montaigne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
montaigne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.09.2022

hikâye

walter benjamin

mısır firavunu psammetikhos pers kralı kambyses'e yenilip esir düştüğünde, kambyses onu aşağılamak için pers zafer alayının geçeceği yola götürülmesini emreder. her şey öyle ayarlanmıştır ki, psammetikhos kızını bir hizmetçi olarak, testiyle kuyuya giderken görür. bütün mısırlılar bu görüntü karşısında ağlayıp yakınırken, psammetikhos öylece durur; gözlerini yere diker, kılı kıpırdamaz, ağzından tek bir söz çıkmaz. idam edilmeye götürülen oğlunu gördüğünde, gene tepkisiz kalır. ama esirler arasında yaşlı, yoksul düşmüş hizmetkârını görünce, yüzünde derin acı işaretleri görülür, dövünmeye başlar.

bu hikâye gerçek anlatıcılığın ne olduğu hakkında bir fikir verebilir.

enformasyon yalnızca yeni olduğu an değer taşır, yalnızca o an yaşar. kendini tümüyle o ana teslim etmeli, zaman kaybetmeden kendini ona açıklamalıdır. oysa hikâye farklıdır: kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete geçirebilir.

örneğin montaigne, mısır firavununun neden yalnızca hizmetkârını görünce ağlayıp dövündüğünü sorar kendine. ve şöyle cevaplar: "o kadar kederliydi ki" der, "kederindeki ufacık bir artış, duygularını zaptedememesine yetmişti."

ama şöyle de söylenebilir: "kendi soyundan olanların yazgısı firavunu etkilemez; çünkü bu onun kendi yazgısıdır." ya da: "gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. firavun için hizmetkârı yalnızca bir oyuncudur." ya da: "kederin büyüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışavurulabilir. hizmetkârın görülmesi, bu gevşeme anıdır."

22.03.2022

aşk ve evlilik

werner sombart

montaigne'e göre aşk ile evlilik, birbirini daha ziyade dışlayıcıdır. yorumunu şu şekilde temellendirir montaigne: aşk, kendisinin dışındaki bir şeyle ilgilenilmesinden nefret eder ve evlilikte olduğu gibi bambaşka nedenlerle bir araya gelmiş, kurulmalarında bağlanma ve iktidarın en az cazibe ve güzellik kadar ağır bastığı ilişkilerle ortak bir paydada buluşmaktan da pek hoşlanmaz. aşk için evlenilmez, daha çok, soyun devamı ve aile kurma nedeniyle evlenilir. şu halde bu saygıdeğer ve kutsal evlilik bağında aşk tutkusunun aşırılıklarına bir mesken kurmak, bir tür ensest ilişkiye girmek anlamına gelir. iyi bir evlilik aşkın ortaklığını dışlar ama dostluğun sevinçlerini tatmak ister. sevmek ve bağlanmak, birbirini dışlayan temelden farklı iki şeydir.

1.12.2021

kusursuz dostluk

alberto manguel

16. yüzyılda
michel de montaigne, birbirimizden korkutucu biçimde farklı ya da birbirimizi çekecek kadar benziyor olsak da bizi birlikte olmaya sürükleyen nedenleri anlamaya çalışmıştır. "benim anlattığım dostlukta" der montaigne, "ruhlar o kadar derinden uyuşmuş, karışmış ve kaynaşmıştır ki, onları birleştiren dikişi silip süpürmüşlerdir; artık o bulunamaz olmuştur."

montaigne'e göre, bu türden bir ilişkide "ben" ve "öteki" arasındaki ayrım inkâr edilemez: her biri, bireyselliğini ve emsalsizliğini muhafaza eder. gözlemcinin baktığında "bulamadığı", onları bağlayan ve dolayısıyla bir varlığı bir diğerinden ayıran "dikiş"tir. bu dikiş bulunamaz ve tam da bu nedenle önyargı ihtimalinden bağımsız bir halde, yaftalanmadan kalır. akışkan ve çok yönlü bir toplumun yalnızca iki kişi arasında değil, bütün üyeleri arasında yakalamaya çalışabileceği, işte bu belirgin görünmezlik, iki bireyi sevgi dolu bir ilgiyle birbirine bağlayan bu sarih ama tanımlanamaz "ayrılık"tır.

bu tip ilişkilerin bu denli geniş bir ölçekte imkansız olduğu yargısına aceleyle varmadan evvel, şu soruyu sormamıza izin verin: bu sanki dikişsiz ilişki, tam olarak neye dayanmaktadır? montaigne buna yanıt vermenin imkansız olduğunu itiraf eder: "onu niçin sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum."

