29.9.09

uzun lafın kısası

cesare pavese: edebiyat, yaşamın saldırılarına karşı bir savunmadır.

george sand: duyarlılıklarını bol keseden harcamayan insanlar, yeri geldiğinde bazen fazlasıyla duyarlı olabilirler.

irvin yalom: gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.

marguerite duras: açlığın yarattığı yanmayı hiçbir şey dindiremez.

nazım hikmet: biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hâlâ afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

platon: insanca olan hiçbir şeyi fazlaca ciddiye almaya değmez. ne olursa olsun.

ahmet oktay: uyumlu insan, belirli tarihsel koşullarda, uyumsuz insandan çok daha tehlikelidir. büyük zalimler, iktidarlarını bu tür normallerin sayesinde kurabiliyor ancak.

jean p. sasson: amaçlarına ulaşmak için durumu ustalıkla idare etmek kadınların en güçlü silahıdır.

veysel atayman: bir kanlı katilin bir halk kahramanına dönüşmesi ancak tutuculuğun, gelenekselciliğin, aşırı milliyetçiliğin topluma egemen olduğu ülkelerde olabilir.

lin yutang: medeniyet çoğunlukla yiyecek peşinde koşmaktır; kalkınma ise yiyeceğe ulaşmayı her gün daha da zor hale getiren gelişimdir.

julian barnes: günümüzde her şey lanet olasıca bir sözleşmede yer alıyor. dünyanın gidişatı böyle.

marguerite yourcenar: gerçek doğum yerimiz, kendimizi ilk kez ferasetli bir bakışla gördüğümüz yerdir. benim ilk doğum yerim, kitaplarımdı.

28.9.09

acıyı bal eyledik

hasan hüseyin korkmazgil



kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni

siz misiniz, o güzel denizlerden mi geldiniz böyle taze
evcil kuşlarınızla mı geldi bu uçarı mayıs gökleri böyle
zambaklar açınca bir yerlerde, hep sizdiniz sevişirdiniz

yüzün belki uzak bir gül, belki bir dağ kuytusu
çekip gitmek birdenbire, belki pişman bir gülüş

ben böyle deniz görmedim bu hangi yüzün böyle
çıkarıp eski sabahlarını bu hangi pazarlara
öyle çok yabancıyım ki sanki ilk geliyorum dünyaya
ilk bir kadın görüyorum ilk bir çiçek bir ateş yönsemelerde

gitti o
gitti benim bahar gözlüm
benim orman yüreklim
karanlık sulara karışır gibi
dalar gibi dönülmez uykulara
akıp gitti kör karanlığa

ben bu yükü hangi dağa bilemiyorum
yüreğimi hangi suya bilemiyorum

o çekip gitti buralardan
o çekip gitmezden önce
bilmezdim gitmenin ne olduğunu
şimdi kim gitmelerden söz etse
karanlıkta bir baba
sessizce öpüyor çocuğunu

sürün çocukları dağlara
özlemleri öfkeleri sürün dağlara
bir gün göreceksiniz
bir gün vurur yangını yüzlerinize
sürün çocukları dağlara
sürün ve sürdürün bu karanlığı

kahrolasın demiyorum
kahrolma da gör beni

27.9.09

faşizm

bertrand russell

faşizm antidemokratiktir. faşizmin karakterinde milliyetçilik ve kapitalizm ögeleri egemendir ve faşizm, çağdaş gelişmelerden zarar görmüş olup da sosyalizm ya da komünizm kurulduğu takdirde daha büyük zararlara uğramaktan korkan orta tabaka kesimlerine hitap eder. komünizm de antidemokratiktir; ama bir süre için ya da hiç değilse, gerçek politikasını veren şeyin kendi kuramsal savları olduğu kabul edilebildiği sürece; ayrıca, komünizm, ileri ülkelerde çoğunlukta olan ve komünistler tarafından nüfusun tamamı haline getirilmek istenen işçilerin çıkarlarına hizmet etmeyi amaç tutar. faşizmin antidemokratik niteliği daha temellidir. faşizm, devlet yönetiminde büyük çoğunluğun mutluluğunu sağlamayı doğru ilke kabul etmeyip "en iyiler" olarak belirli bireyleri, ulusları, sınıfları seçerek, yalnız bunları düşünülmeye layık sayar. geri kalanlar, faşizme göre, güç kullanılarak seçkinlerin çıkarlarına hizmete zorlanmalıdır.

faşizm, iktidarı ele geçirme mücadelesi içindeyken nüfusun hatırı sayılır bir bölümüne hoş görünmek zorundadır. almanya'da olsun, italya'da olsun faşizm, ortodoks sosyalist programındaki bütün anti nasyonalist yanları reddederek sosyalizmin içinden çıkmıştır. faşizm, iktisadi planlama fikrini, devletin elindeki gücü artırma fikrini sosyalizmden almıştır; ama faşist iktisadi planlamasında bütün dünyanın yararı gözönünde tutulmayıp bir ülkedeki üst ve orta sınıfın çıkarları düşünülmüştür. faşizm, bu bir ülkedeki üst ve orta sınıfa çıkar sağlamak için yol olarak, randımanı artırmaktan çok, gerek işçiler, gerek bizzat orta sınıfın sevilmeyen bölümleri üzerinde baskıyı artırmayı öngörür. faşizmin nimetlerinden pay alan sınıflar çerçevesi dışında kalan çevrelere gelince, faşizmin bu çevrelerdeki başarısı ancak, iyi yönetilen bir hapishanedeki yönetim başarısına benzetilebilir; zaten bu çevreler için faşizm bundan fazlasını yapmak bile istemez.

faşizme karşı en temelli itirazım, bu sistemin, insanlığın sadece bir bölümünü önemli saymasıdır. daha ilk hükümet kurulduğundan beri, iktidar sahipleri hiç kuşkusuz uygulamada böyle seçmeler yapmışlardır; ne var ki, hristiyanlık, kuramsal alanda, her insanoğlunu başlı başına bir amaç olarak sayagelmiştir; işlevi başkalarının şanına şan katmaktan ibaret bir araç olarak değil. modern demokrasi, hristiyanlığın törel ülkülerinden güç almış ve hükümetlerin sadece zenginlerle güçlülerin çıkarlarını düşünmekten başka türlü bir yol tutmalarını sağlamakta büyük katkıları olmuştur. işin bu yönünden bakıldığında faşizm, eski putperestlik çağlarının en berbat zamanlarına dönüş anlamını taşır.

