#demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.01.2021

glorious revolution

sevan nişanyan

demokrasilerde yönetmek için birtakım kalabalıkların desteğini almak yetmez. yüzde elli artı birin desteğini almak da yetmez. geri kalanın -desteğini olmasa da- rızasını almak gerekir. "sevmedik adamı ama napalım, kısmet, bu da geçer." deyip boyunlarını bükecekler. yoksa işler sarpa sarar, kan dökülür. yönetemezsin. 

demokrasilerde devlet yönetmenin büyük sırrı budur. hatta galiba, her türlü devlet yönetmenin sırrı budur. seni bilfiil destekleyenler, senin uğruna canını verecekler her zaman küçük bir azınlıktır. işler çatışma noktasına varınca belki işe yararlar; belki de yaramazlar, belli olmaz. ama farz et ki azınlık değil kahredici çoğunluk olsunlar, bir emrinle memleket sathını kaplayacak sayılara sahip olsunlar. gene yetmez. esas önemli olan ötekileri yönetmektir. emir verdiğinde, fazla mırıldanmadan itaat etmelerini sağlamaktır.

bu sanatı biliyorsan, gitme günü geldiğinde, arkandan "iyi yöneticiydi" derler. bilmiyorsan, istediğin kadar usta ol, sonunda araba devrilir.

devlet yönetmek sonuçta güç meselesidir, evet. ama asıl marifet bunu gözden saklayabilmektir. gerekirse canına okuyabileceğin insanlara, rica ve rıza ile iş yaptırabilmektir. bunun adına meşruiyet denir, konsensus denir. çinliler daha şairane, "gök tanrının kutsaması" derler. ince ince ipliklerden örülmüş bir yalan âlemidir. ama o âlemin zarını yırttığın zaman geriye çıplak et ve kan kalır. demokrasiden çıkıp diktatörlük yoluna sapanlar, o sırrı anlayamayanlardır. "bütün almanya beni seviyor, bütün münih benim emrimde, düşmanlarım halkın düşmanıdır" dediği gün, hitler için yolun sonu görünmüştü. çünkü "ötekileri" insan olarak algılama yeteneğini kaybetmişti. o yeteneği yitirenleri tanrılar affetmez diye kaç kez söylemiş eski zaman bilgeleri.

ingiltere kralı ıı. james 1685'te tahta geçti. katolik olduğu ve ağabeyinin mutlakiyetçi politikalarını sürdürdüğü için ilk günden itibaren dirençle karşılaştı. 1686'da monmouth isyanının bastırılmasından sonra ülkeye aldatıcı bir sessizlik hakim oldu. james 54 yaşındaydı ve oğlu yoktu. ilk eşinden olan kızları protestandı. "bu da geçer yahu" dediler, beklediler. beklenmedik bir şey oldu, 10 haziran 1688'de kraliçe mary bir erkek evlat doğurdu. bardağı taşıran damla buydu. iki hafta sonra ülkenin önde gelen soylularından yedisi bir mektup yazarak kralın damadı olan william'ı tahta geçmeye davet ettiler. james esip üfürdü. "dış mihraklar" ve "yabancı komplolar"dan söz etti. kraliyet ordusunun ayaklanmacıları böcek gibi ezeceğinden dem vurdu. birkaç ay sonra kaçmak zorunda kaldı. kaçarken yakalandı. ama william gerginliği sürdürmek istemediği için, tutuklu olduğu yerden yine kaçmasına göz yumdular.

1688 devrimi -glorious revolution- ingiltere'de parlamenter demokrasinin miladı kabul edilir. o tarihten bu yana ingiltere kralları bilfiil iktidarı kullanmaya teşebbüs etmemiş, simgesel birer hakem olmakla yetinmişlerdir. 

prensin doğumunun bizdeki eşdeğeri sanırım başkanlık mevzuunun açılmasıydı. 12 seneye kadar kimsenin çok büyük itirazı yoktu. ama bir on sene daha uzaması ihtimali insanları yıldırdı. "yeter gayri" diyenlerin sayısı aniden arttı. bakalım bizde o mektubu kimler yazacak, ne zaman yazacak.

15.10.2020

özgürlük

octavio paz

özgürlük, evreni ve insanı açıklamaya yönelik genel bir sistem değildir. bir felsefe de değildir. aynı zamanda, hem kaçırıldığında bir daha ele geçirilemeyecek hem de anlık bir eylemdir. özgürlüğün ne genel bir kuramı vardır ne de böyle bir kuram herhangi bir zamanda olabilir. çünkü özgürlük, her birimizin iç dünyasında biriciklik niteliğiyle var olan ve hiçbir genelleştirmenin kalıbına sokulamayacak bir şeyin onaylanmasıdır. başkalarına zorla benimsetilmeye kalkışılan bir özgürlük, o anda tiranizme dönüşür. birincil olarak benim biricikliğimin onaylanması anlamına gelen özgürlük, benden başkasının da tanınmasıyla özgürlük olur. öteki, benim özgürlüğümün aynı zamanda hem sınırı hem de kaynağıdır. özgürlük, bir yönüyle biriciklik ve kural dışılık, öteki yönüyle de çoğulculuk ve birlikte yaşamak anlamını taşır. özgürlük ve demokrasi, eş anlamlı olmamakla birlikte, birbirlerinin tamamlayıcısı olan kavramlardır:

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir, demokrasiden yoksun bir özgürlük ise bir hayalden başka bir şey değildir.