1588 yılına kadar yayımlanan her denemeler basımında paragraf bu cümleyle sona erer. ancak 1592'de, ölümünden kısa süre önce, montaigne bir tür yanıt bulur ve onu basılı kitabın sağ kenar boşluğuna yazıverir. "bunu ifade edemem sanıyorum"un ardından, şık el yazısıyla "ancak şunu söyleyebilirim: çünkü o, o idi." sözlerini ekler.

yani, arkadaşının kimliğini belirleyen fakat kelimelerle ifade edilemeyen nitelikleridir onu sevmesinin sebebi, aralarındaki algılanabilir farklar değil, onu var eden içkin nitelikleridir. ve daha sonra, birkaç gün ya da birkaç ay sonra, sanki kavramın bütün sırrı adeta bir ilhamla bildirilmiş gibi, montaigne aceleyle ve farklı bir mürekkeple sözlerine üç kelime daha ekler ki, böylelikle bizler bugün cümlenin tamamını dirayetiyle ışık saçan tek bir düşünce olarak okuyabiliriz: "onu niçin sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum; ancak şunu söyleyebilirim:

çünkü o, o idi; ben de bendim."

5.02.2020

montaigne

walter benjamin

montaigne, hakikatin anahtarının insanın kendisinde olduğuna inanıyordu. hakikate ulaşmak için, insanın dönüp kendisine bakması yeterliydi: "herkesin gözü dışarıdadır, ben gözümü içime çevirir, içimde gezdiririm. herkes önüne bakar, ben içime bakarım. benim işim gücüm kendimledir. hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım."

"denemeler" montaigne'in hayatının kitabıydı; kırk yaşında yazmaya başladı, yazdıklarını uzun süre yayımlamadı, yayımladıktan sonra da hep aynı kitabı genişletti; hayatı boyunca hep deneme yazdı. okura şöyle sesleniyor: "kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. kitabımın özü benim."

yazdıklarına son derece alçak gönüllü bir ad buldu: "deneme". ama bu tevazunun ardında, aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu: "her insanda insanlığın bütün halleri vardır."

montaigne, kendini anlamakla insanlığın bütün hallerini anlayabileceğini, kendisinin insanlığı anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyordu.

senyör montaigne'den beri bütün denemeler, alçak gönüllü görünümlerinin ardında tüm hayata dair düşünceleri, insanlığın bütün hallerini açıklama iddiasını içinde taşıyor.

24.06.2019

iyimserlik

montaigne: korkmak için cesaret gerekir.

akhenaton: doğu ufkundan yükseldiğinde bütün ülkeleri güzelliğinle kapladın. çok uzaklarda da olsan ışınların dünyanın üzerinde.

konfüçyüs: iyiliğe iyilikle, kötülüğe adaletle karşılık verin.

roberto rossellini: ben kötümser değilim. bana göre, var olduğu yerde kötülüğü fark etmek bir çeşit iyimserliktir.

rachel carson: zamanın ancak, şimdiki yüzyıla denk düşen anında bir canlı türü, dünyanın doğasını değiştirme gücünü elde etmiştir.

immanuel kant: insan olmasaydı, yaratılmış her şey yaban kalır, bir hiç olurdu.

friedrich engels: başka ülkeler üzerinde baskı kuran hiçbir ülke hür olamaz.

dwight eisenhower: savunma harcamalarında karşılaşılan sorun, dışarıdan korumaya çalıştıklarınızı, içeriden yıkmadan ne kadar ileri gidebileceğinize karar vermektir.

christiaan huygens: evrenin muhteşem büyüklüğü ne kadar olağanüstü ve şaşırtıcı bir düzen içinde! ne kadar çok güneş, ne kadar çok dünya!

dōgen: dünya mı? sardunyanın silkelediği ay ışığı vurmuş damlalar..

1.06.2019

kütüphane

aziz maurus: kitapların kendi yazgıları vardır.

umberto eco: bir kütüphanenin ideal işlevi, birazcık sahaf tezgahına benzemektir; orada keşif yapılır.

petrarca: kütüphanem, bilgisiz birine ait olsa bile kendisi bilgisiz bir koleksiyon değildir.

robert musil: bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, başlıklarla içindekiler listesi dışında ona emanet edilen edebiyata ait hiçbir şeyi okumamaktır. burnunu kitapların içine sokan kütüphaneci kütüphanenin içinde kaybolmuş demektir.

northrop frye: büyük bir kütüphane, dil yeteneğine ve telepatik iletişimin uçsuz bucaksız etkisine sahiptir.

gabriel naude: bir kütüphaneyi içinde başka yerde arayıp da bulamadığı her şeyi bulan bir adamdan daha fazla tavsiye edilir kılan hiçbir şey yoktur. ne kadar kötü olursa olsun veya ne kadar kötü eleştiri alırsa alsın, ileride bir gün belli bir okurun aramayacağı bir kitap dahi mevcut değildir.

muhammad uthmani: şeytana karşı bir edip, ibadet eden bin kişiden daha güçlüdür.

samuel johnson: insanı, umutlarının boş olduğuna bir halk kütüphanesi kadar çarpıcı bir biçimde inandıran bir yer yoktur.

montaigne: onları seçmeyi bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır; ama çaba harcamadan iyiye ulaşılmaz; bu yalın ve temiz bir zevk değil, diğerlerinden daha fazla değil; rahatsız edici yanları da var, hem de çok; ruh kendini eğlendirir; ama savsakladığım beden işlemez, bitkin düşer ve mahzunlaşır.

