28.2.11

uzun lafın kısası

david mamet: oğlan kıza "ne güzel bir elbise!" der; "altı haftadır sevişmedim." demez.

arthur rimbaud: tiksinirim mesleklerin tümünden. işçiler ve ustaları, köylüdür, hepsi iğrençtir. kalem tutan eldir üstün olan, çift süren el değil.

mihail lermontov: bazı insanların alınyazılarında inanılmaz serüvenler yazılıdır.

e.m. forster: her inanç mümkün olduğunca az başvurulması gereken bir katılaşma süreci, bir tür zihinsel donmadır.

jose ortega y gasset: bu dünyada hiçbir şey, kitle kültüründeki kötü zevk kadar bulaşıcı değildir.

catherine clement: bütün iktidarlar cenaze törenleriyle yaşarlar. herhangi bir yerde yönetilecek bir ölü hep vardır.

tolstoy: yalnızca budalalar şanslarına güvenerek kumar oynar.

machiavelli: akıllı hükümdar, yurttaşlarını her zaman ve her durumda kendisine muhtaç bırakmalıdır. onların sürekli olarak bağlılığını sağlayacak tek yol budur.

david harvey: kendine iyi bir takım elbise edin; savaşın yarısını kazandın demektir.

peter ackroyd: methe kıymet vermek budalaca bir çılgınlıktır. en güzel şeylerin daha az hayranı olur; çünkü ahmakların sayısı ehil insanlardan ziyadedir.

turgenyev: bir katilin kurbanından daha uzun yaşaması saçmalıktır.

franz kafka: rahatını kaçıran ne? kalbinin kararını nedir bozup dağıtan? kapının tokmağına el süren kim? kim sokaktan sana seslenip de açık kapıdan girip yanına gelmeyen?

26.2.11

the body of the dead christ in the tomb

dostoyevski


çarmıhtan henüz indirilmiş isa görülüyordu resimde. bana hep ressamlar çarmıha gerilmiş ya da çarmıhtan indirilmiş isa'yı yüzüne sıradışı bir güzelliği çağrıştıran çok hoş bir gölge vererek çizerlermiş gibi gelir. uğradığı en korkunç işkenceler sırasında bile onun bu güzelliğini koruduğunu vurgularlar. bu isa tablosunda ise güzellikten en ufak bir iz yoktu. daha çarmıha gerilmeden önce büyük acılar çekmiş, yaralar almış, işkencelerden geçmiş, sırtında haçını taşırken muhafızlarca dövülmüş, halk tarafından taşlanmış, haçın altında ezilmiş ve sonunda altı saat çivilemiş olarak haçta kalma acısını yaşamış bir insanın ölüsüydü. aslında bu yüz çarmıhtan daha şimdi indirilmiş birinin yüzüydü; dolayısıyla da hala pek çok canlı, sıcak şeyi barındırıyordu; öylesine ki, ölünün yüzünden sanki şu anda duymakta olduğu acıları okumak mümkündü. doğallıktan hiç sapılmamıştı resimde; çekilen böylesi acılardan sonra kim olursa olsun insanın ölüsü gerçekten de böyledir. kilisenin, hristiyanlığın daha ilk yüzyıllarında isa'nın simgesel değil gerçek anlamda acı çektiği, dolayısıyla da haça gerilmiş bedeninin tümüyle doğa yasalarının hükmü altında olduğu yolundaki görüşünü biliyorum. resimdeki isa'nın yüzü yara bere içindeydi; aldığı darbelerden kanamış, çürümüş, şişmiş, morarmış, parçalanmıştı; gözleri açıktı, göz bebekleri kaymıştı; kocaman göz akları ölümün donukluğunu yansıtıyordu. ama tuhaftır, işkencelerden geçmiş bu insan ölüsüne bakarken insanın aklına tuhaf bir soru geliyordu: eğer bütün onu izleyenler, öğrencileri; ama özellikle de gelecekteki havarileri, müritleri, ardı sıra yürüyen, haçın çevresinde duran kadınlar, ona iman eden, tapan bütün o insanlar, eğer o sırada o tam böyle bir ölü idiyse -ki kesinlikle böyle olmalıydı- böylesi eziyetler çekerek can vermiş birinin dirilebileceğine nasıl inanmışlardı? insanın aklına burda ister istemez madem ölüm böylesine dehşet verici, doğa yasaları böylesine güçlü, o zaman bunlar alt edilebilir mi? sorusu geliyor. yaşarken, yasalarına boyun eğdiği doğayı alt eden ve "talifa kumi" diye bağırarak ölü genç kızı, "lazar, çık dışarı" diyerek ölü lazar'ı dirilten o, bu yasalarla baş edemedikten sonra biz nasıl baş ederiz? bu tabloya baktığında doğa insanın gözünde çok güçlü, çok büyük, acımasız bir hayvan ya da bundan da çok, evet, ne kadar tuhaf olsa da, bundan da çok, yepyeni bir büyük makine gibi canlanıyor: çok değerli bir varlığı, tek başına bütün doğaya, onun yasalarına ve hatta belki de yalnızca onun ortaya çıkmasına vesile olmak için yaratılmış olan bütün yeryüzüne bedel, son derece değerli, eşsiz bir varlığı yakalamış, anlamsızca, bönce içine almış, parçalara ayırmış ve yalayıp yutmuş bir makine.. bu tabloda belki de, özellikle, herkesin boyun eğdiği ve sizi de ister istemez etkisi altına alan o karanlık, küstah, anlamsız/sonsuz güç canlandırılmış. ölünün çevresinde yer alan ve hiçbirini tabloda görmediğimiz insanlar o akşam bir anda bütün umutlarını; hatta belki de inançlarını paramparça eden korkunç bir acıyı ve kuşkuyu yaşamış olmalıydılar. asla kurtulamayacakları bir düşünceyi de içlerinde götürerek her biri bir yana dağılıp gitmişti belki de. öğretmen de eğer idam edilmeden önce kendisinin şu tablodaki halini görebilseydi, çarmıha kendiliğinden çıkar ve şimdi olduğu gibi ölür müydü? tabloya baktığınızda işte bu soru da karşınıza dikiliyordu.

