29.11.16

uzun lafın kısası

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

alexandre dumas: ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.

we ling kung: yetkin kişinin arayışı hep benliğindedir. küçük adam hep başkalarından alır.

maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

william faulkner: her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.

oğuz atay: kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.

charles bukowski: evlilik onaylanmış düzüşme demektir ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlar, bir iş haline gelir.

robin sharma: gerçek anlamda aydınlanmış kişiler, hiçbir zaman başkalarına öykünmez. bunun yerine onlar kendilerinin önceki halini aşmaya çalışırlar.

james baldwin: insana yalnızca bir kadının verebileceği bazı şeyler vardır.

sun tzu: askerlerini kaçışın olanaksız olduğu noktalara sür ki, ölesiye savaşsınlar. ölümle karşı karşıya olan bir askerin beceremeyeceği iş yoktur.

gerard de nerval: bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?

28.11.16

ustam ve ben

elif şafak

takvada sahtekar olacağına günahında samimi ol, daha iyi.

etrafını her dediklerine "evet" diyen dalkavuklarla dolduranlar, fikrini dürüstçe söyleyen adamı hain zanneder.

savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan.

insanlar hayvanlardan beyhude korkar. insan zalimdir halbuki, hayvan değil. ne timsah ne aslan, hiçbiri bizler kadar vahşi değildir.

işlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.

nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de, tek ona? kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemize sebep nedir?

her şeyi ayakta tutan dengedir. binaları da, insanları da.

her şeye sahip birine gönderilecek en isabetli hediye nedir? ne ipek ne elmas. ne altın ne gümüş. her şeyi olan bir adam bunlara itibar etmez. kanaatimce bir hayvan olmalı. zira hayvanların şahsiyetleri vardır, hiçbiri diğerine benzemez.

azrail gelince istifini bozmayan adam ya şeytandır ya ermiş.

kimseye hoyratlık etme ve kimsenin kalbini kırmasına izin verme. ne incitenlerden ol ne incinenlerden.

insan daha yüksek bir idrak mertebesine eriştiği vakit ne haramdan dem vurur ne helalden. ne cennet ister ne cehennemden ürker. imanın özüdür aslolan; şekli şemaili, kabuğu kisvesi değil.

belli bir mertebeye varanlar için herkese verilen kurallar geçerli değildir.

insana ihanet, beklemediği yerden gelir.

zanaatında ustalaşmak isteyen, yaptıklarını geride bırakmayı da bilmeli. eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin. "ben artık oldum" dersin. oracıkta kalır, yerinde sayarsın. en iyisi her defasında yeniden hevesle işe koyulmak, sil baştan.

ne yaptığımızdan ziyade, yapmadıklarımız tıynetimizi gösterir.

öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de.

27.11.16

katedral

pascal mercier

katedralsiz bir dünyada yaşamak istemem. onların güzelliğine ve görkemine ihtiyacım var. dünyanın sıradanlığına karşı ihtiyacım var bunlara. başımı kaldırıp kiliselerin ışıl ışıl camlarına bakmak istiyorum, uhrevi renklerinden gözlerim kamaşsın istiyorum. onların pırıltısına ihtiyacım var. üniformaların kirli, tek tip rengine karşı o pırıltıya ihtiyacım var. kiliselerin keskin serinliği beni sarsın istiyorum. oradaki zorunlu sükunete ihtiyacım var. kışla avlusundaki ruhsuz haykırmalara ve partinin pasif üyelerinin keyifli gevezeliklerine karşı ihtiyacım var bu sükunete. orgların hışırtısını, uhrevi seslerin selini dinlemek istiyorum. bando müziğinin cırlak gülünçlüğüne karşı org sesine ihtiyacım var. dua eden insanları seviyorum. onlara bakmaya ihtiyaç duyuyorum. yüzeyselliğin ve düşüncesizliğin tehlikeli zehrine karşı ihtiyacım var bu bakışa. incil'deki güçlü kelimeleri okumak istiyorum. onlardaki şiirin ulvi gücüne ihtiyaç duyuyorum. dilin ihmal edilmesine ve sloganların diktatörlüğüne karşı ihtiyacım var bu güce. bunlarsız bir dünya, içinde yaşamak istemeyeceğim bir dünya olurdu.

ama yaşamak istemediğim bir başka dünya daha var: bedenin ve bağımsız düşüncenin kötülendiği, başımıza gelebilecek en iyi şeylerin günah diye damgalandığı bir dünya. diktatörleri, gaddarları ve katilleri sevmemizin istendiği bir dünya; ister onların kanlı çizmeleriyle attıkları adımlar kulakları sağır edercesine sokaklarda yankılansın, ister kedi gibi sessizce, korkak gölgeler halinde sokaklardan gizlice süzülsünler ve parlayan çeliği kurbanlarının kalplerine arkadan saplasınlar. kilisede vaaz verenlerin, insanlardan bu yaratıkları bağışlamalarını, hatta sevmelerini istemeleri, dünyadaki en garip şeylerden biridir. bunu gerçekten yapabilecek biri çıksa bile: benzeri olmayan bir gerçek dışılık ve kendini acımasızca inkar sayılırdı ki bu, bedeli tam bir sakatlık olurdu. şu emir, düşmanını sev diyen şu delice, anormal emir, insanların gücünü çökertmek, bütün cesaretlerini ve özgüvenlerini kırmak ve onları diktatörün elinde hamur haline getirmek içindir; getirilsinler ki diktatörlere, gerekirse silahla, karşı koyma gücünü bulamasınlar.

tanrı'nın sözüne saygı duyuyorum; çünkü o sözlerdeki şiirsel gücü seviyorum. tanrı'nın sözünden iğreniyorum; çünkü onun gaddarlığından nefret ediyorum. bu sevgi, güç bir sevgidir; çünkü kelimelerin aydınlatma gücüyle, kendini beğenmiş bir tanrının insanları boyunduruk altına almak için güçlü sözler kullanmasını birbirinden ayırmak zorundadır. nefret de güç bir nefrettir; çünkü dünyanın bu yanında hayatın melodisine dahil olan kelimelerden nasıl nefret edebilir insan? çocukluğumuzdan beri, saygının ne olduğunu sayelerinde öğrendiğimiz kelimelerden? görünen hayatın, hayatın tamamı olmayabileceğini sezmeye başladığımızda, bizim için yol gösterici olan kelimelerden? onlarsız şimdiki kendimiz olamayacağımız kelimelerden?

ama şunu unutmayalım: ibrahim peygamber'den kendi oğlunu hayvan boğazlar gibi öldürmesini isteyen, kelimelerdir. bunu okuduğumuzda öfkemiz ne olacak? böyle bir tanrı hakkında ne düşünmeliyiz? eyüp'ün -elinden hiçbir şey gelmemesine ve hiçbir şey anlamamasına rağmen- kendisiyle tartıştığını iddia eden bir tanrı hakkında? onu böyle yaratan kimdi peki? tanrı'nın birisini nedensizce felakete sürüklemesi, bir ölümlünün bunu yapmasından neden daha az haksızcadır? eyüp şikayet etmekte haklı değil midir?

