gilles deleuze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gilles deleuze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.02.2019

uzun lafın kısası

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

esther vilar: erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

konfüçyüs: insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

richard sennett: bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

charles bukowski: yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

nilgün marmara: ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

14.12.2011

cuma

michel tournier

hiçbir engelle karşılaşmaksızın kendi iradesini kabul ettirmesini sağlayacak mutlak bir iktidara sahip olmak kadar, bir adamın ruhunu delip geçebilecek bir şey daha yoktur.

her insanın yaşamında ölümcül bir iniş vardır.

yoksulluk bir adamı bütün erdemlerden yoksun kılar. boş bir torbanın dik durması güçtür.

her türlü üretim bir yaratmadır ve dolayısıyla iyidir. her türlü tüketim bir yıkımdır ve dolayısıyla kötüdür.

rakibinin topraklarında savaşan bir hayvanın sırtı her zaman yere gelir.

bir yapının içini, sonunda yıkılmasına yol açmadan sonsuza dek kazmak imkansızdır.

göklerin krallığı'na, küçük bir çocuğa benzemeden girilmeyeceği yazılmıştır.

yükseklik korkusu, inatla yere yönelik kalmış olan bir adamın yüreğine yönelik bir yerçekimidir.

uyuyan kişinin başına gelebilecekler arasında uyanmak, kuşkusuz en az beklediği ve en az hazırlıklı olduğu şeydir. hiçbir karabasan, onu ışığa, başka bir ışığa bu ani geçiş kadar şaşırtamaz. hiç kuşku yok ki her uyuyan için uykusu kesin ve sondur. ruh, bedenini geriye dönmeyecekmiş gibi ardına bakmadan, dönme amacında olmadan, bir çırpıda terk eder. her şeyi unutmuş, her şeyi boşluğa fırlatmışken, birdenbire zorba bir güç onu yeniden geriye dönmeye, yaşlı bedensel kılıfını, alışkanlıklarını, adetlerini yeniden sırtlamaya zorlar. ne garip yabancılaşma. uyuyan, kendini ölmüş sanan, yabancılaşmış bir kişidir.

kusurların ikincisi yalan söylemekse birincisi borçlanmaktır; çünkü yalan, borcun üzerinde gider.

beni kendi yüreğin üzerine bir mühür gibi
kolunun üzerine bir mühür gibi koy
çünkü sevgi ölüm gibi kuvvetlidir 

alçaklar erdemin faydalarını bilselerdi, alçaklık yoluyla erdemli olurlardı.

yalnız bir kişiyle yaşamak zorunda kalındığında, rahatsız olmaktan daha tehlikeli bir şey yoktur. bu, birbirlerine çok bağlı çiftleri bile parçalayan bir dinamittir.

tarih bize, büyük zaferlerin, üstesinden gelinmiş yenilgilerden çıktığını öğretir ve yarışı önde götüren, her zaman varış noktasında bir baş farkla geçilir.

ihtiyar bir adam için yalnızlıktan daha kötü bir lanet olamaz.

gilles deleuze: sapkınlık kavramı yarı adli, yarı tıbbi, yoz bir kavramdır.

zamanı harcama; o, hayatın dikildiği kumaştır.

8.01.2009

şaka

spinoza: şaka, duygunun mezar yazısıdır.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: cinsel ihtiyaç insanları birleştirmez, ayırır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

marquis de sade: suç, kösnüllüğün temel taşıdır. bizi gerçekte uyaran karşımızdaki zevk nesnesi değil, kötülük düşüncesidir. bir kadınla yatarken zorba olmayı istemeyen kimse erkek değildir.

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

sigmund freud: toplum, artık ortak bir suça, ortaklaşa işlenmiş bir cürme; din, suçluluk duygusuna ve pişmanlığa; ahlak da bir yandan, bu toplumun gereklerine, öbür yandan da suçluluk duygusunun doğurduğu kefaret ödeme ihtiyacına dayanır.

18.08.2008

şiddet, söz, yaşam

ahmet oktay

nihilistin amacı kişisel mutluluktur: ideali, düşünen gerçekçinin rasyonel yaşamıdır. devrimcinin amacı ise, başkalarının mutluluğudur. ideali acılarla dolu bir yaşam ve bir şehit olarak ölmektir.

"yeni düşüncelere yatkın olmadıklarından ötürü 25 yaşından yukarı herkes öldürülmelidir." (peter tkaçev)

teröristin, çevresine korku verdiğini gördükçe, bu korkunun kitle iletişim araçlarında yansıdığını anladıkça kendisinin doğruluğuna daha çok inanmaya başladığı söylenebilir.

ben'ini sahip olduğu nesnelerle özdeşleştiren kişi, onuruna yapılacak bir aşağılamaya aldırmazken, sahip olduğu nesnelere yapılacak bir saldırıyı yaşamına yapılmış bir saldırı olarak görür.