eğer faşizm muzaffer olabilseydi, kapitalizmin kötülüklerini düzeltmek için hiçbir şey yapmaz, tam tersine, kapitalizmin kötü yanlarını daha da beter hale getirirdi. el işçiliğini, karşılığı sadece boğaz tokluğu olan zorunlu iş düzeyine indirir; böyle bir işte çalışanlara siyasal hak, istedikleri yerde oturma, istedikleri yerde çalışma; hatta belki sürekli bir aile hayatı kurma özgürlüğü bile tanımazdı; bu işçiler gerçekte birer köle olurlardı. bu, demokrasinin denetleyici bağlarından çözülmüş bir kapitalizmin getireceği kaçınılmaz sonuçtur. geçmişte, mutlakiyet rejimlerine her zaman şu ya da bu biçimde bir esaret ve toprak köleliği eşlik etmiştir.

eğer faşizm başarı kazanabilseydi, bütün bu sonuçlar doğardı; ama faşizmin sürekli başarı sağlaması mümkün değildir; çünkü iktisadi milliyetçilik sorununu çözümleyemez. naziler safındaki en büyük güç ağır sanayi, özellikle de çelik ve kimya sanayisi olmuştur. ulusal olarak örgütlenmiş ağır sanayi günümüzde, savaş isteği üzerinde kışkırtıcı rol oynayan etkilerin en önemlisidir. eğer her ülkenin ağır sanayi çıkarlarına hizmet eden bir hükümeti olsaydı, eninde sonunda savaş kaçınılmaz hale gelirdi. faşizmin her yeni zaferi savaşı biraz daha yakınlaştırmaktadır; savaş ise, geldiği zaman büyük bir olasılıkla savaşın başında var olanların çoğuyla birlikte faşizmi de süpürüp götürecektir.

faşizm, laissez-fair gibi, sosyalizm ya da komünizm gibi çekidüzen verilmiş bir inançlar sistemi değildir; esas itibariyle, kısmen orta sınıfın (bakkallar gibi) modern iktisadi gelişmelerden zarar gören ögelerinin, kısmen de iktidar sevgileri megalomani derecesine varan anarşik endüstri kaptanlarının duygusal itirazıdır. faşizm, kendisini destekleyenlerin istediklerini yerine getirebilme olanağından yoksun bulunuşu dolayısıyla, akla aykırıdır; faşizmin felsefesi yok; sadece psikoanalizi vardır. faşizm başarı kazanabilseydi, sonuç olarak evrensel bir mutsuzluk getirirdi; ne var ki, savaş sorununa çözüm bulabilme yeteneğinden yoksun oluşu onun uzunca bir süre başarı kazanabilmesini olanaksız hale getirmektedir.

köstebek

alison louise kennedy

görünüşe göre, insanların içinde yorulmak bilmeyen köstebeklere benzer bir sürü his koşturuyor. insanlar küçücük çocuklar gibi, en ufak bir bahane bulduklarında köstebeklerini salıp, etrafı bu tünel kazan gürültücü memelilerle tıka basa dolduruyorlar. küçük çocukların hislerini anlamsızca dışavurmalarının nedeni sadece bunu yapabildiklerini görmektir ya; aynı şekilde, bu insanlar da köstebeklerini sadece var oldukları için kullanıyor.

bir yerlerde okuduğuma göre, bu masum köstebek yuvaları, dış dünyaya çıkınca köstebeklerini korumayı öğreniyorlarmış. başkalarının küstah köstebeklerinin, kendi küçük sürülerine zarar verebileceği öğretiliyormuş onlara. bir oda dolusu köstebek karmaşa ve sorun yaratır; hatta can yakar elbette. dünya sivri dikenler ve kirli köşelerle doludur; bu şartlar altında köstebeklerin ve bakıcılarının korunabilmesi için onları biraz dizginlemek gerekir.

yani yetişkinler içlerindeki hayvanları saklayarak oldukça sakin ve zararsız davranışlar gösterebilir. ama yılın ilk kar yağışı, ani bir aşk, boşanma yada etkileyici bir film karşısında birdenbire köstebekler dışarı fırlayıp yerlerde yuvarlanmaya başlar. kısacası, herkesin köstebekleri vardır, onları göremesek de.

unutmayın, ben soğukkanlıyım. tamamen zararsızım. belki köstebeklerim derinlerde bir yerde uykuya yatmıştır. belki de bir zamanlar onlar da diğerleri gibi dörtnala koşuyordu. peki, bir ara psikolojik bir ddt'den korkarak gizlenmiş olabilirler mi?

hayır.

daha çok küçükken, bedenimin hareketleri yada sevdiğim yemekler gibi detaylar dışında kendimle ilgili fark ettiğim ilk şey, içimde kemirgen yaratıkların olmadığıydı. yakında size ailemden ve onların tuhaf huylarından söz edeceğim; o zaman benim böyle olmamda hiçbir rol oynamadıklarını anlayacaksınız. onlara karşı hiçbir şey hissetmeyişimin elbette bir etkisi olmuştur. doğru, kendimi elimden geldiğince güvenilmez kıldım ama bilin ki, çoğu zaman numara yapıyordum. bastıracağımı düşündükleri her tür tepkiyi ortaya döktüm. başka bir deyişle, gizlediğim köstebekler varmış gibi yaptım.

bunları yazarken, başıma hiçbir zaman korkunç şeyler gelmediğini açıkça görebiliyorum. bugün beni bu duruma getiren en ufak bir zarar gördüğümü hatırlamıyorum. ne kadar derine insem de, içimde hiçbir şey bulamıyorum. görünüşe göre ortada geçerli bir neden yok; hatta hiçbir neden yok; ama içim bomboş. köstebeklerim yok.

26.9.09

geyikli gece

turgut uyar


halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
her şey naylondandı o kadar
ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı
ama geyikli geceyi bulmadan önce
hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

geyikli geceyi hep bilmelisiniz
yeşil ve yabani uzak ormanlarda
güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
hepimizi vakitten kurtaracak

bir yandan toprağı sürdük
bir yandan kaybolduk
gladyatörlerden ve dişlilerden
ve büyük şehirlerden
gizleyerek yahut dövüşerek
geyikli geceyi kurtardık

evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
üç güvercin görsek meksika geliyordu aklımıza
caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"geyikli gecenin arkası ağaç
ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı"

ister istemez aşkları hatırlatır
eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
şimdi de var biliyorum
bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

hiçbir şey umurumda değil diyorum
aşktan ve umuttan başka
bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

biliyorum gemiler götüremez
neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini
örneğin manastır'da oturur içerdik iki kişi
ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
geyikli gecenin karanlığında

aldatıldığımız önemli değildi yoksa
herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
gümüş semaverleri ve eski şeyleri
salt yadsımak için sevmiyorduk
kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
ne iyiydik ne kötüydük
durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı

ama ne varsa geyikli gecede idi
bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
büyük otellerin önünde garipsiyorduk
çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
yahut bir adam bıçaklasak
yahut sokaklara tükürsek
ama en iyisi çeker giderdik
gider geyikli gecede uyurduk

"geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
imdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
sultan hançerleri gibi ay ışığında
bir yanında üst üste üst üste kayalar
öbür yanında ben"

ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
eskimiş şeylerle avunamıyoruz
domino taşları ve soğuk ikindiler
çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
gölgemiz tortop ayakucumuzda
sevinsek de sonunu biliyoruz
borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
ikramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
iyice kurulamıyorum saçlarını
bir bardak şarabı kendim için içiyorum

"halbuki geyikli gece ormanda
keskin mavi ve hışırtılı
geyikli geceye geçiyorum"

uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum

25.9.09

nabokov'un malikhanesi

svetlana boym

1997 yılında iki arkadaşımla birlikte vladimir nabokov'un vyra'daki malikanesini ziyarete gittim. yazarın kendi çizdiği krokiden yararlanarak tepenin zirvesindeki eski kiliseyi ve nabokov'un anneannesiyle dedesinin mezarını buldum. kilise girişinde bizi sovyet sonrası kuşaktan olduğu belli olan genç bir papaz karşıladı.

"afedersiniz, nabokov'un evine nasıl gidebilirim?" diye sordum.

"neden oraya gitmek istiyorsunuz?" diye sordu genç papaz. "nabokov hiçbir zaman kiliseye saygı duymamıştı. tövbe etmiş miydi? yo hayır, ölüm döşeğinde bile etmedi. toprağından kopmuş yersiz yurtsuz bir adam olarak öldü. ruhu hiçbir zaman tanrının inayetine kavuşamadı. peki, neden onca insan peşinden gidiyor? neden turistler buraya geliyor? kiliseyi ziyarete gelmiyorlar ama. nasıl fotoğraf çektiklerini biliyor musunuz? makinenin objektifini kiliseden uzağa çeviriyorlar. kiliseyi karenin dışına denk getirmeye çalışıyorlar!" adamın üzgün olduğu her halinden belliydi.

sonra aniden tuhaf bir şekilde gülümseyerek, "tövbekar olmamış bir yazar tövbekar bir katilden daha kötüdür." diye ekledi. gülerken birkaç altın dişi görünmüştü.

dostoyevski romanlarını hatırlatan bu ortamda nabokov'u savunmaya çalıştım: "üzgünüm ama ben yine de bir katilin tövbe etmemiş bir yazardan daha kötü olduğunu düşünüyorum."

sonra bir kez daha, üstelik bu kez yaklaşık 10 dakika boyunca tanrının inayetinin anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yaptı. nabokov'un hiç şansı yoktu; ölüm döşeğinde bile papaz istememişti. mezarında tek bir haç yoktu ve şöhreti abartılıydı.

"bir hristiyan olarak önce günahkarlar için mum yakmalısınız." dedi bana. "nabokov'un evini sonra arayın."

"ben hristiyan değilim." dedim. ölü yazarın bir katille mukayese edilmesine bozulmuştum. "yahudiyim."

sonrasında sessizlik oldu. papaz kızardı bozardı, arkadaşlarım da öyle. herkes bir anlığına buz kesti, kimse bunun mahcubiyet mi yoksa küfür mü olduğundan emin değildi. papazın zihninden ne geçiyordu bilinmez. rahatsız edici sessizlik biraz uzun sürdü, kilisenin camlarından içeri süzülen güneş ışınları yerde kare kare gölgeler bırakmıştı.

en sonunda papaz, "nabokov'un evi sol tarafta" diye fısıldadı. kiliseden ayrılırken her çeşitten günahkar için nasihat kitapları satan bir hediyelik eşya standına rastgeldik. kitapçıklarda entelektüel günahkarlar, safdil günahkarlar, kurnaz günahkarlar ve tövbekar günahkarlar tarif ediliyordu. ayrıca kilisenin resminin olduğu kartpostallar vardı; ama resmin arka planında nabokov'un evi yoktu. yazarın eve dönüşü herkesin hoşuna gitmemişti.

kilisenin arkasında nabokov'un evinin yıkıntıları vardı. ziyaretimizden bir yıl önce gizemli bir şekilde yanıp kül olmuştu. kundaklanmış olma ihtimali vardı; ama büyük ihtimalle elektrik sisteminin bakımsızlığından ve eskimişliğinden kaynaklanan bir kazaydı. sütunlu girişin iskeleti küllerin ortasında duruyordu; bir zamanların klasik sütunlarının içinde huş ağacı gövdeleri yatıyordu. bir de küçük bir levha vardı: "vladimir nabokov müze evi" mali ve siyasi zorluklara rağmen, bölgedeki meraklılar, mimarlar, işadamları ve tarihçiler nabokov'un oğlu dmitri'nin yardımıyla evi yeniden inşa etmek için kahramanca bir çaba gösteriyorlardı. nabokov bu bölgede yalnız dünya çapında bir şöhret değil, aynı zamanda leningrad şehri vyra bölgesinin yerel bir kahramanıydı. enkaz halindeki evi bölgenin alameti farikalarındandı; bu bakımdan ancak puşkin'in tasvir ettiği istasyon şefinin yeniden inşa edilen eviyle karşılaştırılabilirdi.

nabokov'un evi yeniden inşa edildiğinde yüzyılın başındaki rus yaşamını anlatan bir müze olacak. dahası rusya'daki bu yere duyulan özlemin dürtüsüyle eserleri eve dönüşün ve evden kaçışın yollarını çizen tövbe etmemiş bir sürgüne adanmış anma yeri olarak kalacak.

23.9.09

kolay

hermann hesse

bazen şu ya da bu davranışta bulunur, şuraya buraya girip çıkar, şu ya da bu işi yaparız ve hepsi kolay gelir bize; bir zahmet vermez, adeta bir yükümlülük gibi duymayız hiçbirini; sanki bütün bunlar bir başka türlü de olabilirmiş gibi görünür. bazen de olup biten hiçbir şey, olduğundan bir başka türlü olamaz gibidir; hiçbirini kolay bulmaz, hepsini bir yükümlülük gibi hissederiz. her soluk alıp verişimiz, bizim dışımızdaki güçlerce belirlenmiştir ve yazgı denen şeyin ağırlığını taşır üzerinde.

yaşamımızda iyi diye nitelediğimiz ve anlatımlarında güçlük çekmediğimiz davranışlarımızın hemen hepsi "kolay" eylemler içine girer ve bizim tarafımızdan yine kolay unutulur. ama kendilerinden söz açmakta zahmet çektiğimiz öbür eylemlerimizi asla unutamayız, adeta her şeyden çok bizimdir bunlar ve yaşamımızı oluşturan günler üzerine boylu boyunca düşer gölgeleri.

modern roman

john fowles

modern romanın tek bir konusu vardır: ciddi modern roman yazmanın zorlukları. en başta şunu kabul eder: yalnızca romandır, yalnızca roman olabilir, asla romandan başka bir şey olmayacaktır ve dolayısıyla gerçek yaşam ya da gerçeklik gibi konulara bulaşmaz. bunun doğal sonucu olarak da romana dair yazmak, roman yazmaktan daha önemli bir mesele olarak ortaya çıkar. günümüzde, kimin iyi romancı olduğunu anlamanın en iyi yolu da budur. iyi romancı araba tamircisinin parça montajı yaptığı gibi öyküleri ve karakterleri birbirine ekleyip roman yazmaz. bir noktada bir şeyler yazmak zorundadır, bu açık; ama salt bunun yazılmasının ne kadar gereksiz ve saçma olduğunu göstermek için. hepsi o kadar.