13.10.2020

devrim

georg büchner

devrimcilerde başka insanlarda bulunmayan bir duyu vardır ve bu duyu onları asla yanıltmaz.

yalnızca bir korkak devrim için ölür, bir jakoben devrim için öldürür.

her devrimin yalnızca yarısı tamamlanırsa kendi mezarını kendisi kazar. erdem terör yoluyla hüküm sürmelidir.

cumhuriyetin silahı terördür, cumhuriyetin gücü erdemdir. erdem olmadan terör yozlaşabilir, terör olmadan erdem güçsüzdür. terör, erdemin bir sonucudur; hızlı, kesin ve boyun eğmez adaletten başka bir şey değildir.

ulusal pervasızlık tüm erdemlerin en yararlısıdır.

bir despot hayvanları andıran uyruklarını terörle yönetirse despot olarak haklıdır. cumhuriyetin kurucusu olarak sizler özgürlüğün düşmanlarını ezerken de bir o kadar haklısınız. devrim hükümeti özgürlüğün tiranlığa karşı despotluğudur.

halkın bir ezilme içgüdüsü var, isterse bakışlarla olsun, böyle aşağılayıcı bakışlardan hoşlanıyor. böylesi alınlar bir asalet armasından daha berbattır, insanı hor görmenin su katılmamış aristokrasisi barınır onlarda. herkesi mıhlamalarını kolaylaştırır bu; çünkü tepeden bir bakışa maruz kalmak insanı bezdirir.

bir cumhuriyette yalnızca cumhuriyetçiler yurttaştır, kralcılar ve yabancılar düşmandır. insanlığı ezenleri cezalandırmak merhamettir, onları bağışlamak barbarlıktır.

toplum tarafından korunmayı hak edenler yalnızca barışçıl yurttaşlardır.

2.04.2020

demokrasi

carl sagan

hükümetler ve toplumlar eleştirel düşünme yetisini yitirdiklerinde, yutturmacanın tuzağına düşenler ne denli sempati uyandırırsa uyandırsın, felakete götüren sonuçlarla yüzleşmekten kurtulamayız.

güç her zaman kişiyi değer yitimine zorlar. bu durumda, gizlilik kurumu özellikle tehlikeli, demokrasi de özellikle değerli hale gelir. birkaç istisna dışında gizlilik, demokrasi ve bilimle asla bağdaşmaz.

robert h. jackson: hükümetin işlevi yurttaşı hataya düşmekten kurtarmak değildir; yurttaşın görevi hükümeti hataya düşmekten kurtarmaktır.

insanları yönetenlerin ellerine terk edildiğinde her hükümet dejenere olur. bu nedenle halk demokrasinin güvenli tek koruyucusudur.

artık hiç kimse hükümetle çelişmiyorken konuşma özgürlüğünün, kimse zorlayıcı sorular sormak niyetinde değilken basın özgürlüğünün, hiç protesto olmuyorken toplanma özgürlüğünün, seçmenlerin yarıdan azı oy veriyorken genel seçim haklarına ve aradaki duvar düzenli olarak onarılmıyorken din ve devletin ayrılığı ilkesine sahip olmanın ne anlamı vardır? bu haklar kullanılmadıkça içi boş cisimlere, sahte yurtseverlik sözlerine dönüşür. haklar ve özgürlükler ya kullanılır ya da yitirilir.

ödül avcılarının, paralı muhbirlerin beslendiği her yerde tüm tarih boyunca kokuşmuşluk, yozluk eksik olmamıştır.

22.02.2020

küreselleşme

guy standing

naomi klein, küreselleşme dönemini serbest piyasa yanlısı değil, siyasetçilerin destek karşılığında özel sektör aktörlerine kamu kaynaklarını peşkeş çektiği bir eş dost kapitalizmi olarak tanımlamıştı. eğer devlet eş dost tarafından ele geçirildiyse neden güçlü devleti savunmak gereksin ki? gerçek şu ki sermayeye yönelik sübvansiyonlar, siyasi ve ekonomik amaçlar için kullanıldı. buradaki kaba mantık da şuydu: bir siyasetçi ya da parti medya baronları gibi güçlü çıkar odaklarına sübvansiyon vermiyorsa bir başkası elbet verecektir. siz finansal yatırımcılara veya vergi nedeniyle başka yerlere giden zenginlere destek sağlamazsanız bir başka ülke bunu illaki yapacaktır. bir dizi sosyal demokrat işte bu kaba fırsatçılığın pençesine düştü ve bu süreçte bütün inanılırlıklarını yitirdi.