"ben gittikçe daha iddiasız ve alçak gönüllü bir durum alır; obje ise (örgüt ideali) gittikçe görkemli ve değerli bir aşamaya ulaşarak, ben'in kendisine yönelik tüm sevgisini ele geçirir; bunun sonucunda da ben'e, başvuracağı en doğal eylem olarak kendini feda etmek kalır. obje, ben'i yiyip tüketmiştir." (freud)

örgüt ve temsil ettiğini öne sürdüğü gerçek ideal, düşünsel içeriği, törel ilkeleri değil pragmatizmi ve sonuç alıcılığı öngördüğünden üyeden her türlü derinlemesine düşünmeyi, tefekkürü ve eleştirelliği terk etmesini ister.

eylemcilerin çoğunluğu gençlik kesimlerinden geliyor. yani etkiye, duygusallığa, serüvenciliğe, misyon arayışına vb en çok açık kesimden. dolayısıyla bir yer arayışı, aidiyet sorunu bu kesim içinde başlı başına etkin rol oynayan psikolojik bir faktör olarak beliriyor.

eylemciler, toplumsal gerilime, enflasyon ve hayat pahalılığından kültürel ve maddi doyumsuzluklara kadar uzanan en geniş taban üzerinde muhatap olan sınıf ve katmanlardan gelir.

çünkü siyasal düşüncesi ve eylemi dolayısıyla bir toplumsal atık durumuna getirildiğini düşünmektedir. kendisine yönelik devlet terörünün medya aracılığıyla görünmez kılındığına inanmakta, bu inancında haklı olduğundan kendi terörünü meşrulaştıracak zemini bulmaktadır.

eylemciler, etrafa verdikleri korku sayesinde de önem kazandıkları duygusuna kavuşmaktadırlar. tıpkı külünde dirilen anka gibi.

"kendini güçsüz hisseden ve yaşamdan çok az haz alan, düş kırıklığı içindeki bireyler ve toplumsal sınıflar arasında sadistliğe daha çok rastlanır." (fromm)

her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

marie antoinette'in sözü, kraliçenin fransa'ya gelmesinden ve 16. louis ile evlenmesinden 2 yıl önce yayımlanan j.j.rousseau'nun itiraflar adlı yapıtında adı anılmayan bir prensese atfedilerek anılmaktadır.

özgürlük, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.

"boyunduruksuz, özgür, sınırsız ama eşit
ne sınıf, ne oymak, ne ulus
korkudan, baskıdan, ezilmekten uzak

kendi başına buyruk insan" (shelley)

insanın hastalıklarını iyileştirmek için insanal doğayı öldürmek gerekir.

iyileştirilmemiz şart mı ve iyileştirmek isteyenlerin iyileştirilmiş olduklarına niçin inanalım?

son gününü görmeden, hiç kimseye mutluluğa ermiş denemez.

marx, tarihin iki kez yaşandığını yazmıştı: ilkinde dram, ikincisinde komedi olarak.

"sınırsız özgürlükten yola çıkıp sınırsız bir baskıya varıyorum." (dostoyevski)

iyinin, güzelin, doğrunun baskı yoluyla yerleştirilebileceğini sanmak, saflıktan başka bir şey değil. yasaklamakla alaturka yok edilemez; çünkü topluma içselleşmiştir. kitleleri iyi müziğe alıştırmak daha iyi bir yöntemdir.

"elektroşok komalarıyla beni çalışmaktan alıkoyuyorlar. son elektroşok dizisi geçen kış yapıldı, bir yenisine başlamak akıllarından geçer mi, bilmiyorum ama kendimi bıçakla bile olsa savunmaya kararlıyım; çünkü her elektro şok öldürdü beni ve bir cinayete kurban gitmek istemiyorum. bir doktor yaptığımı sevmediği için, beni deli olarak ele alabilir ve kapatabilir." (antonin artaud)

"aykırı'nın, yadsıyıcının toplumdan sürüldüğünü ya da kendi kendini kurulu düzenin dışına sürdüğünü öne sürüyorlar. bu durumu da göçebe kavramında kuramsallaştırıyorlar." (deleuze/guattari)

"terör, siyasal şiddetin bir türevidir." (ahmet insel)

kamu yararı, genel ahlak ya da başka gerekçeler, aslında iktidar gücünün otoriteryen yanını gizlemeye yarıyor. istediği kadar demokratik olsun, sonunda devlet birilerinin devleti. dolayısıyla ötekilerin karşısında. inandığı gibi yaşamak isteyen de bu kısırdöngünün içinde bir bakıma. kovalanmaktan, sürülmekten usandıkça şiddete yönelmekten başka çaresi kalmıyor.

