#entelektüel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#entelektüel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.10.2022

hürriyet

cemil meriç

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir ya edilmez.

münakaşada zafer, mağlup olanındır. yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size. sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir.

yalnız büyük bir tarafı var avrupa insanının: düşünüyor. ve düşünceyi zindanda çürütmüyor artık. ceza kanunumuzun ilk vazifesi insanın içinden şeytanı kovmak. şeytanı yani promete'yi.

bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. halledilmesi gereken büyük dava, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi.

rejimlerin en güzeli insanı boğmayan. hangi insanı? düşüneni ve yaratanı. rejimlerin en güzeli zekâyı karanlığın tasallutundan koruyan ve beyni mahalle köpeklerine peşkeş çekmeyen. sınıf kavgası yaşayan cemiyetlerin, büyüyen cemiyetlerin ayırıcı vasfı. yükselen topluluk dövüşen topluluktur. madde ile veya mazi ile. sınıf savaşı yok bizde. insanın insanla savaşı var.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir.

zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

ayağa kalk üniversite! katil sensin! nefi'nin kanlı başını bayram paşa'ya sunan mürteci osmanlı müftüsü, cinayetini bir beytle çerçeveleyecek kadar çelebi idi. polis, kravatlı sadistlerin emrinde şuursuz bir harem ağası. şuursuz ve dilsiz. asırlardan beri zulmetmek için yaşayan mesuliyetsiz ve bedbaht bir sürü. ama o işkence makinasını da harekete geçiren üniversite.

27.06.2022

yazma sanatı

inci aral

yüreğini yazma ateşi sarmış birinin bir parça ekmek, üç beş zeytin ve ot bir yataktan daha fazlasına gereksinimi yoktur.

sanatın özü karşıtlıktır. düzenle uyum sağlamış insan sanatçı olamaz.

içinde yaşadığımız bu yabanıl dünyayı yorumlama çabası olmalıdır yazmak eyleminin asıl amacı. yazmak bütün karmaşıklığı ve zalimliğiyle yaşamın ta kendisini anlatabilirsen anlam taşır.

aydın olmak; sürünün içinde ayrıcalığının bilincinde olarak yaşamak, ileriye bakarak, sapmadan, yorulmadan yürümek ve bu yolda ömür tüketmektir. tüm düşünce ve eylemini, kimilerine büyük ve saygın kimilerine ise sapkın, koşullanmış ve gülünç görünen bu doğrultuda sürdürecek böyle birinin yıpranmaz bir istence ve küçük, gündelik kaygıların dışında kalabilmek üzere yaşamının bütününü kapsayan kusursuz bir dengeye gereksinimi vardır.

mutluluk kendi tarihini oluşturabilecek bir süreç değil. insan acılarını anlatmaya yatkındır bu yüzden.

erdemle, var olan insan soyunu değiştirmeye çalışmakla hiçbir ilgisi yok yazmanın. iç akıntıları düzene koyma çabasının, geceyle gündüzü ayırt etme bilincinin, bu dünyanın oldukça seyrek, kaba saba dokunmuş kumaşına pervasızca bakma isteğinin sabun köpüğünden öte değeri yoktur. gene de gereklidir yazmak, iyidir. iğne ucu kadar, kum tanesi büyüklüğünde bir işaret bırakmalı dünyaya insan çekip gitmeden. bir kapıyı aralamalı. evet, bir kapı, bir anahtar, biraz ışık.. hepsi bu.

14.05.2022

epilog

schopenhauer

benim gibi bir adam dünyaya geldiğinde geriye istenecek tek şey kalır: bütün hayatı boyunca olabildiğince kendisi gibi olması ve entelektüel güçleri için yaşaması.

ben kalabalıklar için yazmadım. çalışmalarımı, zamanın seyrinde nadir rastlanan istisnalar olarak ortaya çıkacak düşünen bireylere miras bırakıyorum. onlar da benim gibi ya da gemisi batıp ıssız bir adaya çıkan ve kendisinden önce aynı sıkıntıları yaşayan birinin izlerinin, ağaçlardaki bütün papağanlardan ve maymunlardan daha fazla teselli sunduğu bir denizci gibi hissedeceklerdir.

benim gibi insanlar tarafından geride bırakılan fikirler, anıtlar hayattaki en büyük zevkimdir. kitaplar olmasa uzun zaman önce umutsuzluğa gömülürdüm.

gençliğimde bile, başkaları mal mülk edinmek için çabalarken benim bu tür şeylere başvurmak zorunda olmadığımı; çünkü içimde bütün mallardan daha değerli olan bir hazine taşıdığımı fark ettim; en önemli şey, zihinsel gelişimin ve tam bağımsızlığın temel koşul olduğu bu hazineyi güçlendirmekti. insanın doğasının ve haklarının tersine, gücümü kendi saadetimin artırılmasından almak zorundaydım; böylece bu gücü insanlığın hizmetine sunabilirdim. zekam bana değil, dünyaya aitti.

otuz yaşıma gelene kadar öyle olmayan yaratıklara eşitimmiş gibi davranmaktan bıktım usandım. bir kedi genç olduğu sürece kağıt toplarla oynar; çünkü onları canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür. insan denen iki ayaklı hayvanlar da benim için aynı şeyi ifade ediyor.

buranın yerlisi değilim ve eşitim olan varlıkların arasında değilim.

12.01.2022

edebiyat adamı

walter benjamin

hannah arendt, illuminations'a yazdığı giriş yazısında edebiyat adamı (homme de lettre) ile entelektüel arasındaki farklılık üzerinde durur:

"hizmetlerini birer uzman ya da memur olarak devlete ya da eğitmek ve eğlendirmek amacıyla topluma sunan entelektüel sınıfından farklı olarak homme de lettre'ler her zaman hem devlet hem de toplumla mesafelerini korumaya çalışmışlardır. maddi varoluşları çalışmadan edinilmiş bir gelire, düşünsel tavırları da siyasi ya da toplumsal yapının parçası olmayı kararlılıkla reddetmelerine dayanıyordu.

la rochefoucauld'nun insan davranışı üzerine nefret dolu gözlemlerine, montaigne'in dünyevi bilgeliğine, pascal'ın düşüncesinin özlü keskinliğine, montesquieu'nün siyasi düşüncelerindeki cüret ve açık fikirliliğe kaynaklık eden kibri işte bu ikili bağımsızlığa borçluydular.

homme de lettre'leri on sekizinci yüzyılda devrimcilere dönüştüren koşulları ya da on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki ardıllarının bir yanda "kültür adamları" öbür yanda profesyonel devrimciler olarak nasıl ikiye bölündüklerini tartışmak bu yazının işi değil. bu tarihsel arka plandan, benjamin'de kültür ögesinin devrim ve isyan ögesiyle nasıl eşsiz biçimde birleşmiş olduğuna dikkat çekmek için söz ediyorum. sanki homme de lettre tipi, onu çekici kılan saf zihinsel tutku kendini en etkileyici biçimiyle ortaya koyabilsin diye, yok oluşundan kısa bir süre önce, maddi temelini geri dönüşsüz bir biçimde kaybetmesine rağmen ya da belki tam da bu yüzden, bütün imkanlarıyla kendini son bir kez göstermeye yazgılıdır."