kuvayı milliye

nazım hikmet


aslolan hayattır

öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü

yaşamak ümitli bir iştir sevgilim
yaşamak
seni sevmek gibi ciddi bir iştir

içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti

zevcem
ruhu cevanım
hatice pirayende
ölümü düşünüyorum
geçen ömrümüzü düşünüyorum
kederli
rahat
ve hodbinim
hangimiz ilk önce
nasıl
ve nerde ölürsek ölelim
seninle biz
birbirimizi
ve insanların en büyük davasını sevebildik
-dövüştük onun uğruna-
"yaşadık"
diyebiliriz

insanların hünerleri çoktur
insanlar
sevilmeden de sevmesini bilirler

tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar

dövüşememek
bir mavzer kurşunu kadar olsun
bilfiil
doğrudan doğruya
ancak kavgada vurulan acı duymaz
ve kavga edebilmek hürriyetidir
en mühimi hürriyetlerin

25.2.11

hasan sabbah

harold lamb

kendine soruyorsun, kim bu hasan diye. duy işte! hasan biçare bir can, öncelikle yaşamın bir talebesi. iyi olan, insanların vücudunu olduğu kadar, ruhlarını da yöneten hükümdarların ve vezirlerin bilgeliğini kazanmaktır. kahire'nin silahlı muhafızları tarafından sokak köpekleri gibi kamçılandım, günahı da tattım, teselli olsun diye kendimle alay da ettirdim. evet, çok küçük yaşta bir çocuk babası oldum. fakat, kahire'de ismaili mezhebinin üstatlarından, senin deyiminle "yediler"den, bilgeliği öğrendim. deniz üzerinde yolculuk yaptım, deniz seviyesinin de altındaki celile gölünün yanında bulunan tiberias'ta kabala alimlerinin, o yaşlı adamların ayaklarının dibinde oturdum. neyse, bu kadarı yeterli. çok sözü sevmiyorum ve sen de üzerinde yıldızların doğduğu belirsiz toprakların gizlerini yeterince inceledin zaten. bilgelik meyvesinin acı çekirdeğini tattım. ulaştığım nokta şu: tanrı yoktur. dünyadaki dinleri yaşlı kadınlara benzetiyorum. güzel ve bereketli oldukları çağlar çok gerilerde kalmış. batıl inançların kuru kemiklerine dönüşmüşler. sonunda onlardan geriye kutsal emanet mahfazalarında saklanan öteberiden başka hiçbir şey kalmayacak. mekke'deki hacer'ül-esved, demire benzeyen tuhaf bir taştan başka ne ki? söylemek istediğimi dünyadaki insanlara ifade edebilme fırsatını yakalayabilseydim, şöyle derdim: "bütün tapınakları ve tahtları yıkın. tahtlarda oturanlar ve tapınakları yönetenler, alçakça yalanları kendilerine siper etmiş sıradan insanlardır." allah'a tapan müslümanlar, zamanın başlangıcında güneşe armağanlar sunan putperestlerden daha bilge değiller. doğru değil mi?

24.2.11

dostlar beni hatırlasın

aşık veysel



üç yüz onda gelmiş idim cihana
dünyaya bakmadım ben kana kana
kader böyle imiş çiçek bahana
levhi kalem kara yazmış yazımı

on kuruş bulursan beşini harca
doğru hak yoluna düşersin borca
eğer zengin isen paraca malca
yabancılar sana kardeş bac'olur

evlattan uşaktan fayda bekleme
binde bir bulunur o da tekleme
cahil insan gül ise de koklama
ayvası turuncu nar belli değil

ne oğluna güven ne de kızına
doğru söylen kulak vermez sözüne
yalvar yakar getiremen izine
içimde bir ateş kor belli değil

bu kahpe dünyanın sonu vefasız
beş günlük ömrünü geçir kavgasız
diyorlar veysel'e sersem kafasız
başımda duman var kar belli değil

veysel ne ararsan kendinde ara
nice varlık verilmiştir kullara
çalışıp yaklaşan hakiki yare
geçirir gününü saadet içinde

başımdan geçeni bir bir anlattım
ne yanlış söyledim ne yalan kattım
veysel der alana mücevher sattım
alan alır almayana ac'olur

23.2.11

oz

soğuk katı gerçek, basit bir gerçek kadar güzel değildir.

insanlar, "o kız kalbimi kırdı." derler. saçmalık adamım. kalp kırılamaz, kastır. kas kanar, kasa kramp girer. evet, kalp kastır. beyin de öyle, sik de öyle.

her evladın, babasının evini terk etme zamanı gelir; çünkü kendi yolunu bulmalıdır.

"cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir."

rüyalarımızın amacı, toplumun kabullenemeyeceği belirli içgüdüsel dürtülerimizi tatmin etmektir.

bir insanı eşsiz kılan nedir? savaşlar kazanmak, ödüller elde etmek mi? hayır. bir insanı sıradanlıktan çıkartan şey, kimi sevdiği ve kim tarafından sevildiğidir.

insanın bu dünyada hayatta kalabilmesi için lanet bir milyoner olması gerekiyor.

öfke mutluluğu barındırmaz. öfke ruhu karartır, ta ki onu yok edene kadar.

"kibirle gelen kişi karanlığa gömülecektir ve ismi karanlıkta kaybolacaktır. bir daha ışık göremeyecektir."

bütün tutkularını tatmin ettikten sonra, tutkularının anlamsız olduğunu fark edersin.

22.2.11

efendi ile uşağı

tolstoy

yanılmak ve hayal kurmak cesaretini göster.

insan paraya fazla değer vermemeli. kitapta bile yazılı, paradan daha fazla günah getiren nesne yoktur.

richard gustafson: efendi denilen kişi, insanlarla ilişkisini kesmiş biridir.

bir kar fırtınasında yolumu kaybettim. biri bana ileride sıcacık ateşlerle dolu bir kasaba olduğunu söyledi. ama böyle düşünmesinin ve benim de ona inanmamın sebebi, o ateşlere, o kasabaya ulaşmayı istememizdi. yeniden harekete geçip yollara düştüğümüzde ateşlerin orada olmadığını gördük. ama sonra başka biri belirti karların içinde. bir süre ortalıkta dolandı, yola doğru yürüdü ve "arabanızla ilerlemeyi bırakın, gözlerinizin içinde ateşler yanıyor; nereye giderseniz gidin kaybolacak, telef olacaksınız siz" diye bağırdı bize. "bu üzerinde durduğum yol sağlamdır, buradan yol sayesinde kurtulacağız." körleşmiş gözlerimizde parıldayan ateşlere inandığımız vakit, ileride bir kasabanın, sıcak bir kulübenin, bir kurtuluş, bir dinlenme ümidi olduğunu görüyorduk; şimdi ise önümüzde sağlam bir yol vardı yalnızca. gözlerimizde yanan ateşlere uyarsak kesin donacaktık; yol ise bizi kurtaracaktı.

21.2.11

bu dünyada olanlar

ahmet altan

askeri darbeden sonra işkenceleriyle ünlenen doğu hapishanelerinden birinde, mahkumların önemli bir kısmının aileleriyle ve yakınlarıyla görüşmeleri yasaklanmıştı. kalın taş duvarlı karanlık hücrelerde çırılçıplak soyulup köpeklerin saldırısına bırakılıyorlar ya da diz boyu pisliklerin içine çırılçıplak atılıp üstlerine buz gibi sular dökülüyordu. filistin askısı, falaka, boğazına su doldurmak sıradan işkencelerdi; ya kendileri işkence görüyor ya da işkencedeki bir arkadaşlarının çığlıklarını dinleyerek biraz sonra kendi başlarına gelecekleri düşünüyorlardı.

kalabalık ve karanlık koğuşlarda yaralı bedenlerinin sancılarıyla inleyerek işkenceyi bekleyen mahkumlardan biri, çektiği acılara dayanamaz bir hale gelerek yavaş yavaş gerçeklerle ilişkisini koparmaya başlamıştı. hep aynı şeyi tekrarlıyordu:

"biz öldük, biz hepimiz ölüyüz, burası öteki dünya."

arkadaşları ona ölü olmadıklarını, yaşadıklarını anlatmaya çalışıyorlardı. o da onlara soruyordu:

"yaşıyorsak nerede öbür canlılar, niye bizden başka kimse yok? hayır biz ölüyüz, biz öldük, ailelerimiz dünyada kaldı."

arkadaşları hapishane idaresine başvurup bir doktor çağrılmasını istemişlerdi; ama doktor yoktu. bunun üzerine ailesiyle görüşmesine izin verilmesini istemişlerdi, hapishane idaresi bunu da reddetmişti; ama içeridekilerin ısrarı ve mahkumun gittikçe kötüleşmesi üzerine adamın ailesi hapishaneye çağrılmıştı.

adam, müdürün odasında karısını ve çocuklarını görmüş, onlara sarılmış, onlarla öpüşüp konuşmuştu.

koğuşa döndüğünde arkadaşları hep bir ağızdan konuşmaya başlamışlardı:

"gördün mü, yaşıyoruz, bu dünyadayız."

adam da sessizce başını sallamıştı:

