machiavelli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
machiavelli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

19.02.2019

machiavelli

cemil meriç

gündüzleri ardıç kuşlarına tuzak kuruyordu. hana uğruyor, yolcularla çene çalıyordu. değirmenciyle, kasapla, kireç fırınının işçileriyle tavla oynuyordu. sık sık kavga çıkıyordu aralarında, ana avrat küfrediyorlardı. ama gece dekor değişiyordu. çalışma odasına çekiliyordu machiavelli. kitaplarının arasına, o kadim eserlerle dolu mabedine. kendisini dinleyelim:

"her gün giydiğim çamurlu elbiseleri eşikte bırakırım. saraylara girecek, krallarla konuşacakmışım gibi giyinirim. büyükler dostça karşılar beni, onların sözleriyle beslenirim. benim biricik gıdam bu. ben bu gıdayla beslenmek için dünyaya gelmişim. hiçbir sorumu yanıtsız bırakmazlar. saatler geçer. acılarımı unuturum: yoksulluk yıldırmaz artık, ölümden korkmaz olurum, onların hayatını yaşarım."

23.10.2018

gün ortasında karanlık

arthur koestler

kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

yükseklerde oksijen azdır, başı dönen yitip gider.

hikâyenin sonu iyi bağlandığında çekilen çileler unutulur.

mutlak gerçek, hemen öncesinde bakıldığında her zaman yalandır. sonunda haklı olduğu ortaya çıkan kişi, o sona varılmadan önce haksız ve zararlı görülür.

peşine takıldığımız her yanlış fikir, ileriki kuşaklara karşı işlenmiş bir suçtur.

her alkol şişesinin içinde ölçülebilir miktarda duygusal taşkınlık bulunur.

saint-just: kimse suç işlemeden ülke yönetemez.

machiavelli: kimi kez sözcükler gerçekleri gizlemek amacıyla kullanılmalıdır. ancak bunu öyle bir biçimde yapmalı ki, ya kimse farkına varmasın ya da mutlaka birinin dikkatini çekecek olsun.

hapisteki insan için en korkunç şey birinin suçsuz olduğunu bilmektir. çevreye uyum sağlamasını engeller, moralini yerle bir eder.

dünya öyle bir hale geldi ki, zeka ile ahlak birbirine ters düşer oldu. hangi taraftaysan ötekinden vazgeçmek zorunda kalıyorsun. insanın kafasını fazla çalıştırması iyi değildir.

31.07.2012

uzun lafın kısası

montaigne: dünyayı döndüren, çiftleşmeye duyulan arzudur.

machiavelli: insanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutmazlar.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

samuel daniel: ürkek bilgi kararsızlıkla kıvranırken, cüretkar cehalet işi bitirir.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

albert camus: saygınlığını elde etmenin en emin ve en hızlı yollarından biri paradır.

francis bacon: kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısıdır.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

peter ackroyd: kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.

thomas paine: yahudiliğin, katolikliğin, ortodoksluğun, müslümanlığın, protestanlığın ve bildiğim tüm din kurumlarının öğretilerine inanmıyorum. benim din kurumum aklımdır.

sigmund freud: evliliğin neden olduğu sinir hastalıklarının şifası, sadakatsizliktir.

carl gustav jung: insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur.

18.12.2011

hükümdar

niccolo machiavelli

insanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutmazlar.

büyük insanların yeni hizmetler karşısında, eski hakaretleri unutacaklarını sanan kimse aldanır.

insanlar kötülük bekledikleri yerden iyilik gördükleri zaman daha fazla minnettarlık duyarlar.

akıllı hükümdar, yurttaşlarını her zaman ve her durumda kendisine muhtaç bırakmalıdır. onların sürekli olarak bağlılığını sağlayacak tek yol budur.

ihtiyatsızlık insanı öyle bir işe başlatır ki, başlangıçtaki iyi görüntü altta yatan zehri göstermez. tıpkı verem ateşi gibidir.

en iyi kale, halkın sevgisidir. eğer halk sizden nefret ediyorsa birçok kaleniz de olsa kendinizi güvencede sayamazsınız. halk eline silahı aldıktan sonra onun yardımına gelecek yabancı eksik olmayacaktır.