4.01.2022

aydın

vaclav havel

siz. tüm aydınlar! soylular ve efendiler! bol bol nutuk atarsınız ama tehlikeye düşmeksizin. dokunulmazlığınız vardır sizin. nasıl olursa olsun, sizinle ilgilenirler, işin içinden sıyrılırsınız hep. sizler, sepetin üstündekilersiniz. dipte olsanız bile! bu arada sıradan insan, basit adam, tanrının günü bok temizlemek için kıçını yırtar, onu dinleyen kim? bütün dünya üstüne pisler, iter kakar, coplar, ağzına sıçar. hayat mı ulan bu? yolun tam sonuna gelmişken, ilke sahibi değil diye onu eleştiren bir soylu ile karşılaşır.

benim sayemde rahatça arazi olabileceğin bir yeri kabul etmeye hazırdın ama; senin payına düşen beni bokluktan kurtarmak. ama sen istemiyorsun. ben zaten yarı belime kadar bokun içinde debeleniyorum. siz ne hinoğlu hinsiniz! ilkeleriniz ve inançlarınız! tabii.. gözbebeğinizdir onlar. onları yerli yerine oturtursunuz, satarsınız, pahalıya mal edersiniz; ama eninde sonunda sayelerinde yaşarsınız. ben neyim bütün bunların içinde biliyor musun? sizin ilkelerinizi savunmak için kıçına tekme yiyen avanak! daha başlarken şansım yok benim, sizinse her zaman arta kalan bir şansınız var. kimse benim için tasalanmaz, kimse benden korkmaz. kimse benim hakkımda rapor yazmaz. ve kimse bana yardım etmez. ben kimseyi ilgilendirmem! ben gübre yığarım, sizin ilkeleriniz bu gübrede iyi yeşerir.

ben sizin kahramanlığınızın ense yapabileceği iyi ısıtılmış depoları bulup çıkarırım, işim bitince ben ne yaparım? canıma okunur ve siz benimle dalga geçersiniz. sen günün birinde güzel artistlerle dolu dünyana döneceksin ve tafranı atacaksın. fıçı yuvarlarken nasıl üşüdüğünü anlatıp kahraman olacaksın. ya ben ne yapacağım? nereye gideceğim? beni kim kutlayacak? sizler için neler yaptığımı kim anlayacak? hayat bana ne veriyor ki? ne elde edebiliyorum ki? beni bekleyen ne? ne, hadi söyle, ne?

biliyor musun ferdinand, bazen yeryüzünde bir tek şeyin değeri var diye düşünüyorum: bir çocuğu olmak ve onu yetiştirmek! masal gibi bir şey! hayatın esrarını ellerinde tutmak gibi bir şey. zor bir çaba ama bu işi yaparken insanları saymayı öğreniyorsun. bunu yaşamayan bilmez.

ah, ferdinand! doğru! ayrı bir deneyim bu, harika bir deneyim. günün birinde bu küçük varlık oluşuyor ve birden sana ait olduğunu, sensiz olamayacağını, senden çıktığını anlıyorsun ve sonra.. doğuyor. bu kez de kendisine ait bir hayatı olduğunu, gözlerinin önünde büyüdüğünü, yürümeye başladığını, yarım yamalak konuştuğunu görüyorsun. sonra düşünüyor, soru soruyor. başka ne denilebilir, mucize bu!

15.08.2020

scum

valerie solanas

insanların çoğunluğu, özellikle de eğitimli olanlar, kendi değerlendirmelerine güven duymayıp otorite karşısında alçak gönüllü ve saygılıdır.

takdir etme, "münevver"in başlıca meşgalesidir. edilgen, kifayetsiz, hayal gücü ve zekâ yoksunu olduğundan bununla idare etmek zorundadır. kendi meşgalesini yaratmaktan, kendisine küçük bir dünya yaratmaktan, çevresini en ufak bir biçimde etkilemekten acizdir çünkü. o yüzden kendisine ne verilse kabul etmek zorundadır. yaratmaktan ya da bağlanmaktan aciz olduğu için seyreder. kültürü özümsemek, haz vermeyen bir dünyada çaresizce ve korku içinde haz almaya çalışmaktır; steril, akılsız bir varoluşun dehşetinden kaçmaya çalışmak.

kültür, kifayetsizlerin egosuna bir parmak bal, edilgen seyirlerini makulleştirecek bir araç sağlar. "ince" işleri takdir edebildikleri için gururlanırlar, gübreye bakıp mücevher sandıkları için (beğendikleri için beğenilmek isterler). herhangi bir şeyi değiştirmeye güçlerinin yeteceğine inançları olmadığı için statükoya yaslanırlar. gübrede güzellik görmek zorundadırlar; çünkü görebildikleri kadarıyla, ellerine gübreden fazlası geçmeyecektir.

"sanat" ve "kültür"ün yüceltilmesi, birçok kadını daha önemli ve verimli faaliyetlerden ve etkin kabiliyetler geliştirmekten uzaklaştarıp sıkıcı, edilgen faaliyetlere yöneltmenin yanı sıra sağduyumuzu, şu ya da bu gübrenin derin güzelliği üzerine sonu gelmez, övüngen hesaplamalarla sürekli işgal eder. bu, "sanatçı"nın üstün duygular, algılar, içgörüler, değerlendirmeler sahibi birisi olarak kurgulanmasına yol açar; o yüzden güvensiz kadınların kendi duyguları, algıları, içgörü ve değerlendirmelerine olan inançlarını ayaklar altına alır.

çok sınırlı duyguya sahip olan ve buna bağlı olarak algıları, içgörüleri ve değerlendirmeleri de sınırlı olan kadın, "sanatçı"nın kendisine rehberlik etmesine ve hayatın ne olduğunu anlatmasına ihtiyaç duyar.

ama tamamen cinsel odaklı olan "sanatçı", kendi fiziksel duyumsamaları dışında herhangi bir şeyle bağlantı kuramadığı ve hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı dışında herhangi bir görüye sahip olmadığı için sanatçı da olamaz. kendisi hayatın acizi olan birisi bize hayatın ne olduğunu nasıl anlatabilir ki?

cinsellik herhangi bir ilişkinin parçası olmayıp tam aksine insanı yalnız kılan bir tecrübedir, yaratıcı değildir ve büyük bir zaman kaybıdır. cinsellik kafasızların sığınağıdır ve kadın ne kadar akılsızsa, yani "kültür"e ne kadar saplanıp kalmışsa o kadar tatlıdır, o kadar cinseldir. toplumumuzdaki en tatlı kadınlar kudurmuş seks manyaklarıdır. ama tabii, korkunç, korkunç derecede tatlı olduklarından düzüşme düzeyine inmezler. onun yerine aşk yaparlar. bedenleri aracılığıyla iletişir, duyumsal ilişkiler kurarlar.

diğer yandan, kültüre en az dalmış olan kadınlar, en az tatlı olanlar, düzüşmeyi düzüşmeye indirgeyen o sade ve yüce ruhlar; banliyölerin, ipoteklerin, yer fırçalarının ve bebek bokunun yetişkin dünyası için fazla çocuksu; çocuklara ve kocalara bakmak için fazla bencil; başkalarının kendileriyle ilgili düşüncelerini hiç takmayacak kadar gayri medeni; babaya, "yüceler"e ya da eskilerin derin aklına saygı duymayacak kadar küstah; yalnızca kendi düşük hayvani güdülerine güvenen; kültürü civcivlerle bir tutan; tek yönelimi duygusal heyecan bulmak olan; mide bulandırıcı, tatsız, üzücü sahnelere karnı tok; kendilerini rahatsız edenlere bir tokat aşkeden nefret dolu, vahşi kaltaklar; kısaca kültürümüzün standartlanna göre scum olan bu dişiler ağır ve görece daha akılcı ve aseksüalitenin eteklerindedir.