"evet yaşıyoruz, bu dünyadayız, ölmemişiz, bütün bunlar bu dünyada oluyormuş."

gerçeği kabul etmiş ve derin bir sessizliğe dalmıştı.

o akşam gardiyanlar mahkumları işkenceye götürmek için koğuşa gelince adamın ölüsünü bulmuşlardı; zavallı, gerçeğe dayanamamıştı.

politikacı

zülfü livaneli

türkiye'nin klasik politikacı tipi, günün 24 saatinde parti merkezlerinde ve otel lobilerinde dolaşıp siyasi dedikodular üreten, dünyaya kapalı, anadolu ilişkileri kuvvetli, zaman zaman aşırı öfkelenip duygularını açığa vuran, romanla, şiirle, dünyada neler olup bittiğiyle, müzikle fazla ilgilenmeyen, ancak bir davete gittiği zaman kendisine uzatılan mikrofona söyleyebileceği "yemen türküsü" ya da gençlik meyhanelerinden kalma bir iki alaturka şarkı mırıldanan ama yüreğinin derinliklerinde sanatla, kültürle uğraşmayı "abesle iştigal" sayan, dünyayı bilmeyen, herhangi bir konudaki uluslararası terminolojiye yabancı, meclise girdiği ya da bakan olduğu zaman omuzlarını geriye atarak ağır ağır konuşan, kendisinden sürekli "biz" diye söz eden, rastladığı insanlara büyük bir lütuf yapıyormuş gibi, "nasılsın bakalım?" diye soran ve cevabını beklemeden yoluna devam eden, elini sıktığı insanların yüzüne bakmayan, devlet ihaleleri, şartnameler gibi konulardan iyi anlayan kişilerden oluşur.

bu kişiler sürekli olarak bir erkek dünyasında yaşarlar. akşam yemekleri bile erkek grupları halinde yenir. politika dünyasına arada bir giren kadınlar garip, şaşılası, karşısında nasıl davranılacağı bilinmeyen yaratıklardır. evlerinde bıraktıkları kadınlara hiç benzemezler.

doğrusu çevreleri de adamcağızları zıvanadan çıkarmak için birebirdir. siyah zırhlı otomobiller, korumalar, çevrelerinde pervane kesilen bürokratlar, dünyada bir hacim işgal ettiği için suçluluk duyan ve liderinin karşısında bedenini yok etmeye çalışarak kıvrılıp bükülen partililer, uçaklar, tören kıtaları, marşlar, manşetler.. bu kadar gümbürtü, çok dayanıklı olmayan ya da politika dışında tahminleri bulunmayan herkesi çıldırtmaya yeter de artar bile. ancak iç değerleri çok sağlam olan kişiler dayanabilir buna. çoğu politikacı yükseliş hızından başı dönerek, kendisi bile şaşkınlık içinde izler durumu. "yahu neler oluyor?" diye sevinç dolu şaşkınlık çığlıkları atar. bir süre sonra ise duruma alışır ve dünya düzeninin zaten böyle olduğuna, kendisinin de insanları yönetmek üzere yaratıldığı için doğumundan bu yana başında soyluluk halesi taşıdığına inanır. oysa politikadaki baş döndürücü yükselişi, bir dönme dolaba binen kişinin yükselişidir. sadece doğru zamanda, doğru dolaba binmeyi becermektir önemli olan. eğer bu içgüdüsel seçimi doğru yapmışsanız, dönme dolap sizi bir gün en tepeye çıkarıverir.

20.2.11

abbas

cahit sıtkı tarancı


haydi abbas, vakit tamam
akşam diyordun işte oldu akşam
kur bakalım çilingir soframızı
dinsin artık bu kalp ağrısı
şu ağacın gölgesinde olsun
tam kenarında havuzun
ay'a haber sal çıksın bu gece
görünsün şöyle gönlümce
bas kırbacı sihirli seccadeye
göster hükmettiğini mesafeye
ve zamana
katıp tozu dumana
var git
böyle ferman etti cahit
al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan
yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan

günce

bertolt brecht

yazılacak en iyi şey, hiçbir şeydir.

cehennemde korkunç bir şey olacağını sanmıyorum. orada hiçbir şey olmayacak.

çoğa tamah eden, bunun yükü altında kalsın. ama elindeki azı vermeyenin, elleri kurusun.

kızgın güneşi depolamak için yürüyorum.

bir arabadaki dört tekerin yürüyüşü onun hoşuna gidiyor. ya da bir suyun köşeyi dönerek akışı.

büyük şeyler hep şüphelidir. duygusal olarak kavranılamazlar. büyük şeylerin kokusu alınmaz. o, gözü olan küçük tümceleri seviyor. ve batırıldıkları zaman kanarlar.

 başarı göstermiş insanları, daha başarılı olmaya yöneltmek, çok seyrek olanaklıdır.

yağmur insanın kafasındaki son düşünceleri de siliyor. düşünceler, pisliklerdir. bu yüzden, kışın birikirler. kağıt beni çekmiyor artık. bir yarasa gibi tembelliğin çatısına asılıyorum.

akşamüstü hoş bir alacakaranlık öyküsü.

insan, bıldırcın gibi tembel olmalı.

her şeyi candan ve yürekten yapmalı.