29.01.2018

dinin insanlıkdışılığına dair

raoul vaneigem

fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

din, yıkıcılığa ve itaatsizliğe varana dek diz çökmedir. insanın insan tarafından yaratılmasını küçümseyen ve engelleyen her tutum, inkâr edilemez bir şekilde dinseldir.

william blake: çocuğun her korku çığlığında, tinin dövdüğü zincirlerin sesini işitiyorum.

ne kadar farklı olsalar da, bütün dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki bitmek bilmez arzudan başkası olmayan bu insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir.

jim thompson: insanın içi zaten ölüyse fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz.

alain: ey, çocukluğun peri masallarının icat ettiği ve yetişkinin keşfetmeye tenezzül etmeyerek yaşamını zehirleyen marazi hayaller halinde bastırdığı başkalaşımların harikulade dünyası! din bizi zehirledi. başkalarına ders olacak bir parça vaazla can çekişenlerin işini bitirmeyi amaç edinmiş, insani zaaf ve ıstırapları kollayan güdük kalmış arzular tanrıları doğurur, gelişkin arzular tanrıları güdük bırakır.

en berbatından da olsa kendiniz olun ki en iyisi olasınız. sizden pek daha sevimli ya da daha iğrenç olmayan kahramanlarla özdeşleşmeye son verin; bunlar sizden kopmuş imgelerdir, herhangi bir taklidiniz bile sizin gölgenizi hareketlendirebilir. kendinizi başkalarıyla kıyaslamaya son verin. tinin dayattığı fikirlerden kendinizi koruyun; çünkü tinin bedene kaydettiği şey ölümün silinmez damgasıyla bilinci kandırır ve tahrif eder.

din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.

montaigne: insanlar tanrı'yı yarattı; ama dinin kendi toplumlarını bağlayacak icatlarının bir parçası olduğunun farkına varamadılar.

belki de en aşırı, bedendeki yeri en sağlam olan arzuların zamanın uçuculuğunun önüne geçmeyi sağlayacak kanatları vardır. ama kendisi için önem taşıyan şeyi gerçekleştirdiğini iddia etmeye kim cüret edebilir? böyle bir sav, yaşama iradesi güç iradesine dönüştüğünde iyi yürekli perinin kötülük barındıran bir varlığa dönüşmesi gibi, en samimi dilekleri tersine çevirmeye yetmez mi?

laik devletler, kilisenin müminlerden bekledikleri itaati yurttaşlardan beklediğinde, dinsel kurumların yerine hikmet-i hükümet aygıtını geçirmiş olurlar. sonuçta papalık, "vatikan mı? kaç tane zırhlı tümeni var?" diye alaya alan stalin'i haksız çıkardı. tanklar stalinci papalığı çözülmeden kurtaramazken, vatikan bugün avrupa'nın utanç verici bir şekilde müsamaha gösterilen tek totaliter devleti olarak kalmıştır.

5.12.2017

hepimiz yamyamız

claude levi-strauss

"herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der." (montaigne)

en ipe sapa gelmez fanteziler bile, dünyanın bir parçası olan ve dünyayı dışarıdan tanımadan önce, salt yaratıcılık ürünü eserler verdiğini zannederek dünya gerçekliklerinin birkaçını kendi içinde seyre dalan insan zihninin ürünüdür.

başkasını kendimizle özdeşleştirmenin en basit yolu onu yemektir.

ne kadar acayip, sarsıcı hatta başkaldırıcı görünürse görünsün, bağlamına yerleştirilirse, iyi yönlendirilen bir aklın açıklayamayacağı inanç ya da örf ve adet yoktur. ilk varsayımda hiçbir alışkanlık kendi kendini gerekçelendiremez, bütün alışkanlıkların gerekçeleri diğer alışkanlıklarda bulunur.

kadınlarımız ve onlara bakan bizler, kulaklarımıza bir halka taktığımız vakit, yok olan bedeni yok olmayan maddelerle sağlamlaştırmanın söz konusu olduğunu hâlâ hayal meyal biliriz. yumuşak kısımları sert kısımlara dönüştüren mücevherler yaşamla ölüm arasında bir dolayım oluşturur. kaldı ki nesilden nesile de aktarılmıyorlar mı? peki bu işlevi nasıl yerine getirebiliyorlar? tabiatta rastlanan en değişmez maddeleri taçlar gibi değişkenlik çağrıştıran biçimlerle bağdaştırarak ya da onların sertliğini bizim kırılganlığımızla birleştirerek her birinin bu çelişkilere yer olmayan ideal bir dünyanın alegorisini minyatür düzeyde gerçekleştirmesiyle.

karmaşık ya da evrim geçirmiş olduğu söylenen toplumlar ile haksız yere ilkel ya da arkaik denen toplumlar arasındaki mesafe, zannettiğimiz kadar büyük değildir.

kadının kızışma döneminin ortadan kalkması değil, diğer memelilere nazaran daha çok kan kaybettikleri âdet dönemleri, etraflarındaki herkese bir doğurganlık dönemine girdiklerini göstererek onları ele verdiği için kadınların bunu gizleyemeyecekleri öne çıkarılmaktadır. erkekler için rekabete giren kadınlar bir taktik bulmuşlardır. doğurganlık dönemlerinde olmadıkları için erkeklerin dikkatini çekmeyen kadınlar, kanla ya da kana benzer kırmızı bir boyar maddeye bulanarak erkekleri aldatmayı denemişlerdir. farların kökeni budur (gördüğümüz gibi, sonra da parfümlerin).

