nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"
fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.
güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.
gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.
jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.
leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.
nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.
fernand braudel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fernand braudel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.05.2019
islam
Kategori:
.kolaj,
#din,
#islam,
atatürk,
fernand braudel,
gerard de nerval,
güven turan,
jean p. sasson,
leyla erbil,
nazım hikmet,
nihat genç
9.04.2012
islam alemi
fernand braudel
islam alemi zirvesine 8.-12. yüzyıllar arasında ulaşmıştır. islamiyetin liderlik konumunu 13. yüzyılda kaybettiği aşikardır. fakat çok tehlikeli olan hız kaybı ancak 18. yüzyılda başlamıştır. islamiyetin kaderi, bugün azgelişmiş denilen birçok devletinki gibi olmuştur; bunlara azgelişmiş denilmesinin nedeni, dünyayı makine hızında ilerletme yeteneğine sahip ilk devrim olan endüstri devrimini ıskalamış olmalarıdır.
islamiyet, bu aşikar başarısızlıktan ötürü, uygarlık olarak sona ermemiştir. yalnızca, maddi düzlemde avrupa'nın iki yüzyıl gerisine düşmüştür; ama ne yüzyıllar!
fethedilen ülkelerdeki yönetim mekanizmaları yerlilerin elinde kalmıştır. sanat, cami yapımında bile ilhamını helenistik dönemden almaktadır. merkezi avlular, sütunlar, kemerler, kubbeler bizans tarzını sürdürmektedir. hristiyanlığın çan kulesini hatırlatmakla birlikte, bir tek minare özgündür.
gaston wiet: işgal edilen ülkelerin halkları yaşama biçimlerini rahatsız edilmeden sürdürmüşlerdir; ama vergilerin büyük bölümünü sağladıklarından ötürü özen gösterilen, üst düzeyden bir hayvan sürüsü gibi muamele görmüşlerdir.
müslümanlar en çok yeniliği bilim alanında getirmişlerdir. trigonometri ve cebir alanındakileri saymak yeterlidir. trigonometri alanında, sinüs ve tanjantı icat etmişlerdir. bilindiği üzere yunanlılar açıyı çemberin kirişinden hareketle ölçebiliyorlardı; sinüs, bu kirişin yarısıdır. muhammed ibn musa, 820 yılında ikinci dereceden denklemlere kadar giden bir cebir kitabı yayımlamıştır. 16. yüzyılda latinceye çevrilen bu eser, batı'nın çıraklık kitabı olacaktır. müslüman cebirciler, daha sonra dördüncü kuvvetten denklemleri çözeceklerdir.
aynı şekilde, coğrafyacı-matematikçileri, astronomi gözlemcilerini ve bunların aletlerini -özellikle usturlap-, batlamyus'un açıkça ortada olan hatalarını düzelterek enlemler ve boylamlar konusundaki, mükemmel olmasa da, harika ölçümlerini kutlamak gerekir. öğrenci değil de hoca olsalar bile, bu insanlara, optik, kimya (alkolün damıtılması, iksir yapımı, sülfirik asit elde edilmesi), eczacılık (batı'nın kullanacağı ilaçların yarıdan fazlası islam aleminden gelmiştir: sinameki, ravent, demirhindi, kusturucu ceviz, kırmızböceği, kafur, şuruplar, yakılar, pomatlar, merhemler) alanlarında çok iyi notlar verelim; tıp konusundaki bilgileri de batı'nınkinden tartışmasız bir şekilde üstündür. mısırlı ibn el-nefis, keşfi kullanılmadan kalmış olmasına rağmen, küçük kan dolaşımını, akciğer dolaşımını michel servet'ten üç yüzyıl önce ortaya koymuştur.
