william carlos williams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
william carlos williams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.01.2021

ikilem

william carlos williams


gölge ve karanlık dopdolu düşüncelerle derinleşir
yağmurla çatırtısına karşın
boş bir göğün. var mı kaçmak insanlıktan
şimdi göz boyama devri -bir kez daha
sanki kesinliği gelecek bir yaşamın
ikilemimize bir çözüm getirebilirmiş gibi: nasıl
yayımlanır ne yazdığımızla değil de ne yazmamız gerektiğiyle
olmasaydı yasalar kötüleyici doğrular karşıtı

28.02.2020

uzun lafın kısası

andre malraux:
bir ahlak anlayışına bağlı yaşamak bir dramdır hep. ister devrim sırasında olsun, ister başka zaman.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

lawrence durrell: her şeyi bilmen gerekirdi; bütün insanlar gibi her şeyi bilecek donanımla geldin bu dünyaya. ama gittikçe artan bir bozulmaya uğradın, hayallerin eski çiçekler gibi yavaşça soldu. neden, neden?

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

napolyon: toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz.

tolstoy: insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

pascal bruckner: arzu, su üstünde yüzen bir dünyadır; sallantılı, değişken.

zülfü livaneli: insanlık bir gün bu barbarlık dönemini aşacak ve canlıları öldürüp etini yiyen bizlere aşağılayarak bakacaklar.

giovanni papini: karşılığında başka bir iyilik elde edeceğini bile bile yapılan iyiliğin bir anlamı yoktur; bu sadece bir değiş tokuş, bir pazarlıktır. gerçek iyilik, kötülük umarak yapılandır.

joyce carol oates: umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

goethe: yaşamın çiçekleri yalnızca görünüştür. bu çiçeklerin çoğu hiçbir iz bırakmadan gelip geçer, pek azı meyve verir, bu meyvelerden de pek azı olgunlaşır.

26.09.2019

gizem

joyce carol oates

öfkelenmek, depresyona girmekten iyidir.

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

18.02.2016

öznellik

joyce carol oates

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

21.02.2013

seçme şiirler

william carlos williams



dünya dışıdır aşk
hiçbir şey ummaz
dünyadan
ve bu
değiştiremez dünyayı
istediği gibi

ama aşk bir yağdır gövdeyi mumyalayan
aşk baharat torbalarıdır, çok
kokulu sıvıdır fışkırtılan
baldırlara. değil mi
aşk kel kafaya sıvanırsa
saç çıkartır -ya sonra? aşk bir
bit tarağıdır

senin ölümün? -su
dökülür toprağa
su toplansa da gül yapraklarına-
ama sen? -tutacaksın hayatı gene
bir anı olarak bile olsa, bittiğinde
ender bulunur cömertlik

nefret geceden kuruludur ve gün
çiçeklerden ve kayalardan. hiçbir şey
kazanılmaz geceler cinayet üretir
demekle- eski bir yanılgıdır

tam bir amerikan kadınısın sen
ağaçtan toplanır sanırsın erkekler
aşk istiyorsun, sadece aşk! en enderi
erkek meyvenin! kırıp aç ve
taze etin aklığında
bul karşılıklı duran kahverengi tohumları

ve aşk garip
yumuşak kanatlı bir şeydir
kımıldamadan durur saçak altlarında
yapraklar dökülürken

uslarında doğrucuların
şu ölüm vraklar üst perdeden
ölüm! der bu çığlık. ölüm
dişleri arasında göğün, sanki
parlamayacaktır ateş
ve bakırı tutkunun
altında perdahlanmayacaktır. ah
seçeriz sözlerimizi fazla dikkatle
uysun diye taşlaşmış iskeletine
anlamın içindedir yaşamlar
yaşanır sadece kızma
biz alevlerden ve fırınlardan söz ederiz
gücenmişizdir
sanki bizimkisi bir başka kaderdir
içi yanmayacaktır -kaçacaktır ateşten

yıllar, görüyorum, pek çok yıl
okumak daha akıllı yapmıyor insanı

4.10.2010

çivisi çıkmış dünya

amin maalouf

zamanaşımı, hukukçuların icat ettiği bir kavramdır; halkların belleğinde, zamanaşımı diye bir şey yoktur.