tanrı kelamındaki şiir öylesine etkileyici ki, her şeyi susturur, her itiraz zavallı bir havlayışa dönüşür. bu yüzden, taleplerinden ve üzerimize yüklediği kölelikten bıkınca, incil'i bir kenara koymak yetmez, onu atmak gerekir. incil'den konuşan tanrı, hayata yabancıdır, neşesizdir, bir insan hayatının geniş çemberini -özgür bırakılırsa insan hayatının çizebileceği daireyi- daraltıp bir tek noktaya, itaatin esnek olmayan noktasına indirgemek ister. kahırdan çökerek, sırtımızda günahlarımızla, boyun eğişin ve günah çıkartmanın onursuzluğuyla kuruyarak, alnımıza çizili paskalya haçıyla yaklaşmalıyız mezarımıza, tanrı'nın yanında geçirilecek daha iyi bir hayata dair, ama bin kez çürütülmüş umudumuzla. ancak daha önce elimizden bütün sevinçlerimizi ve bütün özgürlüklerimizi çalmış birinin yanında durmak nasıl daha iyi olabilir?

ondan gelen ve ona giden sözlerin yine de çarpıcı bir güzelliği var. kilisede çömezken nasıl da sevmiştim onları! mihraptaki mumların ışığında nasıl da sarhoş etmişlerdi beni! bu sözlerin her şeyin ölçüsü olduğu ne kadar da açıktı, pırıl pırıl ortadaydı. insanlar için başka sözlerin de önemli olduğunu nasıl da aklım almıyordu; bence o sözlerin her biri kınanacak bir gönül eğlencesi ve esas olanın kaybı anlamına geliyordu. bir gregoryen ilahisi duyduğumda bugün bile olduğum yerde dururum, eski esrikliğim yerini vazgeçilmez biçimde isyana bıraktığı için bir an kederlenirim. sacrificum intellectus kelimelerini ilk duyduğumda içimde sivri dilli bir alev gibi yükselen bir isyana.

merak duymadan, soru sormadan, kuşkulanıp tartışmadan nasıl mutlu oluruz? düşünmenin keyfine varmadan? başımızı uçuran bir kılıç darbesine benzeyen o iki kelimenin anlamı, fikirlerimize zıt olsa da hissettiklerimizi ve yaptıklarımızı yaşamak talebinden daha az değildir, kapsamlı bir şekilde ikiye bölünme talebidir o kelimeler, her mutluluğun çekirdeği olan şeyi, hayatımızın ruhsal bütünlüğünü ve uyumunu feda etme emridirler. kürek mahkumu zincire vurulmuştur; ama canının istediğini düşünebilir. oysa tanrı bizden, köleliğimizi kendi ellerimizle ruhumuzun en derinlerine kadar sokmamızı ve bunu gönüllü olarak, keyif duyarak yapmamızı talep ediyor. bundan daha büyük alay olur mu?

her yerde hazır ve nazır olan yüce tanrı'nın gözü gece gündüz üzerimizdedir, yaptıklarımızı, düşündüklerimizi her saat, her dakika, her saniye kaydeder, bizi asla rahat bırakmaz, bir saniye bile kendi başımıza kalmamıza izin vermez. gizleri olmayan bir insan nedir? kendisinin sadece kendisinin bildiği düşüncelere ve arzulara sahip olmayan biri? işkenceciler, engizisyon dönemindeki ve günümüzdeki işkenceciler bilirler: kendi kabuğuna çekilmesini engelle, ışığı hiç döndürme, onu hiç yalnız bırakma, uyumasına ve sükunete izin verme: konuşacaktır. işkencenin ruhumuzu çalması şu anlama gelir: soluduğumuz hava kadar ihtiyaç duyduğumuz şeyi, kendimizle yalnız kalmamızı olanaksız kılar. gemlenemez merakı ve uğursuz tecessüsüyle ruhumuzu, hem de ölümsüz olması gereken ruhumuzu çaldığını düşünmedi mi yaradanımız, tanrımız?

ciddi olarak ölümsüz olmayı arzulayan var mı? kim sonsuza kadar yaşamak ister? şunu bilmek ne kadar sıkıcı ve yavan olurdu: bugün neler olduğunun hiç önemi yok, bu ay, bu yıl: daha sonsuz gün, ay ve yıl var. sayılamayacak kadar çok, kelimenin tam anlamıyla. böyle olsaydı eğer, başka bir şeyin anlamı kalır mıydı? artık zamanı hesap etmemize gerek kalmazdı, hiçbir şeyi kaçırmazdık, acele etmemizin bir anlamı olmazdı. bir şeyi bugün ya da yarın yapmamız fark etmezdi, hiç fark etmezdi. kaçırdığımız milyonlarca şeyin, ebediliğin karşısında hiçbir değeri kalmazdı, bir şeyin arkasından üzülmenin de anlamı olmazdı; çünkü onu telafi etmek için zaman hep kalırdı. günün akışına bile karışamazdık; çünkü bu mutluluk, akan zamanın bilincinde olmaktan beslenir, avare kişi ölümün karşısında bir maceraperesttir, telaşın zorlamasına karşı çıkan bir haçlı askeridir. her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı: zaman harcamanın vereceği keyfe yer kalır mıydı?

bir duygu ikinci kez hissedilirse aynı kalamaz. yeniden hissedildiğinin farkına varılmasıyla birlikte renk değiştirir. sıklıkla gelirlerse ve çok uzun sürerlerse duygularımızdan bıkar, usanırız. o duygunun asla, hiçbir zaman sona ermeyeceğine emin olan ölümsüz ruhta müthiş bir bıkkınlık doğar, zaptedilemeyen bir umarsızlık büyür. duygular gelişmek ister, biz de onlarla birlikte gelişmek isteriz. eskiden oldukları biçimi reddettikleri için ve yeniden kendilerinden uzaklaşacakları bir geleceğe doğru aktıkları için şimdi oldukları gibidirler. bu nehir sonsuzluğa aksaydı: içimizde binlerce duygu doğardı, baştan sona görebileceğimiz bir zaman alışkın olduğumuz için hayal bile edemeyiz bunları. ebedi hayattan söz edildiğini duyduğumuzda, bize neyin vaat edildiğini hiç bilmeyiz. ebediyet içinde, avuntudan yoksun kendimiz olmak nasıl olurdu, kendimiz olmak gerekliliğinden günün birinde kurtulmak? bunu bilmeyiz, bilmeyecek olmamız bir lütuftur. çünkü bildiğimiz bir şey vardır: bu ölümsüzlük cenneti cehennem olurdu.

an'a güzelliğini ve korkutuculuğunu veren ölümdür. zaman, yalnızca ölüm sayesinde yaşayan bir zaman olur. yaradan, her şeyi bilen tanrı bunu neden bilmez? neden bizi, dayanılmaz ıssızlık anlamına gelmesi gereken ebediyetle tehdit eder?

katedralsiz bir dünyada yaşamak istemiyorum. onların pencerelerinin pırıltısına, serin sessizliklerine, hükmedici suskunluklarına ihtiyacım var. orgların borularına ve tanrı'ya yakaran insanların kutsal dualarına ihtiyacım var. sözlerin kutsallığına, büyük şiirin ulviliğine ihtiyacım var. bütün bunlara ihtiyacım var. ama özgürlüğe ve bütün gaddarlıklara karşı düşmanlığa duyduğum ihtiyaç da bundan az değil. çünkü biri olmadan ötekinin hiçbir anlamı yok. ve kimse beni seçmek zorunda bırakmasın.

