yusuf atılgan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yusuf atılgan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.10.2016

uzun lafın kısası

anatoli ribakov: insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

epikuros: bilge kişi, elle tutulabilen bütün zevkleri tatmak için harcar hayatını ve ölüm saati çaldığında hayat masasından memnun, tatmin olmuş ayrılarak yerini başka konuklara bırakır.

gustave flaubert: burjuvalardan nefret etmek bütün erdemlerin kaynağıdır.

jack london: sosyalizm mümkün hale gelmeden hiçbir ruh temiz doğmayacaktır.

alexander pope: sözcükler yapraklar gibidir; onların çok bulunduğu yerde, anlam meyvesi pek fazla bulunmaz.

matisse: herkes işini benim ve picasso'nun yaptığı gibi yapsa savaş çıkmazdı.

walker percy: en kötüsünü bilmekten daha da kötü bir şey vardır, o da bilmemektir. insan bilmek zorundadır. kötü haberden daha kötü şeyler vardır. yenilgi bile bilmemekten daha iyidir.

sun tzu: asıl her şeyden korkulacak durumlarda korkulacak hiçbir şey yoktur.

wilhelm reich: amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır.

oğuz atay: karınca gibi, insan da öteberi taşımayı seviyor yuvasına.

yusuf atılgan: bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse insanın yapamayacağı şey yoktur.

29.04.2015

uzun lafın kısası

andre malraux: insani saygınlık dediğimiz şeyin temelinde ıstırap vardır.

bertrand russell: şimdi, dünyada genellikle 100 yıl öncekinden daha az özgürlük bulunmaktadır.

halil cibran: sevgi; ışıktan bir elin, ışıktan bir sayfaya yazdığı, ışıktan bir sözdür.

oscar wilde: erkekler yorulunca evlenirler. kadınlar ise sırf meraktan evlenirler. sonunda her iki taraf da hayal kırıklığına uğrar.

yusuf atılgan: huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktur.

alexandre dumas: zavallı insanlığın övünçlerinden biridir bu: herkes kendini yanında inleyen ve ağlayan bir başkasından daha mutsuz sanır.

christine arnothy: kabalık bir çeşit zeka yoksunluğudur.

konfüçyüs: bütün gün kafasını iyi şeyler üzerinde çalıştırmayıp da yalnızca yemeği düşünen bir insanla anlaşmak güçtür.

mehmet eroğlu: hüznün ilacı yok. insanı bir kez ele geçirdi mi, eninde sonunda çürütür.

tennessee williams: kültürlü, zeki ve iyi terbiye görmüş bir kadın, bir adamın hayatını inanılmaz derecede zenginleştirebilir.

zygmunt bauman: hükmedilenlerin akılsallığı daima hükmedenlerin silahıdır. 

sadi şirazi: önceleri, kalpleri mana aleminin gizemleriyle dolu, görünüşleri perişan ama içleri düzgün insanlar vardı. şimdiyse içleri perişan, görünüşleri düzgün insanlar türedi.

13.03.2015

mağdurun dili

nurdan gürbilek

"bizim zamanımızdan birine orijinal biri olmadığını, belirgin bir yeteneği olmadığını, zayıf kişilikli, sıradan biri olduğunu söylemekten daha incitici bir şey yoktur." (dostoyevski)

sigmund freud: varoluş bir hastalıktır.

cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.

yusuf atılgan: bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse insanın yapamayacağı şey yoktur.

theodor adorno: eğer sanat, ne kadar dolayımlı olursa olsun, insanlar için bir haz kaynağı olmasaydı, karşı çıktığı ve direndiği çıplak varoluş içinde ayakta kalamazdı.

oğuz atay: insanlar acıklı sözler dinlemek istemiyorlar, onları üzmek çok zor. kitabı suratınıza kapatıveriyorlar, sıkışıp kalıyorsunuz sayfaların arasında.

oğuz atay: akıl tutucu -ya da- gerici, sevgi ilerici -ya da- devrimcidir.

"birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. içimdeki sıkıntı eridi." (yusuf atılgan)

oğuz atay: yeni bir dil bilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. ne diyorlarsa, yalnızca onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?

cemil meriç: aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

theodor adorno: şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.

yusuf atılgan: küçük kumarlarınız vardır. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem de kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen, bir ben miyim yalnız?

theodor adorno: şudur neredeyse imkansız olan görev: başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek.