her arap içinde düşkün bir kahramanın ruhunu taşır ve kendisini hiçe sayanlara karşı intikam arzusuyla yanıp tutuşur.

insanlık, evriminin günümüzdeki evresinde, tarihte eşine rastlanmayan yeni tehlikelerle karşı karşıya ve bunlar yepyeni küresel çözümler gerektiriyor; yakın gelecekte bu çözümler bulunmazsa uygarlığımızı büyük ve güzel kılan şeylerden geriye hiçbir şey kalmayacak; kaldı ki, bugüne dek, insanların farklılıklarını aşacağını, düş gücüne dayanan çözümler geliştireceğini, ardından onları hayata geçirmek adına birleşip seferber olacağını ummamızı sağlayabilecek pek az ipucu var; hatta belirtilere bakılırsa dünyanın çivisinin çıkması sürecinde ileri bir evreye gelindiği ve bir gerilemenin önüne geçmenin artık güç olduğu düşünülebilir.

bu yüzyılda herkesin kendisiyle özdeşleştirebileceği, aynı evrensel değerlerle bütün haline getirilen, insanlık serüveninde güçlü bir inancın rehberlik ettiği ve bütün kültürel çeşitliliklerimizle zenginleşecek bir uygarlık kurmayı başarırız ya da ortaklaşa bir barbarlığın içinde yok olup gideriz.

bin yıl, üç yüz yıl ya da elli yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, batı'nın kimi alanlarda hala devam eden, hatta hızlanan, göz alıcı ilerlemeler kaydettiği yadsınamaz. oysa arap alemi bugün dibe vurmuş durumda; evlatlarını, dostlarını ve aynı şekilde tarihini utandırıyor.

bir sünni militan şii ailelerin gittiği bir pazar yerini havaya uçurmak üzere bomba yüklü bir kamyonun direksiyonuna geçince ve bu katil, bazı fanatik vaizler tarafından "direnişçi", "kahraman" ve "şehit" olarak adlandırılınca, başkalarını suçlamak artık hiçbir işe yaramaz, asıl vicdan muhasebesi yapması gereken, arap alemidir. neyin savaşını vermektedir? hala hangi değerleri savunmaktadır? inançlarına nasıl bir anlam yüklemektedir?

hz. muhammed: insanların en iyisi, insanlara en çok yararı dokunandır.

ırak'ta olup biten şey, aslında, abd'nin demokrasi hayali kuran bir halka demokrasiyi getirememesidir.

cemaatçilik yurttaşlık düşüncesinin bile yadsınmasıdır ve böyle bir temel üstüne uygar bir siyasal sistem inşa edilemez. bir ulusu oluşturan çeşitli ögeleri, bir yandan her yurttaşın temsil edildiğini hissetmesi için incelikli, esnek ve örtük biçimde göz önünde bulundurmak ne kadar önemliyse; ulusu kalıcı biçimde düşman aşiretlere bölen bir kota sistemi kurmak da o kadar zararlı, hatta yıkıcıdır.

askeri bir operasyonun amaçları ne olursa olsun, onun adalet adına, uygarlık adına, tanrı ve peygamberleri adına, ezilenler adına ve elbette, meşru müdafaa ve barış aşkı adına yürütüldüğünü söylemek yeğlenir. asıl gerekçelerinin intikam, açgözlülük, fanatizm, hoşgörüsüzlük, egemen olma isteği ya da muhaliflerini susturma arzusu olduğunu söylemek hiçbir liderin işine gelmez.

batılı güçlerin yüzyıllık hatası dünyanın geri kalanına kendi değerlerini benimsetmeye çalışmaları değil, tam tersine, egemenlikleri altına aldıkları halklarla olan ilişkilerinde kendi değerlerine göre davranmaktan sürekli olarak kaçınmasıdır.

dinsel fanatizmin daha önce eşine rastlanmamış şekilde zincirinden boşanması karşısında, mandarenler de ırak'ın üstüne çullanan cani çılgınlığın kurbanı olmuşlar. felluce'de, ateşli vaizlerin etkisiyle, korku içindeki mandarenler tehdit edilerek din değiştirmeye zorlanıyorlarmış; ülkenin geri kalanında olduğu gibi bağdat'ta da mandarenler işlerinden kovulmuş, evlerinden atılmış, dükkanları yağmalanmış. zaten az olan nüfusu daha da düşmüş; 2002'de, ırak'ta olsa olsa 30.000 kadar olmalılar; 4 yıl sonraysa, nüfusu 6.000'i aşmıyor. toplulukları dağılmış, kovalanmış, altüst olmuş. artık hiçbir yerde bir araya gelemiyor, ibadet edemiyorlarmış; ölülerini nereye gömeceklerini bile bilemez hale gelmişler.