17.12.2019

cinayet

emre kongar

tarih boyunca din, mezhep, ırk ve milliyet kimlikleri, çoğunluğun zulmüne yol açmıştır. bütün dünyada, bütün ülkelerde bu böyledir. savaşlar da bu çizgilerde yapılmıştır, barış zamanındaki baskılar da. zulümlerin en korkuncu çoğunluk tarafından desteklenendir. çünkü ondan kaçacak yer yoktur.

kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir. bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini yönettiği ülkenin idari, adli ve mali mekanizmasına yansıttığı zaman o ülke artık yaşanmaz hale gelir. çünkü bütün mekanizmalar ve görevliler bundan etkilenir, devlet adeta bir insanın öfkesine, kin ve nefretine teslim olur.

temel sapıtma, "madem seçim kazanarak iktidara geldim; o halde her yaptığım meşrudur" anlayışının topluma dayatılmasıdır. bir iktidar, kendisini denetleyecek ve frenleyecek olan adalet mekanizmasını, anayasal denetim kurumlarını ve kurallarını önceden egemenliği altına almışsa bu saptırma ve dayatma çok daha kolay olur. her türlü antidemokratik uygulamasını, seçilmiş olma gerekçesiyle topluma dayatabilir.

bazı cinayetlerin mevcut yasalara uygun olarak işlenmiş olması, onların cinayet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

1.08.2018

cumhuriyet

francesco sorti / rita monaldi

dünyanın cumhuriyetleri özellikle dört şey üzerinde durur. bunlardan birincisi dindir. dinin olmadığı yerde tanrı korkusu yoktur. tanrı korkusunun olmadığı yerde ise adalet bulunmaz. adaletin olmadığı yerde huzur yoktur. huzurun olmadığı yerde de birlik olmaz. ve eğer birlik yoksa bütün davranışlarımızın bağlı olduğu tanrıdan korku da duymayız. ikincisi adalettir. adalet ile yoldan çıkanlar cezalandırılır, iyi olanlar ödüllendirilir. ve adalet yoluyla huzur ve barış korunur. bu da cumhuriyetlerin ayakta kalması için en önemli noktadır. üçüncüsü huzur ve barıştır ve bunlar olmazsa cumhuriyetler yaşayamaz; çünkü huzurun olmadığı yerde birlik yoktur. en sonuncu ve en önemli konu ise işte bu birliktir. o olmadan din zayıf, adalet huzursuz ve barış güçsüz olacaktır. bu nedenle cumhuriyette birlik olmazsa dine önem verilmez, adalet uykuya dalar ve barış yok olur.

19.07.2018

türkiye'nin realitesi

mehmed uzun

biz demokrasi geleneğinden uzak, anti demokratik, düşünce ve duygu fukarası, bireyin hak ve özgürlüklerinden söz bile etmeyen, vatandaşı itaat etmesi gereken bir "unsur" olarak gören, ilişkilerini güç erkine göre ayarlayan, ceberrut, yıkıcı ve yok edici bir anlayışın egemen olduğu bir zaman ve mekana aitiz. bölgemiz bir bütün olarak bugün belki de dünyanın en tutucu bölgesi. bölgemiz dünyanın gidişatına karşı direniyor; gelişmemek, uygar ve demokratik bir refah toplumu yaratmamak için, eksiksiz, her türlü çabayı gösteriyor. bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan yeni yüzyıldaki dünyamızda, çin ile birlikte, bölgemiz bugün akhilleus'un topuğu. eğer uygar dünyaya ait bir ok, mızrak, kılıç o topuğa ulaşırsa, dünyadaki demokratikleşme, uygarlaşma süreci muazzam bir ivme kazanacaktır.

kürtlere, kürtçeye ve durumları kürtlerden de daha kötü olan mezopotamya'nın öteki kadim toplulukları asurilere, süryanilere, ermenilere, yahudilere, keldanilere, nasturilere, yezidilere, alevilere biçilmiş bir yaşam tarzı var. benim 7 yaşında yediğim tokata benzer biçimde tarihin tokadını yemiş bu topluluklar yok edilmeye mahkum edilmiş durumda. demokrasiden, insan haklarından, vicdan ve eşitlik duygusundan zerre kadar nasibini almamış ve "hak, hukuk, adalet tanımayan cahil ve kibirli askeri diktatörler, dini muhafazakârlığı en uç noktalara kadar götürmüş pervasız dini liderler ve sürekli uygarlıktan, mutlu gelecekten, adaletten söz eden, vatandaşlarına karşı duygusuz, her şeyi teknik, ekonomik gelişmeden ibaret gören pişkin sivil politikacıların yönettiği" bir bölgede tüm bu topluluklara söylenen şu: kaderine razı ol.

tasallutçu otoriter ideolojinin yok etmek istediği diller, sözcükler, anlatılar, şehirler.. uygarlıkların kaynağı olmuş, insanlık için çok şey ifade etmiş, varlıklarıyla bize kim olduğumuzu öğretmiş, şaşmaz insani değerler ve erdemler konusunda hep rehberimiz olmuş, tecrübeleriyle ruhumuzu zenginleştirmiş, bugün neredeyse yok olmakla karşı karşıya bir kültür mirası. bölgemizdeki bu kültür mirasının cahil diktatörler, et kafalı palabıyık generaller ve ruhunda tüm insani değerleri katletmiş sivil siyasetçiler tarafından yok edilmek istenmesi ne kadar acı!

diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler, bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığına karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.

türkiye tek kültürlü değil, çokkültürlü bir ülkedir. resmi söylemin aksine, türkiye'nin realitesi budur. çokkültürlü bir ülkede "tek ulus, tek kültür" düşüncesinin resmi düşünce haline gelmesi ve bunda ısrar edilmesi her şeyden önce ülkeyi çok zayıflatır, dinamizmini keser, sağırlar diyaloğunun hakim olduğu bir çöl haline getirir, vatandaşları huzursuz, sıkıntılı, durmadan terleyen savcı-sanık haline getirir. kültürler arası ilişkiyi keser, kültürleri birbirinden ve dünyadan izole eder, onları fakirleştirir, basitleştirir, önyargılar yaratır, kültürler arasına nifak tohumları eker, çelişkiler çıkarır, kuşkular yaratır, gerilimi durmadan artırarak insanları birbirinden alabildiğine uzaklaştırır. kültür, bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir.

7.01.2018

devlet ve devrim

vladimir ilyiç lenin

en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür. o halde hiçbir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir.

engels: her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle proletarya, burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yol göstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.

burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse alaşağı edilebilir.

demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

en elverişli gelişme koşulları içinde düşünülen kapitalist toplum, demokratik cumhuriyet biçiminde az çok tam bir demokrasi görünümündedir. ama bu demokrasi, hep kapitalist sömürünün dar çerçevesi içine sıkışıp kalmıştır. bu yüzden, sonuçta hep azınlık için, yalnızca varlıklı sınıflar, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. özgürlük, eski yunan cumhuriyetlerinde ne idiyse kapitalist toplumda da aşağı yukarı öyledir: köle sahipleri için bir özgürlük.

kapitalist sömürü sonucu, bugünün ücretli köleleri, yoksulluk ve sefalet yüzünden öylesine bunalmış, öylesine bitkin bir durumda bulunuyorlar ki demokrasiye boş veriyorlar, siyasaya boş veriyorlar ve olayların olağan, dingin akışı içinde, nüfusun büyük çoğunluğu siyasal ve toplumsal yaşamın dışına atılmış bulunuyor.

toplum içinde yaşama kurallarına bir saldırı oluşturan aşırılıkların derindeki toplumsal nedeni, yoksulluğa, sefalete adanmış yığınların sömürülmesidir. bu temel neden bir kez ortadan kaldırıldıktan sonra, aşırılıklar kuşkusuz sönmeye başlayacaklardır. hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki söneceklerdir. ve bu aşırılıklarla birlikte devlet de sönecektir.

önceki bütün devrimler devlet makinesini yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa onu kırmak, yıkmak gerekir. devlet var oldukça özgürlük yoktur. özgürlük olacağı zaman, devlet olmayacaktır.

15.07.2017

zorba

emma goldman: zalimler hayata, neşeye ve güzelliğe düşmandır.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.

ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.

jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır. bir tiran olan hitler almanya'da devletin başına geçemeseydi bile, daha önemsiz pek çok nazi belki de korkunç bir "kitle yönetimi" kurabilecekti.

ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

maurice duverger: otoritelerin seçimle belirlendiği modern sistemlerde iktidarı gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışır; ama bunu yaparken de seçmenlere kendisini onaylamama olanağı tanımaz.

abbe pierre / albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

sait faik: dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.

14.07.2015

meşrutiyet

balzac

meşrutiyetin ilk sonuçlarından biri zekâların köreltilmesidir. sanat, bilim, anıtlar günümüzün cüzzamı olan korkunç bir egoizm duygusuyla yerle bir edildi. işte meclisteki koltuklarında oturan ve kavak ağacı dikmekten başka bir şey düşünmeyen üç yüz burjuva!

istibdat yönetimi el altından da olsa büyük işler beceriyor; oysa özgürlükçü hükümet çok küçük şeyler yapmak zahmetine bile katlanmıyor.

imece eğitim sisteminiz insan etinden yüz paralık maden paralar imal ediyor. eğitimle törpülenen bir toplumda bireysel yetenekler yok ediliyor.

aklın gücü her şeyi yok etti. mutlak özgürlük toplumları, kişiyi tıpkı zaferden bıkmış bir ingiliz milyoner gibi intihara sürüklüyor.

2.05.2015

siyasalın kıyısında

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

iyi siyasetçi, aynı anda oligarşi yanlısına oligarşiyi, demokrasi yanlısına da demokrasiyi gösteren siyasetçidir.

demokratik insan bir söz varlığıdır; yani aynı zamanda şeyler ile kelimeler arasına bir aldatmaca ya da kandırmaca olarak değil de bir insanlık ürünü olarak giren mesafeyi, temsiliyetin gerçekdışılığını kabullenebilen, poetik bir varlıktır. bu poetik fazilet bir güven faziletidir. mesele, eşitliğin bakış açısından hareket etmek, onu olumlamak, neler üretebileceğini görmek için varsaydığı şeyden hareketle çalışmak ve özgürlük ve eşitlik olarak verili ne varsa azamileştirmektir. tersine, güvensizlikten yola çıkan kimse, eşitsizlikten hareket edip onu ortadan kaldırmayı öneren kimse, eşitsizlikleri hiyerarşiye sokar, öncelikleri hiyerarşiye sokar, zekaları hiyerarşiye sokar ve eşitsizliği durmadan yeniden üretir.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

"yaşamını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir." (incil)

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

emeğin ölçüsü arzunun ölçüsüzlüğüyle tamı tamına karşılıklı ilişki içindedir. emek ölçüsünün eşitliğine teslim olmak için emekçinin gereksiniminin sağlanmasına eklenen o artıdan başka bir sebep yoktur. her emekçi gücül bir oligarktır, küçük bir kapitalisttir.