felsefe alanında, zaman ve mekan içindeki yeri belirlenmesi gereken, uzun süreli bir düşünce akımı söz konusudur. bu akımı beş esaslı düşünüre indirgeyeceğiz: kindi, farabi, ibni sina, gazali, ibn rüşd. ibni sina ve ibn rüşd bunların en ünlüleridir ve en önemlileri hiç kuşkusuz ibn rüşd'dür. çünkü avrupa üzerinde büyük yansımaları olmuş ve averroisme denilen -ibn rüşdçülük- bir akım bu etkilerden kaynaklanmıştır.
farabi, kuşkusuz ruhun ölümsüzlüğüne inanmamaktadır. buna karşılık ibni sina, buna inanmakta; ama bedenlerin yeniden hayata döneceklerine inanmamaktadır; oysa kuran bunun böyle olacağını bildirmektedir. ruh, ölümden sonra kendi evrenine, bedensiz varlıklar evrenine geri döner. bu durumda, mantıken bireylere ceza veya ödül yoktur. ne cennet ne de cehennem vardır. tanrı, bedensiz varlıklar, ruhlar, ideal dünyadakiler, madde bunların karşısında bozulmaz ve ebedi niteliktedir. ebedidir; çünkü "ne hareketten önce hareketsizlik ne de hareketsizlikten önce hareket vardır. her hareketin nedeni, daha önceki bir harekettir." [via ernest renan]
kindi, henüz hiçbir fırtınanın çıkmadığı dinsel sularda seyretmektedir. ibni sina hiç tartışmasız idealisttir. ibn rüşd bir kıyamet günü filozofudur. imanın, geleneğin savunucusu olan gazali, ilk müslüman ilahiyatçıların inatçı skolastiklerini kendi hesabına geçirmiştir; aristotelesçi felsefeyi bilmezden gelmeyi, hatta yok etmeyi istemektedir; çünkü düşüncesi onu çok farklı bir yola, mistisizmin yoluna yöneltmektedir. bu dünyayı terk etmekte, "tanrı delileri" denilen ve akla dayalı olmaktan çok mistik olan bir imana mensup sufilerin, beyaz yünlüden abalarını giymektedir.
kurtubalı hoca ibn rüşd ise, aristoteles'in eserlerinin yayıncısı ve sadık yorumcusudur. onun yunanca eserlerini arapçaya eksiksiz ve sadıkane çevirmiş ve kendi yorum ve katkılarını eklemiştir. bu metin ve şerhler toledo'da arapçadan latinceye çevrilerek avrupa'ya yayılacak, burada 13. yüzyılın devasa devrimini harekete geçirecektir.
çoğu zaman sanıldığının aksine islam felsefesi gazali'nin sert ve umutsuz darbeleriyle hemen ölmemiştir. fakat bu felsefe ve islam bilimi 12. yüzyılda gene de ölecek ve meşaleyi batı devralacaktır.
islam alemi yalnızca fakir, narin bir tarıma, ekonominin ortasına adeta paraşütle indirilmiş felçli bir endüstriye sahiptir ve bunlar fazlasıyla hızlı çoğalan ve çok ağır aksak bir nüfusun toplam kitlesini ayağa kaldırmaktan acizdirler. ayrıca, her toplum gibi, islam toplumu da, az sayıda; ama sırf bu yüzden çok güçlü olan kendi ayrıcalıklarına sahiptir. inançlar veya gelenekler, yemen gibi gerçekten orta çağda kalmış, iran gibi feodal veya petrole rağmen veya onun yüzünden köhne kalmış suudi arabistan gibi toplumların sürmesinden çıkarı olan bu ayrıcalıklıların suçlarını örtmekten başka bir şeye yaramamaktadır.