çağdaşlarımızın birçoğu öyle devletlerde yaşıyorlar ki, siyasetçiler ne dürüst bir seçimle başa geçmişler, ne saygı duyulan bir hanedandan geliyorlar, ne amacına ulaşmış bir devrimi devam ettiriyorlar ne de ekonomik bir mucizenin mimarı olmuşlar; bu yüzden de hiçbir meşruiyetleri yoktur; üstelik bütün bunlar, halkların aynı şekilde kesinlikle meşru görmediği küresel bir gücün himayesi altında sürüp gidiyor. bu saptama, özellikle arap ülkelerinin büyük çoğunluğu için geçerli. buradan hareketle, bu yüzyılın başında, akla hayale sığmaz şiddet eylemlerine kalkışan insanların bu ülkelerden çıkması rastlantı mı sadece?

halka haysiyetini geri veren kişi ona pek çok şeyi kabul ettirebilir. ondan fedakarlıklar, kısıtlamalar isteyebilir ve hatta buyurganca davranabilir; halk yine de onu dinleyecek, savunacak, onun sözünü dinleyecektir; sonsuza dek değil; ama uzun süreliğine.

1967 bozgununun ertesinde geçen bir öyküde, mısırlı üst düzey bir sorumlu, olan biten karşısında öfkeden deliye dönmüş bir halde, sovyet büyükelçisine patlıyordu: "bize sattığınız silahlar beş para etmez!" diplomatın yanıtı şöyleydi: "aynı silahları vietnamlılara da verdik."

meşruiyetin olmayışı, her insan toplumu için, bütün davranışların çığrından çıkmasına neden olan bir tür yerçekimsizlik halidir. hiçbir yetke, hiçbir kurum, hiç kimse gerçek manevi inandırıcılığa sahip olmadığında, insanlar da bunun sonucunda dünyanın, en güçlü olanın borusunun öttüğü ve her şeyin mübah sayıldığı bir cengel olduğunu düşünmeye başladığında yalnızca şiddet, cinayet, zorbalık ve kargaşa başgösterir.

dünya nüfusunun % 5'ini temsil eden amerikan yurttaşlarının oylarının bütün insanlığın geleceği üstünde geri kalan % 95'ten daha belirleyici olduğu anda, dünyanın siyasal yönetiminde bir işleyiş bozukluğu var demektir.

insan, olan bitene baktığında, yaşamı neden dürüstçe çalışarak geçireyim ki, diye kendi kendine haklı olarak sorabilir; neden bir genç profesör olmak istesin, kaçakçı olmak varken; böylesi bir ahlaki ortamda, bilgiler nasıl aktarılabilir, idealler nasıl aktarılabilir, adlarına özgürlük, demokrasi, mutluluk, ilerleme ya da uygarlık dediğimiz öylesine temel ve öylesine hassas şeylerin ayakta kalması için en düşük düzeyde de olsa toplumsal doku nasıl korunabilir?

bir halkın özel yaşamı, edebiyatıdır. tutkularını, özlemlerini, düşlerini, yoksunluklarını, inançlarını, çevresindeki dünyaya bakışını, kendisini ve -buna biz de dahil olmak üzere- başkalarını nasıl algıladığını edebiyatla açığa vurur.

hz. muhammed: alimin mürekkebi, şehidin kanıyla tartılır, alimin mürekkebi ağır gelir.

