir şey çekiyor. eğer bunlar langırt oynayan bir grup çocuk değilse ne olayım. o evin önünden binlerce defa geçtim ama o langırt masasını daha önce hiç görmedim."

"beynin, çevrenin yalnızca küçük bir bölümünü işlemden geçiriyor." dedi. "uyanık kaldığın her an seni bombardımana tutan bilginin hacmiyle çökme riski var. beynin, çevrenin, sana bir şey ifade etmeyen % 99.9'luk kısmını süzerek dengeleniyor. kesek kelimesini ilk kez duyup kafanın içinde döndürdüğünde, zihnin kendisini o kelimeye akort etmiş oldu. işte bu yüzden çok yakın bir zamanda, onu yeniden duydun."

"yine de bu bir tesadüf. etrafımdaki insanların bütün gün kesek deyip durduklarını sanmıyorum."

"tabii, olasılığın hâlâ bir rolü var. fakat kesek ve langırt bu hafta zihnini akort etmene yol açan alışılmadık kelime ve kavramlardan sadece ikisi. diğerleri karşına yeniden çıkmadıkları için yoklukları dikkatini çekmedi. mümkün olan bütün tesadüfleri düşündüğünde, her gün birkaç tanesiyle karşılaşman şaşırtıcı değil.

"olumlama yapan bir insan, zihnini akort etme eylemini bir üst düzeyde gerçekleştiriyordur. her gün hedefe yoğunlaşma işlemi, çevredeki fırsatların farkına varma olasılığını büyük ölçüde arttırır. tesadüf, her gün hedefleri yazma eyleminin, çevremizin fırsat üretmesini sağladığı ilüzyonunu yaratır. fakat gerçekte değişen tek şey, insanın fırsatların farkına varma kabiliyetidir. bu üstünlüğü az bir şeymiş gibi göstermek istemem çünkü fırsatları fark edebilme kabiliyeti başarı için elzemdir."

"belki de işin bir kısmı budur." dedim. "oysa ben olumlama kullanan insanların başına gelen oldukça şaşırtıcı tesadüfler duymuştum. bir arkadaşım gelirini iki katına çıkarmak için olumlamalar yazıyordu ve ortada hiçbir şey yokken, şirketler için personel arayan birinden telefon aldı. iki hafta sonra maaşının iki katına yeni bir işe başlamıştı. bunu nasıl açıklayacaksınız?"

"arkadaşının belirli bir hedefi vardı ve buna ulaşmak için hayatında değişiklikler yapmaya istekliydi." diye yanıt verdi. "olumlama kullanma azmi, başarısının nedeni değil, iyi bir öngörüsüydü. senin örneğindeki personelci, o ay pek çok insanın maaşının artmasını sağladı. arkadaşın onlardan birisiydi.

"olumlama kullanan insanlar, çevrenin kendi arzularına ayak uydurmasını sağladıkları duygusuna kapılırlar. bu son derece zevkli bir duygudur; çünkü kontrol ilüzyonu, sahip olabileceğin en büyük ilüzyonlardan biridir."

"olumlamaları zihnin bilinç ve bilinçaltı kısımları arasında bir nevi iletişim kanalı olarak da görebiliriz. bilinçaltı, geleceği öngörme konusunda genelde zihnin rasyonel kısmından daha başarılıdır. eğer bilinçaltın bir yıl boyunca her gün on beş defa 'ünlü bir balerin olacağım.' diye yazmana izin veriyorsa, sana bir şeyler anlatmaya çalışıyor demektir. bilinçaltın sana olasılığın yüksek olduğunu, fedakârlıklarda bulunmana izin vereceğini, önündeki zorlu çalışmayı atlatmanı sağlayacak tatmini yaşatacağını söylüyordur. öte yandan, eğer olumlamanı birkaç gün boyunca yazdıysan ve bu iş sana yük olmaya başladıysa, bilinçaltın sana olasılığın yüksek olmadığı mesajını net bir şekilde iletiyordur."

"bilinçaltının geleceği öngörme konusunda neden bilinçli zihnimden daha başarılı olacağını anlayamıyorum. bilinçaltının mantık dışı olduğunu sanıyordum." dedim.