26.11.16

kaybın türküsü

kiran desai

canavarlıklar hep haklı bir davanın görüntüsü altında işlenir.

aşk, duygunun kendisinden çok onun sızısı, beklentisi, inzivası ve çevresindeki şeylerdi.

eski şarkılar gibisi yoktur.

en büyük sevgi hiçbir zaman belli edilmeyen sevgidir.

beyaz kadınlar gençken iyi görünür; ama çabuk çökerler; kırkına geldiler mi çirkinleşirler, saçları dökülür, her yerleri kırışır, şu lekelerle damarlar da cabası.

bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

sürülecek yağ azsa ekmeğinizin yağsız kalmasını göze almak zorundasınız. güçlüler kazanır ve yağı da onlar kapar.

aşk böyle akışkan bir şeydi işte: onun kararsız bir nesne olduğunu, değişmez bir hakikat olmadığını yeni öğreniyordu. ihanete açık, neyin içine doldurulursa onun şeklini alan oynak bir şeydi. kendini tutup onu değişik kaplara doldurmamak çok zordu. çünkü türlü amaçlara hizmet edebiliyordu. keşke onunla kendini zaptedebileceği bir şey olsaydı. yoksa şu haliyle onu gerçekten korkutmaya başlamıştı.

köle olarak yaşamaktansa ölmek yeğdir.

ne yapsanız eliniz boş kalıyordu. eşyanın adaletsizliğini giderecek bir düzen yoktu; adalette denge yoktu; tavuk çalanın yakasına yapışılır; ama büyük ve kaçamaklı suçların peşi bırakılırdı; çünkü bunlar teşhis konulup ağa takılacak olursa uygarlık denen koca yapının tümü çökerdi. milletler arasındaki canavarca anlaşmalarda işlenen suçlar, kuytu yerlerdeki iki kişi arasında tanıksız gerçekleşen suçlar, suçluların asla hesap vermedikleri suçlar. azabı dindirecek hiçbir din, hiçbir devlet yoktu.

güzel huylu olmak eskiden kızlar için bir gurur meselesiydi.

bu hayatta tek parça kalmak istiyorsan düşüncelerini durdurmalısın; yoksa suçluluk ve acıma duyguları senden her şeyini alır, seni bile.

kıyı insanları iç taraftakilerden daha akıllı olurlar.

insanlığın hak ettiği cezanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünemiyordu bile. insan hayvana eşit değildi, tırnağı bile olamazdı. insan hayatı rezilken, kokuşmuşken, kimseye bir zarar vermeden kibarca yaşayıp giden harikulade zanlılar vardı yeryüzünde. insanın dönüşemeyeceği şey yoktu.

şiir

aristoteles

şiir, temelleri doğada bulunan iki nedenle ortaya çıkmış gibidir. bunların ilki insanların doğuştan taklitçi olmasıdır; insan, içlerinde taklide en yatkın olmasıyla ve öğrenmenin başlangıçta taklit yoluyla gerçekleşmesiyle ayrılır diğer canlılardan. bunun bir kanıtı sanat eserlerini algılayışımızdır. gerçek hayatta bizde tekinsizlik uyandıran şeylerin gerçeğe olabildiğince sadık resimlerine bakmaktan zevk alırız. bunun nedeni, öğrenmenin sadece filozoflar için değil herkes için en hoşnutluk verici şey olmasıdır; ancak filozoflar dışındakiler buna pek zaman ayırmazlar.

25.11.16

zübeyde

ahmet altan

her sabah bir başkası gibi, pişmanlıklarla ve sıkıntıyla uyanırım.

hayat sanki benden kaçıyor; nereye gitsem orada her şeyin öldüğünü, kime dokunsam cansızlaştığını hissediyorum; hayatı ve canlılığı bulacağım bir başka yere koşuyorum, benim ayrıldığım yerde sanki hayat yeniden başlıyor ve benim yeni gittiğim yerde her şey ölüyor, hayatın hep benim olmadığım yerlerde yaşandığını düşündüğümden bütün zamanım bir yerden bir yere koşturarak hayatı aramakla geçiyor; ama onu yakalayamıyorum; başkalarının yaşadığını ben yaşayamıyorum; bu yüzden birlikte olduğum herkesten ve her şeyden sıkılıp hep uzaklardakini özlüyorum, uzaktakiler hep uzak, yakındakiler hep ölü, benim olmadığım yerlerde insanların neler yaşadığı ise benim için bitmeyen bir merak.

aşk çaresizdir; çaresini bulduğunda artık aşk olmaz.

deneyimlerimle, içine aşk karışmamış her ilişkinin iyi gittiğini, aşkın ise bütün ilişkiyi karmaşık hale getirdiğini anlamıştım; buna rağmen kendimi tutamayıp gene aşkın o çetrefil, hırpalayıcı, karışık, acılarla dolu, vahşi, bencil ve düşmanca yollarında gezinmeye dalıyordum; iyinin ve kötünün bu kadar açık biçimde önümde durduğu bir seçimde neden kötü olanı, yani aşkı seçtiğimi kavrayamıyorum. tek bildiğim, aşk, bütün bu tehlikeleri göze aldıracak kadar çekiciydi ve o çekiciliğin kenarında dolaşarak biraz eğlenip sonra yoluma devam ederim dersen, farkına bile varmadan sınırı aşıp aşkın ormanlarına dalıveriyordun.

yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım; yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.

hiçbir zaman, çok sevdiğim, çılgınca aşklar yaşadığım zamanlar da dahil, sevginin, bütün içimi doldurduğunu hissedemedim; parçalardan oluşan bilmeceler gibi hep bir parça eksik kaldı; aslında benim bütün aşk maceralarım o kayıp parçanın aranışıyla geçti ve hiçbir zaman da o parçayı bulamadım; bütün erkekler benim için o kayıp parça olabilir diye baktım; ama artık o kayıp parçayı erkeklerde bulamayacağımı kabul ediyorum; o parça yok ve bu bilmece ben ölene dek eksik kalacak, aşklarımı hep eksik yaşayacağım.