tatlılık, terbiye, vakar, güvensizlik ve kendi içine gömülmenin yoğunluk ve zekâya yol açması zordur. sadece kendine güvenen, mağrur, dışa dönük, gururlu ve sağlam kafalı dişiler yoğun, akıllı ve edepsiz bir konuşma yapabilir.

intizam, tatlılık, özen, kamunun fikri, ahlak, götlere saygının elini kolunu bağlamadığı, her zaman cesur, pislik ve düşmüş olan scum her yola gelir. bütün gösteriyi görmüştür -her bir parçasını- düzüşme sahnesini, emme sahnesini, zürefa sahnesini -hepsini, bu sahilin tamamını gezmiştir, her limanda, her iskelede bulunmuştur- çük limanı, kuku limanı..

anti-sekse varmadan önce epeyce seks yapması gerekir insanın ve scum bütün bu yollardan geçmiştir ve artık yeni bir gösteri için hazırdır, limandan yavaşça çıkıp harekete geçme hazırlıkları yapmaktadır. ama scum sabırsızdır, gelecek nesillerin mamur olacağı fikriyle teselli bulmaz. scum kendisi için de bir parça heyecanlı hayat ister.

eğer kadınların büyük bir çoğunluğu bugün scum olsaydı, emek gücü içinden çekilebilir ve böylece bütün ulusu felç ederek birkaç hafta içinde ülkenin denetimini tamamen ellerine geçirebilirdi.

bunun dışında, tek bir tanesi bile ekonomiyi ve başka her şeyi dağıtmaya yetecek ek önlemler şunlardır: kadınların kendilerini para sistemi dışında tanımlamaları, satın almamaları ve sadece yağmalamaları, istemedikleri yasalara uymayı reddetmeleri.

polis gücü. ulusal muhafızlar, ordu, donanma ve bahriye bir araya gelse bile nüfusun yarıdan fazlasını kapsayan bir isyanla baş edemez, özellikle de bu muhtaç oldukları insanların isyanı olunca.

eğer bütün kadınlar erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir.

o yüzden de çelişki kadınlarla erkekler arasında değildir; -scum'la, yani egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini, evreni yönetmeye layık gören, bu toplumun sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan kadınlarla tatlı, edilgen, kabul eden, yetiştirilmiş, terbiyeli, vakur, bağımlı, korkutulmuş, akılsız, güvensiz, onay arayan, babasının kızları arasındadır. ki bunlar bilmedikleri şeyle baş edemez, sırf tanıdık diye lağımda kulaç atmaya hazır ve orangutanlarla takılmaya razıdır; yalnızca koca babanın yanında kendilerini güvende hissederler, onları yönlendirecek güçlü kocaman bir adam olsun, içleri rahat eder. kendilerini onunla çok rahat hissederler ve başka bir hayat tanımazlar. zihinlerini, düşünce ve bakışlarını eril düzeye indirmişlerdir. sağduyu, hayal gücü ve zekâ yoksunudurlar. güneşin altında, daha doğrusu bataklıkta, rahatlatıcı, ego şişirici ve damızlık olarak işlev görürler. 

ama scum, milyonlarca götün yıkanmış beyinlerinin kendine gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır. harika kadınlar neden sıkıcı erkeklerin hızına ayak uydurmak zorunda? şahane ve salak olanların kaderi neden iç içe geçmiş olsun ki?

bir avuç scum, sistemi, sistemli bir biçimde becererek, mülke seçici bir biçimde zarar vererek ve cinayet aracılığıyla bir yıl içinde ülkeyi eline geçirebilir.

scum kıçlarından dürtünce hale yola girerler.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

20.01.2020

kırsal

thomas bernhard

büyük kentten kırsala orada daha iyi ve daha uzun yaşamak için giden insanların tüm örnekleri korkunç örneklerdir.

bir büyük kentliye hayatta kalabilmesi için kırsala gitmesini önermek, iç hastalıkları uzmanınca bir hainliktir.

kırsalda yaşayan kişi zamanla kendi farkına bile varmadan aptallaşır. bir süre bu yaşamın özgün olduğuna, sağlığı için gerekli olduğuna inanır; ama kırsal yaşam hiç de özgün değildir ve kırsalda doğmamış ve kırsal yaşam için yaratılmamış biri için tatsız tuzsuz bir şeydir ve sağlığına yalnızca zarar verir. kırsala giden kişiler, kırsalda eriyip giderler ve en azından garip bir yaşam sürerler. bu yaşam onları önce aptallaştırır, sonra da gülünç bir ölüme götürür.

kırsalda, her zaman var olan ve tüm gelecekte de var olacak olan dünyanın çözümsüz sorunlarıyla kentte olduğundan daha acımasızca karşılaşırız. kentte istersek kendimizi tamamen anonimleştirebiliriz. kırsalda tüm iğrençlikler ve korkunçluklar doğrudan doğruya yüzümüze çarpar ve biz onlardan kaçamayız ve bu iğrençliklerin ve korkunçlukların, kırsalda yaşarsak bizi en kısa sürede mahvedeceği gerçeği, ben oradan ayrıldığımdan beri değişmemişti.

her türlü şeyi deneriz, sonra da hep yarıda bırakırız, birdenbire onlarca yılı çöpe atarız.

sürekli temiz hava almak zorundayız; yoksa ilerlememiz engellenir, en yükseğe ulaşma amacımızda felce uğrarız.

7.12.2019

sosyal medya

guy standing

bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyarı ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli karar ve tepkiler vermesine yol açıyor. bunun birtakım avantajları olmasına rağmen aynı dijital dünya, aydın zihin ve bireysellik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi.

farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup onayına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. ortalık sürekli kısmi dikkat ve bilişsel yetersizlik gibi havalı terimlerden geçilmiyor.

can sıkıntısının ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür potansiyeline, düşünüp taşınmaya; geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürmeti olan aydın zihin, elektronik olarak harekete geçirilmiş adrenalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor.

teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhtemelen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanmayacak. ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. bunlardan en çok tartışılanı "kolektif dikkat eksikliği sendromu."

sürekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağları güçlendirirken güçlü bağları zayıflatıyor. cep telefonuna gelen bir arama ya da mesaj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. e-postaları kontrol etmek ya da cevaplamak konsantrasyonu bozuyor. insanların daha çok tanışmamış olduğu "arkadaşlarıyla" facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlantı, özel hayata saldırı halini alıyor. huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor.

9.11.2018

entelektüel

thomas bernhard

ömür boyu bizi kendilerine çeken, yani o basit insanlar denilen kişilerle yan yana oturduğumuz duygusunu taşırız. doğal olarak onları gerçekte olduklarından bambaşka düşleriz; ama yanlarına oturduğumuzda bizim düşündüğümüz gibi olmadıklarını ve bizim kendimizi inandırdığımız gibi asla onlara ait olmadığımızı görürüz ve onların masasında ve onların ortasında hep o korktuğumuz, masalarında oturduğumuzda başımıza gelen düş kırıklığı ile karşılaşırız; oysa masalarına otururken onlara ait olduğumuzu ve kısa bir süre için de olsa cezalandırılmadan yanlarına oturabileceğimizi düşünmüşüzdür; oysa bu en büyük yanılgıdır.

