15.4.21

sessiz ev

georg büchner

gece dünyanın üstünde horluyor ve karmakarışık rüyalarda yuvarlanıyor. günün ışığı karşısında ürkekçe sinmiş olan dağınık ve şekilsiz düşünceler, hiç farkına varılmamış arzular şimdi şekle ve kılığa bürünüyorlar; rüyanın sessiz evine usulca giriyorlar. kapıları açıyor, pencerelerden bakıyorlar. yarı yarıya ete kemiğe bürünüyorlar, uzuvlar uykuda uzanıyor, dudaklar mırıldanıyor. ve bizim uyanıklığımız aydınlık bir rüya değil midir, uyurgezer değil miyiz, davranışlarımız rüyadaki gibi değil mi? biraz daha net, biraz daha belirli, biraz daha somut? kim kınayabilir bizi bu nedenle? zihnimiz bir saat içinde bedenimizin üşengeç organizmasının yıllar içinde yaptığından daha fazla düşünce faaliyeti gerçekleştirir. günah düşüncelerdedir. düşüncenin eyleme dönüşmesi, bedenin onu taklit etmesi bir tesadüftür.

ama zaman bizi kaybediyor. çok can sıkıcı böyle, önce gömleği giyip üstüne pantolonu çekmek ve akşamları yatağa, sabahları tekrar yataktan dışarı sürünmek ve bir ayağı hep böyle diğerinin önüne basmak. başka nasıl olması gerektiğine dair hiçbir fikrim yok. çok hazin bu, milyonlarca insanın hep böyle yapmış olması ve milyonlarcasının da hep böyle yapacak olması. üstüne üstlük iki yarıdan oluşmamız ve iki yarımızın da aynı şeyi yapması, böylece her şeyin iki kez gerçekleşmesi. çok hazin bu.

13.4.21

phaedrus

robert m. pirsig

analitik bilgiyi oluşturup ilişkilendirecek sistematik düşüncenin kural ve yöntemlerini belirleyen klasik "sistemin sistemi"ni, yani mantığı çok iyi bilirdi. bunda çok ustaydı; özellikle analitik düşünme yeteneğinin ölçütü sayılan stanford-binet iq değeri 170'ti ki bu, ancak elli bin kişide bir rastlanan bir rakamdı.

sistematikti; ama bir makine gibi düşünüp davrandığını söylemek, onun düşüncesinin doğasını yanlış anlamak olur. öyle pistonların, tekerleklerin ve dişlilerin birden çalışması gibi eşgüdümlü bir şey değil. bunun yerine lazer ışını imgesi düşünülebilir. bir kalem kalınlığındaki bu ışın öyle aşırı bir yoğunluktadır, öyle korkunç bir enerji içerir ki aya dek gidebilir ve yansıyıp tekrar dünyaya dönebilir.

phaedrus, zekasını herkesi aydınlatmada kullanmaya çalışmadı. o, uzaklarda belli bir hedef aradı, ona nişan aldı ve vurdu. hepsi bu. vurduğu hedefin herkesi aydınlatması ise bana kalmış gibi görünüyor.

zekasına oranla aşırı derecede yalnızdı. yakın arkadaşları olduğu hakkında kayıt yok. yalnız yolculuk etti. her zaman. başkalarının yanında da tümüyle yalnızdı. insanlar kimi kez bunu sezinler, onun kendilerini istemediğini düşünür ve ondan hoşlanmazlardı; ama onların hoşlanmamaları onun için önemli değildi.

en çok acıyı karısının ve ailesinin çektiği anlaşılıyor. karısı, onun içine kapandığı alanın bariyerlerini aşmaya çalışanların kendilerini bir boşlukla karşı karşıya bulduklarını söylüyor. ailesi, onun asla vermediği bir parça sevgiye hasret kalmıştı sanırım.

kimse onu gerçekten tanımadı. anlaşılan, o da böyle olmasını istemiş ve böyle olmuştu. yalnızlığı belki zekasının sonucuydu. belki de nedeniydi. ama bu ikisi hep bir arada gidiyordu. yapayalnız. tekinsiz bir zeka.

11.4.21

münzevi

walter benjamin

müzmin bekarın hayat tarzına yöneltilebilecek en ağır itiraz şudur: yemeklerini kendi başına yiyor.

yalnız başına yemek yemek, insanı biraz sert ve kaba yapar. bunu bir alışkanlık haline getirenler, eğer kendilerini koyvermeyeceklerse bir spartalı hayatı yaşamak zorundadırlar. sırf bu gerekçeyle de olsa münzeviler sade yiyecekleri seçerler. çünkü yemenin hakkı ancak ahbaplar arasında verilebilir: tadına varılabilmesi için yemeğin bölünmesi, bölüştürülmesi gerekir. kiminle olduğu fark etmez: eskiden sofradaki dilenci ziyafete zenginlik katardı. asıl önemli olan sofradaki muhabbet değil, paylaşma ve vermedir. diğer yandan, belki de şaşırtıcı olan, yemek olmayınca ahbaplığın da tehlikeye girmesi. ev sahipliği etmek farklılıkları giderir, insanları birbirine bağlar. saint germain kontu tepeleme dolu sofrada hiçbir şey yemez, sırf bu sayede konuşmaya hakim olurdu. ama herkes perhiz yapıyorsa, işte o zaman rekabet ve çatışma vardır.

