31.7.10

uzun lafın kısası

ian mcewan: bir tohum ek. sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.

aslı erdoğan: sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.

cenap şahabettin: güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.

balzac: devrimizde, o dört köşe adamlara, kötülük önünde hiç eğilmeyen, doğru çizgiden en küçük sapmayı bir suç sayan o güzel iradelere her devirdekinden daha az rastlanıyor.

fernand braudel: uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile hakikatin söylenmesi gerekiyor.

juli zeh: doğru olanı sürekli tekrarlamak bir insanın vatanına sunabileceği en büyük hizmettir.

irvin yalom: zirveye tırmandım ve tepedeki bu noktadan aşağıda neler olduğuna baktığımda gördüğüm şey yalnızca çürümeden ibaret.

muriel barbery: inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!

pierre assouline: hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.

simone de beauvoir: insanlar kendilerini biraz fazla ciddiye alırlar. aslında ne davranışlarımızın ne de dünyanın öyle pek bir ağırlığı vardır. hafif, dayanıksız bir dünya bu işte!

29.7.10

itaat

noam chomsky

size bir zamanlar harvard hukuk fakültesi'ne gelen ve bir süre burada kalan siyahi hakları savunucusundan duyduğum bir hikayeyi anlatayım. bir keresinde bir konuşma yapmış ve gençlerin uzun saçları, sırt çantaları, toplumsal idealleri, kamu hizmetleri ve adalet alanında çalışarak dünyayı değiştirmek yolundaki fikirleri ile harvard hukuk fakültesi'ne geldiklerini söylemişti. bu ilk sene. nisan ayında yaz stajları için wall street şirketlerinden personel alım memurlarının geldiğini söylemişti. rahat bir yaz işi bul ve bir sürü para kazan. dolayısıyla öğrenci şöyle düşünür: "ne olur ki? bir günlüğüne tıraş olurum, bir ceket giyerim, bir de kravat takarım. bu paraya ihtiyacım var, öyleyse neden almayayım?" bir günlüğüne bir ceket giyerler, bir de kravat takarlar ve yaz işine girerler. yazın giderler, sonbaharda geldiklerinde ceket ve kravat kalmıştır, itaatkarlık gelişmiş ve ideolojide kayma olmuştur.

bir kurumun belli bir iktidar yapısı vardır. belli kaynakları vardır. bir otorite yapısı vardır. belli yollarla toplumun geneline uyum sağlar; bu yolların dışına çıkmaya çalışırsa altı oyulur ve yok edilir. eğer general motors, yardımsever bir kuruluş olmaya ve en düşük fiyattan iyi arabalar üretmeye ve bunu da en iyi çalışma koşulları ile yapmaya karar verirse yarın iflas eder. aynısını yapmayan başka bir şirket onun altını oyar. kurumların belli bir çerçeve içinde belli bir işleyişe sahip olmalarının belli nedenleri vardır. örneğin clinton'ın bir rüyada, gerçekten de britanya işçi partisi'nin düşündüğü gibi toplumsal bir devrim gerçekleştirecek bir devrimci gibi davranmaya başladığını varsayalım. anında tahvil fiyatları düşmeye başlayacaktır. faizler tırmanacaktır. ekonomi çökmeye başlayacaktır ve bu da bu politik programın sonudur. olayların içinde geliştiği belli çerçeveler vardır.

27.7.10

beyin ve bilgisayar

humberto r. maturana / francisco g. varela

ilginçtir ki sinir sisteminin işlemsel kapanımı, sistemin işleyişinin iki aşırı uca da denk düşmediğini gösterir: ne temsiliyetçidir ne de tekbenci.

tekbenci değildir; çünkü sinir sisteminin organizmasının parçası olarak sinir sisteminin çevresiyle etkileşimlerine katılır. bu etkileşimler sinir sisteminde sürekli olarak yapısal değişimleri tetikler, ki bu yapısal değişimler de sistemin farklı durumlarının dinamiklerini ayarlar. aslında bu, biz gözlemcilerin genel olarak hayvan davranışlarını yaşadıkları koşullarla uyumlu olarak değerlendirmemizin ve hayvanların çevreden bağımsız olarak kendi liderlerini takip ediyormuş gibi davranmayışlarının temel sebebidir. sinir sisteminin işleyişi bakımından iç-dış ayrımı olmadığı, sadece sürekli değişen bağıntıların idaresi -tıpkı örnek verdiğimiz denizaltıdaki gösterge aletleri gibi- söz konusu olduğu halde durum böyledir.