bu güçlüklerin karşısında, ıslahatçıların çabaları su götürmez bir deneyi sunmaktadır: türkiye'de mustafa kemal'in katı ve dahiyane eseri, kasım'ın ırak'taki söylemi sert hareketi, nasır'ın mısır'daki inatçı uğraşı, tunus'ta burgiba'nın becerikli ve bilgece çabası. cinsleri ve vurguları ne olursa olsun, ıslahatçıların karşısına çıkan engeller hep aynıdır. bütün bu ıslahat hareketleri, islam uygarlığının sözde tabularının çoğunu geriletmişlerdir. bu konuda yanılgıya hiç yer bırakmayan test, her şeyden önce, zemin kazanmakta olan kadın özgürleşme hareketidir. çokeşliliğin yok olması, kocanın karısını tek yanlı boşamasına sınır getirilmesi, peçenin kalkması, kadınların üniversitelere ve kültüre girebilmeleri, çalışabilmeleri, oy verebilmeleri; bütün bu ayrıntıların muazzam sonuçları olmuştur.
bunlar, ıslahatçılığın baştan kaybedilmiş bir dava olmadığını; ama ona kararlı savunucular ve mücadelecilerin gerektiğini kanıtlamaktadır. mücadele çok yönlü olacaktır. tehlike, söylem içi ve dışı itibariyle dramatize edilen siyasal güncelliğin kolaylıkları ve gereklerinin cazibesi nedeniyle, ıslahatçılığın sapmasına izin vermek olacaktır.
islam alemi, biraz utançla üçüncü dünya adını verdiğimiz, yaşayan insanlarının şu cehenneminin veya şu tarafının içine, gerileye gerileye girmiştir; çünkü eskiden hiç kuşkusuz nisbeten daha iyi bir konumda olmuştur. az veya çok geç; ama net olan bu gerileme, 19. yüzyılda islam aleminin aşağılanmasına, acı çekmesine, sonra da yabancı egemenliğinin genelleşmesine neden olmuştur. bir tek türkiye ortak kaderin dışında kalacaktır. mustafa kemal paşa ve onun gösterdiği ani ve parlak tepki (1920-1938), bu bağımlı olmama durumundan kaynaklanmıştır. bu tepki, daha sonraki ulusal kurtuluş hareketlerinin örneği olacaktır.
islam alemi bugün hemen hemen kurtulmuş durumdadır. fakat bağımsızlığını kazanmak başka bir şey, dünyaya ayak uydurmak ve geleceğe huzur içinde bakabilmek daha başka bir şeydir.
islam alemi zirvesine 8.-12. yüzyıllar arasında ulaşmıştır. islamiyetin liderlik konumunu 13. yüzyılda kaybettiği aşikardır. fakat çok tehlikeli olan hız kaybı ancak 18. yüzyılda başlamıştır. islamiyetin kaderi, bugün azgelişmiş denilen birçok devletinki gibi olmuştur; bunlara azgelişmiş denilmesinin nedeni, dünyayı makine hızında ilerletme yeteneğine sahip ilk devrim olan endüstri devrimini ıskalamış olmalarıdır.
islamiyet, bu aşikar başarısızlıktan ötürü, uygarlık olarak sona ermemiştir. yalnızca, maddi düzlemde avrupa'nın iki yüzyıl gerisine düşmüştür; ama ne yüzyıllar!
fethedilen ülkelerdeki yönetim mekanizmaları yerlilerin elinde kalmıştır. sanat, cami yapımında bile ilhamını helenistik dönemden almaktadır. merkezi avlular, sütunlar, kemerler, kubbeler bizans tarzını sürdürmektedir. hristiyanlığın çan kulesini hatırlatmakla birlikte, bir tek minare özgündür.
gaston wiet: işgal edilen ülkelerin halkları yaşama biçimlerini rahatsız edilmeden sürdürmüşlerdir; ama vergilerin büyük bölümünü sağladıklarından ötürü özen gösterilen, üst düzeyden bir hayvan sürüsü gibi muamele görmüşlerdir.
müslümanlar en çok yeniliği bilim alanında getirmişlerdir. trigonometri ve cebir alanındakileri saymak yeterlidir. trigonometri alanında, sinüs ve tanjantı icat etmişlerdir. bilindiği üzere yunanlılar açıyı çemberin kirişinden hareketle ölçebiliyorlardı; sinüs, bu kirişin yarısıdır. muhammed ibn musa, 820 yılında ikinci dereceden denklemlere kadar giden bir cebir kitabı yayımlamıştır. 16. yüzyılda latinceye çevrilen bu eser, batı'nın çıraklık kitabı olacaktır. müslüman cebirciler, daha sonra dördüncü kuvvetten denklemleri çözeceklerdir.