üçüncüsü ve en önemlisi: yaratıcı düzeyde yazar ve metin arasında hiçbir biçimde bağlantı yoktur. bunlar bütünüyle birbirinden ayrı dururlar. hiçbir biçimde, birinden diğerine doğru bir çıkarım ya da tümevarım yapılmaması gerekir. yapıbozucular bunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtladılar. yazarın yalnızca tesadüfi bir aracılık rolü vardır, o kadar. kitapçıda metni okura teslim eden tezgahtardan daha önemli bir konuma sahip değildir.

o halde neden yazarlar kitapların üzerine isimlerini yazdırıyorlar? çünkü inanılmaz bir biçimde zamanın gerisinde kalmışlar. ve insanın tüylerini diken diken edecek ölçüde kibirliler. çoğu hala kendi kitaplarını yazmış olmak gibi bir orta çağ yanılgısıyla yaşıyor. eğer istediğin şey öykü, karakter, gerilim, betimleme gibi modernizm öncesi çağlara ait antika saçmalıklar ise, sinemaya git. ya da çizgi roman oku. ciddi, modern bir yazara gelme. şu andaki tek önceliğimiz söylemdir, söylemin işlevi, söylemin konumu. metaforik, bağlantısız yanı, bütünüyle teleolojik kendine yeterliliği.

22.9.09

göl insanları

kemal tahir

ağrıyan diş kerpeteni görünce siner.

kovulduğu yere gitmek, ite mahsustur.

kırk yıl günahkar, bir yıl tövbekar, denilmiş.

bir abam var atarım, nerde olsa yatarım.

yiğit çoban kurdun nasibini keser.

sükut ikrardan gelir.

kısır karı insafsız olur.

bekir böyle hareketsiz oturmaktan sıkıldı. aslına akıl erdiremediği ne kadar korkunç şey varsa, koyun kılığına girip çobanları dolaştıran azıtmacı'yı, karı gibi seslenip adamın başını belaya sokan sarı kedi'yi, cinleri, perileri, bir bir hatırlamaya başlamıştı.

bire yirmi verir yanmış arazi.

ben güzelim diye yüksekten uçma
indirirler seni, el yaman olur
siyah zülüflerin gerdana saçma
eser sabah yeli, yel yaman olur

sofrada yemek, yatakta karı beklenmez.

yiğitlikte, filanca yaptı demek yoktur.

bahtsız herif, ömründe bir kez hovardalığa gider; o gece ay erken doğar.

öfkesinden yedi düvel sakınır
allah'tan kavidir beli dersim'in

hükümet işiydi, olurdu böyle şeyler.. bugün bakarsın, seni, çıkarmış ipe vermiş, yarın bakarsın, esinti değişmiş, vezir dikmiş.

"aklı yok bu yeni vali paşamızın" desem, edepten dışarı.. "var" desem, yokluğu meydanda..

itle boğuşmaktansa çalıyı dolanmak yeğdir.

sen bizim rezil köylümüzü bilmez misin? yıkmaya vardır da yapmaya hiç yoktur. taşıyıp getirmede birini bulamazsın, çarpıp savuşmakta hastası sakatı yumulur.

halime'yi samanlıkta bastılar
bastılar da, şalvarını gül dalına astılar

kırk gün taban eti, bir gün av eti, denilmiştir.

dervişlik, uzaktan bakana rahattır, giyindin mi, kara cübbe ateşten gömlek kesilir.

erkeğin nefsi bir, karının nefsi on, demişler.

kürklerin padişahı kakımdır. çünkü bit tutmaz.

hızır peygamber'in başparmağı kemiksiz olur.

hey koca istanbul.. hal sahibi bir memleket vesselam! üzerine gündüz akşama kadar lanet yağar, gece sabaha kadar nur dökülür. neden? çünkü peygamberlerden beriye bütün evliyalar, toprağında gömülü..

kara cübbe altında ne yiğitler dolaşır.

zaman sana uymazsa sen zaman uyacak değil misin?

21.9.09

ta'm-ı gilas

abbas kiarostami

bazı şeyleri yapmak, söylemekten daha kolaydır.

bütün güzel şeyleri bize toprak verir. bütün güzel şeyler toprağa geri döner.

eğer mevsimlere bakarsanız her mevsim meyve getirir. yazın meyve vardır, sonbaharda da. kış farklı meyveler getirir, ilkbahar da. hiçbir anne çocukları için bu kadar çok çeşit meyveyle buzdolabını dolduramaz.

kendimi bu hayattan kurtarmaya karar verdim. ne için mi? bu anlamanıza yardım etmeyecektir ve bunun hakkında sizinle konuşamam; anlayamazsınız. anlamayacağınız için değil; çünkü benim hissettiklerimi hissedemezsiniz. duygularımı anlayıp paylaşabilirsiniz, bana merhamet gösterebilirsiniz; ama acımı hissedebilir misiniz? hayır. acı çekersiniz ve ben de çekerim. sizi anlarım. acımı anlayabilirsiniz; ama onu hissedemezsiniz.

insanın devam edemeyeceği bir an gelir.

birisine yardım etmek istediğiniz zaman bunu uygun biçimde yapmalısınız, bütün kalbinizle. bu daha iyidir. daha adil ve daha makul.

intiharın en büyük günahlardan birisi olduğunu biliyorum. fakat mutsuz olmak da büyük bir günah. mutsuzken başka insanları incitirsiniz. bu da bir günah değil mi? başkalarını incittiğinizde bu bir günah değil midir? aileni incitiyorsun, arkadaşlarını, kendini incitiyorsun. bu bir günah değil mi? size yakın olan insanları incitiyorsanız bu da büyük bir günahtır.

yardım, mutlaka karşılığı ödenmesi gereken bir şey değildir.