işgal ettiği bölgede oturan hükümdarı oradan söküp atmak çok güçtür.

insanlar anlayış bakımından üçe ayrılabilirler: kendi başlarına anlayanlar, başkalarının gösterdiği şeyleri anlayanlar ve nihayet, kendi başlarına da başkalarının yardımıyla da bir şey anlamayanlar. birinciler çok iyi, ikinciler de iyidirler. üçüncülerse hiçbir işe yaramazlar.

insanların yaradılışları genellikle kötü olduğu için, ancak mecbur oldukları zaman iyi davranırlar. mecbur olmadıkları zaman kötü olarak karşımıza çıkarlar.

dünyada cömertlik kadar insanı bitiren bir şey yoktur.

talihi, coştuğu zaman ovaları basan, evleri ve ağaçları yıkan, toprakları bir yerden söküp başka bir tarafa sürükleyen nehre benzetirim. herkes onun önünden kaçar, herkes ona karşı koymadan boyun eğer.

28.02.2011

uzun lafın kısası

david mamet: oğlan kıza "ne güzel bir elbise!" der; "altı haftadır sevişmedim." demez.

arthur rimbaud: tiksinirim mesleklerin tümünden. işçiler ve ustaları, köylüdür, hepsi iğrençtir. kalem tutan eldir üstün olan, çift süren el değil.

mihail lermontov: bazı insanların alınyazılarında inanılmaz serüvenler yazılıdır.

e.m. forster: her inanç mümkün olduğunca az başvurulması gereken bir katılaşma süreci, bir tür zihinsel donmadır.

jose ortega y gasset: bu dünyada hiçbir şey, kitle kültüründeki kötü zevk kadar bulaşıcı değildir.

catherine clement: bütün iktidarlar cenaze törenleriyle yaşarlar. herhangi bir yerde yönetilecek bir ölü hep vardır.

tolstoy: yalnızca budalalar şanslarına güvenerek kumar oynar.

machiavelli: akıllı hükümdar, yurttaşlarını her zaman ve her durumda kendisine muhtaç bırakmalıdır. onların sürekli olarak bağlılığını sağlayacak tek yol budur.

david harvey: kendine iyi bir takım elbise edin; savaşın yarısını kazandın demektir.

peter ackroyd: methe kıymet vermek budalaca bir çılgınlıktır. en güzel şeylerin daha az hayranı olur; çünkü ahmakların sayısı ehil insanlardan ziyadedir.

turgenyev: bir katilin kurbanından daha uzun yaşaması saçmalıktır.

franz kafka: rahatını kaçıran ne? kalbinin kararını nedir bozup dağıtan? kapının tokmağına el süren kim? kim sokaktan sana seslenip de açık kapıdan girip yanına gelmeyen?

23.01.2011

yönetim biçimleri

machiavelli

yeni fethedilen bir devletin elde tutulmasındaki güçlükler göz önünde bulundurulursa, büyük iskender'in kısa bir süre içinde asya'ya egemen olması ve burayı ele geçirir geçirmez ölümünden sonra bütün bu ülkenin ayaklanması akla yakın görünürken, haleflerinin buraları nasıl tutabildikleri ve onların kendi ihtirasları yüzünden aralarında çıkan güçlüklerden başka güçlüklerle karşılaşmamış olmaları şaşırtıcı gelebilir. şöyle cevaplayabilirim bunu: hatırlayabildiğimiz bütün devletler iki farklı biçimde yönetilmişlerdir: ya başta mutlakıyetçi bir hükümdar vardır, yönetime yardımcı olan bakanlar onun kulları gibidirler, hükümdarların izni ve isteği ile bu görevlere gelmişlerdir; ya da devletin başında bir hükümdar ve yönetimi paylaşan baronlar vardır; bu baronlar bakanlık görevlerini hükümdarın izni ve isteği ile değil, soylu olmalarının bir gereği olarak yürütürler. bu baronların kendi özel devletleri ve onları senyör olarak kabul eden uyrukları vardır.