"yazmak insanı kendinde barındırmaz." (franz kafka)

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.

26.11.2014

ilerleme

alfred döblin

yoldaşlar, seçim yapılacak, ardı ardına ve hep denecek ki, bu defa daha iyi olacak, dikkatli olun, çaba gösterin, evinizde ve işyerinizde propaganda yapın, 5 oy, 10 oy, 12 oy daha bulun. oynanan oyunun körlerin döne döne oynadığı oyundan hiç farkı yok. her şey eskisi gibi kalacak, hiç değişmeyecek.

şu andaki toplum düzenine göre çalışan sınıf ekonomik, politik ve de sosyal bakımdan köle olmaya mahkumdur. bunun en iyi örneklerini mülkiyet hakkında -mal tekelinde- ve devletçilikte -güç tekelinde- görmekteyiz. günümüz üretiminin ana ilkeleri, kişinin doğasal gereksinimleri değil, kazanç umutlarıdır. tekniğin ileri attığı her adım, mülk sahibi sınıfın zenginliğini ölçüsüzlüğe doğru artırmaktadır. toplumun önemli bir bölümü ise utanılacak oranda yoksulluğa sürüklenmektedir. devlet, mal mülk sahibi sınıfın çıkarlarını korumakla, toplumun büyük bölümünü alaşağı etme görevini üstlenmiş. o, hilenin ve gücün bütün olanaklarını kullanarak tekelin ve sınıf farklarının korunmasına çaba göstermekte. artık bireyin kukladan farkı yok, şimdi o muazzam bir mekanizmanın içinde ölü bir çarktır.

mısır ülkesinde köleler yıllar boyu, hiç makine olmaksızın kral mezarları inşa etmişti. günümüzde ise avrupa'nın işçileri yıllar boyu, önlerinde makineler, kişisel servetler inşa ediyor. ilerleme mi bu? olabilir. fakat kimin için?

13.04.2014

demokrasi

emre kongar

demokratik hak ve özgürlükler, demokrasiden vazgeçilmesi için kullanılamaz. demokratik bir rejim, demokratik bir seçim yoluyla değiştirilemez.

daha henüz çok küçüktünüz. kuramsal tartışmaların hiçbir anlamı olmayacaktı. bu nedenle ben o anda soyut demokrasi tartışmalarına filan girmedim. demokrasi nedir, ne değildir konusunda nutuk da atmadım. sadece evin bembeyaz badanalı duvarlarını göstererek, "eğer bu beyaz duvarlara siyah diyerek bir tartışma başlatmak isterseniz, bu konuşma demokrasi adına sürdürülemez. ancak, "bu beyaz renk, biraz fildişini andırıyor" ya da "kemik rengine benziyor" türü, gerçeklere uygun bir tartışma demokratik kurallar içinde yapılabilir." dedim.

şu anda bir oylama yapsak ve yer çekiminin kaldırılması konusunda oy birliği ile bir karar alsak, yer çekimi kalkar mı?

11.04.2014

akp ve laiklik

erdal inönü

gençliğimde dini öyle ciddiye almadım. onun için bundan sonra da yapamam. oysa toplum açısından dini ciddiye almak gerekir; onu şimdi görüyorum. gençken "tamam din var; ama biz başka bir şey yapacağız" diyordum. siyasete girince zaten toplumu etkileyen bir güç olarak dinin nedenini anlıyorsunuz. o bakımdan "din daha iyi uygulansa" diye aklınızdan geçiyor; ama onu yapacak zamanınız kalmıyor artık.

can dündar: dinde reform gibi bir çalışma mı?

erdal inönü: bir çeşit reform gibi olması lazım. yani bir yorum getirmek lazım. ama bütün bir hayat isteyen bir iştir o. pek çok kimse hemen karşı çıkar, insanları öldürmeye kalkarlar. onları göğüsleyecek zaman ve enerji gerekir. onu başkası yapabilir. atatürk'ten beri fiilen reform yapılmış; ama bunun teorisi yapılmamış. teorisini yapmadan, eylemli olarak yapmak, yani yönetim üzerinde caminin egemenliğini kırmak; ama dini ortadan kaldırmamak, kuranı kerim'e yorum getirmemek.. bu yeterli değil; sürekli olarak bir irtica tehdidi oradan geliyor. çünkü kuran'ın kendisi yönetime de karışıyor. dolayısıyla siz istediğiniz kadar "karışmayın" deyin, inanan birisi "kitap öyle demiyor" diyor. ona bir yorum getirinceye ve o yorumu kabul ettirinceye kadar o tehlike her zaman olacaktır.