9.4.21

umut

hakan günday

dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.

korkuyu beklerken'deki öyküleri anlatması istense, beceremezdi. ne adlarını sayabilir ne de konularını sıralayabilirdi. çünkü ne o kadar kelime vardı zihninde ne de o kelimeleri taşıyacak düşünceleri. ama dediği gibi, ölene kadar oradaydı. hatta öldükten sonra bile. orada. daima. gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe, iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde. bilmekten öte hissetmekle gidilen bir yerde. enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı yedi renge böldüğü bir yerde. cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade etmediği bir yerde. oğuz atay nerede duruyorsa, orada. tutunamayıp nereye düştüyse orada. belki de düşmeyip yer çekiminden muaf olduğunu fark ettiği anda. tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde.

belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. sadece yanlış anlayınca. ama her şeyi..

7.4.21

milliyetçilik

albert caraco

milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, ancak çılgınların ölümüyle şifa bulur. bu kadar zararlı düşüncenin iyice daralttığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz.

geleceğin tarihçisi, doğanın halklara baş döndürücü bir ruh musallat ederek halklardan öcünü aldığını ve milliyetçiliğin çok kalabalıklaşmış hayvan topluluklarını ele geçirmiş olana benzer bir çılgınlık olduğunu söyleyecektir.

milliyetçilik en aşağılık edimleri gerektiğinde çoğaltarak kendimize itibar vermemizi sağlar. bizi kurban olmaya mecbur bırakarak kendi kendimize bakıp sarhoş olmamızı sağlar. bizi tüm saflığımızla canavarlaştırır, erdemlerimizin bütün erdemsizliklerin sıfatıyla donanmasını sağlar.

arzuladığımız ama seçmeye cesaret edemediğimiz şeyi bizim için o seçecektir. bizler adamakıllı hapı yuttuk. bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez. bütün ülkeler onları birbirlerinin karşısına çıkartan ve boğaz boğaza gelecek denli harekete geçiren öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.

milliyetçilik, yalnızca bir kitle olan toplumu teselli etme ve ona narcissus'un aynasını sunma sanatıdır: geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır.

5.4.21

yazı işleri

mihail bulgakov

gençlik, ah gençlik! ilk eserimi sırtımda modası geçmiş bir elbiseyle, saygıdeğer bir yazı işleri odasına götürdüm. o sıra çok güç sayılan işi başarmış, bir elbise bulmuştum kendime. bir de gülünç kravat takmıştım.

kendimi yazı işleri müdürünün karşısında bulunca gözlüğümü havaya fırlattım, büyük bir ustalık gösterip gözümle yakaladım sonra. bir yerlerde kelebek gözlüğüm ve arkaya taranmış briyantinli saçlarımla çekilmiş bir fotoğrafım olmalı.

dış görünüşüm yazı işleri müdürünü etkiledi sanıyorum. ama bu kadarıyla yetinmedim. yelek cebimden, büyük bir dikkatle büyükbabamın saatini çıkardım, düğmesine bastım, aile yadigârı cep saati, ulu tanrı adına "sion'da şarkı söyleyelim"i andıran bir hava çalmaya başladı.

çok sevdiğim, dış görünüşü beni titreten yazı işleri müdürüne bakarak, "ne oldu?" diye sordum. "ne olacak," dedi, "yazdıklarınızı geri alın ve edebiyattan başka neyle isterseniz uğraşın delikanlı." ardından doğrularak görüşmenin sona erdiğini belirtti.

giderken telaşlı sekreterine şu sözleri söylediğini gayet iyi duydum: "bizimkilerden değil."

3.4.21

kent

nietzsche

kalabalık kentlerde binlerce insanın nasıl duygusuz bir ifade ile ve telaş içinde geçip gittiklerini izlediğimde, hep şöyle derim: kendilerini çok kötü hissediyor olmalılar. bu insanların tümü için sanat, kendilerini daha kötü, daha duygusuz ve anlamsız veya daha telaşlı ve ihtiraslı hissetmeleri için vardır. çünkü hakiki olmayan duygular at koşturmakta ve hiç durmadan onları eğitmektedir ve bunun sonucunda sefaletlerini kendilerine bile itiraf etmelerine izin verilmez. konuşmak istediklerinde uzlaşı kulaklarına aslında söylemek isteyip de unuttukları bir şeyleri fısıldar; birbirleriyle anlaşmak istediklerinde ise, akıl güçleri sanki bazı büyü sözleriyle felce uğratılır; böylelikle de aslında mutsuzluklarını mutluluk olarak nitelendirirler ve bile bile mutsuzlukları içinde birbirlerine bağlanırlar. sonunda tamamen değişime uğrayarak hakiki olmayan duyguların köleleri haline dönüşürler.

1.4.21

ışıma

şükrü erbaş

adam bozkırın ruh atlası. denizi susuyor. kız, kirpikleriyle sonsuzluk veriyor sulara. sonra bir söz oluyor, bir bakış. ışık gölgeye değiyor. dünyanın bütün karıncaları yürüyor parmak uçlarına. hayal oluyor. heves, ten ateşini düşürüyor kana. sarı zamanda masmavi bir ağız. kız, yaşını unutuyor. adam ömründen özgür. iki deniz bir uçuruma akıyor, korkarak, cesur. gözyaşı boncukları veriyor adam kıza. kız nar ocakları bağışlıyor. yaz değil, taşlarda çileyen bir yaşama tutkusu. salyangozlar ağustos böceklerine bırakıyor bahçeyi. yaprakların duasına tutunuyor adam. kızın saçları bir bulut türküsü ağzında. günah, başkaları artık. adam acıyla mutlu, kız korkuyla kanatlı. kırmızı bir soluk, kırmızı bir solukla halkalanırken, bütün zamanlardan sesleniyor ölüm: aşktan başka gerçeklik yok. her şey dünyada olur. sevincinizi sevin. iki denizde iki ayrılık usul usul ışıyor. aynı arzuyla çınlıyor iki soğuk zaman. ey uzaklığın salkım bıçakları! gün başlıyor yalnız gövdede.