"dünyada gereğinden çok kadın vardı; ama yalnız bir teki yoktu." (yusuf atılgan)

rene girard: babayla oğul üzerine düşünmek, hem hayran olunan hem de nefret edilen rakiple olan ilişki üzerine düşünmektir.

"insan bir şey yapmaya hep geç kalırdı." (yusuf atılgan)

dostoyevski: kim daha yürekli davranırsa haklıdır; onlar olaya böyle bakıyorlar. insanların kutsal saydıkları şeyi kim küçümseyerek kovarsa onların yasa koyucusu o olur; herkesten yürekli davranan da herkesten haklıdır.

yusuf atılgan: ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.

insanın kendini, sevdiğini, yapıtını başkalarından korumasının yolu, ona düşmanca ya da kayıtsızlıkla yaklaşacağını düşündüğü başkalarını baştan değersizleştirmek, onları umursamıyormuş gibi davranmaktır.

dostoyevski: insan için vicdan özgürlüğü kadar çekici; ama o kadar da azap verici bir şey yoktur.

"ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak." (yusuf atılgan)

20.12.2014

bütün öyküleri

yusuf atılgan

bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir.

ustalık üst üste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı.

cadde kalabalık gibi geldi bana. insanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. hasır sepetinde üç ekmekle bir kadın geçti. manavın önünde iki kişi vardı. durdum. uzandım küfelerin birinden bir elma aldım. "kaça bunun kilosu?" diyecektim. elimdeki en irisiydi. kimsenin bana baktığı yoktu. elmayı cebime attım, yürüdüm. beş adım sonra arkamdan kısık bir ses "aşırdı" dedi. döndüm: "kim o aşırdı diyen?" diye bağırdım. üçü birden dönüp baktılar. gene birden çevirdiler başlarını: beni görmemişler gibi, ben orada yokmuşum gibi. kentin göbeğine doğru yürüdüm. her yanım insan doluydu. kasten bakmıyorlardı cebime, yoksa görürlerdi: şişkindi, kütük gibiydi, aklım hep ondaydı; yiyecektim.

michelet: herkes esnesin. her şey önceden bilinmektedir. bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır.

cebindeki tomarı yokladı. oradaydı. rahatlık verici; sevmediği, alışamadığı işinden onu kurtaracak, bu toplumda kişinin özgür kalabilmesi için tek araç olarak düşündüğü paraydı bu.

bir umutsuzluk kapladı içini yürürken. hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. piyangolardan ummuştu. işte beklediği an geldi; ama kurtulamıyor. "belli bir yaşayış uygulamışlar bana. görünmeyen bir giysi giydirmişler. sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. düğmelerini çözemem mi? bu bile güç. ya çıkarıp atanlar? tutuyorlar onları. deliler evine kapıyorlar ya da kodese.

kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. sonra birgün "yarın" diyebildim. denizde olacaktı. yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim. insanları gerçekten görüyordum. eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. boyuna onlara bakıyordum. belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? ertesi sabah ayakkabılarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. son günümde bile kurtulamıyordum. kapıyı çarpmadan kapadım. daha orada "öyleyse yarın" dedim. ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

insan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor.

çocuklar istedikleri bir şeyi yaptırmak için kime nasıl davranılacağını, neyi kime soracaklarını bilirler.

konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. en kötüsü buydu. çoğu insan gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.

14.05.2014

intihar

yusuf atılgan

kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. sonra bir gün "yarın" diyebildim. denizde olacaktı. yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim. insanları gerçekten görüyordum. eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. boyuna onlara bakıyordum. belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? ertesi sabah ayakkabılarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. son günümde bile kurtulamıyordum. kapıyı çarpmadan kapadım. daha orada "öyleyse yarın" dedim. ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

2.05.2014

zebercet

yusuf atılgan

kapı açıldı: akşam tek yataklı oda ayırtan adamdı; esmer, kuru yüzlü. birden tanıdı. iki yıl önce bir gece otelde kalıp sabah giderken "üstümde para yok; sonra veririm." diyen adamdı. masanın önünde durdu.

"odayı siz mi göstereceksiniz?"

- yatak parasını önceden alıyoruz efendim.

"niye? yarın sabah veririm giderken."

- kusura bakmayın. bir gecelik borcunuz da var bize.

"nasıl? borcum mu?"

- evet. iki yıl önceydi; giderken "sonra veririm." demiştiniz.

"yanlışınız var; ilk gelişim buraya."