can dündar: ama şeriatı, türkiye için yakın bir tehlike olarak görmüyordunuz, anladığım kadarıyla.

erdal inönü: hayır. o zaman görmüyordum. çünkü hükümette öyle bir şey yoktu. özal ona dikkat ediyordu.

can dündar: bugün bir tehlike hissediyor musunuz?

erdal inönü: bugün durum öyle değil. bugünkü başbakan (erdoğan) ve bakanları açıkça "laiklik başka bir şeydir, yanlış anlaşılıyor" diyorlar. babamdan da duymuştum: "laikliğe karşı olanlar, ilk olarak 'canım şunu bir tarif edelim, laiklikten ne anlıyoruz' derler. işe öyle başlarlar." derdi babam. şimdi başbakan (erdoğan) onu yapıyor. o bakımdan aldıkları bazı kararlar, milli eğitim bakanlığı'nın bazı davranışları, tesettürü yaygınlaştırmaları, bunların başka bir havada olduklarını gösteriyor. özal zamanında böyle bir şey yoktu.

11.10.2013

türkiye'nin sorunu

a. aşıcı

osmanlı devleti'ni yıkan temel neden türklerin benliklerini yitirerek araplaşmalarıdır. türkiye cumhuriyeti'ni yıkacak neden de bu olacaktır. çünkü türkiye cumhuriyeti de osmanlılar gibi araplaşmakta, daha doğrusu araplaştırılmaktadır.

semavi dinlerin anası olan musevilik ile onun türevi olan islam, laiklikle bağdaşamaz. çünkü gerek hz. musa gerek hz. muhammed hem din hem de devlet kurmuşlardır. yani her ikisi de devletlerini kurarken, devletlerinin iskeletini pozitif bilimle değil, din ile örmüşlerdir. atatürk ise kurduğu türkiye cumhuriyeti'nin iskeletini pozitif bilimle örmüştür.

aydın, pozitif bilime inanan adamdır. din adamı aydın olmadığından, dinlerin yönetimindeki devletler çağ dışına düşerler ve yaşayamazlar. zira din adamına düşünmek yasaklanmıştır. onun kendi düşüncesi yok, dini vardır. dini düşünme "her şeyi düşünme!" demektir. ayet "siz düşünmeye ve anlamaya değil, inanmaya mecbursunuz." der. aydın ise hiçbir düşünce yasağı taşımaz. o düşünmekte tamamen özgürdür; her şeyi düşünerek, tartışarak, eleştirerek, kanıtlayarak bulmak ve uygulamak zorundadır. üstelik dinle demokrasi de bağdaşamaz. çünkü demokrasi, düşünme özgürlüğü temeline oturur.

11.08.2013

iktidar

uğur mumcu

her demokrasi bir çeşit oligarşidir.

iktidarlar, devletin bütün mali olanaklarıyla, işbirlikçi üç beş iş adamını zengin etmek için kurulmuş birer bankadır. akraba, eş dost bu kredi yağmasından paylarını kolayca alırlar. üreticiye gidecek olan ziraat bankası kredileri sel gibi müteahhitlere akar. bu soyguna karşı çıkan namuslu memurlar, bir gün içinde işlerinden atılır. milyonların hesabı kamuoyunda sorulmaya başlandı mı, işbirlikçi sermayenin basını aşırı uçlardan, komünizm tehlikesinden ve demokrasi düşmanlarından söz eden yazılarla hücuma geçer. gayrimüslim tüccarların islamcı gazeteleri, peygamber tefrikaları arasında sömürü düzenini savunur. ya bugünkü düzen ya da kızıl ihtilal gibi iki yol ile karşı karşıya kalındığı söylenir.

banka idare meclisi üyelikleri ve noterlikler, cici demokrasinin arpalıklarıdır. banka idare meclisi üyelikleri demokrasimizin iki irikıyım partisi arasında paylaşılmıştır. siyasal tarih profesöründen seçim kaybetmiş milletvekiline kadar bütün demokrasi savunucuları, banka idare meclislerinden nasiplenirler! noterlikler, kimsenin üzerine varmadığı büyük kazanç kaynaklarıdır. noterlikler iki büyük parti arasındaki gizli koalisyonun ortaklık konularından biridir. idare meclisi üyeliği, noterlik ve ticari hakemlik konularında, siyasal partiler arasında tam bir işbirliği vardır. bu ilişkilerle güçlenen çıkar çevreleri, gün geçtikçe birbirlerine daha da yaklaşırlar. toplumun öteki kesimlerindeki soygunlar, siyasal partilerin elbirliğiyle korunur. toplumun temelini değiştirecek hiçbir yasa, partiler eliyle meclis'e gelmez. çünkü bu partiler, sosyal değişiklikleri önlemekle görevlidirler. kendi varlık nedenleri bu düzenin devam etmesine bağlıdır.