ömür boyu bu insanlara özlem duyar ve yanlarına gitmek isteriz ve onlara karşı hissettiklerimizi söylediğimizde onlar tarafından geri tepiliriz, hem de en patavatsız biçimde.

bizim gibi insanlar halkın masasından çok erken ayrıldılar.

bu insanların birinci mahalle insanlarından hiç değilse daha iyi bir karaktere sahip olduklarına inanmak bir yanılgıdır. daha yakından bakıldığında, bu ihmal edilmişler denilenler, o yoksul denilenler ve o geri kalmış denilenler özlerinde aynı biçimde karaktersiz ve iğrençtirler ve aynen, kendi ait olduğumuz ve sırf bu yüzden iğrenç bulduğumuz ötekiler gibi reddedilesidirler. alt tabakalar, tıpkı üst tabakalar gibi herkes için tehlikelidir. aynı iğrençlikleri yaparlar, tıpkı ötekiler gibi reddedilesidirler, başka türlüdürler; ama aynı biçimde iğrençtirler.

entelektüel denilen kişi sözde entelektüelliğinden nefret eder ve kurtuluşunu, eskiden küçük düşürülenler ve gücendir ilenler diye anılan yoksullar ve ihmal edilmişlerin yanında bulacağını sanır. ama orada kendi kurtuluşu yerine aynı iğrençliği bulur.

5.11.2018

basit insan

thomas bernhard

basit insanlar karmaşık insanları anlamazlar ve onları kendi iç dünyalarına iterler; hem de herkesten daha insafsızca. basit insan denilenlerin kişiyi kurtaracağına inanmak en büyük yanılgıdır. insan en bunalımlı zamanında onların yanına gider ve onlardan resmen kurtuluş dilenir. onlarsa kişiyi daha da derin bir umutsuzluğa iterler. zaten onlar nasıl olur da karmaşık birini karmaşıklığından kurtarabilirler ki?

tanrılar uzun zamandan bu yana artık bize yalnızca sakallarıyla bira kupalarımızın üzerinde görünüyorlar. yalnızca aptal olan hayranlık duyuyor. düşünce insanı denilen insan, kendini o çığır açan yapıt dediği tek yapıtla bozar ve sonunda gülünç duruma düşürür. ister adı schopenhauer olsun, ister nietzsche, fark etmez, ister kleist olsun ya da voltaire, kafasını harap eden ve sonunda kendini ad absurdum'a ulaştıran zavallı insanı görürüz. tarih onu yuvarlamış ve geçip gitmiştir.

büyük düşünürleri kitaplıklarımızda tutukladık, oradan bize ilelebet gülünçlüğe mahkum edilmiş olarak bakarlar. gece gündüz kitaplıklarımıza hapsettiğimiz büyük düşünürlerin yakarışlarını duyuyorum, o gülünç düşünce büyükleri dumura uğramış kafalar olarak camın arkasındalar. bütün bu insanlar doğa karşısında yanıldılar. düşüncede sermaye suçu işlediler; bu yüzden cezalandırılıyorlar ve biz onları sonuna kadar kitaplıklarımıza tıkıyoruz. çünkü kitaplıklarımızda boğuluyorlar, gerçek bu.

kütüphanelerimiz sanki cezaevi, büyük düşünürlerimizi tıktık oraya, doğal olarak kant'ı, tıpkı nietzsche gibi tek kişilik hücreye, schopenhauer'i de, pascal'i de, voltaire'i de, montaigne'i de. en büyükleri tek kişilik hücrelere, tüm diğerlerini koğuşlara; ama hepsini de sonsuza kadar olmak üzere dostum, tüm zamanlar için ve sonsuzluğa kadar, gerçek bu. bu sermaye suçlularının biri kaçacak olursa vay haline, kaçarsa işi hemen bitirilir, gülünç duruma düşürülür, gerçek bu.

insanlık tüm bu sözüm ona büyük düşünürlere karşı kendini korumayı bilir. akıl nerede ortaya çıkarsa çıksın yok edilir ve hapsedilir ve doğal olarak her zaman hemen akılsızlık olarak damga yer.

5.02.2018

türk medyası

turhan ılgaz

türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmiş bir medyaya sahiptir. bu medya, tekelleşmiş bir medyadır.

bu medya, sorgulayan entelektüelleri pek az; ama salık veren, yol gösteren, dikte eden aydınları veya yarı aydınları epey çok olan bir ülkede, kültürün esasen son derece küçümen alanını, etkilemenin de ötesinde, işgali altında tutabilmektedir.

bu medya, bilimin daha da küçümen alanını bütünüyle yok sayabilmekte, onu kamudan soyutlayabilmektedir.

nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli alanını, muhteşem bir iş birliği (hatta suç ortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir.

böylece tek tek insanları ve giderek bütün bir toplumu kullanabilmekte (manipüle edebilmekte); bir yandan çetelerle savaşan robin hood görüntüsü verip bunun propagandasını yaparken, bir yandan da çeteleri yaratan düzen işlevinde ve onun içinde var olmaktadır.

çünkü -ve bourdieu'nün felsefe kökenli sosyoloji uzmanlığının olanca yetkinliği ve yetkisiyle gösterdiği üzere- medya alanında, başka alanları ve o alanların insanlarını ya da kamuoyunu en çok kullanan (manipüle eden) kişi, program, ya da kurumlar, genel mekanizmanın işleyiş mantığı gereği, aslında en fazla kullanılanlar (manipüle edilenler) olmaktadırlar. tehlike de işte buradadır. medya, liberal batı demokrasisini, yeryüzünde gelmiş geçmiş en tümel ve en mutlak totalitarizm haline getiren bir katalizör olup çıkmıştır.

öyle bir çağda yaşıyoruz ki, insanı insan yapan değerlerin korunması, insanın özgür bir birey olarak var olabilmesi, ancak ve ancak medyanın klişeleştirilmiş şartlandırmalarına başkaldırabilmekle mümkün olabilir.

23.06.2017

devrim yolunda

vedat türkali

"insanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır." (paul eluard)

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

bu aşağılık toplum öylesine yamru yumru ediyor ki insanları.. insan sevgisi çamura batmış. nasıl arınacak? öylesine pis ki her şey..

tefeci-bezirgan, finans-kapital saltanatı öylesine bir baskı yarattı ki ülkede, emekçi sınıfları, işsizlik, yoksulluklarıyla bile yolunu bulamıyor bir türlü. bu gerçek. bizim sınıfa dayanma çabamızın teori planından pek öteye gidemeyişi de bu yüzden. burada iki yol çıkar karşımıza. ya sorunu böyle koyup işi pratiğe geçirmenin umudu, uğraşıyla güçleniriz ya da bir çöküntüye kaptırırız kendimizi. yapacağımız seçim kişiliğimizi belirler.

düzen, yıkıntısını geciktirmek için en bireyci, en bencil yanımıza itiyor bizi. cinsel tutkularımızı abartıp duruyor. dergisi, radyosu, sineması.. şeytana dayanmak zor bu çağda! tanrı gençlerin yardımcısı olsun! poligam yaratıklarız aslında. monogamlık zorlama. inanç işi. kimileri aldırmıyor. kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.