aynı şekilde, coğrafyacı-matematikçileri, astronomi gözlemcilerini ve bunların aletlerini -özellikle usturlap-, batlamyus'un açıkça ortada olan hatalarını düzelterek enlemler ve boylamlar konusundaki, mükemmel olmasa da, harika ölçümlerini kutlamak gerekir. öğrenci değil de hoca olsalar bile, bu insanlara, optik, kimya (alkolün damıtılması, iksir yapımı, sülfirik asit elde edilmesi), eczacılık (batı'nın kullanacağı ilaçların yarıdan fazlası islam aleminden gelmiştir: sinameki, ravent, demirhindi, kusturucu ceviz, kırmızböceği, kafur, şuruplar, yakılar, pomatlar, merhemler) alanlarında çok iyi notlar verelim; tıp konusundaki bilgileri de batı'nınkinden tartışmasız bir şekilde üstündür. mısırlı ibn el-nefis, keşfi kullanılmadan kalmış olmasına rağmen, küçük kan dolaşımını, akciğer dolaşımını michel servet'ten üç yüzyıl önce ortaya koymuştur.
felsefe alanında, zaman ve mekan içindeki yeri belirlenmesi gereken, uzun süreli bir düşünce akımı söz konusudur. bu akımı beş esaslı düşünüre indirgeyeceğiz: kindi, farabi, ibni sina, gazali, ibn rüşd. ibni sina ve ibn rüşd bunların en ünlüleridir ve en önemlileri hiç kuşkusuz ibn rüşd'dür. çünkü avrupa üzerinde büyük yansımaları olmuş ve averroisme denilen -ibn rüşdçülük- bir akım bu etkilerden kaynaklanmıştır.
farabi, kuşkusuz ruhun ölümsüzlüğüne inanmamaktadır. buna karşılık ibni sina, buna inanmakta; ama bedenlerin yeniden hayata döneceklerine inanmamaktadır; oysa kuran bunun böyle olacağını bildirmektedir. ruh, ölümden sonra kendi evrenine, bedensiz varlıklar evrenine geri döner. bu durumda, mantıken bireylere ceza veya ödül yoktur. ne cennet ne de cehennem vardır. tanrı, bedensiz varlıklar, ruhlar, ideal dünyadakiler, madde bunların karşısında bozulmaz ve ebedi niteliktedir. ebedidir; çünkü "ne hareketten önce hareketsizlik ne de hareketsizlikten önce hareket vardır. her hareketin nedeni, daha önceki bir harekettir." [via ernest renan]
kindi, henüz hiçbir fırtınanın çıkmadığı dinsel sularda seyretmektedir. ibni sina hiç tartışmasız idealisttir. ibn rüşd bir kıyamet günü filozofudur. imanın, geleneğin savunucusu olan gazali, ilk müslüman ilahiyatçıların inatçı skolastiklerini kendi hesabına geçirmiştir; aristotelesçi felsefeyi bilmezden gelmeyi, hatta yok etmeyi istemektedir; çünkü düşüncesi onu çok farklı bir yola, mistisizmin yoluna yöneltmektedir. bu dünyayı terk etmekte, "tanrı delileri" denilen ve akla dayalı olmaktan çok mistik olan bir imana mensup sufilerin, beyaz yünlüden abalarını giymektedir.
kurtubalı hoca ibn rüşd ise, aristoteles'in eserlerinin yayıncısı ve sadık yorumcusudur. onun yunanca eserlerini arapçaya eksiksiz ve sadıkane çevirmiş ve kendi yorum ve katkılarını eklemiştir. bu metin ve şerhler toledo'da arapçadan latinceye çevrilerek avrupa'ya yayılacak, burada 13. yüzyılın devasa devrimini harekete geçirecektir.