bir hükümdar ve onun kulları tarafından yönetilen devletlerde hükümdarın yetkileri çok büyüktür. ülkenin her yerinde ondan başka bir egemenlik sahibi görülmez. bakan ya da memur sıfatı ile başkaları bu egemenliği kullansa bile halkın onlara karşı özel bir bağlılığı yoktur.

bu iki çeşit yönetimin günümüzdeki örnekleri türk padişahı ile fransa kralında görülür. türk hükümdarlığı tek bir padişah tarafından yönetilir. diğerleri kapıkullarıdır. padişah ülkesini sancaklara ayırmış ve oralara valiler tayin etmiştir. padişah valileri istediği zaman istediği biçimde değiştirebilir. fransa kralı ise kalabalık bir soylular sınıfı ile kuşatılmıştır. bu soyluların kendilerine bağlı uyrukları ve ayrıcalıklı durumları vardır. kral onların bu ayrıcalıklarını -kendini tehlikeye atmadan- ellerinden alamaz.

bu iki çeşit yönetim biçimi incelenirse, türk hükümdarlığının ele geçirilmesinin çok güç; fakat bir kez ele geçirilirse onu elde tutmanın ise çok kolay olduğu görülür. buna karşılık, fransa krallığı'nı ele geçirmek kolay; fakat onu elde tutmak çok güçtür. 

türk hükümdarlığını ele geçirmekteki güçlük şuradan doğar: saldırmak isteyen devleti bu ülkeden çağıracak beyler olmadığı gibi, halkın ayaklanması da umut edilemez. çünkü, herkes padişahın kulu olduğu için onları baştan çıkarmak güçtür. baştan çıkartılsalar bile bu fazla bir işe yaramaz. çünkü, söylediğimiz nedenlerden dolayı halk onlarla birlikte hareket etmez. osmanlı devletine kim saldırırsa onu birlik içinde bulacağını hesaplaması gerekir. bu nedenle, umudunu başkalarının iç karışıklığından çok kendi öz kuvvetlerine bağlamalıdır. fakat, bir kez yenik düşüp ordusu bozguna uğrayacak olursa, hükümdar soyundan gelenlerin dışında kimseden korkmaya gerek kalmaz. onlar da yok edilirse, diğerlerinin halk katında saygınlıkları olmadığı için artık çekinecek hiç kimse kalmaz. zaferden önce onlardan bir şey umulmaması gerektiği gibi, zaferden sonra da onlardan korkulması için neden yoktur.

ülkeler bir hükümdarın emri altında yaşamaya alışmışlarsa ve hükümdarın soyundan kimse kalmamışsa iş kolaylaşır. bir yandan itaat etmeye alışmışlardır, diğer yandan hükümdar soyundan kimse kalmamıştır. kendi aralarında itaat edecek birini bulamazlar. özgür yaşamayı da bilmezler. silaha sarılma konusunda da gevşektirler. sonuç olarak, bir hükümdar için böyle bir yeri ele geçirmek çok kolaydır. fakat cumhuriyetlerde daha çok canlılık, daha çok kin ve daha çok intikam duyguları kalır. geçmişteki özgürlüklerinin anısı insanların yakasını bırakmaz. bu nedenle, cumhuriyetleri elde tutmak için en etkin yol, ya onları tümüyle yakıp yıkmak ya da gidip oralarda yerleşmektir.

fransa gibi yönetilen devletlerde durum tümüyle farklıdır. burada krallığın bazı soylularını elde ederek ülkeye kolaylıkla girilebilir. memnun olmayanlar ve değişiklik isteyenler her zaman bulunur. bunlar söylediğim nedenlerden dolayı size kapıları açabilir ve zaferinizi kolaylaştırabilirler. fakat, sonra buraları elde tutmak istediğiniz zaman, ister size önce yardım etmiş olanlar, ister zarar verdiğiniz kişiler olsun; sayısız güçlükler çıkarırlar. hükümdarın soyunu ortadan kaldırmak yetmez. geri kalan soylular hareketin başını oluştururlar. bunların tümünü memnun etmek ya da öldürmek mümkün olmayınca da fırsat ele geçer geçmez savaşı kaybetmiş olursunuz.