23.11.16

şenlik bitti

haydar ergülen


nicedir açık sular aradım sessizce boğulmaya
soldum ve sarardım ve kanayarak yanıldım
sularla örtülmüyor düşlerin yırtılan güzelliği
yağmur da yağmıyor artık yüzümü yıkamıyor
yüreğimde binlerce yüze dağılmanın kederi
kimlikler uydurdum yüzüme tutulan aynalardan
yitirdikçe öğrendim acının ve aşkın iklimini
soğudum yoruldum şenlik bitti artık
kimsesiz bir ölümle değişirim kendimi

22.11.16

ayartma

zygmunt bauman

insanlar yedi gün yirmi dört saat doğru ve uygun olduğunu düşündükleri yolları terk etmek, el üstünde tuttukları ve kendilerini mutlu ettiğini düşündükleri şeylere sırtlarını dönmek ve gerçekte olduklarından farklı olmak için çekidüzen verilmeye, eğitilmeye, öğüt almaya, kandırılmaya ve ayartılmaya eğilimlidirler.

grossberg, eğer ısrar edilirse, saiklerinin arkasındaki akıl yürütmeyi aşağıdaki gibi aktarabilecek insanların davranışını "ironik nihilizm" diye adlandırıyor: kandırmanın yanlış olduğunu ve kandırdığımı biliyorum, ancak işler böyle yürüyor, gerçeklik böyle bir şey. yaşamın ve her seçimin bir dolap olduğu bilinir, ancak bu bilgi o kadar evrensel kabul görüyor ki artık hiçbir alternatif yok. herkes herkesin kandırdığını biliyor, dolayısıyla herkes kandırıyor ve şayet ben kandırmazsam, aslında dürüst olmanın ıstırabını çekerim.

politika

hakan günday

üniversitede okurken politikayla ilgilenmiştim. aslında çok önceleri başlamıştım konuyu düşünmeye. on üç, on dört yaşlarında komünist eğilimlerim vardı. onların muhalif tarafları hoşuma gidiyordu.

"marx ve engels! god and angels!" dönemimdi bu.

sonra bakunin'e geldi araştırma sırası. anarşizmi ezberledim. bütün düşünürleriyle sıra faşizmdeydi. hitler, mussolini, machiavelli.. hepsini okudum. sonra kafamda konuyla ilgili bazı düşünceler oluştu. ne bodin, ne tocqueville, ne de montesquieu! hepsinin de aptal olduğunu düşünüyordum. hele platon ismindeki dünyanın okuma yazma bilen ilk faşisti! hepsi de üzerinde fikir bile yürütemeyecekleri bir konuda, insan yönetmek, halk yönetmek hakkında yazmışlardı. unuttukları o kadar çok şey vardı ki.. insanın içinde patlayan volkanları es geçmişlerdi. dünyada ideal bir düzen kurulamayacağını anlamamışlardı. more en azından çocuk kitaplarına benzer boktan hikayeleriyle, ideal dünya konusunda kendini tatmin etmişti. ama diğer büyük düşünürler insanları kavrayamayacaklarını kavrayamadıkları için yetersiz teorileriyle komik duruma düşmüşlerdi. onlardan ve bütün politik metinlerden nefret etmem fazla uzun sürmedi. anarşistler biraz daha sempatik gelebilirlerdi bana, eğer daha gerçekçi olsalar ve kendilerini barışçılarla aynı görmeselerdi. ve zamanla en büyük korkum belli bir gruba dahil hale gelmek oldu. benim birkaç müzik grubum vardı. ben onlara dahildim. gitar çalıp şarkı söylerdim. ancak sayıca kalabalık bir teşkilatın üyesi olmak utanç verici geliyordu bana.

on sekizime girdiğimde artık hiç düşünmüyordum politikayı ve çeşitli felsefelerini. insanların icadı, kolay ve acısız bir sömürü yoluydu politika. tıpkı bütün diğer insani kurumlar gibi. para gibi. hepsi bu. fazla heyecanlanmamak gerekiyordu. gerektiğinde lehte kullanılmalı, oyunun içinde ayrı bir oyun kurulmalıydı. ben de öyle yaptım. faşist, demokrat, fundamentalist, anarşist, komünist, saltanat taraftarı. hepsi oldum. ve hepsinin karşılığını aldım. huzur. biraz huzur ve rahat bırakılmak için black panther'lerle bile aynı fikirde olabilirdim. ilkesizlik bana sihirli geldi. prensipsiz yaşamak. rahatını bozmamak için açlıktan ölmeyi tercih etmek. dilsiz taklidi yapmak.

mantissa *

john fowles

monogami biyolojik bir saçmalık, yalnızca tarihsel geçmişten kaynaklanan bir tesadüftür. sizin asıl evrimsel işleviniz, bir erkek olarak, spermatozoanızı, yani genlerinizi mümkün olduğu kadar çok sayıda rahme aktarmaktır.

bağırsak boşaltma ve mesane boşaltma eylemlerine gönderme yapan terimlerin kullanılmasının anlamı, kültürel bir tetikleyici sonucu ortaya çıkan cinsel suçluluk ve bastırılmış duygulardır.

insanlar, var olmak için tanınmak gibi bir kanıta ne kadar ihtiyaç duyduklarını fark etmezler. bu tür şeyler olduğunda da korku duyarlar. emniyet hissini yitirirler.

temel metinleri bile okumamışken nasıl olur da bir teoriyi tartışmaya kalkar insan?

modern sosyologların içinde pek azı, fahişelerin son derece önemli bir işlevi yerine getirdiklerine inanmaz. en başta, onlar olmasa tecavüz olayları daha sık olurdu. bu kadınların kişisel ve dolayısıyla da toplumsal stresin çoğunu aldıklarına dair çok sayıda gösterge var.

doğru dürüst yazılar, mesela burjuva olmayan yazılar hep politiktir.

yaptığım iş konusunda hassas davranmasaydım yaşamla yüz yüze gelemezdim.

çatıdan kopup kafana düşse bile gerçek umutsuzluğun ne olduğunu anlayamazsın.

erkekler neden buna bu kadar önem verir, anlamam. sizin o aptal hayallerinizde düşlediğinizin yarısı kadar bile heyecanlı değil. bu yalnızca yaşamın sürmesi için kullanılan biyolojik bir mekanizma. emzirebilme işlevi taşır kadın göğsü. aslına bakarsan, laboratuvar fareleri gibisiniz. minik bir uyarı.. yarış atı gibi fırlıyorsunuz.

insan neyse odur, aynı zamanda ne giyerse de odur.

insanın var olabilmesi için birtakım temel özgürlükleri olmalıdır.

faşistler seksten nefret eder. ve asla kendilerine gülmeyi başaramazlar.

en kötü felsefelerde bile bir iki iyi nokta bulunabilir.

sen ana mizansen travmasından yapıyorsun bunları. her zamanki gibi bu da yıkıcı bir intikam duygusu bırakıyor sende. her zaman olduğu gibi bunu eşit ölçüde abartılmış röntgencilik ve teşhircilikle ifade ediyorsun. çözümlenememiş travmanla baş edebilmek için tekrar tekrar yazmak ve yayımlatmak gibi sözde geriletici faaliyetlere girmenle de bilinen patolojiye uyuyorsun. aslında bu iki faaliyetten tamamen ve açıkça kendini geri çeksen daha sağlıklı bir insan olabileceğini söyleyebilirim.