ülkemizin dramı burada yatıyor bence. bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi; ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. batılı aydının geçmişinde, burjuvazinin, batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. bacon var, descartes var, montaigne, rabelais, diderot var o düşüncenin temelinde. bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans-kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. kırım harbi'nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. kapayıverirler. aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. kocaman bir karanlık. umutsuz..

hele devletçiliğimizden sonra.. batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. o özgürlük masalının batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. en sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. bu da onların dramı diyelim. bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. aydın için umut kırıcı hiç değilse. korku dağları bekler diyor. ne dağları? bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil.

bizde aydınlar böyledir; korkarlar, karşı düşüncede gibi görünürler. söz gelimi peyami safa bal gibi komünisttir, korkusundan tam karşıtı görünür. susarlar. çünkü bir tek özelliği vardır bizim aydınımızın, ortak yanı tümünün: korkar. korku tek sığınağı özgür aydınımızın. doğruları anlamaya başlayan bir yürekli çıksa da dayanamaz uzun boylu; politikacı, sanatçı, yazar, nice ünlü kişi aramızdan kaçıp gitmiştir karşı yana. geçmişindeki bu olay da, ya örtbas edilen bir yüzkarası, ya da acı tatlı anımsanan bir gençlik günahıdır. uzaktan gizli gizli kaş göz eder bize kimisi de. tavşanın kaçışını gördüm, etinden iğrendim, diyor halk.

namık kemal'den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. burada biter bizim yiğitliğimiz. düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur.

biliyor musunuz? daha osmanlı'da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist, grev sözcükleri. aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. çıkmayagörsün böyle biri, ilk onlar saldırır: "vurun!.. koman!.. yaşatman!.. tiz boğun!.." tam osmanlı işi. dudak büker hiç değilse.. doğruluğuna inanmadıklarından mı? değil. yasaklanmış doğrulardır da onun için. korkularından. aşağılık kompleksi bir tür.

eskilerde canına kıyan materyalist beşir fuat'tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. nasıl tanımlıyoruz faşizmi: "finans-kapitalin en geri, en şoven ögelerinin açık terörist diktatörlüğü." sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. bazı açık, bazı örtülü biçimde. ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. alın size bir kısır döngü. aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. orada da yolunu kesen bir başka mutsuzluk var. çok eskilerden, tarihten gelen. on üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş türk aydını. işin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygumuzla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. 700 yıldır ayrıyız.

ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş türk halkı. türkmen hocasını, yunus emre'yi çıkarmış. en soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!.. bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

öyle bir balçık sıvanmış ki devrimci bile küçücük bir adımı çeyrek yüzyılda atıyor ancak. osmanlı saray kurmuş, arapçalı, farsçalı, ayrıcalıklı. ilkel toplumsal yaşantı ile islamlığı uyuşturan yığınlardan, asya'dan kopup gelen türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş osmanlı. dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun osmanlı aydını öylesine yabancılaşmış bu yığına ki, düşman bellemiş yüzyıllar boyu. sömürmüşler, kırmışlar bu yığını. sürekli başkaldırmış o da. ezmişler, ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. ayrı bir dünyada yürütmüş yaşantısını. küsmüş, kapalı.. yunus'un yolunu sürdürmüş. kaygusuz, pir sultan, adı sanı unutulmuş yüzlercesi.. ahilik. fütüvvet örgütlerini, babai ayaklanmalarını, alevi, sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. türk halkıdır. aydın nerede? osmanlı sarayında, yöresinde.

bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce, sanat, edebiyat, dil olarak yararlı ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık osmanlı aydınından? bugün baki, nefi, naili mi yakındır bize? yunus, pir sultan, karacaoğlan mı? hangisinde bütünleşiriz halkımızla? birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. en ateşli savunucuları bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. ölmüş.. halkla yaşamamış ki. hangisinden güç alırız? bir düzyazımız yoksa, osmanlı'dan yoktur. aşıkpaşazade, mercimek ahmet, osmanlı'nın başlarındadır ancak. sonra?.. çürümüşüz osmanlı'ya baktıkça. osmanlı'da sınıf yok ha?.. hele dirlik düzenini yıkan kesim düzeninde! söyleyenler inanıyor mu buna? kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik incelemeleri, sınıf olmasa, halka böylesine -duvar çekilir gibi- bir yabancılaşma olur mu?

bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı cumhuriyet'in ilk yıllarında. osmanlı'ya karşıydı ankara'ya yerleşmiş mustafa kemalciler. ulusçuluk adına söyledikleri buna benzer şeylerdi. peki onlar ne yaptılar? kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? daha da artırdılar. batı'ya, doğrusunu söyleyelim şunun, batı kapitalizminin geliştirdiği toplumlara özenen, o ekine, o ürüne, o yaşama bağlı, vurgun atatürkçü aydınımızla halk arasında osmanlı'dakinden daha büyük uçurum var şimdi. bir de iyice ortaya dökülen yaşantı biçimi, kadın-erkek ilişkilerindeki zıtlık, ahlak sorunu, din sorunu bindirdi.

devrimler yaptı atatürkçü aydınlarımız!.. bir tek devrim, temelde devrim, gerçek devrim yapabilseydi ya, halkla el ele verip. halkı ekonomik özgürlüğüne kavuşturacak devrim. değişmeyen tefeci-bezirgan, finans-kapital düzeninde çiğnenen, ezilen, sömürülen halkın, şapka giymeye, latin harfini kullanmaya, kızını okula göndermeye, karısını çarşafsız gezdirmeye zorlanması, bunları savunan aydınla halkı kanlı bıçaklı etmekten başka ne sonuç verdi? öyle bir tefeci-bezirgan, finans-kapital oyunu ki kötü şeyler diyemiyoruz bunlara işin kötüsü!..

demokratlar on yıldır bu oyunun ürününü devşiriyor. köksüz, temelsiz ülkede aydınlar; kendi kendilerine.. düzene başkaldıran ormana kaçar sıkıştı mı; saklanmak, güçlenmek için. orman halktır burada. kaçacak, sığınacak ormanı yok bizim aydının. tefeci-bezirgan, finans-kapital kılıcının gölgesinde yaşamak zorunda. abdülhamit devrindeki jurnalci aydınları düşünün. kimler satılmamış ki? biliyorsunuz, ittihatçılar beyazıt alanı'nda yaktılar jurnalleri. kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmamıştı besbelli.