çoğu zaman sanıldığının aksine islam felsefesi gazali'nin sert ve umutsuz darbeleriyle hemen ölmemiştir. fakat bu felsefe ve islam bilimi 12. yüzyılda gene de ölecek ve meşaleyi batı devralacaktır.
islam alemi yalnızca fakir, narin bir tarıma, ekonominin ortasına adeta paraşütle indirilmiş felçli bir endüstriye sahiptir ve bunlar fazlasıyla hızlı çoğalan ve çok ağır aksak bir nüfusun toplam kitlesini ayağa kaldırmaktan acizdirler. ayrıca, her toplum gibi, islam toplumu da, az sayıda; ama sırf bu yüzden çok güçlü olan kendi ayrıcalıklarına sahiptir. inançlar veya gelenekler, yemen gibi gerçekten orta çağda kalmış, iran gibi feodal veya petrole rağmen veya onun yüzünden köhne kalmış suudi arabistan gibi toplumların sürmesinden çıkarı olan bu ayrıcalıklıların suçlarını örtmekten başka bir şeye yaramamaktadır.
bu güçlüklerin karşısında, ıslahatçıların çabaları su götürmez bir deneyi sunmaktadır: türkiye'de mustafa kemal'in katı ve dahiyane eseri, kasım'ın ırak'taki söylemi sert hareketi, nasır'ın mısır'daki inatçı uğraşı, tunus'ta burgiba'nın becerikli ve bilgece çabası. cinsleri ve vurguları ne olursa olsun, ıslahatçıların karşısına çıkan engeller hep aynıdır. bütün bu ıslahat hareketleri, islam uygarlığının sözde tabularının çoğunu geriletmişlerdir. bu konuda yanılgıya hiç yer bırakmayan test, her şeyden önce, zemin kazanmakta olan kadın özgürleşme hareketidir. çokeşliliğin yok olması, kocanın karısını tek yanlı boşamasına sınır getirilmesi, peçenin kalkması, kadınların üniversitelere ve kültüre girebilmeleri, çalışabilmeleri, oy verebilmeleri; bütün bu ayrıntıların muazzam sonuçları olmuştur.
bunlar, ıslahatçılığın baştan kaybedilmiş bir dava olmadığını; ama ona kararlı savunucular ve mücadelecilerin gerektiğini kanıtlamaktadır. mücadele çok yönlü olacaktır. tehlike, söylem içi ve dışı itibariyle dramatize edilen siyasal güncelliğin kolaylıkları ve gereklerinin cazibesi nedeniyle, ıslahatçılığın sapmasına izin vermek olacaktır.
islam alemi, biraz utançla üçüncü dünya adını verdiğimiz, yaşayan insanlarının şu cehenneminin veya şu tarafının içine, gerileye gerileye girmiştir; çünkü eskiden hiç kuşkusuz nisbeten daha iyi bir konumda olmuştur. az veya çok geç; ama net olan bu gerileme, 19. yüzyılda islam aleminin aşağılanmasına, acı çekmesine, sonra da yabancı egemenliğinin genelleşmesine neden olmuştur. bir tek türkiye ortak kaderin dışında kalacaktır. mustafa kemal paşa ve onun gösterdiği ani ve parlak tepki (1920-1938), bu bağımlı olmama durumundan kaynaklanmıştır. bu tepki, daha sonraki ulusal kurtuluş hareketlerinin örneği olacaktır.
islam alemi bugün hemen hemen kurtulmuş durumdadır. fakat bağımsızlığını kazanmak başka bir şey, dünyaya ayak uydurmak ve geleceğe huzur içinde bakabilmek daha başka bir şeydir.