"dünya öğrenen çocukların soluğuyla ayakta kalır ancak." (talmud)

karl marx: dinsel üzüntü hem gerçek üzüntünün dışavurumu, hem de bu üzüntüye karşı çıkıştır. din ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhudur. din halkın afyonudur.

islam aleminin yaşadığı trajedilerden biri, eskiden olduğu gibi bugün de, siyasetin sürekli olarak dinsel alana kaymasıdır.

amsterdam'da, cezayir kökenli genç bir kadın gönlünde yatan bir tasarıyı gerçekleştirmek için belediyeye gitmiş: mahallesindeki göçmen kadınlar, kendi aralarında buluşabilsinler, aile içi mikrokozmostan biraz olsun çıkabilsinler, hamamda yorgunluk atsınlar ve özgürce sorunlarından söz etsinler diye bir tür kulüp kurmak istiyormuş. bir yetkili kendisini kabul etmiş, dinlemiş, notlar almış ve belediyenin kendisine yardım edip edemeyeceğini öğrenmek üzere birkaç hafta sonra yine gelmesini istemiş. genç kadın çıkmış, belirlenen tarihte yeniden belediyeye gittiğinde, bir de ne duysun, ne yazık ki, tasarı gerçekleştirilemezmiş. "mahallenizdeki imamla görüştük, bunun iyi bir fikir olmadığını söyledi. üzgünüz!"

cemaatçilik, gençliğimde bir orta doğu kalıntısı gibi görünüyordu gözüme. bugünse olay, küresel çapta ve ne yazık ki yalnızca bir kalıntı olmaktan çok öte bir durumda. bütün insanlığın geleceğini kirletebilir bu iğrenç düşünce.

insan buraya dek hayatta kaldı
çünkü arzularını gerçekleştirebilmek için fazla bilgisizdi
şimdi gerçekleştirebiliyorken
onları değiştirmek zorunda
yoksa ölüp gidecek (william carlos williams)

bu kitabı yazmamdaki amaç, geç kalındığını; ama çok geç kalınmadığını söylemek. çöküşü ve gerilemeyi önlemek amacıyla bütün gücümüzle harekete geçmemenin bir intihar, bir suç olacağını söylemek. hala harekete geçilebileceğini, hala olayların akışının değiştirilebileceğini; ama bunun için kararsız, korkak, bayağı değil, cesur ve yaratıcı olmak gerektiğini söylemek. düşünce ve davranış alışkanlıklarımızı kökünden değiştirme, hayali gerçekliklerimizi kökünden değiştirme ve öncelikler ölçeğimizi yeniden oluşturma cesaretinin gösterilmesi gerektiğini dile getirmek.

bilim ahlaki açıdan tarafsızdır, insanların bilgeliğinin olduğu kadar çılgınlıklarının da hizmetindedir. bilim, dün ya da bugün olduğu gibi yarın da, zorbalık, açgözlülük ya da arkaiklik lehine ayartılabilir, yoldan çıkarılabilir.

10.03.2008

yağmur

william carlos williams


yağmur yağarken yağar aşkın da
yıkar her açıkta duran nesnesini dünyanın

evlerde paha biçilmez kuru odaları yasa dışı aşkların
yaşarken duyduğumuz yıkayışını yağmurun

orada resimler ve ince metal nesneler dokumalar
bütün orospulukları bizim keyfimizin görünür penceresinden

ilkyaz yıkamaktadır
aşkımızı yağan yağmur

ağaçlar dönüşür canavarlara
denizden yükselen su

damla damla kayar yivlerinden derilerinin

işte böyle tükendi yaşamım
sevgimizi korumak için
inen yağmur gibi
dünyasına ilkyazın damlalar
öyle genişler ki sözcükler
çok ayrıktır almak için onun sevgisini
ve akarken aralarından damlaların

yağmur iyi yürekli bir doktordur
yağmuru
düşüncelerinin üstünde
okyanusun her yana

yürür görünmez hızlı ayaklarla üzerinde
zavallı dalgaların

dünya dışıdır aşk
hiçbir şey ummaz dünyadan
ve bu değiştiremez dünyayı
istediği gibi

yağmur iniyor toprağa
ve çimenlere ve çiçeklere

gel kusursuzca
oluşmaya kendi sıvında
temizlik

ama aşk yasa dışıdır
ve hiçbir şey olmaz ondan aşktan başka

birbirini izliyor ve iniyor kesintisiz
düşüncelerinden kadının