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

5.03.2017

yalnız yaşam

schopenhauer

insanın bu dünyada yalnızlık ve bayağılıktan birini seçmekten başka şansı yoktur.

insanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. onları hem topluma hem de uzak ülkelere yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir. bu yüzden, sürekli dışarıdan ve üstelik çok güçlü, yani özü kendilerininkine benzeyen bir uyarılmaya gereksinirler. bu uyarılma olmadan, zihinleri kendi ağırlığı altında çöker ve ezici bir uyuşukluğa düşer.

tek tek kişilerde, yalnızlık ve kendini yalıtma eğilimi, her zaman kişinin entelektüel değerinin ölçüsüne göre ortaya çıkacaktır. çünkü bu eğilim, salt doğal, doğrudan doğruya gereksinimlerin ortaya çıkardığı bir eğilim değil, daha çok bulunulan deneyimlerin ve bu deneyimler üzerine düşünmenin sonucudur; yani insanların çoğunun ahlaki ve entelektüel açıdan sefil niteliği hakkında ulaşılmış bir kavrayıştır; bu sefillikte en kötüsü, bireylerin birbirlerinin ahlaki ve entelektüel yetersizlikleri üzerinden dolap çevirmeleri ve karşılıklı olarak birbirlerinin ekmeğine yağ sürmeleridir. bunun sonucunda insanların çoğuyla ilişki kurmayı hazzedilmez ve hatta katlanılmaz kılan, her türlü, son derece çirkin olay ortaya çıkmaktadır. bu dünyada zaten çok sayıda kötü şey varken, toplum bunların en kötüsü olarak kalmaktadır. bu yüzden, arkadaş canlısı bir fransız olan voltaire bile, "yeryüzü, kendileriyle konuşmaya değmeyen insanlarla kaynıyor." demiştir.

entelektüel açıdan yüksek bir insana, yalnızlık ikili bir yarar sağlar: birincisi, kendi kendisiyle olmak ve ikincisi, başkalarıyla birlikte olmamak. "tüm belalar, yalnız kalma yeteneğimizin olmayışından gelir başımıza" diyor la bruyere. arkadaş canlılığı, bizi büyük çoğunluğu ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir. arkadaş canlısı olmayan biri, böyle varlıklara gereksinmeyen biridir. kendi başına, topluma gereksinmeyecek denli çok şeye sahip olmak bile yeterince büyük bir mutluluktur; çünkü hemen hemen tüm acılarımız toplumdan kaynaklanır ve mutluluğumuzun sağlıktan sonraki en önemli unsurunu oluşturan zihinsel huzur her toplum tarafından tehlikeye sokulur ve önemli ölçüde bir yalnızlık olmadan var olamaz. zihinsel huzur mutluluğuna nail olabilmek için, kinikler her türlü mülkten uzaklaşırlar. aynı amaçla toplumdan uzaklaşan biri, en bilgece yöntemi seçmiştir.

chamfort: bazen, yalnız yaşayan birinin, toplumu sevmediği söylenir. bu durum, bir kişinin gezintiye çıkmayı sevmediğini söylemeye ve bunun kanıtı olarak da, geceleri bondy ormanında gezmeye çıkmayı sevmediğini göstermeye benzer.

yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. zaman zaman bundan yakınacaklardır; ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.

iç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir; yani sakin, alçak gönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. çünkü bir kişi kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar.

buna karşılık öteki aşırı uçtaki kişi, sıkıntıya düşer düşmez hemen ne pahasına olursa olsun oyalanmayı ve topluma karışmayı isteyecektir ve her şeyle kolaylıkla yetinecek, kendi kendisinden kaçtığı gibi kaçmayacaktır onlardan. çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kişinin kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar: işte aptal adam, kendi zavallı bireyselliğinin sırtından atamayacağı yükü altında inim inim inliyor; öte yanda yüksek yetenekli kişi, en ıssız ortamı bile kendi düşünceleriyle şenliklendiriyor ve canlandırıyor. bu yüzden seneca'nın söylediği çok doğrudur: omnis stultitia laborat fastidio sui (lat. aptallık kendi kendisinden bıkmaktan mustariptir.)

her bir arkadaş canlılığı, kendi entelektüel değeriyle ters orantılıdır ve "o, toplum içine girmekten hoşlanmaz" demek, hemen hemen "o, büyük özellikleri olan bir adamdır" demektir.

bir insan kendinde ne çok şeye sahip olursa, başkaları onun için o kadar az şey ifade ederler. içsel değeri ve zenginliği olan insanları, başka insanlarla bir arada olmayı, belirgin bir kendini yadsımayla aramak bir yana, bu bir arada olmanın istediği fedakarlıkları yapmaktan bile uzak tutan şey, belirli bir her şeye yeterlilik duygusudur. sıradan insanlar bunun tam tersini arkadaş canlılığı ve uyumluluk içinde yaparlar. çünkü bunlar için başkalarına katlanmak, kendi kendilerine katlanmaktan daha kolaydır. dünyada gerçekten değerli olana saygı gösterilmez ve saygı gösterilenin de hiçbir değeri yoktur. bu yüzden kendi köşesine çekilmiş olmak, değerliliğin ve seçkinliğin kanıtı ve sonucudur.

2.09.2015

darbe

zülfü livaneli

herhangi bir fransız aydınına pat diye sorsanız: "askeri darbelere karşı mısın?" yanıtı, neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla "karşıyım" olacaktır. bir ingiliz, ispanyol, yunan, amerikalı, iskandinav aydınına "siyasi idamlara karşı mısın?" diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: "karşıyım" çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan "consensus"un temel ögeleridir bunlar. sivil toplumun "olmazsa olmaz" ön koşuludur. ve bir 20. yüzyıl aydınının düşünce namusudur.

aynı soruları türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. ama, bir bölümü, sorunuzu bir başka soru ile karşılayacaktır:

soru: "askeri darbelere karşı mısın?"
yanıt: "hangi askeri darbelere?"

soru: siyasi idamlara karşı mısın?"
yanıt: "hangi siyasal idamlara?"

işte bu "hangi" sorusu, çeşitli görüşlerden türk aydınını, uygar dünyanın "aydın" kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kargaşasına iten farktır.

çünkü bazı türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasal idamların yararlı olduğunu düşünmektedir. türkiye'nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç ihtilalin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. buradaki mantık, 27 mayıs'ın ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda türkiye'de bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. oysa 12 mart ve 12 eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir.

gerçekten de 27 mayıs sonunda, türkiye'nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma yaşanmış ve şu anda yazan/çizen çok kişinin -ben dahil- yetiştiği bir ortam doğmuştur. diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir.

bu niteliksel farka rağmen gene de 27 mayıs'ı savunamayacağımız görüşündeyim. çünkü 27 mayıs'la birlikte "kurdun ağzına kan bulaşmıştır." yoksa yıllar yılı askeri müdahale olmadan yaşamayı becerebilmiş bir ülkede, 27 mayıs'ın hemen ardından 22 şubat ve 21 mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? bu darbe, daha sonraki 12 mart ve 12 eylül darbelerini de hazırlamıştır. çünkü "meşruiyet" kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her ihtilalde olduğu gibi, başaran haklı olmuş, başaramayan ise asılmıştır.

eğer askeri ihtilallerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. çünkü mantıksal bütünlüğümüzün doğal sonucu, bizim savunduğumuz ilkelerle bir darbe yapılmasını haklı gösterdiği gibi, bize karşı ilkelerle bir darbe oluşturulmasına da izin vermektedir. bunun sonucu da demokrasi değil, "benim abim seninkini döver" mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır.