dara krallığı'nın yönetim biçimine bakarsak bunun türk hükümdarın yönetim biçimine benzediğini görürüz. bu yüzden iskender, dara krallığı'nı kesin bir biçimde çökertmek zorunda kalmıştır. zaferden sonra dara ölünce, iskender, yukarıda belirtilen nedenlerle, rahat bir şekilde bu ülkenin sahibi oldu. eğer ondan sonra gelenler birlik olabilselerdi burada rahatça egemenliklerini sürdürebilirlerdi. gerçekten, bu devlette kendilerinin yarattıkları karışıklıklardan başka bir karışıklık olmadı. fakat, yönetim biçimi fransa gibi olan devletleri elde tutmak o kadar kolay değildir. romalılara karşı ispanya'da, fransa'da ve yunanistan'da sık sık meydana gelen ayaklanmalar bu ülkelerde birçok prensliklerin bulunması yüzündendir. bu prensliklerin anıları durduğu sürece romalıların bu ülkelerdeki egemenlikleri sallantıda kalmıştır. ne zaman ki imparatorluğun sürekliliği ve gücü sayesinde bu prensliklerin anıları silindi; ancak o zaman güvenlik sahibi oldular. daha sonra kendi aralarında sürtüşmeler başlayınca her biri bir bölgede egemenliğini sürdürüp o yerin sahibi oldu. fakat bu bölgelerde eski prenslerin soyu tükenince romalılardan başka bir egemenlik tanımadılar.

bütün bu olanlara iyice bakılırsa iskender'in asya'yı elinde tutmakta bulduğu kolaylıkla, pyrrhus ve benzerlerinin ele geçirdikleri yerleri tutmakta uğradıkları güçlüklerde şaşılacak bir taraf yoktur. bu sonuç, fatihlerin niteliklerinden değil, ele geçirilen yerlerin farklı yapılarından kaynaklanır.

16.11.2009

foucault sarkacı

umberto eco

her şey her şeyle bağıntılıdır.

kavramlar andırışma yoluyla birleşirler.

lucretius: zeka bocalar, dil sürçer, zihin tökezler.

raymond smullyan: batıl inanç uğursuzluk getirir.

seni elde eden kadın sonunda ölmeli, belki de senin elinle. hoşça kal emily; güzeldin; ama kalpsiz bir robottun sen.

ayna görünce -insanca bir şeydir bu- kendine bakmak ister insan.

stanislaw j. lec: dünyanın sonundan çok şey beklemeyin.

babalarımızın bizi eğitme kaygısı duymadıkları boş zamanlarında bize öğrettikleri neyse, o olduğumuza inanıyorum. bilgi kırıntılarıyla oluşur insan.

bazen, öfkenin doruğunda olduğu zaman, soğukkanlılığını yitirirdi. katlanamadığı tek şey, başkalarının soğukkanlılıklarını yitirmesi olduğu için, belbo'nun soğukkanlılığını yitirmesi, tümüyle içsel, bölgesinin özelliğine uygun olurdu. dudaklarını sımsıkı kenetler, önce gözlerini tavana çevirir, sonra bakışlarını yere doğru indirir, başını sola, aşağıya doğru eğer, yumuşak bir sesle; "ma gavte la nata" derdi. bu piemonte deyimini, bilmeyenlere açıklardı kimi zaman: "ma gavte la nata: tıpanı çıkar. kendi kendini şişiren kimseye denir. şişinmesine, çalım satmasına yol açan şeyin, poposuna takılmış bir tıpanın basıncı olduğu düşünülür. tıpayı çıkaracak olursa, tıss diye sönüverir.

yaşam nasıl böylesine cömert olabiliyor da, sıradanlığa böylesine yüce bir ödül sağlıyor?

insan kaçarken düz yolları izlememeli.

insan ilk seferinde dikleşmeyi sağlayamazsa, bütün bir ömür boyu iktidarsız kalır.

resmi tarih, yenenlerin yazdıkları tarihtir. resmi tarihe göre benim gibi insanlar yoktur.