* mantissa: özellikle edebi bir çabaya ya da söyleme yapılan ve nispeten küçük bir önem taşıyan ekleme.

21.11.16

çocuklar

behçet necatigil


çarşılarda bir şey
biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı

kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
hep de tenha saatleri seçerler
sonra yavaş bir sesle
çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
biraz et biraz meyve isterler

sevdiği bir reçeli günaşırı yalnız ona
kaşıklarla beraber büyür bir üzüntü
yağların şekerlerin çayların
uykularda bile bitiyorsa
annelere düşündürdüğü

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı

20.11.16

adsız sansız bir jude

thomas hardy

kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

kendini bilen bir erkek, bir kadının oyunlarına, işvelerine kendisini kaptırsa bile, sonunda ipi koparır.

hayat kitaptan öğrenilmez, yaşamak gerek.

bilgi bir savunma aracıdır, para da öyle; yalnız, bilginin üstünlüğü şudur ki, parası olana bile hayat veren odur.

bir erkeğin ellerinde yaptığı işin izlerini görmek çok hoş bir şeydir.

dünyanın en ateşli, en erotik şairlerinin çoğu günlük hayatlarında kendilerini tutmayı çok iyi bilen insanlardır.

iyilikseverlik kendi soyundan olanların peşine düşmez.

insanlar, doğal güçlere karşı koyamayacaklarını bile bile, birçoğu da bir aylık mutluluğu bir ömür boyu rahatsız olmak pahasına elde ettiklerini belki bildikleri halde, gene de evleniyorlar.

gülmek her zaman yanlış anlamaktan ileri gelir. doğru dürüst bakacak olursak yeryüzünde gülünecek hiçbir şey bulamayız.

19.11.16

kontrol

~mr. robot

sahip olduğunu düşündüğün kontrol bir yanılsamadan ibaret. karım o gün arabasını sürüyordu. her şeyi doğru yaptı. her zaman emniyet kemerini takardı. elleri 10 ve 2 konumundaydı. tanıdığım en mükemmel şoförlerden biriydi. bu, sinirlerimi bozardı. hiç şerit değiştirmezdi. hız sınırının altına inip üstüne çıkmazdı. trafik lambalarında dururdu. tüm kurallara uyardı. ama bir gün, bunların hiçbir önemi kalmadı.

kontrol tek bacaklı, tek boynuzlu bir atın çifte gök kuşağının bitiminde işemesi kadar gerçektir. insanların söylediği şu saçmalığı bilir misin: "düştüğün zaman kalkmasını bilmelisin." o saçmalığı kabul etmiyorum dostum. neden biliyor musun? çünkü her şey düşmekten ibaret. başka türlüsü olamaz. karanlıkta tutunmaya çalıştığın ebedi bir vaziyet. kalkmakla ilgili değil. sendelemekle ilgili. doğru yöne doğru sendelemek. ilerlemenin tek yolu bu.

belki de asıl mesele çöküşten kaçınmak değildir. koddaki kusuru bulmak için bir kesim noktası oluşturmaktır. sonraki kusura denk gelene kadar düzeltip devam etmek. yola devam etme arayışı. dayanak bulmak için yapılan savaş. belki hepimiz doğru sorulardan yanlış cevaplara doğru tökezliyoruzdur. ya da doğru cevaplardan yanlış sorulara. nereye gittiğin ya da nereden geldiğin önemli değil, sendelediğin sürece. belki bu kadarı yeterlidir. belki en fazla bu kadar iyi olabiliyordur.

hayat bir dengeleme eylemi gibidir. hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. acı çukurunun üzerinde gerilmiş bir ip üzerinde yürüyoruz. bu, hata yapmamız için bize cesaret veriyor.

18.11.16

kent

alessandro baricco

babaların en kötüsünde bile iyi bir şeyler vardır.

gerçek hayat asla konuşmaz. yalnızca bir beceri oyunudur; ya kazanırsın ya da kaybedersin. bu oyunu oyalanman için yaparlar, böylece düşünmezsin.

hiçbir at sonsuza kadar doludizgin gidemez.

insanın kendisinden bir adım uzakta, eşiğin önünde o sonsuza dek oyalanmada son derece onurlu bir şeyler vardı. gerçeğin acımasız rüzgarının başladığı geceler, ertesi sabah yalanlarının çatısını onarmak zorunda kalırsın, tükenmez bir sabırla; ama sevgilim geri döndüğünde her şey yeniden eskisi gibi olacak, renkli su içerek güneşin batışını izleyeceğiz.

yolda kaybolan bir şeyler hep vardır.

daha önce hiç görmediğin biriyle yatmak yolculuk etmek gibidir. ilk önce her şey çok güç, biraz da gülünçtür. düşünecek olursan, sonrası güzeldir. sevişmiş olmak, ertesi gün temiz ve mükemmel dolaşmak güzeldir; ama ne tuhaf, bir gece önce orada o şeyleri yapıyordun ve o şeyleri söylüyordun; özellikle de o şeyleri söylüyordun, hem de bir daha hiç görmeyeceğin birine.

düello yapan iki aydından daha vahşi ve ilkel hiçbir şey bulamazsın.

bazen insan hiç bilmediği şeyler yüzünden kendi kendini cezalandırır.

yolunu bul. kendi yolunda git. belki de bir meydanda ya da bir parkta yaşamak için yaratılmışızdır; orada durup hayatı geçiririz; belki de bir kavşağızdır, dünyanın bizim yerimizde durmamıza ihtiyacı vardır, ansızın çekip kendi yolumuza gitsek çok kötü olur.

başka yerler başka düşler

cevat çapan


bir dağdan iner gibi yavaşça
atını bağlayıp avludaki asmaya
odaya sessizce giren bir düştü babam

ben denize bakardım yarı uyanık
annemi çocukluğunda iskelede bırakıp
uzaklaşan gemiye

başka yerlerde, başka düşler canlanırdı
ağaran ufukta sabahın ilk karaltıları
sesler duyulurdu uzaktan karşı yamaçta

yapayalnız yürür gibi uçsuz bucaksız ovada
nasıl bir araya geldiklerini düşünürdüm
apayrı insanların, susarak yaşadıklarını yıllarca

gün, uzayan gün. bitmeyen yol. yakıcı güneş
bir baş dönmesi yalnızca yaprak kımıldamayan bozkırda
bir rüzgar özlemi, bir toprak kokusu
yağmurdan sonra tükenen soluğumda

gecenin karanlığı inmeden
sulara, uzak sulara

17.11.16

insan

octavio paz

insan düşleyen bir varlıktır ve taşıdığı us bile yalnızca bu sürekli düşleme eyleminin biçimlerinden biridir. aslında düşlemek; kendinin dışına çıkmak, kendini yansıtmak, kendi sınırlarını sürekli aşmak demektir. tutku beslediği için, düşleyen bir varlık olarak insan, bütün dünyayı tutkusunun bir görüntüsüne dönüştürme gücüne sahiptir.

insan, içgüdüleridir ve bizim tanrı diye adlandırdığımız şey, korku ve parça parça edilmiş tutkudur. ahlak düzenimiz, saldırganlığın ve aşağılamanın yasallaştırılmış biçimidir. aklın kendisi, içgüdü olduğunu bilen ve böyle olmaktan korkan salt içgüdüdür.

birbirimize benzediğimiz ortak bir yan varsa eğer, o da hepimizin kendimizi şimdiki zamanda rahat hissetmeyişimizdir. bizler, konfüçyüs'ün yinelenen zamanları da dahil olmak üzere, bütün sonsuzlukların kaçakları olan kişileriz.