"bilinçaltı, olasılıkları ölçen bir makinedir. doğal işleyişi budur. gerçi her zaman iyi sonuç vermez. bilinçaltın, eğer şapkalı insanlarla yaptığın son üç iş anlaşmasında para kaybettiğini fark ederse, şapkalı insanlara bir daha asla güvenmezsin. bilinçaltın her zaman haklı değildir; olasılıkölçeri besleyen bilginin niteliğine bağımlıdır. şansına, bilinçaltının en iyi bildiği konu sensindir; çünkü seni rahimde olduğun zamanlardan beri tanımaktadır. eğer bilinçaltın, yoğun olmana rağmen her gün 'gelirimi ikiye katlayacağım.' diye yazmana izin veriyorsa, olasılıkları beğenmiş demektir; ki böyle bir öngörü için gerekli yetkiye sahiptir."

"olumlamalar bundan fazlası olamaz mı?" diye sordum. "şeylerin aslında göründükleri gibi olmadığını söyleyip durdunuz; peki ya kim hedefler üzerine yoğunlaşmanın olasılığı değiştirmediğini söyleyebilir ki?"

"devam et" dedi.

"tamam, farz edin ki bir gemi kaptanısınız fakat kör ve sağırsınız. tayfanıza emirler yağdırıyorsunuz ama onların bu emirleri duyduğunu veya onlara uyduğunu kesin olarak bilmiyorsunuz. bildiğiniz tek şey, iklimi daha sıcak olan bir limana gitmek istediğinizde, birkaç gün içerisinde daha sıcak bir yerde olduğunuz. ekibinizin, emrinize uyup uymadığından veya sizi bir başka sıcak yere götürüp götürmediğinden emin olamazsınız. aslında hiçbir yere gidilmemiş ve sadece hava ısınmış da olabilir. eğer, dediğiniz gibi, zihinlerimiz birer ilüzyon jeneratörüyse, o zaman biz de evrene emirler yağdırıp bir fark yaratmayı uman sağır ve kör gemi kaptanlarına benziyoruz. neyin kesin sonuç verip, neyin sadece sonuç veriyormuş gibi göründüğünü bilmemizin bir yolu yok. dolayısıyla, sonuç verdiğinden emin olamasak bile sonuç veriyormuş gibi görünen her şeyi denemek mantıklı değil mi?"

"sende potansiyel var." dedi. bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.

3.03.2021

kalıtım

alfred adler

karakterin kalıtımsal bazı parçaları içerdiği düşüncesi bin yıllardır sürüp gelmiş bir batıl inançtan başka şey değildir. ne zaman insanlar sorumluluktan kaçmış ve kaderci bir görüşü benimsemişlerse, kalıtımsal karakter özellikleri öğretisi hemen hiç şaşmaksızın sahnede boy göstermiştir. bu öğreti, en basit şekliyle bir çocuğun iyi ya da kötü bir insan olarak gözlerini dünyaya açtığı inancında açığa vurur kendini. böyle bir inancın ne kadar saçma sayılacağını kanıtlamak zor değildir. hiçbir sorumluluk altına girmemek için duyulan alabildiğine güçlü bir istek böyle bir inancı ayakta tutabilir ancak. karakter özelliklerine ilişkin diğer nitelemeler gibi, "iyi" ya da "kötü" nitelemesi de yalnız toplumsal yaşamla bağlantılı olarak bir anlam taşır, "başkalarının esenliği için yararlı" ya da "başkalarının esenliği için zararlı" yargısını önkoşul olarak gerektirir. doğmadan önce çocuk, kastettiğimiz anlamda bir insan topluluğu içinde bulunmaz, doğduktan sonra ise her iki yönde gelişim olanağına sahiptir. iki yönden hangisine sapacağı, çevresinden ve kendi vücudundan kaynaklanacak izlenim ve duyumlara, beri yandan söz konusu izlenim ve duyumları değerlendiriş biçimine bağlıdır. ama hepsinden çok bağlı olduğu şey, çocuğa verilecek eğitimdir.

5.02.2021

nevrotik insan

sigmund freud

her birey, ruhsal yapısının, boşaltılmayı gerektiren uyarım miktarıyla başa çıkma işlevini yerine getiremediği bir sınıra sahiptir. 

istisnasız bütün nevrotiklerin bilinç dışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olmanın itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüğe dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir. 

nevrozların nedenselliğine ilişkin iyi bir iç gözlem, bu hastalıkların özünün sadece organizmanın cinsel süreçlerindeki bir rahatsızlıkta yattığını gösterir. cinsel yaşam normal ise nevroz söz konusu olamaz. 