eliphas levi: karşıtların benzeşimi, ışıkla gölge, dorukla uçurum, doluyla boş arasındaki ilişkidir. bütün dogmaların anası olan alegori; damganın, mührün; gölgenin, gerçekliğin yerini almasıdır. gerçeğin yalanı, yalanın gerçeğidir.

gerçeklik düşten daha iyidir. bir şey gerçekse gerçektir, senin yapabileceğin hiçbir şey yoktur.

bilge insan ayrım gözetmeyen insandır; nereden gelirse gelsin, ışık zerreciklerini bir araya getiren insandır.

collin de plancy: bir gün, kudüs'te, pontius pilatus'u tanıdığını anlattı; valinin evini ayrıntılarıyla betimledi, akşam yemeğinde sunulan yemek çeşitlerini sayıp döktü. bunların düş ürünü şeyler olduğuna inanan rohan kardinali, saint,germain kontu'nun uşağına -saçları ağarmış, dürüst görünüşlü, yaşlı bir adam- döndü: "arkadaşım" dedi, "efendinizin söylediklerine inanmakta güçlük çekiyorum. karnından konuşan biriyse, diyecek sözüm yok, altın yapan birisi olduğunu da kabul edebilirim; ama 2000 yaşında olduğunu, pontius pilatus'u gördüğünü söylemesi? bu kadarı fazla. siz de orada mıydınız?" "hayır, monsenyör" diye yanıtladı uşak, bön bön, "kont hazretlerinin hizmetine gireli daha ancak 400 yıl oldu."

giovanni papini: dünya tekdüzedir, insanlar hiçbir şey öğrenmezler, her kuşak aynı yanılgılara düşer, aynı yılgılara kapılır; olaylar yinelenmez; ama birbirine benzer. yeniliklerin, beklenmedik olayların sonu gelir.

heinrich neuhas: salt değiştikleri, adlarını gizledikleri, gerçek yaşlarını söylemedikleri, kimseden izin almadan, kendilerini yanıtmaksızın dolaştıkları için, onların gerçekten var olmamaları gerektiğini hiçbir mantık yadsıyamaz.

erginlenme, yani usun açıklayamadığı gizemleri sezgiyle kavrama, çok derin bir süreçtir; ruhla bedenin yavaş yavaş dönüşmesidir. bu, insanı üstün yetilerin kullanılmasına, ölümsüzlüğe bile götürebilir; ama içsel, gizli bir şeydir. dışarıdan kendini belli etmez. alçakgönüllü, açık, dünyadan kopuktur.

hiçbir bilgi başka bir bilgiden üstün değildir.

öykü bir barda başlar. aşık olma gereksinimi. bazı şeylerin olacağını önceden sezinler insan; o sırada umarsızca bir aşk gereksinimi duyduğu için aşık olur. içinde aşık olma isteği duyduğu zaman bastığı yere dikkat etmeli insan: aşk iksiri içmiş gibi ilk önüne gelene aşık olur. bir maymuna bile.

insan eşinden boşandığı için bunalıma girmez; üçüncü kişinin, yani kendisinin eşlerden biri olduğu çiftin olası ya da olanaksız boşanması yüzünden bunalıma girer.

talmud: her kim şu dört şey üstünde düşünürse, hiç doğmamış olması daha iyidir: yukarıda olan, aşağıda olan, önce olan ve sonra olan.

bağışladığım şey benimdir.

william shakespeare: birçok kez ölür korkaklar, ölmeden önce.

insan kendini korkak gibi duyarsa gerçekten korkak olur.

william shakespeare: karanlıklar prensi bir beyefendidir.

gerolamo cardano: düşünde yeni, bilinmedik bir kentte oturduğunu görmek, insanın yakında öleceği anlamına gelir. gerçekten de, ölüler başka bir yerde otururlar, neresi olduğu bilinmez.

yaşamda onun da bir görevi olmalı, yoksa kimliğini yitirir.

gizlicilikle içreklik arasındaki ayrımı görmek gerekir. içreklik, yalnızca simgeler aracılığıyla iletilen bir bilginin aranışıdır; bilisizlere kapalıdır. 19. yüzyılda yayılan gizlicilik ise, bir buzdağının tepesi, içrek gizin yüzeyinde kalan küçük bir parçasıdır.