16.11.16

günlükler

max frisch

vicdanımız ne kadar güçlüyse çöküşümüz de o kadar kesindir.

aşık insan her şeyi ilk kez görmüş gibidir. aşk bizi her türlü tasarıdan özgür kılar. işte sevdiğimiz insanla baş edemeyişimizdeki asıl heyecan, macera ve gerçek gerilim de budur; onu sevdiğimiz için, onu sevdiğimiz sürece.

her üniforma insanın karakterini bozar.

sürekli akan bir şerit üzerinde yaşıyoruz ve kendi kendimizi telafi etmek ve bir anlığına hayatımızı düzeltmek umudu yok. kabul etmesek de geçmiş bizi en az bugün kadar belirliyor.

birini övmek kadar zor bir şey yoktur hayatta.

insan, en azından ortaya çıktığı anda ve yerde doğru olan düşüncesini gizlemeyerek ve yazarak bu düşüncesine sahip çıkar. ve iki gün sonra tam aksini düşündüğünde, daha akıllı olacağını umut etmez. insan neyse odur.

dürüst olmak yalnız olmaktır.

önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.

insanın edebiyle vazgeçmeden önce denemesi gereken şeyler vardır.

ancak işimizin bizi terk ettiği zamanlarda, mümkün olduğunda niye çalıştığımızı anlıyoruz. işimiz, bizi sabahları aniden ve acımasızca uyandıran, korkulardan koruyan, bizi çevreleyen labirentte ilerlememizi sağlayan tek şeydir; ariadne'nin ipidir.

"her harabenin kendine özgü bir çekiciliği vardır." (cesario)

bir şeye kanaat getirmiş insan, her şeyin üstesinden gelir. kanaatler, canlı-hakiki şeyler karşısında en iyi korunaktır.

kadın, doğası gereği oyuncudur.

insanın yaşadığı, idrak ettiği şeylerin çoğu sezilerdir; yaşamanın diğer bölümünü oluşturan hatırladıklarımız bile çok daha azdır bundan. böyle olmasaydı hiç edebiyatçı olmaz, sadece muhabirler olurdu.

bize ait olmayan tesadüfler yaşamayız. sonunda payımıza düşen, vadesi gelmiş olanlardır.

sandık lekesi

sema kaygusuz

bütün acılar kötü kokar.

en sevimsiz meleğimiz şeytanın bile dokunduğunda iyileştireceği bir yara mutlaka vardır.

herkesin kendi ölümünü ölmesi, sağaltılamamış bir tutkudur. ölüm, ilhamını yalnızca hayattan alır. kimyasında, dirimden esinlenerek kotarılmış ağrılar, kopmalar, kanamalar vardır. ya da başka birinin parmağı, başka birinin etkisi.

bazı itler sürüye girmeden uluyamaz.

bitkilerle kadınların tek ortak noktası vardır; her ikisi de hiçbir zaman bildiğin gibi değildir.

"yazmak için, yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir."

iki farklı kırlangıcı aynı kafese koyduğunuzda, onlara soracak sorunuz kalmamıştır.

bazen bildiğin her şey ayağına öyle bir takılır ki..

satın alınan mutluluk

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını söylüyor.

eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

üstelik, yukarıda sayılanlar gibi ticari ve pazarlanabilir olmayan şeyleri elde etmekte kullanılabilecek zaman ve enerjiyi, yalnızca mağazalar yoluyla elde edilebilen bu metalara yetecek kadar para kazanmak için kullanmak ağır bir külfettir. şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu kez geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, paranın satın alamayacağı şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır.

eldeki bir şeyin nicelik olarak artışı hiçbir şekilde başka bir nitelikteki ve değerdeki şeyin yokluğunu tam anlamıyla telafi etmez.

mutluluğu, mutluluk yaratması beklenen meta alışverişiyle özdeşleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de, mutluluk arayışının gün gelip duracağı olasılığına şans tanımamaktır.

mutluluk arayışı asla sona ermeyecektir. çünkü arayışın sonu, bizatihi mutluluğun sonu anlamına gelecektir. emniyetli mutluluk durumu erişilebilir olmadığı için, arayışta olanları bir dereceye kadar da olsa mutlu tutabilen tek şey, elden sürekli kayıp giden bu zor hedefin takibidir. mutluluğa giden bu yolda bitiş çizgisi yoktur. görünüşte araçlar amaçlara dönüşür. düşlenen ve gıpta edilen mutluluk durumunun belirsizliği için tek teselli, amaçlanan yolda ilerlemektir. bitkinlikten yere yığılmayıp ya da kırmızı kart görmeyip yarışta kalındığı müddetçe nihai zafer umudu canlı kalır.

etiketin, markanın ve alışveriş merkezinin müşterileri için yapabileceği şey işte budur: kafa karıştırıcı ölçüde dolambaçlı, bubi tuzaklı mutluluk yolunda onlara rehberlik etmek. kişinin doğru yolda olduğunu, hâlâ yarışta bulunduğunu ve umut beslemeye devam edebileceğini onaylayan, herkesçe tanınan ve saygı duyulan bir sertifikayla ortaya çıkarılan bir mutluluktur bu.

doğru etiket veya markayı taşıyan ve doğru mağazadan edinilen şeylere sahip olmak ve bunları herkese sergilemek, esas itibariyle gözettikleri ya da göz diktikleri toplumsal mevkiyi elde etme ve muhafaza etme meselesidir.

toplumsal olarak tanınmadığı, yani, söz konusu kişi doğru "toplum" tipi tarafından (toplumsal mevkideki her kategorinin kendine özgü yasaları ve hakimleri vardır) meşru ve hak sahibi üye olarak -"bizden biri" olarak- onaylanmadığı sürece toplumsal mevkinin hiçbir anlamı yoktur.

alışverişçilerden oluşan bir toplumda ve alışverişten oluşan bir yaşamda, mutlu olma umudunu kaybetmediğimiz müddetçe mutluyuzdur, bu umudun birazı canlı kaldığı müddetçe mutsuzluktan azadeyizdir.