size başımdan geçen bir olayı anlatacağım: henüz yeni evlenmiştim. belaların her türlüsü bizi buldu. öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye karar verdim. bir sabah şafak sökmeden önce arabama bir ip koydum. kendimi öldürmeyi kafama koydum. yola koyuldum. dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. orada durdum. hava henüz karanlıktı. ipi bir ağacın dalı üzerine attım; ama tutturamadım. bir iki kere denedim ama kar etmedi. ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim: dutlar. lezzetli, tatlı dutlar. birini yedim. taze ve suluydu. ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. o ne güneşti, ne manzaraydı, ne yeşillikti ama! birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. bana bakmak için durdular. "ağacı sallar mısın?" diye bana sordular. dutlar düştü ve yediler. kendimi mutlu hissettim. ardından alıp eve götürmek için biraz dut topladım. bizim hanım hala uyuyordu. uyandığı zaman dutları güzelce yedi. ve hoşuna gitti. kendimi öldürmek için ayrılmıştım ve dutlarla geri döndüm. bir dut hayatımı kurtarmıştı.

bir türk, doktoru görmeye gider. ve ona der ki: "doktor bey, vücuduma parmağımla dokunduğumda acıyor, başıma dokunsam acıyor, bacaklarıma dokunsam acıyor, karnıma, elime dokunsam acıyor." doktor onu muayene eder ve sonra ona der ki: "vücudun sağlam; ama parmağın kırık!"

hayat dümdüz ilerleyen bir tren gibidir; rayların sonuna geldiğinde son durağa ulaşır. ve ölüm son durakta bekler. elbette, ölüm bir çözümdür; fakat ilk olarak değil. genç yaşta hiç değil.

dünya göründüğü gibi değildir. bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin. iyimser olun. her şeye olumlu tarafından bakın.

20.9.09

öğretim kurumlarımızın geleceği üzerine

nietzsche

insanın yalnız bakış açısı değil, fikirleri olmalı!

şimdiyi hedefsiz rahatlık içinde yaşamak, anın sallanan sandalyesinde böylesine keyiflenmek, şu her türlü yararsız şeye düşman günümüzde neredeyse inanılmaz, her halükarda yergiyi hak etmiş görünecektir. ne kadar yararsızdık biz! ve böylesi yararsız olmakla nasıl gurur duyuyorduk! ikimizden kim daha yararsız diye iddiaya bile girebilirdik. önemli olmayı hiç istemiyorduk, hiçbir şeyi temsil etmek, hiçbir şeyi hedeflemek istemiyorduk, istikbalsiz olmalıydık; şimdinin eşiğinde rahatça uzanmış haylazlıktan başka hiçbir şey!

eğer gerçekten kültürlü insanların sayısının ne kadar düşük olduğunu ve böyle olabildiğini bilse, hiç kimse kültür çabasına girmez.

kendinden alarak herkes için yaşayabilmek, koskoca bir zenginlik ister.

bilim öğrenimi şimdilerde öylesine genişletildi ki, aşırı olmasa da orta halli kabiliyeti olan kişi bilimsel bir şeyler başarmak istedi mi öyle özel bir alanda çalışıyor ki öteki bütün alanlara hiç dokunmuyor. kendi alanında halkın üstünde olacaksa da, öteki alanlarda yani esas meselelerde yine halkın seviyesindedir. böyle özel bir branş bilgini, ömrü boyunca belli bir vidayı ya da kulpu belli bir alet ya da makineye çevirmekten başka bir şey yapmayan ama bu işte de inanılmaz bir ustalığa ulaşmış bir fabrika işçisine benzer. bu türlü acı gerçeklere cafcaflı bir düşünce kılıfı geçirmeyi iyi bilen almanya'da bizim bilginlerin bu dar uzmanlıkçılığını ve onların hakiki kültürden daha çok uzaklaşmalarına ahlaki bir olgu diye hayran olunuyor: "küçüğe bağlılık", övünme konusu oluyor, branş dışı cehalet, asil tevazunun işareti olarak sergileniyor.

"halk eğitimi" denen ve böyle anlaşılan şey için öyle canla başla konuşan kişilere şüpheyle bakmaya çoktan alışmışımdır; çünkü onlar çoğu kez, bilerek ya da bilmeyerek, o genel barbarlık bereket şenlikleri sırasında kendilerine o kutsal doğa düzeninin asla sunmayacağı delice özgürlüğü isterler. onlar, hizmet etmek, itaat etmek için doğmuşlardır ve o sürüngen ya da yampiri bacaklı ya da felç kanatlı düşüncelerinin faal olduğu her an, doğanın onları hangi çamurdan şekillendirdiği, bu çamura hangi fabrika markasını işlediği kanıtlanır. demek istediğim, bizim hedefimiz, kitlenin eğitilmesi olamaz; tersine, tek tek seçilmiş, büyük ve kalıcı eserler için donatılmış insanların kültürünü hedefliyoruz. biliyoruz ki haksever bir gelecek dünya, bir toplumun genel kültür durumunu bir devrin yalnız ve yalnız büyük, tek başına haykıran kahramanlarına göre yargılar ve bu kahramanların nasıl fark edildiği, nasıl saygı gördüğü ya da nasıl saklandığı, nasıl kötü muamele gördüğü, nasıl mahvedildiği, onun kanaatini belirler. halk eğitimi denen şeye, doğrudan doğruya, mesela her yandan zorunlu temel öğretimle, yalnızca dışardan ve kabaca yaklaşılabilir. büyük kitlenin kültürle temas ettiği asıl derin alanlar, yani halkın dini içgüdülerini ortaya koyduğu, mistik imgelerini geliştirdiği, gelenek, hukuk, yurt toprağı ve diline bağlılığını koruduğu yer, doğrudan doğruya zar zor ve ancak yıkıcı kaba kuvvetle ele geçirilebilir. ve bu ciddi şeylerde halk kültürünü tam olarak desteklemek demek, olsa olsa bu yıkıcı kaba güçleri savmak ve o şifalı bilinçsizliği, halkın o sağlıklı uykusunu desteklemek demektir, herhangi bir karşı tepki olmadan, herhangi bir şifa olmadan hiçbir kültür, bunların etkilerinin yıpratıcı gerilimi ve heyecanı yanında varlığını sürdüremez.

yanakları al al olmuş
hiç gözümüzden kaçmayan gençlikten
şu tatsız dünyayı er geç
alt eden o cesaretten
hep yükselen o inançtan
kah cesurca öne çıkan, kah sabırla eğilen
amaç, iyinin olması, büyümesi, yaraması
günün asil kişiye nihayet ulaşması (goethe)

19.9.09

zeitgeist: the movie

peter joseph

tahtın arkasında, kraldan daha kudretli bir şey vardır. dünya, bizleri sahnenin arkasında olmadıklarına inandıran birçok farklı kişi tarafından yönetilir.