erkeğin hayallerine ilişkin yakından bir inceleme, bütün kahramanlık gösterilerinin ve bütün başarılarının, sadece onu diğer erkeklere tercih edecek bir kadını hoşnut etmeyi amaçladığını gösterir. bu fanteziler, yoksunluktan ve özlemden kaynaklanan arzuların doyumuna hizmet eder.

nevrozun en açık, en kolay gözlenebilir, en anlaşılır başlatıcı nedeni, genel bir terimle engellenme olarak tanımlanabilecek dışsal bir etkende görülebilir. kişi, sevgi -aşk- ihtiyacı dış dünyadaki gerçek bir nesneyle doyurulduğu sürece sağlıklıdır; yerine bir başkası konmaksızın bu nesne elinden alındığı an hasta olur. burada mutluluk sağlıkla, mutsuzluk ise nevrozla çakışır. burada kader doktordan daha kolay çare sunar; çünkü yaşam, hastaya kaybettiği doyumun yerine koyabileceği bir başka nesne bulma şansı tanıyabilir. 

kadınların cinsel işlevin kaybedilmesinden sonra kişiliklerinin çoğu kez özgün bir değişikliğe uğradığı çok iyi bilinen ve şikayete konu olan bir olgudur. bu kadınlar kavgacı, geçimsiz, zorba, dar kafalı, aç gözlü olurlar; yani, daha önce kadınlık dönemlerinde sahip olmadıkları tipik sadistik ve anal-erotik eğilimler sergilerler.

bütün nevrotiklerin, belki de bütün insanların bilinçsiz fantezileri arasında, hemen her zaman bulunan ve analizle ortaya çıkarılabilen bir fantezi vardır: ebeveynler arasındaki cinsel ilişkiyi izleme fantezisi.

kıskançlık da tıpkı hüzün gibi normal denebilecek duygusal durumlardan biridir. birisi bu duygudan yoksunmuş gibi göründüğü zaman kıskançlığın ağır bir bastırmaya uğradığı, dolayısıyla söz konusu kişinin bilinçsiz ruhsal yaşamında çok daha büyük bir rol oynadığı söylenebilir.

nevroz, ego ile id arasındaki çatışmanın sonucuyken, psikoz ego ile dış dünya arasındaki ilişkilerdeki benzer bir rahatsızlığın sonucudur. nevroz gerçekliği inkar etmez, sadece görmezlikten gelir; buna karşılık psikoz gerçekliği inkar eder ve onun yerine başka bir şey koymaya çalışır.

24.11.2020

aşağılık kompleksi

alfred adler

mastürbasyon, erken boşalma, iktidarsızlık ve sapıklık, karşı cinsle ilişki kurmada yetersizlik korkusundan doğup çıkmış kararsız bir yaşam üslubunun belirtileridir. "neden bu yetersizlik korkusu?" diye soracak olursak, korkuya eşlik eden egemenlik amacını karşımızda buluruz. soruya alacağımız yanıt ancak şu olabilir: "insan fazlasıyla büyük bir başarıya kavuşmayı amaç edinmiştir de ondan."

yetersizlik duygusu binlerce değişik kılıkta açığa vurabilir kendini. ilk kez hayvanat bahçesine götürülen üç çocuğa ilişkin bir anekdotu aktararak belki bunu somut şekilde anlatabilirim: bir aslan kafesinin önüne geldiklerinde çocuklardan biri annelerinin arkasına saklanarak şöyle der: "eve gitmek istiyorum." olduğu yerden kıpırdanamayan ikinci çocuk ise benzi sapsarı kesilip titreyerek: "hiç korkmuyorum; ama hiç!" der. aslana dik dik bakan üçüncü çocuk ise annesine dönüp: "yüzüne tüküreyim mi şunun?" diye sorar.

gerçekte üç çocuğun üçü de aslan karşısında bir yetersizlik duygusuna kapılmış; ama her biri içindeki duyguyu başka biçimde, kendi yaşam üslubuna uygun olarak dile getirmiştir.

21.11.2020

şizofreni

aldous huxley

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer. bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz, yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

16.09.2020

terapi

carl gustav jung

"en derin ve en önemli konuşmalarım hep adı sanı bilinmeyen insanlarla oldu."

psikiyatri vakalarının çoğunda hastanın dile getirilmemiş bir öyküsü vardır ve kural olarak bu öyküyü kimse bilmez. tedaviye ancak tümüyle kişisel olan bu öyküyü iyice irdeledikten sonra başlanabilir. hastanın gizidir bu ve hasta bu kayaya çarparak parçalanmıştır. gizli öyküsü bilinirse tedavi için bir anahtar elde edilmiş olur. doktorun görevi, bu gizle ilgili bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağını düşünmektir.