10.05.2017

din

montaigne: kalple anlamak, anlamamaktır.

ignots pistachio: deli olup olmadığınızı merak ediyorsanız, kendinize ne olursa olsun asla değiştiremeyeceğiniz, sarsılmaz bir inancınızın olup olmadığını sorun. eğer "evet" diye yanıt veriyorsanız, delisiniz demektir.

gertrude stein: yanıt yoktur. yanıt olmayacaktır. yanıt asla olmamıştır. işte yanıt budur.

joe bageant: üç dinin de fikir birliğine vardıkları tek konu, gençler fazla eğlenmeye başladıkları zaman dünyanın sonunun geleceğidir.

howard stern: tüm dinler beni hasta ediyor. din insanları birbirinden ayırmıştır.

vanessa baird: dini grupların eğitimsiz ve bağımlı fakirlerin üzerinde muazzam bir gücü vardır.

h.p. lovecraft: eğer din gerçek olsaydı, onun takipçileri gençleri yapay bir onaylamayla terbiye etmeye çalışmazdı; onun yerine hakikat arayışlarında yılmadan ilerlemeye devam ederlerdi.

cathy ladman: tüm dinler aynıdır: din farklı tatil günleri olan basit bir suçluluk duygusudur.

lemuel k. washburn: bir inancı olan insan, zihni için bir tabut satın almış demektir. inanmak için hiçbir zihinsel alıştırma yapmaya gerek yoktur.

11.11.2016

ilahiyat

jean meslier

insanların görüşlerini yumuşak bir üslupla incelemek istediğimizde şu durumu öğrenmekle büyük bir hayrete düşeriz: en esaslı saydıkları görüşlerinde bile, en sade gerçekleri tanımak, en açık, en boş, en gereksiz şeyleri, saçmalıkları reddetmek, en açık çelişkilerden tiksinmek için sağduyuyu, yani muhakeme yetisini, insanlar pek ender olarak kullanır.

bu durumun bir örneğini her zaman, her ülkede, insanların büyük çoğunluğunca saygı duyulan "ilahiyat"ta, toplumların mutluluğu için en önemli, en yararlı ve en gerekli saydıkları bu konuda buluruz. gerçekten, bu adı geçen bilimin dayandığı ilkeler biraz incelenecek olursa, anlaşılır ki, itiraz kabul etmez olduklarına hükmedilmiş olan bu ilkeler gelişigüzel varsayımlardır. ve bu varsayımlar cehaletin hayal ürünüdür, heyecan ya da ikiyüzlülük yaymıştır. utangaç safdillik, bunu kabul etmiştir. asla muhakeme etmeyen alışkanlıklar tarafından korunmuş ve kendisinden hiçbir şey anlaşılmadığı için saygıdeğer tutulmuştur.

montaigne şöyle der: "bazıları, inanmadıkları şeylere inandıklarına halkı inandırırlar; sayıları daha çok olan bazıları da inanmanın içeriğine nüfuz etmeyi bilmediklerinden inanmadıkları şeye kendi kendilerini inandırırlar, yani nefislerini aldatırlar."

sözün kısası, dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur. her din temelsiz bir binadır; teoloji, tabiat bilgisi nedenlerinin sistemleştirilmiş cehaletinden ve kocaman bir ham hayal ve çelişkiler yumağından başka bir şey değildir.

her ülkede ilahiyat, dünya kavimlerine, bir kahramanda birleştirilmesi mümkün olmayan sıfatlardan ibaret olan ve gerçeğe benzeyen hiçbir yanı bulunmayan bir romandan başka bir şey sunmaz. bu romanın, her kalbe saygı ve korku ilham etmek yeteneğinde olan kahramanının adı, belirsiz bir kelimedir. insanlar bu kelimeye, hiçbir zaman hiçbir sıfat ekleyemezler ki, önceki olaylar onu yalanlamasın.

bu fikirsiz mevcut kavramı ya da daha doğrusu bu mevcudu ifade eden kelime, yani "tanrı", yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, ihmal edilebilir, ilgilenilmezdi.

insanlar, bu hayalin, yani tanrısallığın kendileri için çok önemli bir gerçek varlık olduğu düşüncesiyle yoğrulmuşlardır. bu nedenle anlaşılmaz olmasından, onu düşünmelerine ihtiyaçları olmadığı sonucunu çıkaracakları yerde, insanlar tersine, onunla ne kadar ilgilenseler az olduğu, onu aralıksız düşünmek, sonsuza kadar onu iyice düşünmek, gözden bir an bile kaybetmemek gerektiği sonucunu çıkarırlar. bu konuda kuşatılmış bulundukları yenilmez cehalet, insanları bu imkansız endişelerden uzaklaştırmak şöyle dursun, fikri meraklarına zarar vermekten başka bir şey yapmaz. hayal gücünün etkisinden sakındıracağı yerde, bu cehalet onları yobaz, inanç düşkünü ve zorba yapar. dimağlarının doğurduğu kuruntu ve hayallere biraz kuşku ve tereddüt telkin edenlerin tümüne karşı hiddetlenmelerine neden olur.