toprak ağalarının, yabancı sermayenin, ticari kapitalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin düzensizliğine demokratik düzen adını takmak ve ondan sonra bu düzeni savunmak, demokrasiyi savunmak değildir. bu ancak egemen sınıfların ücretli bekçiliğidir. emperyalizmin aracılığı ve sömürücülüğün avukatlığıdır. bu burjuva partilerinin, anayasayı uygulamaları mümkün değildir. tersine, bu partiler anayasayı uygulamamak için örgütlenmektedirler. siyasal partilerin iç yapılarında ve gelişmelerinde olumlu hiçbir belirti yoktur. gün geçtikçe, partilerin birer çete oldukları daha iyi anlaşılmaktadır. partilerin sayısı çoğalmakta; fakat bunların egemen sınıfların şubeleri oldukları gün ışığına çıkmaktadır.

türkiye bugün tarihin en yeteneksiz ve beceriksiz siyasal yöneticilerinin elindedir. bu siyasal kadro, kendiliğinden ortaya çıkmamakta, adına demokrasi dediğimiz bu çok partili rejim, en yeteneksizi, en beceriksizi, yalancıyı, sömürücüyü ve demagogu iş başına getirmektedir. emperyalizmin sömürü alanı içinde olan hiçbir azgelişmiş ülkede devrimci ve halkçı yöneticiler sandık yoluyla iktidara gelmiş değillerdir. sandıktan, sandığın sahibi, egemen çevreler çıkmaktadır.

perikles: hürriyet, iktidarların yaptıklarına muhalefet etme cesaretidir.

temelleri sarsılan bir düzen kendisini nasıl korur? yoksulluk, gerilik ve karanlık, bu düzenin dostlarıdır. egemen sınıflar önce bunlardan yararlanırlar. halkın din duyguları, mistik inançları, değişmez değer yargıları kullanılır. iktidarlar, siyasal egemenliklerini sürdürebilmek için dinsel kişi ve kurumlarla açık ya da kapalı ilişkiler kurarlar. toplumu ayakta tutan en büyük gücün din olduğu ve birtakım kişilerin de dine saldırdıkları ileri sürülür. temel sorun, dindarlık/dinsizlik olarak ortaya konur. düzenin temellerine yönelmiş tüm ekonomik eleştiriler, halkın inançlarına birer saldırı olarak sunulur. dinsizlere karşı "cihat" açılır. kuran kursları, imam hatip okulları bu amaçla örgütlenir. yoksul halk çocukları buralarda, bu soygun düzeninin bekçisi olarak yetiştirilir.

kafalarını bir türlü düşünmeye alıştıramayanlar, gümrükten her nasılsa sokulmuş kaçak eşya sanırlar yadırgadıkları düşünceleri. özgürlükten korkarlar. bunlar azgelişmiş kafalardır. bunların yanında bir de, bütün olup bitenlerin ne olduğunu bilen, anlayan sömürücü azınlık sözcüleri bulunur. bunlar halkın uyanmaması için birlikte çalışırlar. korkular, günahlar, tabular yaratırlar. ne zaman ağzına, çıkarlarına dokunan bir söz alsan başlarlar hücuma. önce vatan millet edebiyatı, bilgiççe baş sallamalar, sonra suçlama:

"bunlar kökü dışarıda, aşırı cereyanlardır. tehlikeli fikirlerdir. milli bütünlüğü bozmaya matuf hareketlerdir."

düzenin bekçilerinden düzen değişikliği istemek ve beklemek sosyal kanunlara aykırıdır. bugünkü siyasal partilerin ortak amacı, sandık oligarşisini sonuna kadar savunmaktır. siyasal kadroları biçimlendiren ve onlara yön veren bu amaçtır. düzenin temeli, toprak ağalığına ve yabancı sermayeye dayanmakta ve yöneticilerimiz parlak halk edebiyatına rağmen, gerçekte bu çıkar çevrelerinin etkileriyle seçilmektedirler. düzenin temelleriyle siyasal yöneticiler arasında çok yakın ve doğal bir ilişki vardır.

kemalist devrim bir karşı devrimle ortadan kaldırılmıştır. kemalist ve toplumcu dünya görüşü ile kemalist devrimi tamamlamak, türk devrimcisinin ilk görevidir. bugünkü siyasal partiler, sadece egemen sınıf iktidarını güçlendirmektedirler. demokratik hukuk devleti yerine enternasyonal sermayeye bağlı gayri milli bir düzen yürütülmektedir. bu düzen değişmelidir ve yerine milli temellere dayanan bir halk yönetimi geçmelidir. karşı devrim silinmeden türkiye'nin ilerlemesine ve bağımsız olmasına imkan yoktur. bu savaş, ikinci kurtuluş savaşı'dır.