- yanıldığımı sanmıyorum.

"nasıl olur? bana güvenmiyorsanız kalamam otelinizde."

- siz bilirsiniz.

adam güldü. "tuhaf bir yer" dedi, çıkıp gitti. emekli subay gazetelerini, kitabını aldı; masaya yaklaştı. bir acısı varmış gibiydi yüzü; sarıydı. hasta mıydı? anahtarını verdi.

- iyi geceler efendim.

gözlerine bakıyordu. söver gibi "çok sağlamsınız." dedi. zebercet koltuğunda geriye çekildi; sarardı. adam dönüp yürüdü.

21.06.2013

canistan

yusuf atılgan

hava kararmadan akşam yemeğini yediler. yemek boyunca, sonra da idare lambasının ışığında konuşurlarken selim yüreği çarparak bakıyordu kadına. esma'da da bir çekingenlik, bir tedirginlik vardı; oğlanın tutumundaki değişmeyi anlamıştı sanki. bir ara elini selim'in alnına koyup:

- gözün aydın, ateşin geçmiş, dedi.

selim kadının bileğini tutup elini öptü. esma ürpererek elini çekti; ama selim bırakmadı; kadını yatağa, yanına çekti, sarıldı, yüzünü, omuzlarını öpmeye başladı.

- yapma, bırak. günaha giriyoruz.

"abacım, dayanamıyom gari, n'olursun kaçma, hiç bi kadınla olmadım daha önce, sen öğret bana."

- olur mu hiç, günah!

"olmazsa kov beni, yarın sabah çekip giderim." dedi selim bir çeşit kurnazlıkla.

- nikahsız çok günah.

"nikahı şehre inince kıydırırız."

nasırlı elleriyle kadının kalçalarını, belini, memelerini okşayıp sıkıyordu. esma'nın kasılmış bedeni gevşiyordu. selim kadının uzun donunu bir türlü sıyıramıyordu. esma "az dur" deyip uçkurunu çözdü; donunu çıkardı. selim de çıkarmıştı donunu. kadın yolunu gösterip erkeği içine aldı; selim yüklenince "ah, yavaş yavaş" dedi. az sonra selim boşaldı; ama yeniyetme diriliği inmemişti. esma da ona sarılmış "bırakma sakın" dedi. sık sık "oh, oh!" diye inleyerek katılıyordu sevişmeye. oğlanın ikinci boşalışından sonra ayrıldılar. kadın yatağın kıyısındaki donunu alıp silinirken selim öpüp okşuyordu onu.

"oh, canım abacım benim." dedi.

- abacım deme bana gari, karın oldum senin. ister esma, ister karım, ister hanımım dersin.

"canım, güzel hanımım."

5.08.2011

iki adam

yusuf atılgan


gözlerini kaldırdı. karşıdan onlara doğru iki adam geliyordu. birörnek giyinmişlerdi. sanki kardeştiler. yüreği yeniden daraldı.

- güler, dedi, aşağıdan iki adam geliyor. (kucağından doğrulmak isteyen başı tuttu.) kalkma. iyi dinle beni. kötü şeyler duyacağını sanıyorum. sakın korkma, ben kavgaya başlarsam aşağı koşarsın. korkma. (güler'in yüzü sapsarıydı.) iskelede beni bekle. sakın kimseye söyleme. sonra bütün gece karakollarda sürteriz.

adamlar yirmi atım ötede durdular. biri, sağdakine,

- allah versin hemşerim, dedi. bize de yok mu?

sanki bu sözü bekliyormuş gibi yüreği genişledi. yalnız bıyıkları yok diye üzgündü. sol eliyle güler'in saçlarından tutuyordu.

- bana bakın, bu kız benim sevgilim, dedi.

- hele, hele! bitirmeyeceğiz ya hemşerim. sana da kalır.

sağdaki değirmi yüzlüydü. güldüler. sağlam dişli, kanlı canlıydılar. biri bodur, biri uzuncaydı. elindeki saçları bıraktı. doğrulurlarken güler'in yüzünü gördü. donuk yüzlü, kırışıksız çirkindi. ona bu yüzü son defa görüyormuş gibi geldi. onlara doğru yürüdü. "acele edip koşmasa." kafası korkunç bir hızla işliyordu. ötekiler kıpırdadılar.