çoğu vakada bilincin malzemesini taramak yetersiz kalır. bazı vakalarda çağrışım deneyi yolu açabilir. düşlerinin yorumu ya da hastayla uzun ve sabırlı bir iletişim kurmak da. tedavide göz önünde bulundurulması gereken nokta hastanın tüm kişiliğidir, yalnızca bulgular değil. tüm kişiliğini zorlayan sorular sorulmalıdır.

psikozun arkasında bir kişilik, bir yaşam öyküsü, umutlar ve istekler yatar. anlamıyorsak suç bizdedir. ilk kez, kişiliğin genel psikolojisinin psikozun içinde saklı olduğunu ve insana özgü çelişkilere burada da rastladığımızı fark ettim. hastalar tepkisiz ya da tümüyle geri zekalı gibi görünseler bile zihinlerinde varsayılandan çok daha fazlası olup bitiyor ve çok daha fazla anlam var. akıl hastalığının derinlerine indiğimizde yeni ve bilinmeyen hiçbir şeyle karşılaşmayız. bulduğumuz, bizim de altyapımızdır.

bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.

kültürlü ve zeki hastalarla karşılaştığınızda meslek bilgisi yetersiz kalır. tüm kuramsal varsayımları bir kenara atarak hastayı neyin motive ettiğini anlamak zorundasınızdır. bunu yapamazsanız gereksiz bir dirençle karşılaşırsınız. önemli olan bir kuramın yerine oturması değil, hastanın kendini bir birey kabul etmesidir. bu da doktorun bilmesi gereken ortak görüşlere göndermeler yapmak demektir. bunun gerçekleşmesinde tıp eğitimi yetersiz kalır; çünkü bir insanın ruhu bir muayenehanenin kısıtlı sınırlarının dışına taşan çok geniş bir ufka sahiptir.

bir doktor ancak kendi etkilenirse etkileyebilir. yalnızca yaralı bir doktor iyileştirebilir. kişiliğini bir zırhın içine gizlerse etkili olamaz.

her terapistin başka bir bakış açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. analistlere her zaman, "kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun." öğüdünü veririm. özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel içgörüleri vardır. erkeklerin içlerini okurlar ve anima'larının karmaşıklığını görürler. bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!

ön yargılar ruhsal yaşamın dolu dolu yaşanmasını engeller ve onu yıpratırlar.

hiçbir zaman hastayı başka birine dönüştürmeye çalışmam. benim için önemli olan, hastanın kendi görüşünü kazanmasıdır. tedavim altındaki biri bir pagansa pagan, bir hristiyan'sa hristiyan ve bir yahudi'yse yahudi, yani kaderi neyse o kalır.

yaşamın sorunsallarına yanlış yanıtlar bulmuş ve onlarla yetinmiş ve bu nedenle nevrotik olmuş çok insan tanıdım. mevki, para, evlilik ya da ün peşinde koşarlar; bulunca da mutsuzlukları sürer. çoğu insan çok kısıtlı ruhsal sınırlar içinde kalır. yaşamlarında ne yeterince içerik ne de yeterince anlam vardır. kişiliklerinin gelişmesine yardımcı olunursa nevrozları çoğu zaman yok olur. bu nedenle kişilik gelişmesi benim için çok önemlidir.

hasta önerilerimi izlemek istemiyorsa onu hiçbir zaman zorlamam. hastanın basit dirençler nedeniyle tutuklaştığı varsayımını da kabul etmem. hasta direnmede inat ediyorsa bu, dikkat edilmesi gereken bir uyarıdır. iyileştirici yol herkesin yutamayacağı bir zehir olabilir. ölüme bile yol açar.

hastalarla ilişkim bana paranoid düşüncelerin anlamlı bir öz taşıdığını öğretti.

hastalarımın çoğunu inananlar değil, inançlarını yitirmiş olanlar oluşturdu. bana gelen kişiler yitik kişilerdi. çağımızda bile, inancı olan bir birey kiliseye gidip simgesel de olsa en azından yaşamını sürdürebilir. dinin birçok açısını, vaftiz edilmeyi, ayinleri vb. düşünmemiz yeterli. oysa simgelerin deneyiminden geçmek insanın aktif olarak onlara katılması demektir. işte günümüzde bu eksik. hele nevrotik insanda bu hiç yoktur. böyle durumlarda, bilinçdışının kendiliğinden, olmayanın yerini almaları için simgeleri çıkartıp çıkarmadığını gözlemlememiz gerekir ama bu, o kişinin bu simgesel düşleri ve imgeleri anlayıp anlayamayacağı ve sonuçlarına katlanıp katlanmayacağı sorununu ortadan kaldırmaz.

anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır.

güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

5.05.2020

emir ve sızı

elias canetti

her emir bir moment ve bir sızıdan oluşur. moment, emri alanı eylemde bulunmaya, emrin içeriğine uygun olarak eylemde bulunmaya zorlar; sızı da emre uyanın içinde kalır. emir normal olarak ve beklendiği gibi işlevini gördüğünde, sızıya dair gözle görülebilen hiçbir şey yoktur; sızı saklıdır, orada olduğu sezilmez; varlığını yalnızca, emre uyulmadan önce açığa çıkan belli belirsiz gönülsüzlükle açığa vurur.

ancak sızı, emri uygulayan kişinin yüreğine oturur ve onun içinde değişmeden kalır. insanın bütün psikolojik yapısında sızı kadar değişmez bir şey yoktur. emrin içeriği -gücü, derecesi ve tanımı- verildiği andan itibaren yarattığı sızıda ebediyen sabitleşir ve bu sızı ya da emrin kesin imgesinin minyatürü emri alanda sonsuza kadar kaim; tekrar gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca gömülü kalabilir. ancak bu sızının asla kaybolmayacağını anlamak çok önemlidir. bir emir yerine getirilmesiyle sona ermiş sayılmaz; emir sonsuza kadar saklanır.

yerine getirilmiş olan emir, boyun eğen kişide sızılarını saplanmış olarak bırakır. savuşturulmuş emirlerin depolanmasına gerek yoktur. özgür insan kendisini emirlerden, o emirleri aldıktan sonra kurtaran insan değildir, bu emirleri nasıl savuşturacağını bilendir. ancak kendisini bunlardan kurtarmak için en uzun zamanı harcayan ya da kurtulmayı hiç başaramayan insan hiç kuşku yok ki en az özgür olandır.

insan, emirleri kulaklarını kapayarak savuşturur; onları yerine getirmeyerek de savuşturabilir. sızı -ki bu ne kadar vurgulansa azdır- yalnızca bir emrin gerçekleştirilmesinin sonucunda ortaya çıkar. sızı, insanlarda oluşumuna yol açan dış, yabancı baskının sonucunda gerçekleştirilen eylemin ta kendisidir. yerine getirilen bir emir, kesin şeklini emri uygulayanın üzerine damga gibi basar. bu damganın ne kadar derine ve ne kadar sıkı bir şekilde basıldığı, emrin verildiği güce, söze dökülüşüne, emri verenin üstünlüğüne ve elbette, emrin gerçek içeriğine bağlıdır. her halükarda bir şey orijinal emir kadar ayrı ve yalıtılmış olarak kalır. benim sızı adım verdiğim şey budur. sonunda her insanın çok sayıda sızıyı kendi içinde taşımasının nasıl kaçınılmaz olduğunu artık anlayabiliriz. bu sızıların ısrarcılığı dikkate değer niteliktedir; hiçbir şey insanoğlunun içine bu kadar derine nüfuz edici ve hiçbir şey bu kadar sabit nitelikte değildir.

gerçekleştirilen her emir, bu emri gerçekleştiren insanda bir sızı bırakır. ama bu, onun içinde olsa bile, ona emrin kendisinin, verildiği andaki hali kadar yabancı kalır. bu sızı onun içinde ne kadar uzun süre kalırsa kalsın, asla özümlenmez, yabancı bir cisim gibi kalır. çeşitli sızıların birbiriyle kaynaşıp yeni bir yumak oluşturması gerçekten mümkündür; ama bu yumak da diğerlerinden oldukça ayrı kalır. sızı hiçbir şekilde istenmeyen, yabancı ve insanın kurtulmak isteyeceği bir şey olarak kalır. sızı insanın yaptığı şeydir ve gördüğümüz gibi, verilen emrin yapısına sahiptir. sahibinin içinde bir yabancı gibi, onun otoritesine tabi olmadan yaşar ve böylelikle onda hiçbir suçluluk duygusu yaratmaz. insan kendini değil, sızıyı suçlar; o, daima içinde taşıdığı gerçek suçludur. orijinal emir, uygulayanın gerçek doğasına ne kadar yabancıysa, uygulayanın kendisine yaptırdığı şey konusunda o kadar az suçluluk duyar, sızının varlığı da o kadar özerk ve ayrı kalır.. sızı insanın, hata yapanın kendisi olmadığının kalıcı tanığıdır. insan kendisini kurban olarak hisseder ve böylelikle gerçek kurban için hissedecek duygusu kalmaz.