23.07.2011

köy enstitüleri

erdal inönü

daha yasa çıkarken meclis'te eleştiriler vardı. eğitim konusu, herkesin bildiğini sandığı bir konudur. dolayısıyla eleştiri çok kolaydır, kıskançlık çok vardır. tabi hasan ali yücel'i de kıskanan çok insan vardı o zaman partide. çünkü kendisi, babamın çok sevdiği bir insandı. konuşkan, iş yapmayı seven bir insan. insan iş yaptıkça kendisini kıskananlar ortaya çıkıyor; "artık bundan kurtulalım" havası doğuyor. dolayısıyla bu tasarı daha ilk ortaya çıktığında "bu yapılamaz" diyenler oldu.

iki açıdan çok eleştiri yapıldı:

bir tanesi: mezunlar köylerine döndükten sonra, okulların yapılması biraz zorla oluyordu. köylüleri çalıştırarak okulları yaptırıyorlardı. babama "paşam yapamıyorlar" filan diye söylediklerinde "canım" derdi, "her köyde bir cami yok mu?" "var paşam" derlerdi. "öyleyse bir de okul olacak" derdi. ama bu zorla yapılıyordu. çünkü devletin gücü yetmiyor, köylüler çalışıyordu.

ikinci eleştiri de şuydu: "kız-erkek köy çocukları bir yerde okuyorlar. bu, hoş bir şey değildir. başka tehlikeler ortaya çıkar." tabi bir de komünistlik suçlaması. onun da bir dayanağı yoktu; ama hasan ali yücel'e bu tür suçlamalar yapıldı. "o, solcuları, komünistleri himaye ediyor. dolayısıyla bu okuldan komünistler yetişiyor" dediler. bu suçlamalar, çok partili rejime geçilip de muhalefet partisi ortaya çıktığında büyük hız kazandı. muhalefet partisi bir an evvel seçimi kazanmak istiyordu. onun için de en kolay suçlama yolu, halkın da farkında olduğu ve eleştiri yönelttiği bir konuydu: "köylüler zorla çalıştırılıyor. köy enstitülerinde kız-erkek çocuklar bir arada kalıyor. ve burada onlara komünistlik aşılanıyor."

bu propagandalar hep yapıldı ve çok etkili oldu. 1946 seçiminde bunun ilk etkisi görüldü. muhalefet partisi daha yeniydi; çoğunluğu kazanamadı; ama görüldü ki bu eleştiriler çok etkili oluyor. sonra da hasan ali bey ayrılmak zorunda kaldı.

anlamak gerekir ki, çok partili rejimde halkın eleştirilerine karşı kayıtsız kalmak bir derecede mümkün. sonunda mecburen "eh pekala, biraz o doğrultuda bir şey yapalım" diyorsunuz. her demokraside bu yapılıyor; her lider bunu yapıyor. babamın yaptığı da buydu. hasan ali yücel'in ayrılmasına "evet" demekti.

babam konulara gerçekçi yaklaşırdı; "köy enstitüleri'ne yazık oldu" diye söylediğini hatırlamıyorum. düşünmüş olabilir; fakat gerçekçiydi babam. demokrasi içinde ilerlerken birtakım kurbanlar vermek gerekir. köy enstitüleri de ilk kurban oldu. bunu söylemedi açıkça; ama böyle bir değerlendirme yapmış olduğunu tahmin ederim. tabi amaç, demokrasiyle ilerlemektir. demokrasiye geçme günlerinde şunu söylerdi:

"tek partili rejimde istediğinizi yaparsınız. gelişiyorum sanırsınız; fakat bir gün duvara çarparsınız. çünkü ne yaptığınızı tam manasıyla göremezsiniz. demokraside ilerleme yavaş oluyor; ama sağlam oluyor."

via can dündar

13.11.2010

demokrasi

jacques ranciere

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.

7.11.2010

modern toplum

anthony giddens

sosyoloji; odak noktası, son iki veya üç yüzyıldaki endüstriyel dönüşümlerin etkisiyle ortaya çıkan sosyal kurumların incelenmesi olan bir sosyal bilimdir.

modern demokratik bir sistem, siyasette yüksek düzeyde bir bürokratikleşmeyi gerektirir. seçimlerin düzgün bir şekilde düzenlenmesini ve yönetilmesini sağlayan, bürokratikleştirilmiş prosedürlerle yürütülen genel seçimleri düzenlemek için sağlam bir şekilde kurulmuş rasyonel-yasal bir sistem olmalıdır. dahası, siyasi kitle partileri, kendilerini adadıkları hedefler açık ve demokratik de olsa, güçlü biçimde bürokratikleşme eğilimindedirler. modern çağ, sıradan vatandaşın siyasi politikaların belirlenmesine katılım oranının katı bir şekilde sınırlı olduğu "parti beyin takımı politikaları" çağıdır.

modern toplumlarda günlük yaşamımızda yaptığımız şeylerin çoğu, doğaları bakımından oldukça işlevseldir. bu, örneğin giydiğimiz kıyafetler, izlediğimiz günlük rutinler, yaşadığımız ve çalıştığımız binaların çoğu özelliği için geçerlidir. buna karşılık, henri lefebvre'nin sözleriyle, "inkalarda, azteklerde, yunanlılarda veya romalılarda her ayrıntı (jestler, sözcükler, araçlar, aletler, kostümler vb.) bir stilin izini taşıyordu; henüz hiçbir şey sıradan hale gelmemişti. yaşamın nesri ve şiirselliği hala özdeşti. kapitalizmin yayılması 'dünyada şiirsel olmayan'ın her şeyi kapsayacak biçimde üstünlüğünü -ekonomik, araçsal ve teknik olanın önceliği- sağladı; edebiyat, sanat, nesneler, varlığın tüm şiirselliği dışlandı."