banka kuruluşları, düzenli ordulardan daha tehlikelidir.

uluslararası bankerler için meydana gelebilecek en karlı şey, savaştır. çünkü savaş ülkeyi, federal rezerv bankası'ndan daha çok faizli borç almaya zorlar.

jordan maxwell: çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. çok fazla düşünmenizi istemiyorlar. bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi, insanların zihnini meşgul tutmak için. yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor. uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var ve siz bunun farkında bile değilsiniz.

perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. ilginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.

bill hicks eskiden şovlarını şöyle bitirirdi: "hayat lunaparkta bir gezinti gibidir ve gezintiye başladığında onun gerçek olduğunu düşünürsün, çünkü zihinlerimiz bu kadar güçlüdür. gezinti bir yukarı, bir aşağı devam eder, döner ve döner, seni heyecanlandırır, ürpertir ve parlak renklerle doludur. ve bir süre çok gürültülü ve çok eğlenceli olur. bu gezintide uzun süre kalanlar sorular sormaya başlarlar: bu gerçek mi? yoksa sadece bir gezinti mi? ve aralarından cevabı hatırlayan insanlar geriye dönüp şöyle derler: hey, merak etme, korkma sakın. çünkü bu sadece bir gezinti. ve biz bu insanları öldürdük.

bill hicks: ama önemli değil; çünkü bu sadece bir gezinti ve bunu istediğimiz zaman değiştirebiliriz. bu sadece seçim meselesi. çaba yok, çalışmak yok, iş yok, para kazanmak yok. şimdi seçim yapın.. korku ve sevgi arasında.

hasretinden prangalar eskittim

ahmed arif


seni, anlatabilmek seni
iyi çocuklara, kahramanlara
seni, anlatabilmek seni
namussuza, haldan bilmez
kahpe yalana

art arda kaç zemheri
kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
dışarda gürül gürül akan bir dünya
bir ben uyumadım
kaç leylim bahar
hasretinden prangalar eskittim
saçlarına kan gülleri takayım
bir o yana
bir bu yana

seni, bağırabilsem seni
dipsiz kuyulara
akan yıldıza
bir kibrit çöpüne varana
okyanusun en ıssız dalgasına
düşmüş bir kibrit çöpüne

yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin
yitirmiş öpücükleri
payı yok apansız inen akşamdan
bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene
seni, anlatabilsem seni
yokluğun cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini

18.9.09

huckleberry finn

mark twain

bir salın üstünde küskünlük kadar feci bir şey yoktur.

kadınları öldürmek ha? hayır, onları alıp mağaraya getirirsin, daima acayip kibar davranırsın, zamanla sana aşık olurlar ve bir daha evlerine dönmek istemezler.

hep böyle değil midir; sizin doğru mu yanlış mı yaptığınız hiçbir şeyi değiştirmez, vicdanın hiç mantığı yoktur, her halükarda sızlar durur. vicdanım kadar akılsız bir köpeğim olsa hemen zehirlerdim. bu meret insanın içindeki geri kalan her şeyden daha fazla yer kaplıyor ve hiçbir işe de yaramıyor.

ortalama adam korkağın tekidir. ortalama adam belayı ve tehlikeyi sevmez.

bırakın acımasız hayat elinden geleni ardına koymasın. tek bildiğim şudur ki, benim için de bir yerlerde bir mezar vardır. bu dünya nasıl dönerse dönsün, isterse her şeyimi alsın elimden -sevdiklerimi, mallarımı, her şeyimi- ama bunu benden alamaz. günün birinde o mezarın içine girecek ve her şeyi unutacağım; işte o vakit kırgın yüreğim huzura erecek.

17.9.09

halk

douglas adams

en önemli sorun -ya da en önemli sorunlardan biri, çünkü bir sürü en önemli sorun vardır- halkı yönetmekle ilgili en önemli sorunlardan biri, bu işin kime yaptırılacağını bulmaktır. daha doğrusu halkı, kendilerini yönetmesine izin vermeleri için ikna etmeyi başaracak birini bulmaktır. özetlersek: iyi bilinen bir gerçektir ki, halka hükmetmeyi en çok isteyenler, bu işi yapmaya en az uygun olanlardır. özeti özetleyecek olursak: kendisinin başkan yapılmasını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapmasına hiçbir surette izin verilmemesi gerekir. özetin özetini özetlersek: halk bir sorundur.

fringe

bazı zamanlar elindeki tek seçenek kötü olandır.

hiçbir şey sabah uyandığımda olmasını beklediğim gibi gelişmedi. bu işler böyledir. en iyi ve en kötü günler aslında öyle olur.

korkmaman güvende olduğun anlamına gelmez.

bizler, evrenimizin tek evren olduğunu varsayarız. ama bu doğru değildir. aslında sonsuz sayıda evren bulunmaktadır. ve her birinde, bizim birer versiyonumuz var. ama hepsi birbirinden çok az da olsa farklıdır. zaman bazlı tercih sıralamalarımızın oluşturduğu farklılıklar.

hepimiz kendi genetik faktörlerimizin kurbanıyız.

bazen fiziksel yaralar, iyileşmesi en kolay olanlarıdır.

gerçeği anladığımızı düşünüyoruz; ama evrenimiz çokların sadece biri. onlar arasında seyahatin bilinmeyen gerçeği çoktan bizim gibi varlıklar tarafından keşfedildi; ama onların tarihi bizimkinin çok daha önündeydi. öyle bir ziyaretin negatif etkileri hem bizim hem de onların dünyalarında geri dönülemez olacaktır. ilk başta fark edilmesi zor bazı doğal olmayan olaylarla başlayacak ama kansere benzer bir biçimde büyüyecek. ta ki basit bir gerçek inkar edilemez hale gelene kadar: bir dünya kurtulacak. ya onlarınki ya da bizimki.

suçlu ve polislerin zihin profilleri oldukça benzerdir.

madde, sadece meydana çıkmayı bekleyen enerjidir. hareketsiz, ortalama bir yetişkin, çok büyük 5 hidrojen bombası kuvvetiyle patlamaya yetecek kadar potansiyel enerji içermektedir. maalesef bunu açığa çıkarmakta çok da iyi değiliz. bir kıvılcıma ihtiyaç var, tabi bir de tetikleyiciye.