sistemin işleyişi temsil temelli de değildir; çünkü her etkileşimde hangi düzen bozulmalarının muhtemel olduğunu ve bunları hangi değişimlerin tetikleyeceğini belirleyen, sinir sisteminin yapısal durumudur. dolayısıyla sinir sisteminin geleneksel anlamda girdi-çıktılarının olduğu şeklinde bir tanımlama yanlış olur. böyle bir tanım, bu girdi-çıktıların da sistem tanımının bir parçası olduğu anlamına gelirdi, tıpkı bilgisayarlar ve diğer tasarlanmış makineler gibi. onunla kurduğumuz etkileşim biçimini temel alan bir makine tasarlamış olsak bunu yapmak bütünüyle mantıklı olurdu. ne var ki sinir sistemi -ya da organizma- kimse tarafından tasarlanmamıştır; kendi durum dinamiklerine bağlı soyoluşsal bir seyrin ürünüdür. dolayısıyla burada gereken, sinir sistemini iç ilişkilerince tanımlanan bir bütün olarak düşünmektir: etkileşimlerinin ancak sistemin iç dinamiklerini değiştirdiği, işlemsel kapanımı olan bir bütün olarak.

diğer bir deyişle sinir sistemi sıklıkla duyduğumuz gibi çevreden "bilgi toplamaz". tersine, hangi çevre biçimlerinin düzen bozulması olduğunu ve bunları organizmadaki hangi değişimlerin tetikleyeceğini belirleyerek bir dünya oluşturur. beyin için kullanılan yaygın "bilgi işlem mekanizması" benzetmesi hem muğlaktır hem de bariz bir şekilde yanlıştır.

victor hugo

jose ortega y gasset

victor hugo'nun jübilesi kutlandığında, elysée sarayı'nda büyük bir eğlenti verilmiş ve tüm ulusların temsilcileri gelip ona saygılarını sunmuşlar. büyük şair davetin yapıldığı büyük salonda, dirseği şöminenin pervazına dayanmış, bir heykel görkemiyle öylece duruyormuş. ulusların temsilcileri orada hazır bulunanların önünde ilerliyor ve fransa'nın onuru olan şaire saygılarını sunuyorlarmış. bir hizmetkar yüksek perdeden sesiyle onları teker teker takdim ediyormuş:

"sayın ingiltere temsilcisi!" ve victor hugo, dramatik bir aktör sesiyle, gözlerini devirerek söyleniyormuş: "ingiltere! ah, shakespeare!" hizmetkar devam ediyormuş: "sayın ispanya temsilcisi!" victor hugo: "ispanya! ah, cervantes!" hizmetkar: "sayın almanya temsilcisi!" victor hugo: "almanya! ah, goethe!"

derken sıra ufak tefek, bodur, tıknaz, şapşalca bir adamcağıza gelmiş. hizmetkar bildirmiş: "sayın mezopotamya temsilcisi!"

o ana değin kendinden emin, güvenli duran victor hugo sarsılır gibi olmuş. göz bebekleri telaşla, tüm evrende bir şey arıyor da bulamıyormuşçasına fırıl fırıl dönmüş. ama hemen ardından aradığını bulduğu, yeniden kendini duruma hakim hissettiği belli olmuş. nitekim yine aynı dokunaklı ses tonuyla ve bir o kadar da inanarak, o tostoparlak temsilcinin saygısına yanıt vermiş: "mezopotamya! ah, insanlık!"