çözülmeyen bir sorunu çözmek gündeme geldiğinde ne büyük şaşkınlık görülür! anlaşılabilir, bununla birlikte, kendisi için pek önemli saydığı bir şey hakkında rahatsızlık veren bir düşünce, işin sonunda insanı oldukça huysuzlaştırır ve kanın beynine toplanmasına neden olabilir. bu sıkıntılı ruhsal durumlara çıkar, büyüklük taslama, hırs da eklendiğinde, toplumda karışıklık kaçınılmaz olur. işte bunun içindir ki, boş düşüncelerini sonsuz gerçekler sayan ya da o suretle satan birkaç ahmak hayalcinin garabetlerine nice milletler sahne olmuş ve bu hayalciler, hükümdarların ve kavimlerin heyecanlarını alevlendirmişler ve tanrısallığın şanı ve ülkelerin mutluluğunun temeli dedikleri görüşler doğrultusunda hükümdarları silahlandırarak birbirlerinin üstüne sürmüşlerdir.

yeryüzünün her yerinde sarhoş bağnazların birbirlerini boğazladıkları, diri diri yaktıkları, hiçbir üzüntü ve acıma duymaksızın, görev adına, en büyük cinayetleri işledikleri, insan kanını sel gibi akıttıkları bin kez görülmüştür. niçin? birkaç meczubun küstah zanlarını sonuna kadar korumak ve yaymak için ya da birkaç madrabazın oyunlarını, yalnız hayallerinde var olan, ancak yeryüzünde yapmış olduğu yıkımlar, çekişmeler, deliliklerle kendini tanıtan bir zatın hesabına geçirmek için. "yani kendi arzu ve hilelerini, tanrı'nın işleri ve eylemleri olarak halka sürmek için."

7.11.2016

din

montaigne: insanlar tamamen delirmiştir; bir solucan bile yaratamazken, düzinelerce tanrı yaratmışlardır.

elbert hubbard: bir mistik, ortadaki gerçeklerin karşısında kafası karışan; fakat var olmayan şeyleri anlayabilen bir insandır.

james frazer: insanların ölüm korkusunun, ilkel dinin ortaya çıkışında en etkili güç olduğuna inanıyorum.

karl marx: bir mutluluk yanılsaması olan dinin, gerçek mutluluğa ulaşmak için yürürlükten kaldırılması gerekir. onun koşullarındaki yanılsamalardan vazgeçme talebi, yanılsamalara ihtiyaç duyan bir koşuldan vazgeçme talebidir.

jean rostand: bir insanı öldüren kişi katil, bir milyon insanı öldüren kişi fatih, hepsini öldüren ise tanrı olur.

george santayana: yaşam ve ölümün tedavisi yoktur; ikisi arasında eğlenmeye bakın.

eric hoffer: insanları meleklere dönüştürmek isteyen bir kurtarıcı, insan doğasından en az onları kuklalara dönüştürmek isteyen totaliter bir despot kadar nefret eder.

karl popper: gerçek bir rasyonalist, kendisinin ya da bir başkasının hakikati elinde tuttuğunu düşünmez; bir fikrin kabul edilmesinin ya da reddedilmesinin asla tamamen rasyonel bir mesele olmadığının farkındadır.

8.09.2016

ölüm bir varmış bir yokmuş

jose saramago

insan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz.

ejderhayı öldürmenin yolu, kafasını kesmekten geçer; tırnaklarını törpüleyerek bir yere varamayız.

sözcüklere ne kadar dikkat edilse azdır; onlar da insanlar gibi bir fikirden diğerine geçiverirler.

ölüm anı tüm anların en kısasıdır.

sözcükler nesne değildirler; nesnelerin gerçekte nasıl olduklarını, hatta gerçekte nasıl adlandırıldıklarını bile hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz; çünkü onlara verdiğimiz isimler, adı üstünde onlara verdiğimiz isimlerdir yalnızca.

montaigne: felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.

insanların hastalıklara bakışı bambaşkadır, hep onlardan kurtulacaklarını düşünürler; ancak son anları geldiğinde ölümün geldiğinin farkına varırlar.

hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey yok olmaz.

eller açık kitaplardır.

sözcükler çok hareketli varlıklardır, bir günleri bir diğerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar; bir bakarsınız vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar; sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler, hemen hemen hiç duyulmazlar, kesilip toprağa düşmüş kütüklere benzerler.

ilk yenilgi en çok acı verendir.

sözcüklerin arasında da bir hiyerarşi, bir protokol ve hatta asalet unvanları vardır; bazı sözcükler ayaktakımına mensup olduklarını gösteren izler taşırlar.

en nihayetinde, ölüm konusunda da, tanrı hakkında da anlatılanlar hikayelerden ibarettir.