bir insan sızılarla öylesine kalbura dönebilir ki artık bu sızılardan başka hiçbir şeye ilgisi kalmaz ve hiçbir şey hissedemez. o zaman yeni emirlere karşı kendisini savunması bir ölüm kalım meselesi olur. bunları kabul etmek zorunda kalmamak için duymamaya çalışır. emirleri duymamak elinden gelmezse, onları anlamayı reddeder. anlamaya zorlanırsa, kendisinden yapması istenenin tersini yaparak, bariz bir biçimde onları savuşturur: ileri adım atması söylendiğinde geri adım atar ve geri adım atması söylendiğinde de ileri adım atar. böyle yapmakla emirden kurtulduğu söylenemez. onunki beceriksizce ve güçsüzce bir tepkidir; ama gene de, kendi tarzında, emrin içeriğiyle belirlenmiştir. psikiyatride, negativizm adı verilen bu reaksiyon, şizofrenide özellikle önemli bir rol oynar.

şizofrenlerle ilgili olarak en çarpıcı şey irtibattan yoksun olmalarıdır; şizofrenler diğer insanlardan çok daha yalıtılmıştır. sık sık, sanki anlayamıyorlarmış ve anlamak da istemiyorlarmış gibi, sanki kendileriyle diğer insanlar arasında hiçbir bağlantı olamazmış gibi kendi içlerinde felç olmuş görünümü verirler. inatçılıklarıyla heykelleri andırırlar; taşlaşamayacakları hiçbir tutum yoktur. ne var ki aynı insanlar, hastalığın başka aşamalarında birdenbire tam tersi biçimde davranırlar.

fantastik ölçülere ulaşabilen bir kolaylıkla etki altında kalma hali sergilerler. onlara gösterilen ya da onlardan talep edilen bir şeyi o kadar çabuk ve mükemmel bir biçimde yaparlar ki sanki insan onların içindeymiş ve onların yerine bunu kendi yapmış gibi olur. ani hizmetçilik nöbetlerine, birinin kendisini isimlendirdiği gibi "telkin edilen köleliğe" yenik düşerler. birer heykelken gereksiz yere hizmet aşkıyla dolu köleye döner, onlardan istenen her neyse yaptıklarını çoğunlukla aptalca görünen bir tarzda abartırlar.

bir kitlenin içinde herkes eşittir; hiç kimsenin bir başkasına emir verme hakkı yoktur; ya da herkesin herkese emir verdiği söylenebilir. yalnızca yeni sızılar oluşmamakla kalmaz, aynı zamanda bu süre içinde eskilerin hepsinden o an için kurtulunur. sanki insanlar, sızılarını evlerinin bodrumlarında bırakıp dışarı çıkmış gibidirler. onları kapatan, bağlayan ve üzerlerinde yük oluşturan bu her şeyin dışına çıkma, insanların kitle içinde hissettikleri sevincin asıl nedenidir. birey kendisini başka hiçbir yerde daha özgür hissetmez; bir kitlenin parçası olarak kalmaya umarsızca çalışıyorsa, bu, kendisini daha sonra neyin beklediğini iyi bildiğindendir. evine, kendisine dönünce, hepsini; sınırları, yükleri ve sızıları yine orada bulur.

hiç kimsenin kitleye, sızılarla sarılmış olan ve bunlar yüzünden kendisini boğulmuş hisseden şizofrenden çok ihtiyacı yoktur. kitleyi dışarıda bulamaz ve bu yüzden kendi içindeki bir kitleye teslim olur.