öyleyse mutluluğun anahtarı ve mutsuzluğun ilacı, mutlu olma umudunu canlı tutmaktır.

işler gerçekten sarpa sardığında kurtuluş aramanın bir yeniliği yoktur; insanlar her zaman bunu denemiş ve çeşitli ölçülerde de başarılı olmuştur. gerçekten yeni olan şey, kişinin kendi benliğinden kurtulma ve ısmarlama bir benlik edinme düşüdür.

çoğu çağdaşımız için mutluluk daha ziyade, her ne kadar sabır ve çelik gibi sinirler gerektirse de, "insanın kendi yolunda gitmesi" (henüz tatmin edilmemiş arzularla dürtülen ve hedeften hâlâ belli bir mesafede bulunan insanın düş kurmaya ve bu düşlerin gerçekleşmesi için çabalamaya ve umut beslemeye devam etmeye zorlanması) bir değer olarak kabul edilir ve şüphesiz ki son derece de kıymetli bir değerdir.

bu, muhtemelen seneca'nın tüm kalbiyle onaylayarak aktardığı epiküros'un düşüncesiyle anlatmak istediği şeydir: "eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olamayacaksınız, eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız." ya da "yaygın kabul gören şeyin en iyi olduğunu düşünerek söylentiye boyun eğmemiz ve birçoğumuzun izinden gidebileceği pek çok iyi şey bulunmasından ötürü akıldan ziyade öykünme ilkesiyle yaşamamız kadar başımıza bela getiren başka bir şey yoktur." yorumuyla; "doğal arzular sınırlıdır; yanlış görüşlerden kaynaklanan arzular dur durak bilmez. zira hatanın son durağı yoktur." uyarısıyla; son olarak da "ne kadar çok insanla kaynaşırsak tehlike de o kadar artacağı" için "özellikle kaçınılması gereken en önemli şey" olarak "kitlesel kalabalıkları" seçme kararıyla da anlatmak istediği budur.

"insanın kişiliğine en çok zarar veren şey, bir gösteri izleyerek zaman geçirmektir. çünkü o anlarda, eğlence aracılığıyla, ahlaksızlık büyük bir kolaylıkla gelip içimize yerleşiverir."(seneca) kısacası: kalabalıktan kaçının, kitlesel dinleyici topluluklarından sakının, -felsefeye ve edinip sahip olabileceğiniz bilgeliğe ait olan- kendi düşüncenize kulak verin.

seneca, "insan dünya üzerindeki geçici yolculuğunda kadim tanrı'ya eşittir." der. hatta bir bakıma insan tanrı'dan üstündür: tanrı'nın kendisini korkuya karşı koruyacak doğası vardır. ancak insanı korkudan her ne korursa korusun, insanın bunu kendi aklıyla üretmesi gerekir.

kuşaklar arasındaki değişimi ve özellikle de bu değişim sonucu ortaya çıkan yaşam tarzlarını son derece doğru ve içgörülü bir biçimde analiz eden hanna swida-ziemba, "eski kuşaklar kendilerini gelecek kadar geçmişle de tanımlıyorlardı." diyor. ama yeni kuşaklar için var olan tek şey şimdiki zaman.

sorun, ebediliğin insanlara yasaklanmış olmasıdır ve dolayısıyla hepsi acılar içinde bunun farkında olan ve kaderin bu hükmüne karşı gelmek için pek umut beslemeyen insanlar, trajik hikmetlerini kırılgan ve geçici hazların hayhuyunda bastırmaya ve köreltmeye çalışır. bu, hiç kuşkusuz yanlış bir hesap olduğundan -ki bunun nedeni yanlış hesaba yol açan şeyle aynıdır (yani, trajik hikmet asla kovalanamaz ya da temelli olarak ortadan kaldırılamaz)- insanlar, maddi zenginlikleri ne olursa olsun, kendilerini ebedi tinsel yoksulluğa mahkum eder: yani daimi mutsuzluğa.

"insan kendini mutsuz olduğuna inandırdığı kadar mutsuzdur." (seneca)

insanlar zor durumlarının sınırları içerisinde, mutluluğa giden yolu aramak yerine, yol boyunca bir yerlerde iğrenç ve menfur kaderlerinden kurtulabileceklerini ya da atlatabileceklerini umut ederek yan yollara saparlar -ancak, onları (içtenlikle istenen ama elde edilemeyen) keşif yolculuğuna çıkmak üzere harekete geçiren umarsızlığa varırlar nihayetinde. bu yolculukta insanların yapabileceği tek keşif, kat ettikleri yolun, kendilerini er geç başlangıç çizgisine getirecek olan bir yan yol olduğudur.

15.11.16

dolandırıcı

sülün osman

benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. yani bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı. 10 tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti. kuyumcunun kapısındayız ve dükkan kapalı. karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum falan. hakiki olsalar bileziklerin fiyatı 1000 lira. diyorum ki 300 liraya ihtiyacım var. paranın gerisi umrumda değil; yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın. adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri 1000 liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. o arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor bilezikleri. telaşlanıyor adam kazanç imkanı kaybolacak diye. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, ben de kayboluyorum ortalıktan. adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince "dolandırıldım" diye karakola gidiyor. ben aranıyorum. demiyorlar ki ona, "be adam, 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı?" diye. gayet açık ki, beni dolandırmayı planlamıştı. ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.

via avni özgürel

62 maket seti

julio cortazar

kadınlar da bekaret deyip dururlar. annen ya da doktorun gibi tanımlarlar onu; bilmezler ki sadece bir türlü bekaretin önemi vardır, ilk gerçek bakıştan hemen önce gelen ve ondan sonra kaybolan bekaret, işte tam o anda bir el bir örtüyü kaldırıp sonunda yapbozun parçalarını bir araya getirir.

gözler, bazılarımızın vazgeçtikleri yegane ellerdir.

bunalıma kapıldın mı gitgide dibe batarsın, sonunda da vatoz gibi yamyassı olursun. hani akvaryumda görmüştük. ama bunaltıya kapıldıysan etrafındaki her şey yükselmeye başlar. mücadele etsen de boşuna, en sonunda bir yaprak gibi yerde kalakalırsın.

derinlerde bir korku vardır; bir ayna, şişman bir müşteri, rasgele açılmış bir kitap, bir kapı aralığından yükselen küf kokusunun yüzüme vurduğu şeyi kabul etmekten kaynaklanır.

sizce gerçekten içimizde iki insan mı barındırıyoruz, sağda ve solda? biri faydalı, öteki faydasız.

günün birinde bir dosta mutlaka anlatman gerekir.

düşünmek faydasızdı; ancak gözünü açtığında son ilmekleri, o da belki, örülüp biten bir rüyayı boş yere hatırlamaya çalışmak gibi; duyumun karşıtı denebilecek bir şeyin içinde hala asılı duran ve belki de belirsizliği ileride tekrarlanabilecek o örgüyü sökmek demekti düşünmek.