14.08.2016

aşk üzerine

alain de botton

aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.

bütün eski sevgililer, bir zamanlar sürekli sandığın duygunun hiç de öyle olmadığının birer göstergesidir.

karşılıklı bir çekimin işaretleri arandığında, hayran olunan kişinin söylediği ya da yaptığı her şey hemen her anlama çekilebilir.

en cazibeli olanlar, ne onları hemen öpmemize izin verenler -nankörleşiriz sonra- ne de asla öpmemize izin vermeyenlerdir -onları da çok geçmeden unuturuz- bu ikisi arasında cilveleşenlerdir.

aşırı ilgi duymadığımız kişileri baştan çıkarırken daha çok özgüven duymamız ve daha kolay başarmamız aşkın ironilerinden biridir.

çekici olmayan bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda sıkıcı olan karşınızdakidir. çekici bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda ise sıkıcı olanın siz olduğunuza emin olabilirsiniz.

anatole france: insanın sahip olduğu bir şeyi sevmesi alışıldık bir durum değildir.

gerçek bir aşık tutarlı olamaz, sahici aşıklar ancak darmadağın cümleler kurabilir. dil aşkın çalımına takılır, arzu güzel söz söyleme yeteneğinden yoksundur.

aşk kancaları, görünür tüm mantıksal yasaların üzerindedir.

düşünceye seksten daha zıt az şey bulunur. gövdenin ürünüdür seks, düşünceyi dışlar; diyonizyaktır, anlıktır, aklın bağlarından bir kaçıştır, fiziksel arzunun haz dolu çözülüşüdür.

montaigne: aşk, bizden kaçanı yakalamak için duyulan çılgın arzudan başka bir şey değildir.

17.05.2016

bir yazarın güncesi

virginia woolf

ilk dilim her zaman en lezzetlisidir.

gitgide daha çok, dürüst kalmış yegane insanlar sanatçılarmış gibi geliyor bana; sosyal reformcular ve hayırseverler insan kardeşlerini sevme kılıfı altında nice haysiyetsiz arzuyu barındırıyorlar.

montaigne: önemli olan hayattır.

usta bir yazarın ustalığının işareti, döktüğü kalıbı fütursuzca kırabilmesindedir.

kendini yeniden yazının kayasına bağlamanın yolu şu: önce açık havada egzersiz. ikincisi iyi edebiyat okumak. edebiyatın ham malzemeden yapıldığını düşünmek hata. insan hayattan dışarı çıkmalı, insan dışsallaşmalı, çok çok yoğunlaşmalı; hep tek bir noktada, karakterinin sağa sola saçılmış parçalarından beslenmek zorunda olmamalı, beyninde yaşamalı.

john keats: övgü ya da yergi, soyut güzellik aşkı, dolayısıyla kendi eserlerinin en acımasız eleştirmeni olan kişi üzerinde sadece anlık bir etki yapar.

hiçbir yaratıcı yazar çağdaşı bir yazarı kaldıramaz. yaşayan eseri kabul edebilmek çok zor; yanlı oluyorsun, eğer sen de aynı işi yapıyorsan.

dostoyevski: insan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı.

insanın gözü önünde beliren bir fikir ne kadar karmaşıksa hicve o denli az uygundur; insan ne kadar çok anlarsa, özetlemeye ve çizgiselleştirmeye o denli daha az yatkın olur.

shakespeare: asıl sevinç, bir şeyi yapmaktadır.

insan zihnin incisini salgılamasını istiyorsa onun, nesnesinin üzerine rahatsız edilmeksizin yerleşivermesine izin vermeli.

övgü olmadan da yol alabilirim.

e. f. benson: insan kendi içinde yeni derinlikler keşfetmelidir.

ardı arkası gelmek bilmeyen arkadaş ziyaretleri de tek başına eve kapanmak kadar kötü.

charlotte bronte: kitaplarım bana sadece ıstırap verdi.

yalnızlıkta yaratılacak hiçbir şey kalmıyor. bu kadar hızlı ve çekici olmasının nedeni bu. insanı kitabı elinden bırakıp düşünmeye götürecek bir şey yok.

nasıl da sürü hayvanlarıyız hepimiz; en çok hayal kırıklığına uğramışlarımız bile.

18.01.2016

insan, hayat

"zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı. ama senin için bu hayat neredeyse bitmiştir, o hayatı yaşarken kendine hiç dikkat etmedin, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğun saydın. oysa kendi ruhlarındaki hareketleri dikkatle izlemeyenler mutlaka mutsuz olurlar." (marcus aurelius)

"hepimiz küçük parçalardan oluşuruz, bu parçalar öyle şekilsiz, öyle farklıdırlar ki birbirlerinden, her biri her an canının istediğini yapar; bu yüzden kendimizle kendimiz arasındaki farklılıklar, kendimizle başkaları arasındaki kadardır." (montaigne)

"her birimiz birden çok kişiyiz, pek çoğuz, ifrat sayıda kendimiziz. bu yüzden, çevresini küçümseyen kişiyle o çevreden zevk alan ya da onun yüzünden üzülen kişi aynı değildir. varlığımızın engin sömürgesinde farklı düşünen ve farklı hisseden pek çok türde insan vardır." (fernando pessoa)