14.03.2020

tımarhane

jack london

yiyecek ve barınak yokluğu, insanların aklını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biridir.

seyyar satıcılar, işportacılar, kapıdan satış yapanlar, yani diğerlerinden daha kıt kanaat geçinen bir işçi sınıfı, tımarhanede yatanların en büyük yüzdesini oluşturur.

bahtsızlık ve sefalet insanları altüst etmeye, bazı kişileri tımarhaneye, bazılarını da morga ya da darağacına yollamaya muktedirdir. başa kötü bir şey gelip de eş ve baba, karısına, çocuklarına duyduğu bütün sevgiye ve çalışma arzusuna rağmen iş bulamaz olunca, akıl sağlığının sarsılması ve zihnindeki ışığın sönmesi çok kolaydır. yetersiz beslenme ve hastalıklar bedenini tahrip ederken, ıstırap çeken karısını ve küçük çocuklarını gördükçe ruhu ezilirken, bu bilhassa kolaydır.

hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur. bu olgu o kadar yaygındır ki, intihar haberi yer almayan günlük gazete bulamazsınız. mahkemelerdeki intihar girişimi davaları ise, ancak sıradan bir sarhoş kadar ilgi uyandırır ve aynı hızla, aynı ilgisizlikle görülüp geçilir.

yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.

17.01.2020

ilk anı

alfred adler

bir kimsenin ilk anısını anlatmaya başlayış tarzı ve anımsayabildiği ilk olay, bizim için alabildiğine anlamlıdır. ilk anımsadığı şey, kişinin temelde yaşamı nasıl anladığını bize gösterir; yaşam karşısındaki tavrının ilk doyurucu billurlaşmasını oluşturur. gelişimin çıkış noktası olarak baktığı şeyi, bizim bir bakışta görebilmemizi sağlar.

ilk çocukluk anıları, bir kez kişinin yaşam üslubunu, ilk oluşum evrelerinde ve en yalın dışavurumlarıyla gözler önüne serer. bir çocuğun şımartılmış mı, yoksa ihmal mi edilmiş olduğunu, toplumsal yaşama ne ölçüde hazırlandığını, en sıkı toplumsal ilişkinin kiminle kurulduğunu, ne gibi güçlükler karşısında kaldığını ve bu güçlüklerle nasıl savaştığını ilk çocukluk anılarına bakarak saptayabiliriz.

önemli olan anının kendisi değil, anıya nasıl bakıldığı, nasıl değerlendirildiğidir; anının şimdiki ve gelecekteki yaşam için taşıdığı anlamdır önemli olan.

11.12.2019

mutlak

edwin fuller torrey

geçmişte, kararları dayandırabileceğimiz mutlak değerleri veren din olmuştur. bize söylendiğine göre düşük yapmak yanlıştır, pornografi yanlıştır, esrar içmek yanlıştır, kumar oynamak yanlıştır. böyle sorunlara çözüm bulmak için psikiyatriye başvurulmasına gerek yoktur. ya doğru olanı yapardın ya da cehenneme giderdin. yaşam basitti. bununla birlikte, dinsel etkileme öldüğü zaman, yeni birtakım mutlakların bulunması için bir araştırma yapıldı. psikiyatri, tıbbın kutsal suyu ile bunu kutsallaştırmak ve akıl sağlığının gerçek kaderi olarak önermek için can atmaktadır. bu bir sahte mesih'tir.

15.10.2019

hayalî düzenler

yuval noah harari

etkili hikayeler anlatmak kolay değildir. zorluk hikayeyi anlatmakta değil, herkesin hikayeye inanmasını sağlamaktadır.

tarihin büyük kısmı şu soru etrafında döner: "birileri, milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna eder?" bu başarıldığında sapiens'e olağanüstü büyük bir güç verir; çünkü bu, milyonlarca yabancının ortak bir hedef uğruna iş birliği yapmasını ve birlikte çalışmasını sağlar. kendi aramızda, sadece fiziksel olarak var olan şeylerden, örneğin nehirlerden, ağaçlardan ve aslanlardan bahsedebilseydik eğer, devletlerin, kiliselerin ve hukuk sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor olacağını bir düşünün.

yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir.

doğal düzen, istikrarlı düzendir. insanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile yer çekiminin ortadan kalkma ihtimali yoktur. buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır; çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler. hayali bir düzeni korumak, sürekli ve büyük bir çaba gerektirir. bu çabaların bazıları şiddet ve zorlama biçimindedir.

ordular, polis kuvvetleri, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun olarak davranmasını sağlamak için çalışırlar. eğer bir babilli komşusunun gözünü çıkarırsa, "kısasa kısas" kanununu uygulamak için bir miktar şiddet gerekli oluyordu. 1860'ta amerikan vatandaşlarının çoğu, afrikalı kölelerin de insan olduklarını ve dolayısıyla özgürlük hakkından faydalanmaları gerektiğini düşündüğünde, güney eyaletlerini ikna etmeleri bir iç savaşa mal olmuştu.