26.7.10

macbeth

william shakespeare


bir aptalın anlattığı bir masal bu
kuru gürültüler, deli saçmalıklarıyla dolu

korkudan yediğim lokma boğazımdan gitmeyecekse
her gece korkunç rüyalar saracaksa uykularımı
varsın her şey çığrından çıksın
bu dünya da yıkılsın, öteki de
insana rahat nefes aldırmayan kuruntularla
beynimizi bir işkence masasına çevirmektense
ölüp rahat etmek daha iyi
rahat etmek için öldürdüklerimizle

tan yerinden günün ilk ışıkları da gelir
belalı kasırgalar, korkunç gökgürültüleri de

içkinin fazlası, softanın ikiyüzlüsü gibidir
bir yandan uyandırır, bir yandan uyutur
bir yandan kışkırtır, bir yandan dağıtır
bir yandan körükler, bir yandan sindirir
hem koşturur insanı, hem durdurur zınk diye
uzun sözün kısası; bir kızdırır, bir sızdırır

insan cehennemin kapıcısı oldu mu yandı
anahtar çevirmekten imanı gevrer

kendini boşuna harcamış olur insan
dilediğine erer de sevinç duymazsa
yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi
yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa

kanımıza susayan kanca en yakınımızdır

her şey boş artık bu yalan dünyada
her şey bir oyuncak artık sadece
büyüklük, insanlık öldü
hayatın şarabı alındı gitti
tortusu kaldı yalnız bu karanlık mahzende

hırsızca kaçıp gitmek suç sayılmaz
yüreklerin taş kesildiği yerden

üstümüze düşen bir sevgi yük olur bazen bize

oysa hep bilirsiniz nedir
ölümlülerin başını yiyen
kendine fazla güven

öyle kötü günler yaşıyoruz ki şimdi
insan ne yaptığını bilmeden hain oluveriyor

ben inandığıma yanar, bildiğime inanırım
vakti gelince de ne yapabileceksem yaparım

bütün kötüler iyi suretine de girseler
iyilik yine de iyilik olarak kalır

doğru insanların ömrü çabuk tükeniyor
şapkalarına taktıkları çiçeklerden daha çabuk
hasta olmadan ölüveriyor insan

bağlandığım inanç, taşıdığım yürek
ne kuşkudan sarsılır, ne korkudan titrer

bir insana yaraşan her şeyi yapmaya varım
ondan ötesini yaptım mı insan olmaktan çıkarım

kelimeler ateşine su serper eylemin

yüreğiniz ferah olsun, olabildiği kadar
en uzun gecelerin de bir sabahı var

25.7.10

sanat

nazım hikmet

istikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkarlarındır.

klasik, yeniliğin düşmanı değildir. klasik sanatkar, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. elbette bu yeniliğin yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkar klasik olamamıştır.

sanatkar, dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.

sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkar eder.

sanatkar, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. olsun. bazen yanılır. yanılsın. başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkar, olduğu yerde sayandır.

biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hala afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

afiş sanatkarlığı; doktorluk kadar mesuliyetli, saray şairliği kadar zeki ve kurnaz, düşman memleketini işgal eden bir ordu kumandanlığı kadar kudretli bir şeydir.

en çok gürültü koparan en çok verimi olan değildir. büyük çalışmalar, buzların altında akan büyük nehirlere benzerler. ilk bakışta önümüzde kımıldamayan, gürültüsüz bir düzlük vardır. oysaki bu sessiz düzlüğün altında akan su bütün kocamanlığı ve büyüklüğüyle ortaya çıkmak için baharın gelmesini bekler.

ihtisas ve zevk-i selime, sanata ve bilgiye yer verilmezse, onun boşluğunu ne para, ne yaldız doldurabilir.

büyük sanat kitaplarını, sahicileri sahtelerden ayıran hususiyet şudur: olanı durgun, taş kesilmiş olarak değil, olanı olduğu gibi, yani doğuş, oluş ve ölüş akışında aksettirmek.

çağımızın stili her şeyden önce realisttir. insanın yaşamını, alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir; sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. o kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.

dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. insanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. işte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

entelektüel

edward said

kimse, en özgür ruhlu kişi bile, tek başına ayakta duramaz, kendine yetemez.

düzenin adamları belli çıkarları gözetirler; oysa entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.

entelektüelin asli görevi, baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir.

entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir.

entelektüel sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir.