Kategori:
.monolog,
#din,
#islam,
#tc,
#türkiye,
atatürk,
ernest renan,
fernand braudel,
gaston wiet
10.12.2010
uygarlıkların grameri
fernand braudel
uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.
geçmişi, tekrarlanması olanaksız yüce olayların ve eşi bir daha gelmeyecek yüce kişilerin mucizelerinin bir toplamı olarak göstermek, sonunda eğitimden geçenlerin çoğunun geçmişi bir kader olarak algılamalarına yol açar; bu da bugünü itirazsız yaşama ve yaşatma ortamının hazırlanmasına önemli bir katkıda bulunur.
islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.
"zihnini serbest bırak ve bir dağ çağlayanının içindeki bir top gibi ol." [zen]
türk egemenliği, balkanlar ve yakın doğu'da aşikar bir maddi refah ve hızlı bir nüfus artışıyla çakışmıştır. istanbul'un 1453'teki nüfusu herhalde 80 bindir. 16. yüzyılda asıl istanbul, pera ve üsküdar'ın toplam nüfusu 700 bindir. bütün büyük kentler gibi, çok büyük bir lüksle korkunç bir sefaleti bir arada barındıran bu başkent, osmanlılar döneminde ışıklarını uzaklara saçan, süleymaniye gibi muazzam camilerin planlarını ihraç eden bir imparatorluk uygarlığının haset edilen modellerini sağlamıştır.
jacques berque: hem araplar hem de yahudiler tanrının halklarıdır. aynı anda tanrının iki halkı; bu, diplomatlara ve genel kurmaylara çok fazla gelmektedir. bu bitmez tükenmez çatışma, her ikisi de ibrahim'den türeyen, aynı tektanrıcılıktan ötürü soylu hale gelen hasımların birbirleriyle yeğen olmalarından kaynaklanmaktadır.
araplar ve yahudiler, batı karşısında zıt yollar izlemişlerdir. yahudiler, diaspora'da batılıların tekniklerini kaptıkları kadar, kendi cemaat ülkülerini de korumuşlardır. kendi topraklarında kalan araplar ise, istilaya uğramışlar, çözülmüşler, kabaca kendileri olarak kalma ayrıcalığına veya talihsizliğine uğramışlardır. bugünkü olanakların eşitsizliği, davranış ve söylem zıtlaşması buradan kaynaklanmaktadır.
"yolundaki bütün engelleri temizle. eğer yolunun üstünde buddha'ya rastlarsan buddha'yı öldür. atana rastlarsan atanı öldür. annene ve babana rastlarsan anneni ve babanı öldür. akrabana rastlarsan akrabanı öldür. kendini ancak böyle kurtarabilirsin. prangalarını ancak böyle kırabilir ve özgür olabilirsin." [zen]
"islam, marksizme, hristiyanlıktan daha zorlukla direnecektir; çünkü dünyevi ile ruhaniyi henüz ayıramamaktadır. ruhani alan, komünistleşmiş müslüman bir toplumun teknikçi maddileşmesi ile birlikte hareket etmeye daha kolaylıkla eğilimlidir."
uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.geçmişi, tekrarlanması olanaksız yüce olayların ve eşi bir daha gelmeyecek yüce kişilerin mucizelerinin bir toplamı olarak göstermek, sonunda eğitimden geçenlerin çoğunun geçmişi bir kader olarak algılamalarına yol açar; bu da bugünü itirazsız yaşama ve yaşatma ortamının hazırlanmasına önemli bir katkıda bulunur.
islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.