16.9.09

şato

franz kafka

gülünçlüğün son aşamasıyla ciddiliğin son aşaması arasında pek bir uzaklık yoktur.

istemeyerek de olsa kendini ele verirdi sevgi denen şey.

bir iş ne kadar büyük olursa, dış dünyaya karşı kendini savunmak için insana o kadar az güç kalıyor; dolayısıyla, en önemsiz şeylerdeki önemsiz değişiklikler insanı ciddi biçimde rahatsız ediyor. yazı masasının üzerindeki en küçük bir değişiklik, diyelim öteden beri masanın üzerinde durup duran bir lekenin temizlenmesi rahatını kaçırabiliyor insanın; yeni bir garson kız da öyle.

en sonunda insanın saçlarını diken diken eden gerçek ele geçirildi mi, bu gerçeğe inanmaya insan kendini çaresiz alıştırmak zorundadır, yapılacak başka şey yoktur.

içimizde üzücü deneyimler ve korkular, kendimizi savunmaktan uzak, bir tahta çıtırtısı duymayalım, korkuyla irkiliyoruz. bir kez de birimiz korkmasın, hemen ötekimiz hazırdır korkmaya; nedenini, niçinini de bilmez pek. böyle olunca da doğru dürüst bir yargıya ulaşamaz elbet. insanda her şeyi enine boyuna düşünüp taşınmak yeteneği bile bulunsa, söz konusu koşullar altında yitirip gider.

15.9.09

vanitas

arthur schopenhauer

şan, ihtişam, rütbe, onur, birileri bunlara ne denli çok değer verirse versin, yine de bunlar ne asıl önemli mülkleri tamamlayabilirler ne de onların yerine geçebilirler. daha çok, gerekli durumlarda, onlar için feda edileceklerdir. bu yüzden, her insanın, başkalarının görüşünde değil ama öncelikle kendi derisinin altında yaşadığı; buna göre, bizim sağlıkla, mizaçla, yeteneklerle, gelirle, karımız, çocuklarımız, dostlarımızla, oturduğumuz yerle vb. belirlenen gerçek ve kişisel durumumuzun, mutluluğumuz açısından, başkalarının bizi keyfi bir biçimde yaptıkları şeyden yüz kat daha önemli olduğu basit olgusunu erkenden kavramamız, mutluluğumuza katkıda bulunacaktır. bunun karşıtı olan kuruntu, mutsuz kılar. ateşli bir biçimde, "onur yaşamın üstündedir" diye bağrıldığında, aslında bu, "var olmak ve esenlik içinde olmak bir hiçtir; asıl önemli olan, başkalarının hakkımızda ne düşündükleridir." anlamına gelmektedir.

insanların yaşamları boyunca, durmak bilmez bir çalışmayla ve binlerce tehlike ve sıkıntı altında, yorulmadan ulaşmaya çabaladıkları hemen hemen her şeyin son amacının, böylelikle başkalarının görüşündeki yerlerini yükseltmek olduğu; yani yalnızca mevki, rütbe ve nişanlarla değil, tersine zenginlikle ve hatta bilimle ve sanatla bile temelde ve esas olarak bu amacı güttükleri ve ulaşılmak istenen asıl hedefin başkalarından daha büyük bir saygı görmek olduğu düşünülürse, bu durum ne yazık ki insanların büyük budalalığını kanıtlar.

başkalarının görüşüne haddinden fazla değer vermek, genel olarak etkili bir kuruntudur. ister kökleri bizim doğamızda bulunsun, isterse de toplumun ve uygarlığın sonucunda ortaya çıkmış olsun; her durumda bizim tüm yaptıklarımız ve ettiklerimiz üzerinde bütünüyle aşırı ve mutluluğumuza düşman bir etkisi vardır; bu etkiyi "elalem buna ne der?" sorusuna korkakça ve kölece dikkat etmekten, virginius'un hançerinin, kendi kızının kalbine saplandığı noktaya kadar ya da insanın, ününün sürmesi uğruna, huzurunu, zenginliğini ve sağlığını; hatta ve hatta yaşamını feda etmeye yönelttiği noktaya kadar izleyebiliriz. bu kuruntu, insanlara hükmetmesi ya da onları yönlendirmesi gereken kimseye rahat bir bahane sunar; bu yüzden insan terbiyesi sanatının her türünde, onur duygusunu uyanık tutma ve keskinleştirme talimatı baş köşeyi alır; ama burada amacımız olan, insanın kendi mutluluğu açısından, durum bambaşkadır.

insanların çoğu, içlerinden başkalarının görüşüne en büyük değeri verdiğinden ve onlara göre, kendi bilinçlerinde olup bitenden, dolaysızca kendileri için var olan için değil, daha çok, başkalarının görüşü için bir şeyler yapmak gerektiğinden; buna göre, doğal düzenlemenin tersyüz edilmesiyle, ikincisi varoluşlarının gerçek, birincisi ise salt ideal bölümü olarak göründüğü için, yani türetilmiş ve ikincil olanı esas olan yaptıklarından ve özlerinin imgesi, kendi gönüllerinden çok, başkalarının zihninde yer aldığından; bizim için var bile olmayan bir şeye dolaysız bir değer verilmesi, bu çabanın boşluğunu ve içeriksizliğini anlatmak için "vanitas" adı verilmiş olan budalalıktır. bu da pintilik gibi, araç yüzünden amacın unutulmasıdır.

aslında başkalarının görüşlerine verdiğimiz değer ve bu görüş hakkındaki sürekli endişemiz, neredeyse her mantıklı amacı aşar; öyle ki, bir tür genel yaygınlığı olan ya da daha çok doğuştan gelen bir düşkünlük olarak görülebilir. yapıp ettiğimiz her şeyde, neredeyse her şeyden önce başkalarının görüşü gözetilir ve daha yakından baktığımızda, yaşadığımız tüm kaygıların ve korkuların bu görüş hakkındaki endişemizden kaynaklandığını görürüz. çünkü, bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır. lüks, bu endişe ve düşkünlük olmadan, olduğu şeyin onda biri bile olamazdı. her türlü gurur, türü ve etki alanı ne denli değişik olursa olsun, her onur duygusu ve onur düşkünlüğü buna dayanır.

* vanitas: lat. boşluk, değersizlik, kibirlilik.