23.7.10

how i met your mother

bazen birini görürsünüz ve o anda anlarsınız ki o sizin için doğru insandır.

aldatmanın 3 kuralı vardır: evli olan sen değilsen bu aldatma değildir. eğer isminde iki sesli harf yan yanaysa bu aldatma değildir. ve farklı bölge kodu olan bir yerde yaşıyorsa bu da aldatma değildir.

bir kadının bir adamla yatıp yatmayacağına karar vermesi ne kadar sürüyor biliyor musun? 8.3 saniye. ondan sonra karar verilmiş olur; kararını asla değiştirmeyecektir.

bağırmak bir motivasyon aracıdır.

hırdavat dükkanına tek başına giden 4 çeşit kadın vardır: bekar, yakınlarda bekar kalmış, yakınlarda boşanmış ve seyretmeme izin verecek lezbiyen. af edersiniz, beş: kocası yakınlarda ölmüş.

inanç, hayatı şekillendirip ona anlam katar.

iyi bir ilişkinin anahtarı, duymak ve dinlemek arasındaki farkı anlamaktır. ilişkilerde karşılıklı özverili olacaksınız. bu yüzden asla hesap kitap yapmamak çok önemlidir.

bazen yolculuğunuzun son durağına geldiğinizi fark edersiniz. o zaman şunu sorarsınız kendinize: "şimdi nereye gideceğim?"

evlenince böyle oluyor: sıkılıyorsunuz. yapacak bir şey kalmıyor.

bir gün parti verdiğinizde bir şeyler ters gidecek mi düşüncesiyle endişelenebilirsiniz. endişelenmeyin. asıl endişelenmeniz gereken, her şeyin ters gitme ihtimalidir. asıl korkutucu olansa, bunun ne kadar çabuk gerçekleşebileceğidir.

22.7.10

esir şehrin mahpusu

kemal tahir

don kişot'un eksiksiz iyi adamlığı, gülünç olmasından gelir!

burada, adamın gözünden sürmeyi çekiverirler.

dinler toplum için lazım.. bütün avadanlıkları, takımları taklavatlarıyla lazım.. hele bunalmış insanlar için mutlaka lazım.

"bazı insanlar, sevdiklerini, belli bir çevreyle beraber değerlendirirler. başka bir çevrede onları hemen yadırgarlar."

burası çıplak adamlar ülkesi. buradaki çıplaklık, üst başla ilgili değil, insanların iç yüzleriyle ilgili. dışarda insanı insandan saklayan çeşitli perdeler, peçeler, maskeler, burada birkaç güne varmadan sıyrılıp düşüyor. bir araya kapatılmış olmak hiçbirimizde, olduğumuzdan başka türlü görünebilmek gücü bırakmıyor. kendilerini olduklarından başka türlü göstermeye çabalayanlar, ancak bir iki hafta dayanabiliyorlar. dışarda da bu böyle ama, ne sizin beni araştırmaya vaktiniz var, ne de benim sizi.

yaşama sevinci dediğimiz duygu ne garip.. çıkıp gittikten sonra insanın içinde, utanca benzeyen buruk bir şey bırakıyor, bütün yalınkat sevinçler gibi..

köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler, sözü su katılmamış osmanlı sözüdür. osmanlıların, tarihleri boyunca, iki karışlık köprüleri bile, neden geçememiş olduklarını, bundan daha iyi anlatan bir başka söz yoktur. osmanlı, hiçbir zaman, ayılara dayı demeden köprü geçmeyi göze alamadı.

"ölümde yaşamayı arıyorum, mahpuslukta hürlüğü
kancıklıktan mertliği bekliyorum, sağlığı hastalıktan
olabilmezlerden umuyorum
olabilirlerin benden esirgediğini" (cervantes)

evet bu dünyanın yuvarlaklığına aklım yattı. yuvarlak.. yuvarlak olduğundan dönek.. dönek olduğundan cıvık..

erkek milletinin şeytanı iki: biri karı, biri aşırı övgü.

uykusuz gecelerin ertesi günü, ikindi üstü, insan ne kötü uyanır. başının içi bomboş. kendisine karşı bile huysuz.. yeniden yeniye birini sevmiyorsak bu hep böyledir.

dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz.

bence bu dünyada kadın milletinin yüzde doksan dokuzu, güvenden başka hiçbir şey istemiyor. aşk maşk, para mara, güzellik müzellik hep laf.. kadın kısmı yalnız güvenlik arar. güven dediğimiz meret de lafla olmuyor.