"bu denizde ne olduğunu kimse bilmiyor -diyorlar bize- ve araştırılamaz da; çünkü denizdeki yolculuk sırasında pek çok engel çıkar karşımıza: zifiri karanlık, yüksek dalgalar, sık sık çıkan fırtınalar, orada yaşayan sayısız canavar ve şiddetli rüzgarlar." (muhammed idrisi)

"dünya, hayallerimizin önemli ve üzücü, gülünç ve önemsiz dramasını sahneye koymamızı bekleyen bir sahne. bu fikir ne kadar dokunaklı ve şirin! ve ne kadar kaçınılmaz!" (pascal mercier)

3.01.2016

evlilik

john milton: iyi bir evlilik, uyumlu ve mutlu bir muhabbettir.

maupassant: evlilik ve aşk birlikte var olamaz. insan bir aile kurmak için evlenir ve aileyi de toplumu oluşturmak için kurar. insan yalnızca bir kez evlenir; çünkü dünya böyle ister; ama yaşam içinde yirmi kez sevebilirsin; çünkü doğa bizi böyle yarattı.

montaigne: iyi bir evlilik, eğer varsa, arkadaşlığı ve aşk koşulunu reddeder.

balzac: kadın sözleşme yoluyla elde edilen bir maldır; taşınır cinstendir; çünkü kim kullanıyorsa onun malıdır; açıkçası erkeğe eklentiden başka bir şey değildir.

montaigne: dini ve dindarlığı gösteren bir bağdır evlilik. işte bu yüzden, ondan alınan haz bastırılan, ciddi ve birtakım zorunluluklarla karışık bir hazdır.

george sand: evlilik, toplumun hazırladığı en barbar kurumlardan biridir.

pascal bruckner: çiftleşme aynı zamanda hem topluma karşı isyandır hem de insan doğasının gereğini yerine getirmektir. özgürleştirme hareketinin öncülerinin coşkuları ve kavgacı tonları, duygululuğun kaynağına müdahale etmeye can atıyor olmalarından kaynaklanır.

georg c. lichtenberg: aşk kördür, onun görmesini sağlayan, evliliktir.

14.07.2015

sanat uzun, hayat kısa

zülfü livaneli

yaşamak, direnmektir.

sürüden ayrılan insanı hiçbir rejim sevmez. sürüden ayrılmanın, birey olmanın ve kendi kafasıyla düşünmenin en önemli göstergesi ise okumaktır.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

yüzlerce yıldır din kavramının öldürdüğü insan sayısı, belki de ruhunu kurtardığı insan sayısından daha fazladır.

geçenlerde iki kızımız kitapçı vitrinine bakarken biri ötekine dönüp "aaa bak kız!" demiş, "aşk-ı memnu'nun kitabı da çıkmış." öteki, "amma da çabuk yazıvermişler!" demiş.

sanat, güzellik yaratmanın, kendini ifade etmenin ve varoluşunu gerçekleştirmenin olduğu kadar, dünyaya müdahale etmenin de bir yoludur.

nef'i: allah türk'e çeşme-i irfanı haram kılmıştır.

mağara resimlerini görünce tektanrılı dinler tarihinin ne kadar kısa olduğunu bir kez daha dehşetle fark ediyorsunuz. dünyanın kabul ettiği milat daha dün gibi. demek ki insanlar o kayalara resim çizerken daha milada 28 bin yıl varmış.

stephen hawking: evrenin, bizim gibi yok sayılabilecek kadar küçük yaratıkların tasavvuruna göre var olduğuna inanmak mümkün değil.

insan dediğin öyle ideallerden falan oluşmaz. hırs, başarı arzusu, para kazanma hırsı, cinsel tutku, kıskançlık, başkalarını ezme duygusu.. işte insan budur. ve amacına ulaşmak için her türlü aşağılık numarayı çevirir.

bernard shaw: dans etmek, yatay bir isteğin, dikey anlatımıdır.

"her şeyi kaybeden, her şeyi kazanır."

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

ilerleme, insanın başkaldırması ve kendisini engelleyen yasakları geçersiz kılması demektir. en yalın tarifiyle "ilerici" olmak da budur. ciddi bir düşünce ortamında, yasaları savunmaya öncelik verip de "ilerici" gibi görünmenin yolu yoktur. ama ne yazık ki türkiye'de böyle gariplikler yaşanabiliyor.

gülmek zeka belirtisidir.

bilimin sustuğu noktada şiir başlar ve evrenin gizli kapıları şiirle açılır.

jean-paul sartre: savaşta ölen bir tek çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

jose ortega y gasset: ben, kendimin ve çevremin toplamıyım.

ahmet ertegün: kültür azınlık içindir. yani piramidin en tepe noktasıdır. eğer insanlara bir şey satmak istiyorsan, piramidin en alt tabanına hitap edeceksin.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

platon: bir toplumu yönetecek olan kişiler bu işe çok istekli olmamalı. neredeyse gönülsüz kişiler arasından seçilmeli. kendi paralarıyla, varlıklarıyla idare edebilecek durumda olmalılar. filozoflar arasından seçilmeleri daha uygundur.