tabes dorsalis halinde tuhaf biçimde tepinen kişiler görülür, göze çarpan kişiler, garip garip kişiler, garip olana mahvedici bir eğilimi taşıyan kişiler. normal kişilerden üç kat daha sağlam basarlar. ayaklarında demir çarıklar varmış gibi ayaklarını yere vururlar, altta olduklarının ayırdına varmazlar. kuvvetli kişiler değildirler. gözü kara değildir onlar. bu kişiler aynı zamanda çoğunlukla hayranlık uyandıran dik bir duruşa sahiptirler. eğilip bükülebilen kişiler değildirler, karakterleri vardır. ya öyle ya böyle insanları değildirler. sıyrılmazlar, sinmezler, idareimaslahatçı değildirler. her şeyi en son sınırına kadar tırmandırırlar, sırça yüreklerinden korktukları için duruş sahibidirler. kısaca zavallı kişilerdir.

bir kuramı olan bir adam yitiktir. birden fazlasına sahip olmalı.

akıllılar ahmaklardan yaşıyor, ahmaklar da çalışarak.

çok şey yapmadım. biraz yüzdüm. bazı şeyler okudum. bir şey sevmedim. ama zaman yoksul değildi. altını üstüne getirmek ve ceset görmeye alışmak zorunda kaldım. hiçbir şeyin yapılmamasından da daha kötüsü, pek çok şeye başlamış olmak. yine de birkaç balad bitti. kendi oturduğum dalı kesme işi de ilerliyor, yavaş da olsa. ama güveni kovacağım kendimden daha.

insan, neyi almazsa, ona sahiptir.

insan hem büyük, hem de mutsuz olamaz.

hiçbir şey karanlık bir odada yalnız oturmaktan daha hüzünlü ve insanın içini allak bullak edici değildir.

sanatla doyum sağlamak için, insan bütün ruhuyla ve vücuduyla sanat yapmalı, bunun içinse, insanın hala ruhu ve gövdesi olmalı.

yazma sanatı, bütün sanatlar içinde en bayağısı ve en sıradanıdır. çok açık, belli ve denetlenebilir.

gizem yok ve gizem olmayan yerde doğru da yoktur.

yaşamak, bazen görülmemiş bir çabadır.

serinkanlılık bir mucizedir, tehlike altında yiğitlik ister. atölyede değil.

kıskanç ve zorbalar gerçeği çok seyrek işitirler.

ben, çocukça kavgalar için çok tembelim ve gerçek uğruna odun yığınlarında yanmak istemeyecek denli de asyalıyım.

canlı olan ahlaksız değildir. ama cenaze konuşması bile ahlaksızdır.

sapıklık normal bir şehvetin hastalıklı abartısıdır.

julius meier-graefe: onda sıcak bir yürek soğuk bir insanda atıyor.

19.2.11

ülke

iain banks

sık sık bir devlet olduğumu düşünürdüm; bir ülke ya da en azından bir şehir. düşünceler, eylemler hakkında değişen hislerim ülkelerin uyguladığı değişik politikalara benziyormuş gibi gelirdi. insanların yeni bir hükümete politikasını beğendikleri için değil, sadece değişiklik istedikleri için oy verdiklerini düşünmüşümdür hep. nedense yeni gelenlerin her şeyi düzelteceğini düşünürler. tamam insanlar aptal; ama bu durum ruh halinden, kaprislerden ve içinde bulundukları havadan kaynaklanıyor, düşünülüp taşınılmış fikirlerden değil. benim zihnimde de aynı şeylerin etkili olduğunu düşünürdüm. bazen düşüncelerim ve duygularım birbiriyle uyuşmazdı, ben de beynimin içinde birçok insan olduğuna karar verdim.

eat pray love

ryan murphy

sevdiğim insanlara görünmez olurum.

kalmaktan daha önemli olan tek şey gitmekmiş. kimseyi incitmek istemedim. sessizce kapıdan çıkıp grönland'a ulaşana kadar durmadan koşmak istedim.

tüm bunlar, etkilenmenizin karşısında elinize geçen, hiçbir zaman istediğinizi itiraf etmeye bile cüret edemeyeceğiniz halüsinatik dozun itirazıyla başlar. gürleyen aşkın ve heyecanın duygusal bir uyuşturucusu. yakın zaman sonra bu etkilenmeyi bir uyuşturucuya bağımlıymışsınız gibi aç bir takıntıyla arzularsınız. bu sizden esirgendiğinde, hastalanır, delirir, darılırsınız size ilk başta bu bağımlılığı sağlayan; ama şimdi iyi mal almak için para vermeyi reddeden dağıtıcıya. lanet olsun ona, önceden bedavaya verirdi. bir sonraki aşamada, kendinizi zayıflamış, bir köşede sallanırken, sadece tek bir şeye tek bir kez daha sahip olabilmek için ruhunuzu bile satabileceğinize emin bir halde bulursunuz. bu arada bir zamanlar taptığınız etki, artık kendinizce reddedilir. size daha önce hiç karşılaşmadığı birine bakıyor gibi bakar. ama burda ironik olan, onu suçlamakta zorlanmanızdır. yani, bir halinize bakın. berbat durumdasınız. kendi gözlerinizce bile tanınamayacağınız haldesiniz. artık karasevdanın son limanına varmışsınızdır. benliğin tamamen ve acımasız çöküşü.

şunu bil ki, bu insanların başına gelir. yirmilerinde aşık olurlar, evlenirler, granit mutfak tezgahı yaptırırlar, otuzlarında beyaz tahta çitler yaptırır ve bir yerde farkına varırlar ki, "bu bana göre değil." sonra kaybederler, tepetaklak olurlar, delicesine incinirler, doğrulurlar ve uygun adım, marş, kıçlarını deli doktorunun ofisine getirirler. öylece ayrılamazlar.

harika bir eski italyan fıkrası vardır. fakir bir adam her gün kiliseye gider ve büyük bir azizin heykelinin önünde dua edip, yalvarır: sevgili azizim, lütfen, lütfen, lütfen, lotoyu kazanayım." sonunda deliye dönen heykel canlanır aşağıda yalvaran adama bakar ve der ki "oğlum, lütfen, lütfen, lütfen bir bilet al."

bir adamın karşısında soyunduğun bu kadar senelerden sonra hiçbiri senden gitmeni istedi mi? hiç giden oldu mu? ayrılan? hayır. çünkü önemsemiyor. odada çıplak bir kızla birlikte. lotoyu kazandı.

hayır demekten ve sabah kalkıp bir gün önce yediğim her parçayı aramaktan yoruldum.

üzgün yaşamaya razıyız, çünkü değişmekten, bazı şeylerin kalıntıya dönmesinden korkuyoruz. sonra bu yere baktım, katlandığı kaosa, uyarlamalara, yakılmalara, yağmalanmalara. sonra kendini tekrar inşa ettirecek bir yol bulmasına ve kendime güvenim tazelendi. belki benim hayatım o kadar karman çorman değildir. sadece dünya böyledir ve tek tuzak ona bağlanmaktır. yıkım bir ödüldür. yıkım değişime giden yoldur.  zor olmuş. çok sevmişsin. o yaranı daha tedavi edememişsin. şu an kalbini açmaktan korkuyorsun. tekrar incineceğinden korkuyorsun. iyileştirmenin tek yolu güvenmektir. bu sorun değil. kırık bir kalbinin olması, bir şeyleri denediğini gösterir.  herkesin sevgiye ihtiyacı vardır, tatlım. insanlara komik şeyler yaptırır. herkes ilişkinin başlangıcını sever. çok fazla mutluluk ister, çok fazla zevk ister, ta ki kendini hasta edene kadar.

dünyaya kendine yardım etmesini gösterirsen bir gün o yardım "herkes"e ulaşır.

kendimi sevdiğimi kanıtlamam için seni sevmeye ihtiyacım yok benim!

bazen aşk için dengeni kaybetmek dengeli hayatın bir parçasıdır.

sonunda "arayışın fiziği" olarak adlandırdığım bir şeye inanmaya başladım. doğa kanunlarına göre yönetilen bir güç, en az yer çekimi kanunu kadar gerçektir. arayış fiziğinin kuralı böyle bir şey: tanıdık ve konforlu olan her şeyi arkanızda bırakabilecek kadar cesursanız, ki bunlar evinizden, eskiden içinizde kalan gücenmeye kadar her şey olabilir; gerçeği aramak için bir yolculuğa çıkarsanız, ki bu yolculuk içinizde ya da dışarıda olabilir, bu yolculuk boyunca başınıza gelecek her türlü olaya ipucu olarak bakmaya niyetliyseniz ve yol boyunca tanıştığınız herkesi bir öğretmen olarak kabul edebilecekseniz, hazırsanız, en önemlisi de kendiniz hakkındaki en zor gerçeklerle yüzleşip, affedebilecekseniz işte o zaman gerçek sizden saklanmaz.

18.2.11

şölen/dostluk

platon

iyi bir dost dünyanın en güzel bıldırcınından, en güzel horozundan; hatta en güzel atından ve köpeğinden çok daha değerlidir.

cahil kişi güzellikten, iyilikten ve akıldan yoksunken bunların hepsini kendisinde toplamış sanır.

iyilerin sofrasına iyiler kendiliğinden gider.

sevgi tanrıların en eskisi, en saygıdeğeri, en güçlüsüdür ve insanlara hem hayatlarında hem de ölümlerinde erdem ve mutluluk kazandırır. 

insan kendini birine kul köle ederken, onunla daha üstün bir bilgiye, daha üstün bir erdeme ulaşacağına inanıyorsa hiçbir küçülme yoktur.

kafası işleyen birkaç kişi, kafasız bir sürüden daha belalıdır.

sevgi, her iyi olanı ve bizi mutlu edeni arzulamaktır. budur o büyük, o her parmağında bir hüner olan sevgi.

solon: ne mutlu o insanlara ki, çocuklar, tek tırnaklı atlar, av köpekleri ve yabancı misafir dosttur onlara.

hesiodos: çömlekçi çömlekçinin, şair şairin, dilenci dilencinin düşmanıdır.

insanın ihtiyaç duyduğu şey, bir eksiğini tamamlayacak olan şeydir.

içmek, şarkı söylemek, konuşmak, bunların hiçbiri kendiliğinden güzel değildir. güzellik bunların yapılış yolundan doğar. bunları güzel, doğru dürüst yaparsak güzel olur, yapmazsak çirkin olur. sevmekte de öyle: güzel olan, övülmeye değen her sevgi değil, bizi sevginin güzeline yönelten sevgidir.