- durun, dedi, isterseniz ("bir adım daha atsam mı?") ona so...

kundurasının burnuyla sağdakinin kaval kemiğine vurdu. eğilirken, suratına bütün gücüyle yumruğunu savurdu. kısacık bir kemik çatırtısı işitti. birden güler'in yokuş aşağı koştuğunu gördü. "düşecek!" adam, ötekinin ayakları dibine yüzükoyun yığılırken acayip bir "uuuuu" sesi çıkardı. olanlar kafasında kurduğu sıraya uygundu. sağdakini, bile bile arkadaşının önüne yıkmıştı. saldırırsa, yıkılan bedenin engeliyle duraksayacak, o zaman onu da soluyla devirecekti. ama yanıldı. öteki dönmüş, yokuş aşağı kaçıyordu. güler'e koşuyor sandı. yatanın üstünden atlayıp birkaç sıçrayışta ona yetişti. önünde sallanan yeni tıraşlı, kızarmış enseye vurdu. adam kapaklandı. düştüğü yerde büzüldü. ağlıyordu.

- kalk, dedi.

tekmeledi. kalkmıyordu. yakasının arkasından tutup kaldırdı. arkadaşının yanına sürdü.

- bir cahilliktir ettik abi, yapma...

neden susmuyordu bu? kulağı tozuna vurdu. adam yatanın yanına düştü. şimdi ikisi de sessizdiler. uzaklarsa bir vapur düdüğü öttü. gergin sinirleri gevşedi. eli acıyordu. yorgundu, güçsüzdü. bu pis dünyada yaşadığı, ona bu yaptıklarını yaptırdıkları için kızgındı. bir ağlasaydı! ama ağlayamazdı. kulağı yırtıldığı zaman bile ağlayamamıştı.

21.03.2011

davet

yusuf atılgan

davete geç mi kaldınız? her zaman geç kalanlar bulunur. hindi dolması daha bitmemiştir. bu gece insanların hindi yemesi gerekir. bulamayanlar üzülür. yılbaşı hindisi.. ooooo! eğlenmek de zorunludur bu gece. sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. evlerde toplantılar vardır. küçük kumarlarınız vardır. on kuruşluk tombalalar. şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının "aman ayol, bu ne kötü şans böyle!" sözüne karşılık kim bilir kaç erkek "üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır." diyordur. kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen? bir ben miyim yalnız?

5.02.2011

cadde

yusuf atılgan

cadde kalabalık gibi geldi bana. insanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. hasır sepetinde üç ekmekle bir kadın geçti. manavın önünde iki kişi vardı. durdum. uzandım küfelerin birinden bir elma aldım. "kaça bunun kilosu?" diyecektim. elimdeki en irisiydi. kimsenin bana baktığı yoktu. elmayı cebime attım, yürüdüm. beş adım sonra arkamdan kısık bir ses "aşırdı" dedi. döndüm: "kim o aşırdı diyen?" diye bağırdım. üçü birden dönüp baktılar. gene birden çevirdiler başlarını: beni görmemişler gibi, ben orada yokmuşum gibi. kentin göbeğine doğru yürüdüm. her yanım insan doluydu. kasten bakmıyorlardı cebime, yoksa görürlerdi: şişkindi, kütük gibiydi, aklım hep ondaydı; yiyecektim.

21.10.2010

ruj kokusu

yusuf atılgan

yemekten sonra, denize giderken, bir sokak köşesine yerleşmiş genç, sapasağlam dilencinin uzattığı ele bütün bir beş lira bıraktı. dilenci arkasından,

- beyim, diye seslendi.

döndü. parayı gösteriyordu.

- verdiğiniz beşlikti.

- iyi ya. yemene bak!

yürüdü. dilencinin yüzü hoşuna gitmişti. kıs kıs güldü. yarın akşam ona bir kertikli kuruş verecekti. unutmazdı. doğrusu böyle tatlı şakalar da olmasa insan bu dünyada nasıl yaşardı! önünden geçen kadın, kendine mi güldüğünü sandı ne, ters ters baktı. neşesi kaçtı. "yürüyelim. bilmediğim şey değil." durdu. "ya deniz? sonra." geriye dönüp arkasına takıldı. kolsuz giysisinin üstündeki çiçeklerin rengini seçemedi. yazın, sanki akşam olmadan gece başlıyordu. on adım ilerisindeki kadın -"yoksa kız mı? çorapsız..."- başını çevirip baktı. yürüyüşü değişir gibi oldu. az sonra bir başka sokağa saparken bir daha baktı. bu sokağın lambaları, sıra ağaçların altını aydınlatamıyordu. loştu. bahçelerin parmaklıklarına sarılmış hanımellerinin kokusunu duyuyordu. kadın, bir ağacın altında durup ona döndü.

görmek istediği yalnız bu değil miydi? o ters bakışın yapmacık, alışılmış bir kibir gösterisi olduğunu bilmiyormuş gibi, bir daha öğrenmek için arkasına düşmemiş miydi? öyleyse neden yaklaştı ona? bilmiyordu. kadın,

- sizin başka işiniz yok mu? diye sordu.