21.7.10

maske

sadık hidayet

bana göre değil bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuş bu dünya. yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmayı bilenler için.

hayat, soğuk, kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar; ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. tutumlu kimselerdir bunlar. bir kısmı evlatlarına saklarlar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler; ama yaşlandıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde ve bu da pek çabuk eskir; o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.

anlar

nadine stair


eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya
ikincisinde, daha çok hata yapardım
kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım
neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar
çok az şeyi ciddiyetle yapardım
temizlik sorun bile olmazdı asla
daha çok riske girerdim
seyahat ederdim daha fazla
daha çok güneş doğuşu izler
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim
görmediğim birçok yere giderdim
dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye
gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine
yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben
yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu
farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten
anlar, sadece anlar. siz de anı yaşayın
hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben
yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım
eğer yeniden başlayabilseydim
ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım
ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla
bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır
çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer
ama işte 85'indeyim ve biliyorum
ölüyorum.

20.7.10

bay arkadin

orson welles

gülümsemem benim servetimdir, hayatım.

garip değil mi, kimi zaman, düşündüğümüzden de sık, bazı şeyler nasıl da.. umutsuzca elimizden kaçıp gidiyor..

aynasızların neden bu denli ahmak olduğunu hiç düşündün mü? akıllı olmaları gerekmez de ondan.

kendi geçim tarzıyla ilgili o kadar çok yalan söylemişti ki -tembelliğinin de yardımıyla- başkalarının ne yaptığını sorgulamama bilgeliğine erişmişti.

bu tür küçük nazik davranışlar iyi yatırımlardır.

kız gayet ilgisiz görünüyor, gözlerini çocukça bir merak ve kibrin birleştiği bir ifadeyle salonda gezdiriyordu. yerlilerin alışkanlıklarını gözleyen zengin gezgin.

rutleigh gibi, ondan yarım saniye kadar yavaş hareket etmiştim. bu tavrının patronun kim olduğunu gösterme biçimi olduğunu anladım.

yavru bir kedi hatta bir fare bile somut bir varlıktır. ama bir kuşta dikkatinizi çeken kırılganlıktır, aynı zamanda özgürlüğün ifadesi olan kırılganlık. bir kuşu ne kadar sıkı tutarsanız tutun, yabancı bir varlıktır, asla size ait değildir.

orada öylece, bakışlarımın altında yatması çok etkileyiciydi. güvenden mi yoksa küçümsemeden mi kaynaklanıyordu?

duygularım kaçan adamdan yana gibiydi. çünkü bence av olan oydu.

bebekken memeye duyduğun özlem yetişkin biri olarak davranışlarını etkiliyor.

ellerini geri çekti, biraz daha göğsüne yaklaştırdı. kendini savunma duygusuyla?

"öz benliğine karşı dürüst ol." (shakespeare)

kabil'den bu yana binlerce yıl geçti, dostum ve cinayet hala genellikle amatörlerin elinde olan bir iş.

kadınların, tam olarak sizin için yaptıkları şeye göre kendilerini size bağlamak gibi paha biçilmez bir özellikleri vardır; ne kadar zayıf, savunmasız ve nankör olduğunuzu düşünürlerse o kadar çok şey yaparlar sizin için.

ben konuştuğum gibi yazarım. başka bir deyişle gelişigüzel.

bir adam ne kadar köksüz olsa da, tutunacak bir şeye ya da bir yere gereksinimi olur. kökleri yalnızca duvar dibinde ya da bir ağaç gövdesinin yanında büyüyen defne ağacı gibi ya da uygun humuslu toprağın olmadığı yerde, narin köklerini yosuna ya da suya salan o çiçek soğanları gibi..

küçük bir şantajın yardımına başvurdum; bu korkaklığımı gösteriyordu ve kadınsı bir davranıştı.

yenilgiyi kabul etmiş bir halde kısık sesle konuşuyordu.

herkese tepeden bakmak, tadeus gibi. bu çok rahatlatıcı bir duyguydu.