14.9.09

budala

dostoyevski

aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa, mutsuz olmak; ama bilmek daha iyidir.

dar kafalı ve "sıradan" bir insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur.

buluşlar gerçekleştirenler, dahiler alanlarıyla ilgili çalışmalarının ilk yıllarında -çoğu kez son yıllarında da- toplum tarafından hep birer salak olarak görülmüşlerdir.

güzelliğe ilişkin değerlendirmede bulunmak zordur. gizemli, bilmecemsi bir şeydir güzellik.

siz benim için kusursuzluğun ta kendisisiniz! sizi gördüm, sizi her gün görüyorum. mükemmel olduğunuz sonucuna birtakım değerlendirmelerle, mantıksal önermelerle ulaşmış değilim; yalnızca böyle olduğunuza inanıyorum. ama size karşı bir de günahım var: sizi seviyorum. oysa mükemmellik sevilmez, yalnızca seyredilir, öyle değil mi? buna karşın ben size aşığım. aşk insanları denkleştirir, eşitler; ama kaygılanmayın, böyle bir denklik en içrek hayallerimde bile yer almadı.

her zaman iyi olmak kadar kötü bir şey yoktur.

bakarsın kederli son günlerini ömrün
ışığa boğar aşk, bir veda tebessümüyle (puşkin)

öldürmenin cezası olarak öldürmede, işlenen suçla karşılaştırılamayacak ölçüde ağır bir cezalandırma söz konusudur. adli yargılama sonucu öldürmek, eşkıya tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. haydutların geceleyin ormanda yakalayıp da boğazına bıçak dayadıkları biri, son ana dek kurtulmayı umabilir. boğazı kesildiği halde hala kurtulmayı umanlara, bu haldeyken kaçmaya çalışanlara, yalvarıp yakaranlara dair pek çok örnek vardır. burda ise, ölümü belki on kez daha kolaylaştırabilecek olan o son umut, şu meşum 'kesinlik'le elinden alınıyor. burda bir hüküm var ve kesinlikle bu hükümden kaçış, kurtuluş yok. dünyada bundan daha büyük bir acı olabilir mi? savaşta bir askeri alın ve bir topun namlusunun ağzına getirip tetiği çekin. kendisine ateş edilen ana dek bir umudu olacaktır askerin; oysa aynı askere ölüme hüküm giydiğini bildirin -kesinlikle- ya çıldıracak ya ağlayacaktır. insanoğlu çıldırmadan dayanabilir mi böyle bir şeye? niçin bu aşağılama, bu boş, çirkin, gereksiz vahşet? hayır, insana reva görülemez bu!

azmin elinden bir şey kurtulmaz.

her anın hesabını tutarak yaşamak olanaksızdır.

"islam peygamberi muhammed'in de epilepsi hastası olduğu iddiaları vardır. söylenceye göre bir nöbet sırasında göğe yükselerek (miraç) tanrı katını ziyaret etmiştir; gökte epeyce bir süre kalmış olmasına karşın nöbet geçip de kendine geldiğinde, nöbet anında yere düşerken devirdiği testideki suyun tümüyle boşalmamış olduğu görülmüştür."

sara nöbeti, şu tutarak denilen şey, bir anda gelir, tutar insanı. ve birdenbire yüz, özellikle de bakışlar çarpılır, tanınmaz hale gelir. bütün beden, yüzün bütün çizgileri kasılır, çırpınır, titrer. bir benzeri daha olmayan korkunç bir çığlık kopar göğsün derinliklerinden ve insani olan her şey bir anda bu çığlığın içinde yiter gider ve dışardan bakan birinin bağıran kişinin aynı insan olduğuna inanabilmesi olanaksız değilse bile son derece güçtür. bu adamın içinde başka birinin bağırdığı sanılır. sara nöbeti geçiren birinin görünüşü pek çok kişiyi dehşete düşürür, dayanılmaz, mistik denilebilecek bir korkuya kapılır insanlar.

metres olmaktan başka işe yaramayan kadınlar vardır.

zamanımızdan ve soyumuzdan birine orijinal olmadığını, belirgin herhangi bir yeteneği de olmadığını, zayıf kişilikli, sıradan biri olduğunu söylemekten daha incitici bir şey yoktur.

zamana güven, her şey unutulur.

arınmanın en iyi yolu nedamet getirmek, geçmişi pişmanlıkla hatırlamaktır.

"ingiliz din adamı ve ekonomist thomas malthus, halk yığınlarının yoksulluğunu, hızlı nüfus artışına, insanların geçim araçlarından daha hızlı çoğalmalarına bağlıyor ve 'nüfustaki fazlalığı emdiği' için savaşların, salgın hastalıkların yararlı olduğunu savunuyor, yoksul kesimlerin çoğalmalarını önlemek için insanlık dışı yöntemler öneriyordu."

bir olay ne kadar gerçeğe uygunsa, o kadar gerçekdışıymış gibi görünür.

elindeki güç kadar oluyor, insanın isyanı da!

gülünç olmak bazen güzeldir; hatta çok güzeldir: insan o zaman birbirini daha çabuk bağışlar, daha çabuk barışır. insan bir anda her şeyi anlayamaz, yani işe mükemmelden başlanamaz. mükemmele ulaşabilmek için önce pek çok şeyi anlayamamış olmak gerekir.

en zoru budur: bizi hiç kırmamış olanları bağışlamak; çünkü onlar bizi kırmadıklarına göre yakınmamız temelsiz kalmış olacaktır.

hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.

insanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler.

belinsky: günümüzde fantastiğin yeri edebiyat değil, yalnız tımarhanedir ve edebiyatçıların değil, doktorların konusudur.

13.9.09

aforizmalar

francesco sorti / rita monaldi


rahat özgürlük her şeyi barındırır.
az ve iyi değerlidir, çok ve kötü olandan.
bilge, çoğu azda bulandır.
yeterli olana az denemez.

arkadaş pek çok. dost hiç yok.
ruhun dostun olsun.
uzun zamandır tanıdığın dosta güven.
yeni dostları eskilerin önüne geçirme.
dostluk ölümsüz olsun, düşmanlık ölümlü.
yeni dost edinmekte temkinli ol, korumakta inatçı.

ölçülülük bütün erdemlerin anasıdır.
her okumuş insan bilge değildir.
iyi bir arkadaş yüz akrabadan yeğdir.

bir düşman çok fazladır; yüz arkadaş yetmez.
bir bilge ile bir deli, tek bir bilgeden daha çok bilirler.
yaşamayı bilmek, konuşmayı bilmekten önemlidir.

dünya küçük akılla ve kanılara göre yönetilir.

inancını yitirenin yitirecek bir şeyi kalmamıştır.
arkadaşı olmayanın serveti olamaz.
çabuk söz veren yavaş yavaş pişman olur.
hep gülen genellikle kandırır.
kandırmaya uğraşan çoğunlukla kandırılır.
çok arkadaş isteyen, azını denesin.
serüvene atılmayanın talihi olmaz.
çok biliyorum sanan az anlar.

her şeyi isteyen, öfkeden ölür.
yalan söylemeyen, herkes doğru söyler sanır.
kötülüğe meyilli olan başka şey düşünmez.
borcunu ödeyen para sahibi olur.
ölçülülük bilmeyen, saygıyı hak etmez.
bütün kalemlere bakan, iki satır okumaz.
zamanında alan ucuz alır.
erdem eken şöhret toplar.

başkasının gevezeliği uğruna kendi dinginliğini yitirmeye değmez.
soyluluğuna yeterince değer verilmez paran eksikse.
ne her hastalıkta hekime, ne her kavgada avukata ne de her susayışta sürahiye.