- hayır. aylağım ben.

fıkırdadı. çekik burnuyla bir tanıdığına benziyordu.

yüzüğünü göstermek için elini ona uzattı. oysa bu eli tutup sıktı.

- sevindim buna, dedi. evliyim diyeceğinizden korkuyordum.

avucundaki elde bir "kalsam mı, çekilsem mi" savaşı vardı. durdukları yer karanlıktı ama, yoldan bir geçen olsa çekileceğini biliyordu. kızın sırtını ağacın gövdesine dayayıp ona eğildi.

- ne yapıyorsunuz? ah, göre...

ağzını dudaklarıyla kapadı. önce bir ruj kokusu duydu. ince kumaşın altında göğsü sertti. kızın dudaklarında bir kabarma, bedeninde bir yumuşama başladı. "işte bundan yaklaştım ona. bu yumuşayan etin tadını yeniden duymak için." birden kafasında güler'in yüzünü gördü. kız ona benziyordu. gözleri mavi, burnu güzel olsa daha da benzeyecekti. çekildi. ayrılır ayrılmaz oradan kaçar gibi uzaklaştı. köşeyi dönünce elinin tersiyle dudaklarını sildi; kokladı. ruj kokuyordu. sevmedi. tükürdü. bir sigara yaktı. kıyıya yakın sokaklarda insanlar görüyordu. çoğu kadındı. salıncaklı iskemlelerde sallanıyorlar; evlerden çıkıyorlar, evlere giriyorlardı. dünyada gereğinden çok kadın vardı.

24.01.2009

aylak adam

yusuf atılgan

ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.

yoksa her şey benim olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?

önce oda kapısı kapandı, sonra dış kapı. terliklerini giydi. gitti pencereyi açtı. soğuk. dışarıya eğilip gökyüzüne baktı. kurşun rengi, yağdı yağacak bugün. ceketini giyip ayakyoluna girdi. "kötü yazarın yasak bölgesi. neydi o kaldırıp attığım dünkü kitap! adam sabah kalkıyor, yüzünü yıkıyor, parkta oturuyor, yemek yiyor, sevgilisiyle dolaşıyor, gecenin bir vakti evine gelip yatıyor. hiç mi çişi gelmedi? inanılacak şey değil. parktayken sıkışmış, gövdesi kalın bir ağaca yanaşmış, kimse geliyor mu diye yanına yöresine bakındıktan sonra ağacın dibine işemiştir.

çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. sat çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.

insanlardaki her duygu bir renktir.

herkes onun gibi değil miydi? en az umutlanmaları gerektiği zamanlar en çok umarlardı.

kadınsız hikaye tuzsuz aşa benzer.

dalgın olduk mu gerçek benliğimizle davranıyoruz.

kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: yalnız kalabilmek için.

davete geç mi kaldınız? her zaman geç kalanlar bulunur. hindi dolması daha bitmemiştir. bu gece insanların hindi yemesi gerekir. bulamayanlar üzülür. yılbaşı hindisi.. ooooo! eğlenmek de zorunludur bu gece. sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. evlerde toplantılar vardır. küçük kumarlarınız vardır. on kuruşluk tombalalar. şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının "aman ayol, bu ne kötü şans böyle!" sözüne karşılık kim bilir kaç erkek "üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır." diyordur. kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinizden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen? bir ben miyim yalnız?

insanlarla barışmak iyiydi. böyle bir gün tatlıcıda bir kadınla tanıştı. kadının çocuk gibi sık sık burnunu çekişi onu daha kadınlaştırıyor, hoşuna gidiyordu. üç gün sürdü. sık sık burnunu çekiyor diye kadını bıraktı.