aptalca oyunlar, hayat.

yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.

anlamak çoğaltan bir şeydir.

sana ne hissettiğimi burada kal diye anlattım, git diye değil. bizi ayıran her şey aslında birlikte yaşayabilmemizi sağlıyor. hissettiklerimizi birbirimize anlatmayı bırakırsak ikimiz de özgürlüğümüzü kaybederiz.

aynada kendime bakamıyorum artık. kara bir boşluk görüyorum çünkü her baktığımda, şimdiyi iğrenç bir gurultuyla yutan bir huni. kendimi öldürecek ya da çekip gidecek gücüm de yok. rahatça çıkıp gidebilmesi için onu özgür bırakacak gücüm yok.

varoluş özden önce gelir, sevgilim.

her şey yerli yerinde, acılı, aciz. yine de, şimdi gözlerimi yumsam, şehrin imgelerinden biri çalınırdı gözüme, uykuyla uyanıklık arasında olduğum zamanlarda, dalgınlık anlarında ya da başka bir şey üzerinde yoğunlaştığımda, her seferinde beni şaşırtacak, çağrılara umutlara aldırmadan dönüp gelen bir imge.

seni unutacağım. çok yakında seni unutacağım, mecburum, biliyorsun. senin bana dediğin gibi "görüşürüz" diyeceğim ben de sana ve ikimiz de yalan söylemiş olacağız. ama biraz daha kal, zamanımız bol. bazen bu da şehirdir.

hiçbir oyun unutmanı sağlayamaz: ruhun soğuk bir makine, şaşmaz bir regülatör. seni başka bir şimdiye atmak için irili ufaklı her şeyi silip süpüren bu hortumda hiçbir şeyi unutmayacaksın; şehirdeyken bile kendinsin, önüne geçilmez bunun. çok geçmeden yöntemli bir biçimde unutacaksın, bir önce, bir sonra olacak; acele etme, gün hala bitmedi.

bütün anestezistler böyle midir? yüzlere ihtiyacın yoktur bu meslekte. sağlam bir kalbin ve münasip bir masken olması yeter; çünkü bazen yolculuklar tek yönlü oluyor.

bir keresinde ménilmontant'taki o kafede vivien leigh'den söz ederken pekala da birbirimizi öpebilirdik. ikimizin de çok kolay yaptığı bir şey bu. bizi kolay kolay sevmeyenleri öpüyoruz hep çünkü biz de kendimizi pek sevmiyoruz muhtemelen.

uyumayacağım, bütün gece uyumayacağım, nice uykusuz gecelere tanıklık etmiş şu pencerede şafağın ilk ışıklarını göreceğim. hiçbir şeyin değişmediğini bileceğim, lütuf diye bir şey olmadığını.

14.11.16

bireyselleşmiş toplum

zygmunt bauman

"toplum, insan hayatının önemli olduğuna dair bir mit, cüretkar bir anlam yaratma girişimidir." (ernest becker)

henry ford: tarih oldukça saçmadır. gelenek istemiyoruz. bizler bugünü yaşamak istiyoruz. dikkate alınabilecek yegane tarih bugün yapmakta olduğumuz tarihtir.

sigmund freud: uygarlık insanın mutluluk olanağının bir bölümünü bir parça güvenlik ile takas etmiştir.

"birey yurttaşın en kötü düşmanıdır." (tocqueville) birey, "ortak çıkar", "iyi toplum" ya da "adil toplum" konusunda kayıtsız, kuşkucu ya da ihtiyatlı olma eğilimi gösterir.

knud logstrup: hiç kimse önceden verilen direktifleri uygulamaya ve gerçekleştirmeye özen gösteren kişiden daha düşüncesiz değildir.

karl marx: tarihi insanlar yapar; ancak seçtikleri koşullar altında değil.

jeffrey weeks: insanlık gerçekleştirilecek bir öz değil, en geniş anlamda insanlığımızı oluşturan çeşitli bireysel projelerin, farklılıkların ifade edilmesiyle geliştirilecek pragmatik bir yapı, bir perspektiftir.

henry ford: egzersiz saçmadır. eğer sağlıklıysanız ona ihtiyacınız yoktur; eğer hastaysanız, zaten yapamazsınız.

bir nesnenin değeri onun edinilmesindeki zorlukla ölçülür.

sigmund freud: mutluluk, büyük ölçüde bastırılmış ihtiyaçların tatmininden gelir.

"hedefe ulaştığım zaman özgürlüğümü kaybederim; birisi olduğum zaman kendim olmaktan çıkarım." (zbyszko melosik / tomasz szkudlarek)

seneca: en çabuk gerçekleşen haz aynı zamanda ilk yok olandır.

ludwig wittgenstein: hiçbir ıstırap çığlığı tek bir insanın çığlığından daha büyük olamaz. hiçbir ıstırap tek bir insanın çekebileceği acılardan daha büyük olamaz. bütün gezegen tek bir candan daha büyük bir acı çekemez.

victor hugo: ütopya, yarının gerçeğidir.

"şimdi" hayat stratejisinin parolasıdır. böylesine güvenliksiz ve kestirilemeyen bir dünyada, akıllı ve becerikli gezgin hafif seyahat eder ve kendi hareketlerini kısıtlayan herhangi bir şey için asla gözyaşı dökmez.

13.11.16

borges

alberto manguel

borges 1967'de elsa astete millan ile evlendi. borges'in annesi bu evliliğe "bence elsa'yla evlenmen uygun; çünkü dul ve hayatı tanıyor." sözleriyle rıza göstermişti. ancak evlilik bir felaketti. borges'in sevgi duyduğu herkesi kıskanan elsa, annesini ziyaret etmesini yasakladı ve onu evlerine hiç davet etmedi.

elsa, borges'in edebiyattaki ilgi alanlarının hiçbirini paylaşmazdı. çok az okurdu. borges her sabah kahve ve kızarmış ekmekle birlikte rüyalarını anlatmaktan keyif alırdı. elsa rüya görmezdi ya da görmediğini söylerdi ki borges bunu inanılmaz bulurdu. elsa onun yerine şöhretin borges'e getirdiği ve onun kesinlikle hor gördüğü debdebeyle ilgilenirdi: madalyalar, kokteyller, ünlülerle bir araya gelmeler. borges'in konferans vermek için davet edildiği harvard'da, ona daha fazla ücret verilmesinde ve onlara kalacak daha lüks bir yer sağlanmasında ısrar etti.

bir gece profesörlerden biri borges'i kaldıkları yerin önünde, terlik ve pijamayla buldu. "karım beni dışarı atıp kapıyı kilitledi." diye açıkladı borges, çok mahcup bir şekilde. profesör, borges'i evine aldı ve ertesi sabah elsa'yla yüzleşti. kadın, "onu yatakta görmek zorunda kalan sen değilsin." diye cevap verdi.