özünde kaliteli olan bir şey, ne kadar bozulursa bozulsun yine de o havayı korurdu.

bu kulübün müdavimlerindendi. kimsenin ona dikkat etmemesinden anlayabilirdiniz bunu.

kendimi fena halde huzursuz hissettiğim zamanlarda hep yaptığım gibi saldırıya geçtim.

bazı insanlar yaralarını saklamaya çalışır, bazıları da göstermeye meraklıdır.

kendimi hiçbir zaman, insanlarla dolu bu meydanda olduğu kadar yalnız hissetmemiştim. arkadin'in gözlerinden okuyabileceğiniz türden umutsuz bir yalnızlık.

eğer doğru adam ortada yoksa bir kızın ortalıkta olanla idare etmesi gerekir, değil mi?

bir hırsızı, topallayan bir adamdan daha çabuk yakalarsınız.

hayatta kaybedenler gece avlarına çıkmaya başlıyorlardı.

elma ve patatese almancada cennet ve cehennem deniyordu.

ben ne istediğimi biliyorum. oysa sen, insanlarla ilgili düşüncelerini ve olaylara bakışını sürekli değiştiriyorsun. bu çok kötü.

dünyada iki tür insan vardır; verenler ve isteyenler, verip vermemek umurlarında bile olmayanlar ve isteme yürekliliğini gösteremeyenler. sen istemeye cüret ettin ama ne istediğinden asla emin olmadın.

tanrının kapısı her zaman açıktır.

tanıkları, ne kadar çok olurlarsa olsunlar birer birer temizle.

ama katil olamayacak kadar korkaktım.

kazanılan sayıların bedelinin ödendiği bir dünyaydı bu.

içimin derinliklerinde artık umut taşımayan bir yaşamın devasa dipsiz uçurumu beliriyordu.

onu bir daha hiç görmeyeceğimi biliyordum.

evvela ekmek

orhan kemal


renk ve ipek bolluğu içinde
yeşil bir buğday sapı gibi dik
biraz uzun; fakat harikulade bacaklarınızla
bir tay gibi çevik geçtiniz
fakat emin olun
tahmin ettiğiniz iştihayla bakamadım size
çünkü
malum
biz
şark cephesi, garp cephesi, italya
buğday tarlaları ekmek
halbuki siz
ekmek bulamayanlara
bisküvi tavsiye edenlerdensiniz
aramızda dağlar
hem baksanıza
güzelliğinizle aşırı gurura hakkınız yok
güzellik karın doyurmaz
bugün için insanlarımıza lazım olan şey
evvela ekmek
sonra sevişmek

19.7.10

yalnızlık

melih cevdet anday

on bir ay balkonun parmaklığından eve uzanır, mora çalan mavi yapraklar içindeki küçük sarı çiçekleriyle. güneş tümdengelim gibi, bir adım geri atmış, açık denizi giydiriyor, kılıç gibi parlatıyor sabahı. sabırsızlanıyorum. kömür kokusu yaşamım. gözleri uykusuzlukla kırpıştıran toprak. yabanıl hurma, kedi gibi silkiniyor. dikişsiz gökyüzü. saat ve pencere susmuş. köylüler dağın eşiksiz gölgesinden çıkıp düğün havası söylüyorlar. yalnızlık, gözleri iyi görmeyen yaşlı bir kadının torunu. güneşlenmeye çıkmışlar el ele.

dizeler

friedrich nietzsche



çöl çoğalır
vay haline, içinde çöller saklayanın

taş taşı kütürdetir, çöl afiyetle tıkınır, boğulur.
dikip şevkten kararmış gözlerini muazzam ölüm
çiğner, çiğnemek hayatının ta kendisidir

kanatları olmalı kişinin, uçurumu seviyorsa eğer

ah zerdüşt, zalim nemrut
daha dün avcısıydın tanrının dahi
tuzağıydın tüm faziletlerin
okuydun kötülüklerin
şimdi, kendini avlayarak ele geçiren
kendine av olan, kendini kazan..