zaman bütün devletlerden güçlüdür.

bernard shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

toplumların tarihleriyle yüzleşmelerinin ve kendilerini tanımalarının en önemli yollarından biri de romanlardır.

bernard shaw: gazetecilik, bir bisiklet kazası ile uygarlığın çöküşünü birbirinden ayıramayan bir alandır.

egoyu sadece aşk yenebilir.

edebiyatımızda bir raskolnikov yoktur. türkler suçluluk duymaz ama utanır. bu kültürde rezil olmak, küçük düşmek korkusu, işlenen bir suçun yaratacağı vicdan azabından kat kat güçlüdür.

joseph campbell: çocuğu olduktan sonra bir insan doğa bakımından ölü sayılır.

sizi bilmem ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. en kötü yanı da cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.

içten olmak bir sanatçının en önemli avantajı ama bir politikacının da büyük zaafı.

dünyada komünizm bitti ama bizdeki anti-komünizm henüz bitmedi.

yaşam dediğimiz, duyumsamalarla, çağrışımlarla zenginleşen, ayrıntılarla yoğunlaşan bir şey. bu ayrıntıları ve duyguları çıkarıp attınız mı, elinizde kuru bir kabuk kalıyor.

hayatta referans noktaları olmayan insan, uçuruma düşer.

hiçbir başarı küçük bir kız çocuğunun gülüşündeki mutluluğu yaratamaz. hiçbir ün, baharın ilk günlerinde omzunuzu ısıtan güneş kadar değerli değildir. bir insanı sevmenin derinliği hiçbir iktidarla kıyaslanamaz. mutluluk, insanın kendi yaşamında. küçük görülen, horlanan insani ilişkilerinde ve doğayla uyumunda.

sanat da hayatın gerçeği gibi devrimcidir.

antonio gramsci'nin dediği gibi, "eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı" bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

* ars longa, vita brevis: lat. sanat uzun, hayat kısa.

2.01.2013

chatterton

peter ackroyd

mutlulukla başlarız gençlikte; sonumuz delilikle yoksulluktur.

gerçek, düşgücü olmayan insanların yarattığı bir şeydir. 

gerçek de gerçeküstü kadar yapay bir şey aslında. gerçek dünya bir dize yorumdan ibarettir. yazıya dökülen her şey, yazıldığı andan itibaren edebiyat niteliği kazanır.

her şey aslında tek bir şeyin parçasıdır.

kendin için bile bir sır olmalısın.

kimi zaman gerekçeler önemli olmayabiliyor. kimi zaman insan istediğini yapmalı.

artık hiçbir şeyin ölümsüz olmadığının farkında değil misin sen? her şey anında unutuluyor. artık tarih diye bir şey yok. bellek yok. kalıcılığı özendiren, destekleyen standartlar yok; yalnızca yenilik var. bir de bitmez tükenmez bir yeni nesneler döngüsü. kitaplar ise yalnızca nesne, alınıp bir kenara bırakılan tüketim maddeleri.

kimi zaman, görmemek daha iyidir.

neden bazı insanlar yapıtlarını başkalarına göstermekten utansalar dahi yaşamları boyunca yazar ya da şair olmak için çabalarlar? neden denemeyi sürdürürler? neden yazarlar, yazarlar da yazdıkları her öyküyü ya da şiiri yazar yazmaz ortadan kaldırırlar? onların düşü nereden gelir?

en büyük uzmanlar müşterileriyle aynı görüşü paylaşan uzmanlardır. başkalarının beklentileriyle beslenirler.

montaigne ne demişti: ben kitabı yazana kadar kitap beni yazıyor.

14.12.2012

dine karşı düşünce tarihi

albert bayet / jean jaures

montaigne: bir adamı sanıları yüzünden diri diri ateşte yakmak, o sanılara fazla değer vermek olur.

montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.

voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.

leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.

renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir. 

newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güler yüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.

31.07.2012

uzun lafın kısası

montaigne: dünyayı döndüren, çiftleşmeye duyulan arzudur.

machiavelli: insanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutmazlar.

lucretius: tüm dinler aynı ölçüde, cahiller için görkemli, siyasetçiler için kullanışlı ve filozoflar için gülünçtür.

samuel daniel: ürkek bilgi kararsızlıkla kıvranırken, cüretkar cehalet işi bitirir.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

albert camus: saygınlığını elde etmenin en emin ve en hızlı yollarından biri paradır.

francis bacon: kadın kocasının gençlikte sevgilisi, orta yaşlılıkta yoldaşı, yaşlılıkta da bakıcısıdır.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

peter ackroyd: kendine karşı dürüst ol. o zaman başkalarına karşı da dürüst olursun.

thomas paine: yahudiliğin, katolikliğin, ortodoksluğun, müslümanlığın, protestanlığın ve bildiğim tüm din kurumlarının öğretilerine inanmıyorum. benim din kurumum aklımdır.

sigmund freud: evliliğin neden olduğu sinir hastalıklarının şifası, sadakatsizliktir.

carl gustav jung: insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur.