27.2.18

uzun lafın kısası

karl marx: lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz.

vasili grossman: savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

simone de beauvoir: biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir. bir erkeği yeterince tanımanın en iyi yolu yatakta beraber olmaktır.

stendhal: bana göre tiranlar hep haklıdır; asıl onlara boyun eğenlerdir gülünç olan.

kellner/ryan: kendi benliğini çoğaltmaya dönük yaratıcı uğraşların sağlayacağı özsaygıdan yoksun bırakılan kişi, militarizm ve milliyetçilik gibi ikame metaforlarla değerlilik duygusunu yerine koymaya çalışacaktır.

victor hugo: tek gözlü biri bir körden daha kusurludur; neyinin eksik olduğunu bilir.

charles dickens: dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kişidir.

halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim; fakat milliyetçiliğin ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya götürdüğünü, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

20.2.18

çılgın bir ihtiyarın güncesi

junichiro tanizaki

kudretsiz de olsa bir tür cinsel yaşamı oluyor insanın.

benim zevkime uygun, eşit çekicilik ve güzellikte iki kadın var diyelim. a: iyiliksever, dürüst ve sempatik; b: kötü bir insan, zeki bir yalancı. şimdi hangisinin bana daha çekici geleceğini sorsanız, eminim şu günlerde b'yi yeğlerim. ama güzellikte b de en aşağı a kadar olmalı. güzelliğe gelince, kendimce beğenilerim vardır. bir kadının yüzü ve gövde biçimi tam kıvamında olmalı. özellikle beyaz, ince bacaklı ve zarif ayaklı olmalı. bütün bunlar ve öbür özellikleri eşit diyelim, o zaman kötü karakterliyi yeğlerim. en çok beğendiğim kadınlar suratlarında gaddarlık belirtisi olanlardır. öyle bir belirti görünce içten de gaddar olabileceğini düşünürüm ve öyle olmasını isterim.

gerçekten kötü bir kadın bulabilseydim ve onunla yaşayabilseydim -hiç olmazsa onunla bir arada olabilseydim, onunla yakın ilişkilerim olabilseydi- ne mutlu olurdum.

"gururlu." hangi kadın bir sevgili bulacağını söylese erkekler aynı şeyi söylerler.

tomiyama seikin gibi birisinin, "seher vakti ay"a benzer bir şey söylemesini isterim. sesi kulaklarımda: kıyıdaki çamların arasından yarı gizli ay denize doğru batar, düşler dünyasından sıyrılıp cennetin dupduru pırıltısına kavuşmak için.

meiji kadınlarının yalnızca güzel olanları değil, hemen hepsi güvercin yürüyüşlüdür.

bir erkeğin ağlamasının utanç verici bir şey olduğunu da bilirim; ama gözlerim yine de hemen yaşarıverir, en küçük bir nedenle yaşarıverir. her zaman bu durumu gizlemeye çabalamışımdır. gençliğimden bu yana kötü insan rolü oynamaktan hoşlandım. karıma sürekli kırıcı şeyler söylerim; ama burnunu çekmeye başlayınca sinirlerim yatışır. zayıf noktamı anlamaması için elimden geleni yaparım. aslında, duygusal ve gözyaşlarını tutamayan bir insan olmama karşın, gerçek yapım aşırı düzeyde soğuk ve sapkındır. işte böylesine bir yaşlı adamım ben; yine de saf ve temiz bir çocuk böylesine sevgi gösterince gözlüklerimi buğulamadan edemem.

boğulup ölmek üzere olduğum bir anda, yabancı bir hastane yatağında, istediğince ünlü olsun bir ortopedi cerrahı, bir anestezist, bir radyolojist ve benzerlerince çevrili olmak istemem. bu gergin hava bile beni öldürmeye yeter de artar. güçlükle solurken, soluk alıp verirken, yavaş yavaş bilincini yitirirken, insanın soluk borusuna bir tüp takılması nasıl olur ki? ölümden korkmuyorum; ama acı çekmeyi, kıvranmayı ve korkutucu şeyleri istemiyorum.

kağıt ev

carlos maria dominguez

kitaplar insanların kaderlerini değiştirir.

hiçbir şey temsilinin dışında vuku bulmaz. herkes istediği temsili seçme hakkına sahiptir.

sıradışı bir durum olduğunda insanlar her zaman bir şeyler uydururlar ve o saatten sonra neyin gerçek neyin kurgu olduğunu bilmek tam anlamıyla mümkün değildir artık.

canlıların dünyası kendi içinde yeterince mucize ve gizem barındırır. bu mucizeler ve gizemler öylesine açıklanamaz bir şekilde duygularımızı ve zihnimizi etkiler ki, hayat mefhumunu neredeyse efsunlu kılar.

kitap müptelalarını, parşömen misali derilerinden anlayabilirsiniz.

çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana. oysa orada kalmaya devam ettikleri sürece onları birbirlerine yamadığımızı zannederiz.

üstlerinde gün, ay ve yıl yazan sayısız kitap gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri. başkaları ise ödünç vermeden önce adlarını yazarlar ilk sayfaya, teslim edecekleri kişiyi defterlerine kaydedip bir de tarih atarlar yanına. tıpkı kütüphanedekiler gibi damgalı kitaplar gördüm, yahut içlerine sahiplerinin kartları yerleştirilmiş olanlar.

kimse bir kitap kaybetmek istemez. bir daha okumayacak olsak da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz. nihayetinde, kütüphanenin boyutu önemlidir. bedbaht bahaneler ve sahte mütevazılıklarla sergilenirler gözler önüne, serilmiş devasa bir beyin misali.

sırf ziyaretçilerinin kütüphane raflarındaki kitaplara hayran hayran bakabilmeleri için mutfakta kahve hazırlama işini kasten uzatan bir filoloji profesörü tanıdım. mevzunun tamamlandığını düşündüğü an elinde tepsi ve yüzünde tatminkâr bir gülümseme ile girerdi salona. biz okurlar, sadece eğlence amaçlı olsa bile, arkadaşlarımızın kütüphanesini gözleriz. bazen sahip olmadığımız ama okumak istediğimiz bir kitabı bulmak için yaparız bunu, bazense karşımızdaki hayvanın ne ile beslendiğini öğrenmek için. bir meslektaşımızla salonda otururken odadan şöyle bir çıkar ve döndüğümüzde onu kitaplarımızı koklarken buluruz.

fakat an gelir, ciltler görünmez sınırlarını aşarlar ve o eski gurur müşkülpesent bir yükümlülüğe dönüşür; çünkü mekan her zaman sorun olacaktır.

bir okur zaten var olan bir yolda ilerleyen bir yolcudur. ve bu yol sonsuzdur. ağaç kaleme alınmıştır çoktan; taşı ve dalı kıpırdatan rüzgâr, bu dala duyulan özlem ve gölgelerini yasladıkları sevda.

borges'in bir cümlesinin yarısını çalayım: kütüphane zamana açılan bir kapıdır.

11.2.18

hayat ve sanat üzerine *

ray bradbury

erken yaşta, bir şey istiyorsan onun peşinden gitmen ve onu alman gerektiğini keşfettim. çoğu insan hiçbir yere gitmiyor ve hiçbir şey istemiyor; o yüzden de hiçbir şey elde edemiyor.

10-12 yaşlarındayken yazar olma hayali kurmaya başladım ve hayatımın geri kalanı o çocukluk dönemindeki şeye uygun olarak kendimi şekillendirmekle geçti. hayal kurmak benim için çok yaratıcı bir şey.

hayal kurma yeteneği hayatta kalma yeteneğidir. hayal kurma yeteneği büyüme yeteneğidir. 10-13 yaş ve üzeri kız ve oğlan çocukları günlerinin önemli bir bölümünde veya özellikle uyumadan önce geceleri kendilerinin başka bir şey olduklarının hayalini kurarlar. yani daha çocukken kendinizi başka şekillerde hayal etmeye başlarsınız. sonra geleceğe doğru ilerlersiniz ve o şekle uygun olmaya çalışırsınız.

bir oğlan çocuğu her zaman söyleyeceklerinin kendisinden büyük olanın sözlerinden daha önemli olduğunu hayal eder. tam tersinin doğru olduğunu daha sonra keşfeder.

üniversiteye hiç gitmedim. yazarlar için üniversiteye inanmam. çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. pek çok profesörün çok dik kafalı, çok züppe, çok entelektüel olduğunu düşünüyorum. entelektüellik yaratıcılık için çok büyük bir tehlikedir. korkunç bir tehlikedir; çünkü kendi temel doğrunuza sadık kalmak yerine bir şeyleri rasyonalize etmeye ve sebepler uydurmaya başlarsınız. kimsin sen, nesin sen, ne olmak istiyorsun gibi.

25 yıllık daktilomun üstünde "düşünme!" diye bir not var. daktilo başında asla düşünmemelisiniz, hissetmeniz gerek. entelektüelliğiniz her zaman o hislerin içinde gömülüdür zaten. daktilonun başında değilken pek çok düşünce toplamışsınızdır zaten. daktilonun başında ise yaşamanız gerekir. bir deneyim yaşıyor olmalısınız.

düşünürken yaptığınız en kötü şey yalan söylemektir. yaptığınız şeyler için aslında doğru olmayan sebepler uydurabilirsiniz. yaratıcı bir insan olarak yapmaya çalışmanız gereken şey kendinizi şaşırtmak, gerçekte kim olduğunuzu bulmak ve yalan söylememektir; her zaman doğruyu söylemektir. ve bunu yapmanın tek yolu oldukça etkin, çokça duygusal olmak ve kendinizden kurtulmak, nefret ettiğiniz ve sevdiğiniz şeylerin listesini yapmak ve bunlar hakkında yoğun hislerle yazmaktır. yazıp bitirdikten sonra üzerine düşünebilirsiniz. sonra işe yarar mı yaramaz mı veya bir şey eksik mi diye bakabilirsiniz. şayet bir şeyler eksikse geriye döner, yeniden duygusal süreçten geçirirsiniz. hepsi bir bütünün parçası.

düşünmenin hayatımızdaki yeri düzeltici olmalıdır, düşünmek hayatımızın merkezinde olmamalıdır. hayatımızın merkezinde "yaşamak" olmalıdır. var olmak, çevremizde bizi tutan düzelticilerle birlikte merkezde olmalıdır. tıpkı derimizin etimizi ve kemiğimizi bir arada tutması gibi. oysa cildimiz yaşam denilen şeyin damarlarımızda pompalanan kan olduğunun farkında değildir. duyumsama, hissetme ve bilme yeteneğidir bu ve entelektüellik beyne bu konuda pek yardımcı olmaz. yaşama işiyle uyum içinde olmalısınız.

shakespeare'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. gerard manley hopkins'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. dylan thomas'ı seviyorum; oysa yazdıklarının yarısını anlamıyorum bile. ama kulağa hoş geliyor, bir şeyler çağrıştırıyor. bununla ilgili bir örnek vereyim:

20 yıl önceydi sanırım, kızlarımdan biri 4 yaşındaydı. salona girmiştim. bir dylan thomas kaydı çalıyordu. sanırım karımın çaldırdığı kaydı 4 yaşımdaki kızım bulmuş ve çaldırmıştı. ben de odaya girdim. kızım kaydı gösterdi ve şöyle dedi: "ne yaptığını biliyor." harika bir şey bu. mantıkla düşünmek değil, duygusal bir tepki vermektir.

duygu yoksa harika bir sanat da ortaya çıkamaz. duygu eksikse unutun gitsin, bir sanatçı olarak başarılı olamazsınız.

insanı harekete geçiren bir sevgi var. shakespeare'e karşı tutku var, mantıkla düşünmek değil. öğretmenim kendi yuvama gitmeyi, hissetmeye ve anlamsız sözcüklerle konuşmaya cüret etmemi, dili tekrar kullanabilmemi, insanların ilgisinin bende kalacağını ümit etmeyi ve senaryo hakkında endişelenmememi öğretti. çünkü hamlet oyununa hamlet'in babasını kimin öldürdüğünü bulmak için gitmezsiniz. olay bu değildir. olay, aparları dinlemektir.

sanatta her şey söylemdir. tüm o büyük romanları okuma sebebiniz senaryoları değildir, felsefi söylemleridir. ernest hemingway'in veya steinbeck'in veya faulkner'in veya canınız kimi istiyorsa onun kim olduğunu anlamak için okursunuz. ama her zaman ana drama ile ilgisi olmayan bir söylem vardır.

daktilo bir ruh çağırma tahtası olmalıdır. elleriniz onun üzerinde kaymalı ve kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri ortaya çıkarmalıdır.

kütüphaneyi tıpkı anlattığım yaratma sürecine benzer bir şekilde kullanırım. bir yazar olarak, okunacaklar listesiyle gitmem oraya. körlemesine giderim, raflara uzanırım, kitapları indirir ve açarım ve ona hemencecik aşık olurum. hemen aşık olmazsam kitabı kapatırım, rafına geri koyarım, başka bir kitabı bulurum ve ona aşık olurum. bu hayatta sadece aşkla ilerlemek mümkündür.

görüyorsun ya, duygusal bir şey bu. insanları tamamen canlı olmayı, sonsuza dek yaşamayı veya yaşamdan sonra gelecek şeyi isteyecekleri şekilde ateşlemek zorundasınız. ve duygular vasıtasıyla bundan sanat ve hayatta kalma yetisi doğar, ne olduğunun bir önemi yoktur. dünya sizi ezebilir ve gerçeklerle yere serebilir de. betonun içinden çıkarsınız ve lanet olsun dersiniz, ben bir ot parçasıyım ve yaşayacağım.

duygularının zirvesinde yaşamayan insanları anlayamıyorum. sürekli coşkularıyla, neşeleriyle, yaratıcılıklarıyla yaşamamalarını anlayamıyorum. bunların seviyelerinin hiç önemi yok. matematikçisiniz ve rakamları mı seviyorsunuz? harika. anlamıyorum ben, rakamlarla aram hiç iyi olmadı. ama sen seviyorsan ve bana sevdiğini söylüyorsan.. oğlum, çok şanslısın! hangi alan olduğu umrumda değil. ve herkes için bir alan vardır.

tamamen sevdiğiniz işi yapmadıkça hayatın yaşamaya değer olduğunu sanmıyorum. yataktan kalkıp hemen o işe koyulmak istemelisiniz. vasat işler yapıyorsanız, sırf zamanı dolduracak işler yapıyorsanız hayat gerçekten yaşamaya değer değildir. intihar etmenizi öneririm.

* via ümid gurbanov | youtube

6.2.18

iki sevda

nabizade nazım

hayalim iki güneşin doğuşuna kaynaklık etti. biri doğudan çıktı, diğeri batıdan göründü.

biri bilgilerimin kaynağıdır, diğeri ilhamlarımın çıktığı yerdir.

birisi parlak güneştir, diğeri parlak aydır.

birisi batmaya hazırlanıyor, diğeri doğmaya başlıyor.

ikisinin de yaradılışı, parlaklığı, sefası çeşitlidir. göz alan renklerinin kaynaşması öyle bir cennet manzarası gösteriyor ki, firdevsi dahi tasvir etmede aciz kalır.

birisi acı çeken bir ışıktır ki elemli titreyişleri gönüllere sıkıntı verir, diğeri karanlığı seven bir ışık gibi garip katlanışlarıyla fikirlere azap verir.

birisi tutulmuş güneş gibi o donuk, o sarımtırak rengiyle hayale hüzün getirir, diğeri gölgelenmiş bir ay gibi o karanlık, o korkunç manzarasıyla hafızayı dağıtır.

birisi bir ejderdir, hürriyeti yutar. diğeri bir cehennemdir, kudret ve değeri yakar.

ah önümde dalgalı bir ateş denizi. arkamda büyük bir dev takip ediyor. yerler, gökler ateş içinde.

milyonlarca cehennem meleği ellerinde azap kamçıları her yerde üzerime saldırıyorlar.

kaçacak yer yok, her yerde ismimi işitiyorum. her yerde aksimi görüyorum.

ah! her yerde o iki afet! her yerde o iki ateş! her yerde o iki ejder! her yerde o iki şeytan!

aklımı perişan ediyorlar, sabrımı tutuşturuyorlar, beynimi sokuyorlar, beni dehşete düşürüyorlar.

5.2.18

türk medyası

turhan ılgaz

türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmiş bir medyaya sahiptir. bu medya, tekelleşmiş bir medyadır.

bu medya, sorgulayan entelektüelleri pek az; ama salık veren, yol gösteren, dikte eden aydınları veya yarı aydınları epey çok olan bir ülkede, kültürün esasen son derece küçümen alanını, etkilemenin de ötesinde, işgali altında tutabilmektedir.

bu medya, bilimin daha da küçümen alanını bütünüyle yok sayabilmekte, onu kamudan soyutlayabilmektedir.

nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli alanını, muhteşem bir iş birliği (hatta suç ortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir.

böylece tek tek insanları ve giderek bütün bir toplumu kullanabilmekte (manipüle edebilmekte); bir yandan çetelerle savaşan robin hood görüntüsü verip bunun propagandasını yaparken, bir yandan da çeteleri yaratan düzen işlevinde ve onun içinde var olmaktadır.

çünkü -ve bourdieu'nün felsefe kökenli sosyoloji uzmanlığının olanca yetkinliği ve yetkisiyle gösterdiği üzere- medya alanında, başka alanları ve o alanların insanlarını ya da kamuoyunu en çok kullanan (manipüle eden) kişi, program, ya da kurumlar, genel mekanizmanın işleyiş mantığı gereği, aslında en fazla kullanılanlar (manipüle edilenler) olmaktadırlar. tehlike de işte buradadır. medya, liberal batı demokrasisini, yeryüzünde gelmiş geçmiş en tümel ve en mutlak totalitarizm haline getiren bir katalizör olup çıkmıştır.

öyle bir çağda yaşıyoruz ki, insanı insan yapan değerlerin korunması, insanın özgür bir birey olarak var olabilmesi, ancak ve ancak medyanın klişeleştirilmiş şartlandırmalarına başkaldırabilmekle mümkün olabilir.

dinlerin kökeni

raoul vaneigem

tanrılar ve din adamları surların toz, duman, çamur ve kanından doğdular.

ilahi kudret, ekonominin insanı yaşamdan koparıp çalışmaya indirgediği anda insanın mahkum olduğu güçsüzlükten doğmuştur. evrenin yaratıcısı, insanın efendisi ya da kaderinin tek buyurucusu bir tanrı fikri, özgül anlamda insani gerçek güç olan yaratıcılığın çalışma zorunluluğu nedeniyle yolundan saptırıldığı bir sistemin dalaveresidir.

toplayıcı uygarlıkların peşinden kâr ve iktidar arayışının egemenliğindeki bir uygarlık geldi. toprağın kârlılığına köle olmak göğün tiranlığının temeli oldu, din adamlarından ve krallardan oluşan it kopuk takımını doğurdu.

mitik manzaralar ne kadar çeşitli olsa da din, yok olmuş paleolitik toplumların belli belirsiz anısı ile yeryüzü varlığının ötesinde bulunan ve savaşçı kralların muzaffer ölümünün büyük kapısını açtığı, kölelerin sefil ölümünün ise küçük kapısını açtığı her yer ve hiçbir yer serabı arasında allak bullak edici bir kargaşayı besler.

dinler, arzuları sürgün edilmiş, zahmetle çalışan, mekanikleşmiş, ekonomikleşmiş bir bedenin mahkumu olan insanın ıstırabının, ölüme tapınmayla ve acıyı sevmekle sükuna erdiği sanal bir evrenden beslenirler.

insanın zayıflığı, kabul edilmiş bir güçsüzlükten başkası değildir, ekonomik mekanizmaların hoşnutlukla girmiş bir tevekkül halidir. semavi yalan, yeryüzünde sömürünün hakikatini imzalamakla ve buna boyun eğenlerin ödlekliğini onaylamakla yetinir.

ekonominin hakimlerinin üstlendikleri göksel vekaletin sahibi olan tanrılar, metayı per saecula saeculorum (sonsuza dek) üretmeye mahkum olan bireyin ve toplumun bağrında açılan uçurumdan doğarlar.

sahiplenme hazzın yerine geçer, iktidar da var olma erkinin yerini alır. var olmanın hazzı yerini sahip olmanın kaygı verici açgözlülüğüne bırakır. fetih tanrısı savaşçılara, din adamlarına, efendilere ve kölelere ihtiyaç duyar; onun insan varlıklarına ihtiyacı yoktur.

suç

jack london

maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır. bir adamın karısını eşek sudan gelene kadar dövüp onun birkaç kaburgasını kırması, kira ödeyecek parası olmadığı için yıldızların altında uyumasına kıyasla hafif bir suçtur. toplumun nazarında, varlıklı bir demiryolu şirketinden birkaç armut çalan bir delikanlı, durup dururken yetmişini aşkın bir ihtiyara saldıran genç yabaniden daha büyük bir musibettir. sanki çalışıyormuş gibi bir eve yerleşen genç kız o kadar tehlikeli bir suç işlemiştir ki, ağır şekilde cezalandırılmadığı takdirde, onun gibiler yüzünden bütün mülkiyet yapısı yerle bir olabilir. bu kız gece yarısından sonra piccadilly ve strand caddelerinde dolaşsa hem polis kendisine karışmayacak hem de kirasını ödemesi mümkün olacaktır.

4.2.18

saadet

filibeli ahmet hilmi

her insan, her izan ve vicdan sahibi hatta en önemsiz bir hayvan bile bu dünya ve yaratılış âleminde ihtiyaçları hissettiği andan itibaren saadet aramaya başlar. bu öyle değişmez bir kuraldır ki tabiat kanunları içinde her kanun sapmış olsa bile bu kural her şekilde bu sapma kanunundan uzaktır.

hayvanlar yaratılışlarındaki kanaat etme duygusuyla çoğunlukla göreceli bir saadet bulur. zira talepleri, zevki, düşüncesi sınırlıdır. lakin insan -insanıkamil müstesna olmak şartıyla- aradığı, istediği ve özlediği saadetin mahiyetini pek de bilmediği halde yine bilmediği bu meseleye bir had ve hudut tasavvur etmez ve tayin eylemez.

nice mesutlar vardır ki bu hırs ve tutku yüzünden mesut olmadığı zannında bulunur. kendi kendine fani hayatını cehennemi bir hale getirir. zaten en basit ve ilkel bir insanın, bir insan yavrusunun bile bitmez tükenmez bir emeli vardır.

insan, işte şu devirde her şey oldukça anlaşılmışken, anlaşılmayan bir muammadır. nedense insan yaradılışça tuhaftır; birçok şeye sahip olur, oldukça hırsı artar.

acaba saadet nedir? işte bunu bilen yoktur. en doğru tabirle dünyanın telaşesinden habersiz mecnunlar mesut sayılabilir.

3.2.18

kanayan tekne

henry miller

batan bir gemi yavaş yavaş çöker; direkler, serenler, bayraklar, armalar su üstünde dağılır. kanayan tekne ölüm okyanusunun dibinde mücevherlerle donatır kendini, pişmanlık bilmeyen çözülüşü başlar yaşamın. adsız bir yok edilmezlik olmuştur artık gemi.

gemiler gibi insanlar da batar tekrar tekrar. anılarıdır onları tam bir dağılmadan kurtaran. şairler ilmiklerini bırakırlar: dokuma tezgahlarına bakıp giden insanlara, tutunmaları için uzatılan saman saplarıdır bunlar. hortlaklar tırmanırlar su içindeki basamaklara, imgesel çıkışlar yaparlar, baş döndürücü düşüşler yaparlar; sayıları, tarihleri, olayları ezberlerler, ağır sıvıdan gaza, gazdan sıvıya geçerler. değişen değişmeleri kaydedebilecek yetenekte beyin yoktur. hiçbir şey olmaz beyinde hücrelerin ağır ağır çürümesi ve çözülmesi dışında. ama kafalarda adlandırılmamış, belirlenmemiş, sınıflandırılmamış dünyalar oluşur, parçalanır, birleşir, erir ve karışırlar durmadan. düşünceler, iç yaşamın değerli taşlarla bezenmiş yıldız burçlarını yaratan, yok edilemez ögelerdir us dünyasında. bunların yörüngelerinde yürürüz, karmaşık çizgilerini izleyerek istediğimiz gibi dolaşabiliriz; ama ele geçirmek istediğimiz zaman onların tutsağı olur, onlar tarafından yönetilmeye başlarız. dışarıdaki her şey us makinesinin yansıttığı görüntülerdir.

sınır çizgisinde oynanan sonsuz bir oyundur yaratmak; kendiliğinden ve zorlanarak, yasalara boyun eğerek. aynadan uzaklaşır insan, perde açılır. séance permanente. yalnızca "akıllarını yitirmiş" dediklerimiz. çünkü bunlar, düş kurduklarını düşlemekten vazgeçemezler. gözleri açık, aynanın karşısına geçerler ve derin bir uykuya dalarlar; anının mezarına kapatırlar gölgelerini. yıldızlar söner içlerinde, hugo'nun "güneşin göz kamaştırıcı, yırtıcı hayvanları, aşk yüzünden, kendilerini yüceliğin finoları yaparlar." dediği duruma düşerler.

2.2.18

mansur bey'den doktor mehmet efendi'ye mektup

mizancı murat

veliler çiftliği, 17 nisan 1876

kardeşim,

milli ahlakımızın güzel vasıflarını ben övdükçe, sen "daha dur, bir kere anadolu'nun içerilerine kadar gidip bir müddet otur, yabancı nüfuzunun tesirlerinden uzak kalmış kasaba ve köylerimizde yaşayan halkın ahlak ve davranışlarına dikkat et, ancak o vakit osmanlı milletinin faziletlerini öğrenmiş olacaksın." derdin. pek haklıymışsın.

her zamanki sözlerinin içinde hangisinin ciddi, hangisinin şaka olduğunu ayırt etmek güçtür. bunun için ben de şu sözlerinin aksini düşünürdüm. şimdi ciddiyet ve hakikatine tamamıyla vakıf oldum. milli ahlakı inceledikçe her gün bir başka lezzet alıyorum. hükümetçe bundan daha arzu olunacak ahlakı tasavvur edemiyorum. sadakat, kanaat, metanet, tahammül, bunlarla beraber dindarca itaat ve bağlılık.. bunlar bu derece kuvvetli olarak dünyanın hiçbir tarafında yoktur.

kara cahilliğe boğulmuştur. lakin iş bilir bir rehber şu karanlık denizde yuvarlanan mehmetlerimizi en ziyade gözü açılmış bir milletin fertlerine bile örnek olacak bir hale getirebilir.

burada açtığım mektebin üç sene zarfındaki gelişmesini görsen gözlerine inanamazsın. aslında gayem köyde imzalarını atmaya muktedir birkaç adam yetiştirmekken, bizim köy çocuklarının kabiliyet ve heveslerini görünce daha büyük arzular beslemekten kendimi alamadım. çocuklar şimdi okuyup yazdıktan başka matematik, coğrafya, tarih ilimlerinin ilk bilgilerini bile öğrendiler. bu halde ben de neye karar versem beğenirsin? köylü çocuklar için bir çeşit mahalle mektebi olacak mektebimizi ziraat mektebine çevirmeye karar verdim. sakın boş bir iddia zannetme! çocukların başarıları sebebiyle bu kararım tabii şeylerden sayılır.

şu kadar ki ben yalnız olsam, bunun yarısını bile başaramazdım. hayat arkadaşımın aklı fikri hep çocukların tahsilleriyle meşguldür. anlaşılan biz başka karı kocalar gibi rahat yüzü görmeyeceğiz. sevgimiz bile rekabet şeklinde ortaya çıkmaktadır. köy kızlarını, şehir hanımlarının gıpta edecekleri hüner ve marifetler sahibi etmeyi kurmuş. önünde küçük düşmemek için beni de erkek çocuklarının gelişmeleri hususunda çareler aramaya sevk ediyor.

mektep ziraat mektebi olunda yanında bir numune çiftliği de lazım olacak. eski mandırayı numune çiftliği haline getirdim. hollanda'dan bir çiftlik müdürü getirttim. mektep binası bitmek üzeredir. ziraat derslerine eylülde başlayabileceğiz.

şu tatlı meşguliyet içinde, az çok can sıkacak bir şey varsa, o da en ziyade teşvik ve takdirlerini beklediğimiz mahalli memurların bazı yersiz hareketlerinden ileri geliyor.

vergilerin toplanmasında güçlük çekilmekteydi ve toplama işi çoğu zaman gürültüsüz bitmezdi. vergi memurları vakitli vakitsiz ve pek çok defa köylere gelip gittikleri ve her defasında köylünün sırtından epey masrafta bulundukları için, vergilerin toplanması gibi mühim bir işi kolaylaştıracak bir tedbir bulmak fikriyle bazı teşebbüslerde bulunmuştum.

veliler'e okuryazar bir muhtar tayin ettirdim. herkesin vergisini gösteren çifte koçanlar hazırlayarak yarısını vergi sahiplerine verdim, hususi bir defter teşkil eden diğer yarısını muhtarın eline teslim ettim. zaten vergileri toptan kendim verip kazaya gönderdiğim için işime tabii kimsenin karışmaması icap ederdi.

muhtar, köylülerden her birinin vergisini ne vakit ödemeye muktedir olduğunu bildiği için vaktinde başvurarak köyün vergisini sene sonundan önce tamamen topladı ve elime teslim etti. kaza muhasebesinden öğrenildiğine göre vergilerin toplanma masrafları, herhalde yüzde altı derecesini bulurmuş. böyle olduğu halde, senesi içinde toplanamayıp ertesi yıla kalan vergi miktarı epey bir yekûn tutuyor. muhtar aralıksız olarak büyük bir kolaylıkla vergileri toplamıştır. bu hizmet için yüzde kaça razı olacağını sordum:

"yüzde bir bile çoktur, efendim. emrederlerse, padişah hizmetidir, allah rızası için de yaparız." dedi.

bütün vergiler, benim tarafımdan daha mart sonunda verilmişken, tahsildarın gelip bir haftadan beri veliler'de olduğunu ve şuna buna baskı yaparak para istemekte bulunduğunu haber alarak, sırf bu iş için köye kadar inmiştim. memura durumu anlattığım vakit, ekmeğini kesmekle kendisine gadretmiş olduğumu söyleyerek beni mahçup etmeye kalkışmasın mı?

"beyefendi, günahtır! çoluk çocuk sahibiyiz. geçineceğiz. ekmeğimizden edeceksiniz!" dedi.

cevap olarak, maaş almakta olduğunu ve verginin vezneye gönderilmesinden dolayı gelmek külfetinden ve yol masraflarından kendisini kurtardığım için müteşekkir olması icap edeceğini söyledim.

"efendi! yüz elli kuruşla bu gurbet elde ben ne yaparım? vergi almak üzere biz köylere geldiğimiz vakit paradan olmayız. bilakis her gelişimizde para kazanırız. bizi geçindiren maaş değildir, bu gibi gelirlerdir. toplanan veriler ne kadar az olur, biz de köye ne kadar çok gelmeye mecbur bulunursak, biz tahsildarlar o nispette istifade ederiz. hele zamanında ödenmeyen vergiler bizim velinimetimizdir. en dar vaktinde köylüye gelirsin, baskı yaparsın, öküzünü satacağını söylersin. sonunda pazarlığa girişirsin. üç ay sonra vergisini almak üzere geleceğini bildirerek, verginin miktarına göre bir iki mecidiyeye razı olursun. üç ay sonra gelmezsin. çünkü o vakit köylüde para vardır. parasını bitireceği vakti gözetirsin. öyle bir vakitte damlarsın ki evvel bir aldınsa bu mutlaka iki almanın yolunu bulursun. efendi, işte bunlar olmazsa biz açlıktan ölürüz."

kardeşim! şeytanın bile aklına gelmeyecek olan şu kaideleri izah eden memur, bir sıkılma alameti bile göstermedi. beni çiftlik sahibi, köylülerden farklı, yani memurlar derecesinde bir şey bildiği için arkadaşla hasbihal edercesine bunları bana anlattı. nihayetinde de "siz de köylülerin vergilerini babanızın hayrı için vermediniz ya? elbette iki misli olarak geriye alıp kârlı çıkacaksınız. bu halde bizim hissemizi de unutmamanız lazımdır." dedi.

herifi kovdum ve kaymakama şikayet yazısı gönderdim. cevap alamayınca bir münasebetle kasabaya gittim ve kendisini gördüm. tahsildara hak vererek, onu çiftlikten kovduğumdan dolayı gücendiğini söylemesin mi?

"beyefendi! tahsildarlar fukara adamlardır, onlara ilişmemeli." dedi. sonra kaza idaresinin de bu fikirde olduğunu öğrendim.

gelirlerimizin memleketin tabii serveti ve genişliği nispetinde olmayışının hikmetini kısmen şimdi anlamaya başladım.

ah kardeşim! buralarda öğrenmekte olduğum hakikatler pek müthiştir. taşrada idare teşkilatı bazı yerlerde adeta bir sorumsuzluk ve rüşvet kumpanyası halini almıştır.

rüşvet hem apaçık bir şekilde alınıyor hem de müracaat kapısı kapalıdır. babıâli'ye yahut daha yüksek makama şikayeti duyurmak imkansızdır. haklıya hakkını verecek mahkemeler yoktur. basının cismi, ismi gibi değildir.

merkeze başvurarak şikayet cesaretini gösterenleri mahv ve perişan ediyorlar. çünkü sorup sual eden bir kimse bulunmuyor. hakları korumaya yeterli açık mahkemelerin kurulması esasına dayanan adliye teşkilatı lazımdır. hele telgrafla saray'a başvurmak için salahiyet verilmesi birçok fenalıkların önünü alacaktır.

çünkü aşağıdan yukarıya herkesin bir adamı olması, bu işlere yeltenenlerin önüne geçilmesine ve cezalandırılmasına meydan bırakmıyor. hasılı vilayetlerdeki işlerin merkezce soruşturulması ve denetlenmesi için geçici olarak olağanüstü tedbirlerin alınması lazımdır.

bu tedbirler, eğitim bütün memlekete yayılıncaya kadar devam edebilir. zira uyanmış bir halkın herhalde rüşvet ve suistimale o kadar hedef olamayacağı şüphesizdir.

1.2.18

ekinoks

turgut uyar



yazı orda geçirdik kışa gerek kalmadı
safça acemice şarkılar söylendi oyunlar oynandı
sözde sevinç haline getirildi yıllanmış hüzünler
aşklar unutuldu ve bazılarına yeniden başlandı

"insan yaşlandıkça kurtulur" demiş birisi
korkudan belki yılgınlıktan ve başka bir şeylerden

oysa yaşlandıkça bulunur mavinin en iyisi
akasya çürür tren hızlanır eller ufalır gibi
kim yitirir söz gelimi bir başkasının bulduğunu
evet kim yitirir kim bulur
herhangi bir akşam alacası değil ki bu

imdi ey kış diyorum seni de orda geçirseydik
kim düşünecekti bir kumsalda
sabahın tanıksız kendi kendine olduğunu

"oysa" diyor birisi
"sabah yeniden hatırlamadır yaşamayı"
bana kalırsa "oysa" diyenlerden hep korkmalı
"oysa ölüm var" da diyebilir aynı kişi

oysa ölüm yakın olmamalı
süzgün ve uzun şeylerden de korkmalı bana kalırsa
uzun süren devrimlerden süzgün aşklardan
ve bunlara benzeyen başka şeylerden
akasya hemen çürümeli tren birden hızlanmalı
şimdi ey kış diyorum
ne kadar sürersen sür
yaz güzeldi ve sapsarıydı
herkes doydu ve eğlendi oyunlar oynandı
oteller ve sokaklar da sapsarıydı
kimler ne konuştu ne yitirdi ne kazandı

ama bir şey vardı eksilen ya da çoğalan
kumun altında mı denizin üstünde mi masalarda mı

"dünya bir sanrıdır" diyor birisi
"belki bir sancı"

ne bırakmıştım orda sahi
mor gibi soylu bir şey mi
bir eziklik mi yoksa

herkes ne kadar da mutluydu "oysa"
ne bıraktıysam o kadar kaldı orda