"amaç, araçları haklı kılar." (machiavelli)

iyi bir casusun ilk görevi, aralarına sızdığı kimseleri casus diye ele vermesidir.

bazen insanın bir şeyi kanıtlamak için ölmesi gerekir.

ma gavte la nata: torino lehçesinde bir deyim. "tıpanı çıkar" ya da "tıpanızı çıkarır mıydınız lütfen" anlamına gelir. kendini bir şey sanan, burnu havada kimseler için kullanılır. bu gibi kimselerin, boş bir gururun şişirdiği gövdelerini kuyruksokumlarına tıkılmış bir tıpa sayesinde ayakta tutabildikleri düşünülür; tıpayı çıkarınca havası kaçmış bir balon gibi sönerler. çoğu kez tiz bir ıslıkla eski görkemli varlıkları kendi kendilerinin etsiz kansız bir imgesine dönüşür.

yapmacıklıktan sakının; yoksa herkes inanır size. hekimlere, doğum yapan kadınlara dokunmadan önce ellerini yıkamalarını söyleyen semmelweis'a inanmıyorlardı insanlar. çok yalın şeyler söylüyordu çünkü. insanlar, dökülen saçların yeniden çıkmasını sağlayan losyon satıcısına inanırlar. onun, bir arada bulunması olanaksız gerçekleri bir araya getirdiğini, mantıklı olmadığını, iyiniyetten yoksun olduğunu içgüdüleriyle sezerler. ama onlara, tanrı'nın karmaşık, derinliğine varılamaz olduğu söylenmiştir; bu yüzden de onların gözünde tutarsızlık, tanrı'ya en yakın olan şeydir. en olmayacak şey, mucizeye en çok benzeyen şeydir.

hiçbir şey sessizlikten daha gürültülü olamaz.

arapların başlıca özelliği, arap'a benzememeleridir.

gece saat ikide tek başına eve dönüyordu. seks manyaklarından korkup korkmadığını sormuştum ona; yöntemini açıklamıştı. yanına bir seks manyağı yaklaşır yaklaşmaz, meydan okurcasına onun koluna giriyor, "hadi gel, yatalım." diyordu. adam şaşkınlık içinde kaçıp gidiyordu.

okuyucunun, gerçeğinin ayrımına varması için yazarın ölmesi gerekir.

artık anlayacak hiçbir şey kalmadığı zaman her şeyi anlar insan.

asıl gizem varoluş değildir, varolmayıştır.

rastladığım bütün kadınlar ufukta yükseliyorlardı
acıklı el kol devinimleriyle
gözleri yağmur altında trafik ışıkları gibi hüzünlü (blaise cendrars)

"tarih yaşamın öğretmenidir."

"gürültü patırtının ardından sessizlik gelir."

ardeatine: roma yakınlarında, ıı. dünya savaşı sırasında almanların faşizm karşıtlarıyla yahudileri topluca öldürdükleri mağara.

"kör zihinler geceleri ne acılar çeker."

"açığa vurulan gizler değerini yitirir; bilisiz kişiler kendilerine yapılan lütufları ziyan ederler."

14.12.2008

bu ülke

cemil meriç

bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. kronoloji aptalların tarihi.

ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. tekrar çarka takıldım. ölümü bir münci olarak arıyordum. meselelerimi ancak o çözebilirdi. korkak olduğum için intihar edemedim.

neden işçi partisine girmiyorsun? girmem, çünkü benim yerim kütüphane. ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

uluların hepsi fildişi kulede yaşadı. fildişi kule, tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemi. zaman zaman kalabalıklara karışsan bile, limandan uzaklaşma. kalabalık kasırgalı bir umman.

münakaşada zafer, mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size.

sağ ve sol: anladım ki bu iki kelime, aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir.

"birini tanımak, hepsini tanımaktır."

sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?

"hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın 'benden başka herkes aldanıyor' demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?" (daniel defoe)

ve yehova, 'bunların hepsi tek kavim' dedi. 'konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların: birbirlerini anlayamaz olsunlar.' ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. oraya babil dendi. babil, yani karışıklık. (tevrat)

"rabbin sevgili kulları sağında oturacaklar." (tevrat)

hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? ne soğuk, ne çirkin kelime.

dergi korkak, pısırık bir kelime, mecmuanın kötü bir tercümesi.

"suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur." (publius syrus)

kitapta okudum, gazete yazıyor gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir.

okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. bu hastalık da afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yol açar. illetin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğrusu yazı yazma hastalığıdır.

aşk da tanrı gibi öldüğüne göre, cinsiyet tek değer.

"bizim kanunlarımız avam içindir, dahiler için değil." (papa)

"katıksız demokrasi ayaktakımının despotizmidir." (voltaire)

izm'ler, insan idrakine giydirilen deli gömlekleridir.

aşk yoktur sade için. çiftleşme vardır. kadın bir zevk makinesidir. insana işkence en büyük haz kaynağı.

kanun, eski yunan'dan beri, "büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı" avrupalı için.

katili göklere çıkarır sade, ayaktakımının peşin hükümlerinden sıyrılmış bir gerçekçi olarak alkışlar.

büyük adam için kanun yoktur.

bütün kanun koyucular; solon, muhammet veya napolyon, suçludurlar. suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gören yasaları çiğnemişlerdir.

söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.

"ebediyete giden yol tımarhaneden geçer." (st. simon)

"yetenek, belli bir hedefe başkalarından daha ustaca ok atmak; deha, oklarını başkalarının bakışlarıyla dahi ulaşamayacağı bir hedefe saplamak." (schopenhauer)

"her dahi bir parça delidir." (seneca)

"dahinin özelliği, öldükten yirmi yıl sonra salaklara düşünceler ilham etmesidir." (aragon)

gördüklerinizi anlamak için daha önce yaşamış olmalısınız.

"burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir." (tagore)

"bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli." (tagore)

gandhi hakikatti, tagore rüya.

ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişirmiş.

hapishane, maskelerin çıkarıldığı yerdir.

hatalar bıçakla düzeltilir dam'da.

"gerçek kendisini zor teslim eder; çünkü canlıdır, değişkendir. canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. bu savaşın zaferi sürekliliğindendir." (kemal tahir)

ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

her kitapta kendimizi okuruz. kendimizle yatarız her kadında.

aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

yaratmak yabancılaşmaktır.

ıtır gülün sesi, ışık sonsuzun. geceleri ölüm konuşur karanlıklarda.

"seni görmesem buddha olurdum, seni gördüm budala oldum." (özdemir asaf)

"dilin görevi gerçeği gizlemektir." (talleyrand)

"ha gayret yağmacılar, salaklar, sayın baylar
hazların etrafına çöreklenin, şölen var
koşun yeriniz hazır
baylar, hayat kısadır, yiyin, için, eğlenin
sizlersiniz sahibi bu talihsiz ülkenin
bu millet malınızdır" (victor hugo)

"ırmak kenarına otur ve hayatın akışını seyret." (şirazlı hafız)

"amaç, araçları meşru kılar." (machiavelli)

mistisizm: inceleme ve akılyürütmeden çok, duygu ve sezgiye dayanır

"insanlık belli bir gelişme aşamasına ulaşınca devlete ihtiyaç kalmayacaktır." (proudhon)

voltaire, halkı sever fakat halka güvenmez.

tantalos: zeus onu cehenneme yollar. zebaniler bir gölün ortasındaki ağaca bağlar. tantalos susuz mu susuzdur. dudakları uzadıkça göl çekilir. ağaç meyvelerle yüklü, altın meyvelerle. ama tantalos'un elleri uzadıkça bir rüzgar bulutlara kadar yükseltir dalları. ve bu işkence kıyamete dek sürer. tantalos, elde edemeyeceği şeyi veya şeyleri isteyen; varlık içinde yokluk çeken kimse anlamında kullanılır.