"iş avutur." derdi babası. o böyle avuntu istemiyordu. bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. yaşamanın anlamı alışkanlıktı, rahatlıktı. çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak! gündüzleri bir okulda ders verir; geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. çabasız. ama biliyordu: yetinemeyecekti. başka şeyler gerekti. güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.

birden anladı. dilencinin niye beş gün gelip iki gün gelmediğini, niye hep bu vakit burada olduğunu artık biliyordu. güldü. yaman adamdı bu dilenci. insanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. cumartesileri, pazarları gelmiyordu. yufka yüreklidirler. ucuza numara alırlar. kişioğlu böyleydi. kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı.

bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. doğar doğmaz, o bilmeyen başkaları veriyor. ama yapışıp kalıyor ona. onsuz olamıyor.

ikinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam.

insanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünüyordu.

alışmaktan korkuyordu. böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. bir yerleri olması kötüydü. sonra insan kendisinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.

çevresine bakındı. yoktu. oturma odasını da aradı. orada da yoktu. bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. kadınlar da böyleydi. dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.

insanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba?

aylak olmak dünyanın en güç işiydi.

sigara içmek istiyordu. hep böyleydi. bir şey en gerektiği anda olmazdı.

hepimiz korkağız. korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. en kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız.

çabuk kurtulma özgürlüğü elindeyken kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktu.

bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi?

sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular olmuyor.

paul eluard: gözler konuşmaya başladığı zaman her şey susar.

bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını bilmiyorlar. insan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz.

evlenen iki kişinin gitgide sevgilerini yitirmelerinin baş sebebini aynı yatakta uyumalarında görürdü. uykuda başına buyruk yaşayan insan bedeninin kendini koyvermişliği; horlaması, yellenmesi, hepsinden çok o biteviye uyku soluması, kişinin bu bedende aramaktan hoşlanacağı gizlerin değerini düşürürdü. yoksa, kim olursa olsun, bir başkasının kendini uyurken seyretmesini mi istemiyordu? yaşadığında hiç kimseyle bir yatakta uyumamıştı.

normal insanlardan korkarım ben.

evlenmek! can sıkıcı dairelerden birinde, tanımadığımız bir adamın bizi birleştirmek görevine boyun eğmek.

açık korku kişiye adam öldürtür; gizlisi uslu uslu oturtur.

hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. içimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. olmuyordu. kendi kendimle oynardım. 17 yaşında geneleve gittim. odadan çıkınca bomboştum; kötüydüm. bir daha gitmedim.

insanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. olmak istedikleri, olamadıkları kişiyi anlatırlar.

insanlar her yerde böyleydiler. kısasından isterlerdi. hep aynı çamurdandılar; sevgiymiş, dostlukmuş; laftı.

insanlar haksızken daha çok bağırırlar.

olmuyordu. huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.

iki çeşit insan vardır. biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. bir de şu çevrendekilere bak. bunlar neden içiyorlar? toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. böylesi az içer. ya ben? içiyorum da kurtulabiliyor muyum? belki yalnız baş ağrısından..

neden? neden böylesiniz? olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı.

6.11.2008

anayurt oteli

yusuf atılgan

horoz dövüşüne ilk gelişi olduğunu öğrenince bu akşam öldürülen horozun geçen haftaki dövüşünü anlattı bir ara. ama en iyisi bu akşamki dövüştü; böylesini hiç görmemişti.
- niye ayırmak istediler abi?
- bilmem. (düşündü.) belki sonuna dek gitmekten korkuyorlardır, sonunu görmekten.

ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak. filmde kasabanın ileri gelenleri için genç adamı öldürtmek çok kolaydı. gene de, saçma da olsa, tek başına bir şeyler yapılabileceği sanısını veriyordu; insan katılıyordu bu yalana.

bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse, insanın yapmayacağı şey yoktu.

yorumlar, nedenler önemsizdi; kesin değildi. önemli olan insanın edimleriydi. değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: ölüm.

bir oteli yönetmekle bir kurumu, geniş bir işletmeyi, bir ülkeyi yönetmek aynı şeydi aslında. insan kendini, olanaklarını tanımaya, gerçek sorumluluğun ne olduğunu anlamaya başlayınca bocalıyordu, dayanamıyordu. ülkeleri yönetenler iyi ki bilmiyorlardı bunu; yoksa bir otel yöneticisinin yapabileceğinden çok daha büyük hasarlar yaparlardı yeryüzünde.

sağdı daha, her şey elindeydi. ipi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. dayanılacak gibi değildi bu özgürlük.