"zihnini serbest bırak ve bir dağ çağlayanının içindeki bir top gibi ol." [zen]
türk egemenliği, balkanlar ve yakın doğu'da aşikar bir maddi refah ve hızlı bir nüfus artışıyla çakışmıştır. istanbul'un 1453'teki nüfusu herhalde 80 bindir. 16. yüzyılda asıl istanbul, pera ve üsküdar'ın toplam nüfusu 700 bindir. bütün büyük kentler gibi, çok büyük bir lüksle korkunç bir sefaleti bir arada barındıran bu başkent, osmanlılar döneminde ışıklarını uzaklara saçan, süleymaniye gibi muazzam camilerin planlarını ihraç eden bir imparatorluk uygarlığının haset edilen modellerini sağlamıştır.
jacques berque: hem araplar hem de yahudiler tanrının halklarıdır. aynı anda tanrının iki halkı; bu, diplomatlara ve genel kurmaylara çok fazla gelmektedir. bu bitmez tükenmez çatışma, her ikisi de ibrahim'den türeyen, aynı tektanrıcılıktan ötürü soylu hale gelen hasımların birbirleriyle yeğen olmalarından kaynaklanmaktadır.
araplar ve yahudiler, batı karşısında zıt yollar izlemişlerdir. yahudiler, diaspora'da batılıların tekniklerini kaptıkları kadar, kendi cemaat ülkülerini de korumuşlardır. kendi topraklarında kalan araplar ise, istilaya uğramışlar, çözülmüşler, kabaca kendileri olarak kalma ayrıcalığına veya talihsizliğine uğramışlardır. bugünkü olanakların eşitsizliği, davranış ve söylem zıtlaşması buradan kaynaklanmaktadır.
"yolundaki bütün engelleri temizle. eğer yolunun üstünde buddha'ya rastlarsan buddha'yı öldür. atana rastlarsan atanı öldür. annene ve babana rastlarsan anneni ve babanı öldür. akrabana rastlarsan akrabanı öldür. kendini ancak böyle kurtarabilirsin. prangalarını ancak böyle kırabilir ve özgür olabilirsin." [zen]
"islam, marksizme, hristiyanlıktan daha zorlukla direnecektir; çünkü dünyevi ile ruhaniyi henüz ayıramamaktadır. ruhani alan, komünistleşmiş müslüman bir toplumun teknikçi maddileşmesi ile birlikte hareket etmeye daha kolaylıkla eğilimlidir."
31.07.2010
uzun lafın kısası
ian mcewan: bir tohum ek. sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.
aslı erdoğan: sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.
cenap şahabettin: güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.
balzac: devrimizde, o dört köşe adamlara, kötülük önünde hiç eğilmeyen, doğru çizgiden en küçük sapmayı bir suç sayan o güzel iradelere her devirdekinden daha az rastlanıyor.
fernand braudel: uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.
ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.
fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile hakikatin söylenmesi gerekiyor.
juli zeh: doğru olanı sürekli tekrarlamak bir insanın vatanına sunabileceği en büyük hizmettir.
irvin yalom: zirveye tırmandım ve tepedeki bu noktadan aşağıda neler olduğuna baktığımda gördüğüm şey yalnızca çürümeden ibaret.
muriel barbery: inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!
pierre assouline: hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.
simone de beauvoir: insanlar kendilerini biraz fazla ciddiye alırlar. aslında ne davranışlarımızın ne de dünyanın öyle pek bir ağırlığı vardır. hafif, dayanıksız bir dünya bu işte!
aslı erdoğan: sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.
cenap şahabettin: güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.
balzac: devrimizde, o dört köşe adamlara, kötülük önünde hiç eğilmeyen, doğru çizgiden en küçük sapmayı bir suç sayan o güzel iradelere her devirdekinden daha az rastlanıyor.
fernand braudel: uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.
ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.
fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile hakikatin söylenmesi gerekiyor.
juli zeh: doğru olanı sürekli tekrarlamak bir insanın vatanına sunabileceği en büyük hizmettir.
irvin yalom: zirveye tırmandım ve tepedeki bu noktadan aşağıda neler olduğuna baktığımda gördüğüm şey yalnızca çürümeden ibaret.
muriel barbery: inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!
pierre assouline: hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.
simone de beauvoir: insanlar kendilerini biraz fazla ciddiye alırlar. aslında ne davranışlarımızın ne de dünyanın öyle pek bir ağırlığı vardır. hafif, dayanıksız bir dünya bu işte!