öte yandan, hayali bir düzen sadece şiddetle sürdürülemez. sisteme gerçekten inananların da olması gerekir. bukalemunvari kariyerine 16. louis'nin yanında başlayan, ardından devrim sonrası cumhuriyet ve napolyon dönemlerinde hizmet eden, tekrar tesis edilmiş monarşide çalışabilmek için gerektiğinde bağlılığını değiştiren talleyrand prensi on yıllar boyunca edindiği yönetim deneyimini şu sözlerle özetlemiştir:

"süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz; ama üstüne oturmak pek rahat değildir."

bazen yüzlerce askerin yapamadığını tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. dahası, süngüler ne kadar etkili olursa olsun, onları da birinin kullanması gerekir. askerler, gardiyanlar, yargıçlar ve polisler neden inanmadıkları bir hayali düzeni korumak için uğraşsınlar?

tüm topluca yapılan insan faaliyetleri içinde örgütlemesi en zor olanı şiddettir. bir toplumsal düzenin askeri yöntemlerle sağlandığını söylemek, anında başka bir soruyu akla getirir: "askeri düzeni ne sağlar?" bir orduyu yalnızca zor kullanarak örgütlemek imkansızdır; en azından bazı komutanların ve askerlerin tanrı, onur, vatan, erkeklik veya para gibi bir şeylere inanmaları gerekir.

insanların en kişisel istekleri sandıkları bile genelde hayali düzen tarafından programlanmıştır. gayet popüler bir istek olan yurt dışında tatil yapma örneğini ele alalım. bu istek aslında hiç de anlaşılır veya doğal değildir. bir şempanze alfa erkeği asla gücünü komşu bir şempanze grubunun arazisine tatile gitmek için kullanmaz. eski mısır seçkinleri piramitler yaptırmak ve cesetlerini mumyalatmak için servetler harcadılar; ama hiçbiri babil'e alışverişe veya fenike'ye kayak tatiline gitmeyi düşünmedi. bugün insanlar yurt dışına gitmek için ciddi miktarda para harcıyor; çünkü hepsi romantik tüketicilik akımının gerçek inananları.

romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm duygulara açmalı, değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz. bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. böylece oralarda başka insanların kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını "deneyimleyebiliriz". tekrar tekrar, "yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini" anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

tüketicilik akımı da bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler. bir şeyin eksikliğini hissettiğimizde veya bir şey doğru gelmediğinde, muhtemelen yeni bir ürün (araba, yeni kıyafetler, organik gıda) veya bir hizmet (ev temizliği, çift terapisi, yoga dersi) almamız gerekir. her bir televizyon reklamı, yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir.

çeşitliliği teşvik eden romantizm, bu anlamda tüketicilik akımıyla harika bir uyum içindedir. bu kavramların evliliği, sonsuz bir "deneyimler piyasası"nın oluşmasını sağlamıştır ve modern turizm endüstrisi de bunun üzerine kuruludur.

turizm endüstrisi, uçak biletleri ve otel odaları satmaz, deneyim satar. paris bir şehir veya hindistan bir ülke değildir. bunlar tüketince ufkumuzu genişleten, insani potansiyelimizi gerçekleştirmemizi sağlayan ve bizi daha mutlu yapan deneyimlerdir.

sonuç olarak, bir milyonerle karısı arasındaki ilişki dikenli bir yola girdiğinde, adam karısını pahalı bir paris tatiline götürür. bu gezi bağımsız bir isteğin değil, romantik tüketicilik akımının mitlerine duyulan coşkulu bir inancın yansımasıdır aslında. eski mısır'da zengin bir adam, asla ilişki problemini karısını babil'e tatile götürerek çözmeyi düşünmezdi. bunun yerine karısına, hep istediği şaşaalı bir mezar yaptırırdı.

eski mısır'ın seçkinleri gibi çoğu kültürdeki çoğu insan da hayatlarını piramitler yapmaya adar. sadece bu piramitlerin adı, biçimi ve büyüklüğü kültürden kültüre değişir. kimi kültürlerde, şehir dışında yüzme havuzlu ve yemyeşil çimleri olan bir çiftlik eviyken, kimisinde harika manzaralı pırıl pırıl bir çatı katı olabilir. ve çok az insan bu piramitleri istememize sebep olan mitleri sorgular.