ruhsal dengesi bozulan bir genç, ortadan kaybolduktan çok uzun bir süre sonra bir başka kentte dilenirken bulunmuş. geci olan nokta şu: gazetenin haberine göre, zavallı gencin ayakları diz kapağından kesilmiş, hem de bir uzman tarafından. böylesine uzmanlık gerektiren bir işi, bir cerrahtan başka kim gerçekleştirmiş olabilir ki?

türkiye gelişme ve çürüme belirtilerini birlikte gösteriyor.

acımak, en ucuz insanseverlik belirtisidir. tam da bu yüzden insanal bir tavır bile sayılamaz.

demokratik ve özgür olmayı sağlayacak bir gelişme, ancak kültürel ve törel değerlerin de aynı oranda gelişmesi ile sağlanabilir. aksi, sadece gelişkin vahşettir.

17 yaşında bir taraftar, rakip taraftarlar tarafından dövülerek öldürülebiliyorsa, yaşadığımız toplumdan umutvar olabilir miyiz?

demokratik her ülkede olduğu gibi türkiye'de de kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlamakla görevli bulunması gereken habercilik anlayışı, bazı medya organlarında hiçbir kapitalist ülkede görülmeyen biçimde yozlaşmış ve sermayenin hizmetine girmiş görünüyor.

herkesi sorgulamak, yargılamak ve cezalandırmak istiyoruz. medyanın bu isteği büyük ölçüde beslediğini, kışkırttığını düşünüyorum. çünkü bireysel yaşamın her yanını görünür kılmak istiyor medya. bireysel yaşamları tüketmek, metalaştırmak istiyor. mahremiyetin tahribidir söz konusu olan.

herkes sadece komşusunun değil, herkesin yaşamını merak ediyor. toplumca dikizliyoruz, daha net söylemek gerekirse başkalarını gözetliyoruz. 12 mart ve 12 eylül rejimlerinde üretilen muhbir vatandaş kimliğini benimsemiş durumdayız.

che guevara, sabotaj eylemleri ile insanı hedef alan terör eylemini kesinlikle birbirinden ayırır ve teröre karşı çıkar.

türkiye'de gazeteler ve televizyonlar sermaye kesiminin çıkarlarını kollamakta ve egemen ideolojiyi kitlelere içselleştirmeye çalışmaktadırlar. haberlerin iletilmesinden çok haberlerin üretilmesi söz konusudur.

kamu, islamcı televizyon kanallarına dine bağlılığından değil sadece, bayağılıktan, müstehcenlikten ve geri zekalılıktan kurtulmak için de gidiyor.

edebiyat ve sanat, daha da genelinde düşünce şiddettir. ama kendiliğinden şiddet ne edebiyat, ne sanat ne de düşüncedir. çünkü üretken değildir; sadece tahripkardır.

medya, cinsel arzuları ve pratikleri çok uzun yıllar baskılanmış bir toplumun bilinçaltını tahrik etmek için her fırsattan yararlanmaktadır. özel yaşamlarımızı, yatak odalarımızı ve beynimizi izlemek istemektedir.

la boetie, iktidara güvenmediğini, her iktidarın önünde sonunda baskıcı bir kimlik kazanacağı inancını taşıdığını söyler.

çünkü eleştirilemeyen bir söylem, sonunda söylene, ideolojiye dönüşür.

john wayne, 1968 yılında yaptığı yeşil bereliler adlı filmde vietnam politikasını desteklemiş, bu emperyalist saldırıyı onayladığını belirtmişti.

coppola'nın apocalypse now (kıyamet) filmi, vietnamlıların savaşını amacından saptırıyor, onu bir vahşete dönüştürüyor. bu arada katolik bir şair olan t.s. elliot'ın kof adamlar (hollow men) şiirinden yapılan alıntılarla felsefi bir yapıt olduğu izlenimini yaratmaya da yöneliyordu.

amerikan yeni sağının bir başka starı stallone gişe rekorları kıran ilk kan filminde vietnam kahramanlarına sahip çıkarak onları ululuyordu. rocky 4'te spor alanından hızla politik düzeye sıçradı ve iki boksör arasında geçmesi gereken sportif olayı hep şoven bir tutumla sovyetler birliği/amerika karşıtlığı haline getirdi. bir diğer filminde politik savaşçılığını daha da açığa vurdu: afganlı mücahitleri sovyetlere karşı örgütleyerek.

mussolini ve hitler gibi diktatörler de halkın desteğini büyük ölçüde sağlamışlardı.