1.10.2014

entelektüel

alain touraine

entelektüeller bilimin ilerlemelerini geçmiş kurum ve inançların eleştirisiyle birleştirerek akılcılaştırma hareketini yürütmüşlerdi. hatta, medici'ler döneminden bu yana, otoriterliklerinden rahatsızlık duymadan, seve seve aydın hükümdarlara hizmet etmişlerdir. ama modernizmin ilk yüzyıllarından sonra, 20. yüzyılda, entelektüellerle tarihin ilişkisi tersine döner. bunun, birbirinin tamamlayıcısı olmaktan çok karşıtı olan 2 nedeni vardır: birincisi, modernliğin kitle üretim ve tüketimine dönüşmesi ve aklın saf dünyasının artık modernlik araçlarını en vasat; hatta en akıl dışı taleplerin hizmetine sunan kalabalıklar tarafından istilaya uğramış olmasıdır. ikincisi ise, modern aklın dünyasının yüzyılımızda modernleşme siyasetler ve milliyetçi diktatörlüklere gitgide daha bağımlı olmasıdır. özellikle fransa'da; ama aynı zamanda da abd'de pek çok entelektüel, "ilerleme güçleri"yle olan geleneksel ittifaklarını olabildiğince uzun süre korumaya çalıştılar. kendi ülkelerinin, özellikle de vietnam ve cezayir'de yürüttükleri sömürgeci savaşlar onları ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemeye itti; bunu da kendi ülkelerinin yöneticilerine karşı inanç ve cesaretle gerçekleştirdiler. ama aynı zamanda, kapitalizme ya da emperyalizme karşı gerçekleşen bir devrimin doğuracağı rejimlerin "ilerlemeci" olacağı fikrine de az çok bağlı kaldılar; bu da çoğu zaman onların en baskıcı komünist rejimlere karşı aşırı hoşgörü; hatta kör bir sempatiyle yaklaşmaları sonucunu doğurdu ve bazılarının mao'nun başlattığı kültür devrimi ya da batı avrupa'daki terörist etkinlikler konusunda olabilecek en ciddi yargı hatalarını yapmalarına neden oldu. ama bir süre sonra, en geç kalmışları açısından bile artık bu kötü davaları desteklemekten vazgeçilmesinin gerektiği apaçık ortaya çıktı. bunun üzerine, özellikle de 1968 sonrası pek çok entelektüel antimodernizmde yeni bir tarih felsefesi buldu. kendi putlarını kendileri kırdılar ve modern dünyayı aklın yıkıcısı olarak mahkum ettiler; bu da onların hem kitle karşıtı seçkinciliklerini hem de modernleştirici diktatörlüklerin otoriterciliğine düşmanlıklarını tatmin etti. özellikle de 70'li yıllarda antimodernizm başat, neredeyse hegemonyacı bir hal aldı.

23.02.2014

entelektüellerin sorumluluğu

noam chomsky

her durumda sabah kalktığınızda yaptığınız şeyleri yapmanızı sağlayan şey nedir?

entelektüel işçiler olarak adlandırılan, yani elleri ile değil zihinleri ile çalışan insanların birçoğu katiplikten ibaret olan işlerle uğraşmaktadır. örneğin akademik faaliyetlerin önemli bir kısmı esasen bir çeşit katiplik işidir.

çoğumuzun faaliyetlerinin önemli bir kısmı tekdüzedir, dikkatli bir düşünme sonunda ulaşılmış değildir, bizi gerçekten ilgilendiren problemlere yönelik değildir ve daha derin bir kavrayış geliştirmeye yönelik çabalar ve hatta fırsatlar üzerine bile kurulmuş değildir.

insanların her zaman seçenekleri vardır.

diyelim ki ölüm döşeğindesiniz. kaç kişi geriye dönüp baktığında, bir kişinin dahi öldürülmesini engellemekte katkım oldu diyebilir?

diyelim ki devreye girdiğinde dünyayı havaya uçuracak bir kıyamet makinesi var. bunun nasıl durdurulacağını bilen tek kişi var; ama bunu bize söylemiyor. ondan bu bilgiyi almanın tek yolu ona işkence yapmak. bu şartlar altında işkence kabul edilebilir mi? siz de "bu şartlar altında evet" dersiniz. iyi ama bu durumda işkenceye karşı değilsiniz! burada "kaygan zemin argümanı" dediğimiz bir şeyin içinde bulursunuz kendinizi.

insanların hiçbir şeyin yapılamayacağını düşündüğü toplumlarda doğaüstü şeylere bel bağlarsınız.

insanları yalıtılmış bir durumda tutun; böylece her şeye inanmalarını sağlayabilirsiniz. insanlar da yalıtılmış durumdadır. televizyonun önünde mıhlanıp kalmışlardır. hiçbir örgütlülükleri yoktur. sendikalardan kurtulmanın bu kadar hararetli bir şekilde istenmesinin ardında yatan neden budur: sendikalar sıradan insanların bir araya geldikleri doğal yollardan biridir -ama yine de tek yol değildir. öyleyse bunları yok etmeniz lazım.

birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

11.10.2013

türkiye'nin sorunu

a. aşıcı

osmanlı devleti'ni yıkan temel neden türklerin benliklerini yitirerek araplaşmalarıdır. türkiye cumhuriyeti'ni yıkacak neden de bu olacaktır. çünkü türkiye cumhuriyeti de osmanlılar gibi araplaşmakta, daha doğrusu araplaştırılmaktadır.

semavi dinlerin anası olan musevilik ile onun türevi olan islam, laiklikle bağdaşamaz. çünkü gerek hz. musa gerek hz. muhammed hem din hem de devlet kurmuşlardır. yani her ikisi de devletlerini kurarken, devletlerinin iskeletini pozitif bilimle değil, din ile örmüşlerdir. atatürk ise kurduğu türkiye cumhuriyeti'nin iskeletini pozitif bilimle örmüştür.

aydın, pozitif bilime inanan adamdır. din adamı aydın olmadığından, dinlerin yönetimindeki devletler çağ dışına düşerler ve yaşayamazlar. zira din adamına düşünmek yasaklanmıştır. onun kendi düşüncesi yok, dini vardır. dini düşünme "her şeyi düşünme!" demektir. ayet "siz düşünmeye ve anlamaya değil, inanmaya mecbursunuz." der. aydın ise hiçbir düşünce yasağı taşımaz. o düşünmekte tamamen özgürdür; her şeyi düşünerek, tartışarak, eleştirerek, kanıtlayarak bulmak ve uygulamak zorundadır. üstelik dinle demokrasi de bağdaşamaz. çünkü demokrasi, düşünme özgürlüğü temeline oturur.

7.10.2013

zeki insan

jose ortega y gasset

zeki erkeklerin sayıca son derece az olduğunu keşfetmek kadar bana hüzün veren başka bir şey olmamıştır. hiç değilse içinde yaşadığımız şu zamanlarda, entelektüellerin dışında zeki insana rastlanmıyor. entelektüellerin çoğunluğu da zeki olmadığından, zekanın, şu gezegenimizde son derece az bulunur bir şey olduğu çıkıyor ortaya.

zeki insanla aptal insan arasındaki fark, sonunda şuraya gelip dayanır: zeki insan, kendisini kendi aptallığından koruyarak yaşar; aptallığını, ortaya çıkar çıkmaz anlar ve onu yok etmeye çalışır; oysa aptal insan, kendi aptallığına, koşulsuz olarak, büyülenmişçesine teslim olur.

zeka, kendisini her şeyden çok sanatta göstermez, bilimde de göstermez; yaşam sezgisinde gösterir. oysa entelektüel, hemen hemen hiç yaşamaz; entelektüel, çoğunlukla sezgi yoksunu biridir; dünyadaki edimleri sayılıdır; kadınlar, iş yaşamı, zevkler ve tutkularla ilgili bilgileri ise pek azdır. entelektüel, soyut bir yaşam sürer; keskin dişli zekasının önüne gerçekten kanlı canlı bir et parçası atabildiği hiç görülmez.

derin çukurların içinden çıkıp yücelere ulaşmak pek de öyle kolay bir şey değildir.