17.2.11

serenatlar

ercüment behzat lav



sen benim nemsin
rüyalarım mısın
aşklarım mısın
azaplarım mı
yoksa sen
gecesefası mısın içimdeki

afyon mudur sesin
duman mıdır su mudur
meltem midir
yoksa
götüren midir bizi
alıp kendimizden

sen bir asmasın
küpe salkımlarınla asma bellim

elim değmesin
değmesin dilim sana asma bellim

küpe salkımlarında kütür kütür
buğulu üzüm başlar asma bellim

niye kendini sevdiğin zamanlar
daha olmadan başkasının
öper dudakların suda
dudaklarını

niye sana benziyor köpükler
güneşe sarılırken
niye şu bulut kaçırmıyor seni
kaçmıyor senden balıklar
niye çarpınca martılar sana kanat
niye ağzımda yüreğim
niye içerim göz göz
niye gözlerim pervane

katırtırnakları bakar engine
arasından otların
üfürünce bayırlarda rüzgar eteklerini
sular imrenir bacaklarına
mavi ürpermeler başlar derisinde denizin
sen katırtırnaklarına eğilirken

kalbim
top
bu topu
yıldızlara mı atsam
sana mı atsam
sana atsam
tutabilir misin

taksam yıldızları boynuna
basarak bulutlara yürüsek
başında aydan bir tarak

uçursalar bizi ankalar
rüya cennetlerine
bir yıldıza takılıp
aksak durmadan

korkutmuyor beni
seni sevmekle
ölüme susamak arasındaki ilişki
seni dondurup yakan seni
eşi bendekinin

resminden çıkarak
yanıma uzandığın geceler çoktur
odamın her köşesinden bakan gözlerinle
sabahladıklarımsa
yıldızlarca

bir ihtilal kadar güzel başlım
levantin kokulu sesler üflüyor
ilahlar soytarısı
frigyalı marsiyas
altın tozu serpilmiş siyahlıkta

düşünüyor bir yaprak
üstünde bir çitin
şimdi yalnızız
sakın ürperme

bana çok yakınsın
çok uzak belki
anılar çıngırak
ay parmaklarınla çalarak
saçlarından harpını
dünyamızdan çıksak

örtünüp çıplak beyazlığını
sütünü emsem güzelliğinin

dereceleri var mıdır hazzın
düşündüm bulamadım

yarın da benim olabilmen için
ıstırap çekiyorum şimdiden
beni hangi tabu sevdaya sürüklüyor
sana dokununca
öleceği

göğsümün içinde
bir ateş yuvarlaksın
dönüyor
beni yakıyorsun

ölümü düşündükçe
karanlığın ürküsünü içer gözlerin
ama ay
vurunca ay memelerine
yakar seni tutku dondurur

bir kitap bir mendil
şurada bir kemer
eşyada kokun
helyotrop

sen şu dakikada bir başkasının olabilirsin
gözlerin damla mıdır ki düşer
gözlerimden akşamla

bal ışınları gözlerinin
aktı gözlere
bir soluk mu dolaştı
ışık tellerinde saçlarının

pusuya düşürmesen
içimdeki hayvanı geceleri
o
homurdanmaz sabaha kadar
bana geceleri gel
ıtırlaştığı anda hazların

uçurabilsek
bütün yaşamı
tek yaratık gibi
içimizdeki antenlerden

bana sarılman
ay ışığında
gümüş yılanın kayışı
tenin
buzlu kabuğu üzümün

gözlerinle sarılır
gözlerinle geçersin kendinden
bir sazın kaburgasındaki titreyişsin
ne zaman başladığını bilmediğimiz
ne zaman biteceğini

ışık kadar çıplak ol
haz kadar uçucu
ama bir yıldızın
gümüş boynuzlarından
kollarıma düş

dexter

uzun mesafe ilişkileri asla yürümez. filmlerde bile.

"seninle kimse başa çıkamaz. senden başka kimsenin var olması için yer bırakmıyorsun."

ateşin içinden geçtim ve küllerimden yeniden doğdum. yine. daha büyük bir gücün varlığına pek de inanan biri olmadım asla. ama eğer emin olmasaydım yaptığım şeyi yapmaya devam etmemi isteyen bir gücün varlığına inanmak zorunda kalırdım.

bizim gibi insanlar bir yere ait değildirler. her yerde misafirizdir.

kadınlar erkeklerden farklıdır. her şeyi farklı deneyimlerler. fiziksel olarak birisiyle beraber olduklarında kendilerini bağlanmış hissederler. ve sen bağlanmış değilsen bunu hemen hissederler. o an bütünüyle meydanda olduğun için bunu sezerler.

hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

kötü rüyalarım yoktur. uyuduğumda tüm benliğim ile uyurum. dexter'ın gecesini hiçbir şey bozamaz. vicdan azabı, şüphe, pişmanlık hissettiğim hiç olmadı.

neden ihtiyacın olduğu zaman şehirde bir sirk olmaz?

yaş günleri konusunda yanılmışım. belki de onları kutlama sebebi sundukları şeydir. bir yaş gününü daha görecek kadar yaşama ümidi.

"mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer." (tolstoy)

işte böyle yapılıyor. birisi resmini çekerken gülümsüyorsun. mutlu olup olmaman fark etmez. uyum sağlamak için.

16.2.11

sağcı düşünce

uğur mumcu

demokratik bir toplum için en büyük tehlike yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir. yaşadığımız olaylar, demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.

her ülkede, her dönemde, ayrıcalıklı kesimlerin "bekçi köpeği" olmaya alışık "eşkıya" bulunur. bunlar, karanlık merkezlerden emir alıp arı kovanlarına çomak sokanları ısırmaya çalışırlar.

çağdışı politikacıların kör belleklerine şu gerçeği bir türlü sokamadık: sosyal olaylar birer "zabıta vakası" değildir. toplum içindeki çatışmalar, bu toplumun temellerini oluşturan ekonomik ve siyasal temellerden doğmaktadır. olaylara sadece ceza yasası penceresinden bakıp "onu da atın içeri. bunu da atın içeri. öbürünün sesini kesin!" gibi "zabıta tedbirleri" ile halkın uyanışını önleyebilmiş bir iktidarı, dünya tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. insanların beyinlerinde ve yüreklerinde oluşan bilinç ve duygu nehirleri, yüzyıllardır karanlık köprüleri fırlatıp atmakta ve çağımız aydınlık aşamasına doğru akmaktadır.

düşünceler, tehlikeli ve tehlikesiz diye ikiye ayrılmaz; aşırı olan ve aşırı olmayan düşünce ayrımı da hiçbir açıklık sağlamaz. düşünceler, ancak yanlış düşünce, doğru düşünce diye ikiye ayrılabilir. bu düşüncelerin yanlışlığı ve doğruluğuna da özgür bir toplumda ancak halk karar verebilir.

ideolojik maksat.. aşırı cereyan.. tehlikeli düşünce.. fikir suçu.. bunlar hep, ülkede emekçiden yana bir düzen isteyenler için kullanılmıştır. siz hiç sağcılıktan yargılanan bir fikir suçu gördünüz mü? görmemişsinizdir; çünkü ideolojiden yoksun olmak, fikirden de yoksun olmak demektir.

"milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı politikacıların kullana kullana eskitemedikleri bir kalkan gibidir. türkiye'de "milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı iktidarların, başta ulusal güvenlik olmak üzere ülkenin birçok sorununun halkın gözleri önünde tartışılmasını önlemek için başvurdukları bir demagoji silahıdır.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gerçek kurtuluş yoktur.

olağanüstü dönemde türk soluna kan kusturmuş olanların birer ikişer banka yönetim kurullarına, umumi mağazalara, özel şirketlere bol ücretle oturmaları kapitalizmin gereğidir. hepsi de aşırı akımlara karşıdır. hepsi de son bağımsız türk devletinin komünistlerin ellerine geçmemesi için kanlarının son damlasına kadar savaşmaya hazırdırlar. hepsi de marksistlerin kafalarının ezilmesi konusunda milli birlik ve beraberlik ruhu içindedir. hepsi de demokrasiye bağlıdır. onların hep birlikte korudukları, bizlerin ise değiştirmek istediğimiz düzen budur işte.

elde var hüzün

attila ilhan


söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylenirdi mercan köz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün

ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün

o şehrayin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam aşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün

hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

15.2.11

meclis

nihat genç

meclis, bu yaşlılarla tıka basa doldurulmuş, ülkenin en pis odası! iğrenç bir gösteri siyaset, bir bulantı. tiksindirici, bozguncu, şekilsiz, anlamsız bir bütün. gizlenmiş hainlikler, gizlenmiş hırsızlıklar, gizlenmiş alçaklıklar, gizlenmiş, peşkeş çekilmiş acımasızlıklar! düzenbaz yağdanlıklar, budala sekreterleri, gülünç ihtiyarla dolu meclis! cıvık konuşmalar, geçimsiz adamlar sürüsü! adalete, hukuka ve halka, her gün bozgun yaşatmaktan keyif alan yaşlılar. kalabalıkların, halkın canını yakmak için orada örgütlenmişler. her gün bir yasa, her gün bir insan, her gün bir erdem, her gün bir insanlık değerini çiğneyip boklaştırırlar. hepsi bir köşede sıkıntı, ilgisizlikten kavruldukları için siyaset yapıyorlar. sahneleri türkiye kadar büyük, üç günlük bebek, seksen yaşında ihtiyar, her gün onların balgam suratlarını ekrandan görür! yüzleri sümükle ovulmuş ihtiyarlar! kalın derili, kalıp dudaklı bu adamlar, her gün konuşmaktan, ekrana çıkmaktan yorulmaz. her gün denizin üstünde yüzen boklar gibi kanal kanal ekranda yüzdürülürler!