18.05.2013

entelektüel

edward said

entelektüele yönelik asıl tehdit ne akademiden ne varoşlardan ne de basının ve yayınevlerinin insanın kanını donduracak ölçüde ticarileşmiş olmasından gelir; asıl tehdit profesyonelizmdir. profesyonelizm; bir entelektüel olarak yaptığınız işi geçim kaygısıyla, sabah saat dokuz ila akşam saat beş arasında (bir gözünüzü saatten ayırmadan, öbür gözünüz devamlı profesyonel davranış standartlarına uygun davranıp davranmadığınız üzerinde) yaptığınız bir şey diye düşünmenizdir -denizi bulandırmamanız, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmamanız, pazarlanabilir ve öncelikle de "prezentabl" olmak uğruna kendinizi "aman bir tatsızlık çıkmasın da" diye düşünen, apolitik ve "nesnel" biri haline getirmenizdir.

amatörizm; kar ya da ödül beklentisiyle değil, tabloyu daha geniş çizmeye, belli çizgiler ve engeller arasında bağlantılar kurmaya duyulan aşk ve dinmek bilmez merakla, bir uzmanlık alanına kapatılmayı reddederek, belli bir meslekten olmanın insana getirdiği her türlü kısıtlamaya rağmen düşüncelere ve değerlere özen göstererek hareket etme isteğidir.

bu baskıların ilki uzmanlaşmadır. günümüzde insan eğitim sistemi içinde ne kadar yukarılara çıkarsa o kadar dar bir bilgi alanıyla sınırlanmaktadır. yeterliliğe kimsenin bir diyeceği olmaz olmasına da, yeterlilik kişinin kendi dolaysız alanı -mesela viktorya dönemi başı aşk şiirleri- dışındaki her şeyle ilişiğini kesmesi ve kendi genel kültürünü bir dizi otoriteye ve kural haline gelmiş fikirlere feda etmesi anlamına geldiği zaman uğruna ödenen bilgiye değmeyeceği açıktır.

edebiyat eleştirisinde uzmanlaşma, teknik bir biçimciliğin giderek artması ve bir edebiyat eserinin oluşumuna fiilen hangi gerçek deneyimlerin dahil olduğuna ilişkin tarihsel anlayışın giderek yitirilmesi anlamına geldi. uzmanlaşma, sanat yapılırken ya da bilgi üretilirken harcanan katıksız çabayı gözden kaçırmak demektir. bunun sonucunda bilgiye ve sanata seçimler ve kararlar, bağlılıklar ve ittifaklar düzeyinde bakamaz, bunları salt gayrı şahsi teoriler ya da metodolojiler düzeyinde görürsünüz. edebiyat alanında uzman olmak çoğu zaman tarihi, müziği ya da siyaseti devre dışı bırakmak anlamına gelir. en sonunda edebiyat alanında tamamen uzmanlaşmış bir entelektüel olarak alanınızda sözde liderlerin her dediğini kabul eden, ehlileştirilmiş biri olur çıkarsınız. uzmanlaşma heyecan duyma ve bir şeyler keşfetme duygusunu da öldürür ki, bunların her ikisi de bir entelektüelde mutlaka bulunması gereken duygulardır. uzmanlaşmaya teslim olmak tembelliktir; çünkü uzmanlık alanınızın gereklerine uyarak başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri yaparsınız.

uzmanlaşma her yerdeki bütün eğitim sistemlerinde bulunan genel ve etkili bir tür baskı iken, bilirkişilik ve diplomalı bilirkişi kültü daha çok savaş sonrası dünyaya özgü bir baskıdır. bilirkişi olabilmek için uygun otoritelerden tasdikname almak zorundasınızdır; bunlar size doğru dili konuşmayı, doğru otoriteleri zikretmeyi, doğru sahada bulunmayı öğretirler. hassas ve/veya karlı bilgi alanları söz konusu olduğunda bu daha da geçerlidir. yakın tarihlerde "siyaseten doğruculuk" (political correctness) adı verilen bir tutum hakkında pek çok tartışma yapıldı. akademideki hümanistler için kullanılan sinsi bir tamlamaydı bu; bu hümanistler, deniyordu sık sık, kendi başlarına bağımsız bir biçimde değil, solcu bir kumpas komitesinin belirlediği normlara göre düşünüyorlar; bu normların da insanların güya "açık" bir biçimde tartışmasını sağlamaktansa, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi konularda aşırı hassas davranmalarına yol açtığı söyleniyordu.

7.02.2013

entelektüel sorumluluk

noam chomsky

farz edelim üniversitede okuyan veya gazeteciliğe başlamış; hatta dördüncü sınıf öğrencisi genç bir insansınız ve fazla bağımsız bir zihniniz var; yani entelektüel sorumluluğunuzu yerine getirmeye başladınız. sizi bu hatadan saptıracak, eğer denetim altına alınamıyorsanız marjinalleştirecek ve bertaraf edecek çok çeşitli yöntemler vardır. dördüncü sınıfta davranış problemleri olan biri olarak görülürsünüz. üniversitede sorumsuz ve yoldan çıkmış biri olarak görülür ya da iyi bir öğrenci sayılmazsınız. eğer öğretim üyesi olmayı becerebilirseniz "meslektaşlık" denen şeyi, yani meslektaşlarınızla uyuşmayı başaramayan biri olarak görülürsünüz. eğer genç bir gazeteci iseniz ve sizin üstünüzde yönetim seviyesinde insanların, üstü kapalı ya da açık olarak, peşine düşülmemesi gerektiğini düşündükleri bir hikayenin peşinde koşuyorsanız, karakola yollanıp bu işi etraflıca düşünmediğiniz ve uygun tarafsızlık standartlarına sahip olmadığınız vs. türünden nasihatler alabilirsiniz. çeşitli yöntemler vardır. özgür bir toplumda yaşıyoruz; dolayısıyla gaz odalarına yollanmazsınız. ya da birçok ülkede olduğu gibi ardınızdan ölüm mangaları yollanmaz. bunu görmek için çok uzağa gitmenize gerek yok, mesela meksika'ya gitmek yeter. ancak yine de, doktriner doğruluğun ciddi bir şekilde ihlal edilmemesini sağlayacak oldukça başarılı yöntemler vardır.

diyelim ki devreye girdiğinde dünyayı havaya uçuracak bir kıyamet makinesi var. bunun nasıl durdurulacağını bilen tek kişi var; ama bunu bize söylemiyor. ondan bu bilgiyi almanın tek yolu ona işkence yapmak. bu şartlar altında işkence kabul edilebilir mi? siz de "bu şartlar altında evet" dersiniz. iyi ama bu durumda işkenceye karşı değilsiniz?! burada "kaygan zemin argümanı" dediğimiz bir şeyin içinde bulursunuz kendinizi.

diyelim ki ölüm döşeğindesiniz. kaç kişi geriye dönüp baktığında, bir kişinin dahi öldürülmesini engellemekte katkım oldu diyebilir?