oysa gençken nasıl da mağrurdun
üstündeydi gururun, uzun ve ince bacaklarının
tanrısız bir münzeviydin, daha dün
bir münzevi, şeytanla birlik
kızıl prens'i her türlü küstahlığın

kişi sevecekse kendini
ilkin nefret etmek zorunda değil mi kendinden

onların hepsi faziletli
şöhret ve fazilet -nasıl da kafiyeli
yaşadığı müddetçe bu dünya
fazilet laklakalarının bedelini
şöhret laklakasıyla öder
dünya, bu curcunayla yaşar

tüm faziletlerin önünde
kabahatli olmak isterim
her büyük suçun kabahatlisi
tüm şöhret borazancıları karşısında
solucana dönüştü ihtirasım
böyleleriyle olmak iştahlı kılıyor beni
en aşağıda olmaya

bu madeni para, bununla
bedel ödemekte tüm dünya
şöhret: eldivenle dokunabiliyorum ancak bu paraya
tiksintiyle tepiniyorum üzerinde

yeni dansların ustası! selam sana!
bin bir türlü dans edelim can neşe bulsun
özgür -sanatımızın tek adı olsun

şen -olsun bilimimiz, şenlikten yana!

18.7.10

bütün isimler

jose saramago

o kadar kendimize hayran yaşıyoruz ki, başımızdan geçen şeylerin üzerimizde bıraktığı etkiler ve her an başımızdan geçebilecek şeyler üzerinde durup düşünmüyoruz bile.

talih her zaman kendine güvenenin koruyucusudur.

az mıdır dünyada bir esintinin en şiddetli fırtınalara dönüştüğü?

insanlar hiçbir zaman adaletli olmayı başaramazlar; hatta bırakın başkalarıyla, kendileriyle bile bunu başaramazlar.

ayna

turgut uyar


yaşamanın bu türlüsünü en güzel belledik
çıplak topuklarımız üşümüş ya aldırmayın
bir ayna verin saçlarımıza bakalım
çocuklarımızı kurdelelerle süsleyelim
pembe yanaklarını kokulu sabunlarla ovalım
oramı öp oramı biraz daha sevmeliyim artık
gel birlikte aradığımız şeyleri bulalım

17.7.10

oz

bazen sikini emdirmeye ihtiyaç duyarsın.

bütün hayatında tek bir yanlışa düşen adama merhamet etmek gerekir.

merhamet başka birisinin başına gelen talihsizliğe acımamıza denir. merhamet, bizi bu talihsizliği hafifletmeye zorlar. merhamet hayırseverliğin çocuğuysa adaletin de kardeşidir; çünkü her ikisi de insanların arasındaki görünmeyen bağlardır. merhamet hazırlıksız olur; çünkü sefalet isteğe bağlı değildir.

herkes bir bahane arıyor. "o herifi öldürdüm çünkü: a) çocukken tacize uğradım. b) berbat ebeveynlerim vardı. c) sefalet içerisinde büyüdüm. d) yukarıdakilerin hepsi." eğer beşikten başlayarak öğrendiğin tek şey şiddetse başka ne seçeneğin olabilir?

gerçek gölgede kalamaz; çünkü güneşi bir sünger gibi emer, dipsiz bir atlayış yapar. gerçeği yumruğunuzda sıkıca tutun.

kumar heyecanı gibisi yoktur. hiçbir şey tahmin etmenin verdiği gibi müthiş bir haz vermez. soluksuz biçimde zarların yuvarlanmasını beklersin, çarkın dönmesini, kartın düşmesini. şansın sana nasıl bir yazgı sunacağını beklersin. herkes kumar oynar, atlantik city'deki bir profesyonelden kazı kazan kazıyan yaşlı bir kadına kadar. şansını denemek, riske atmak, bunlar  da yiyecek, giyecek, sığınak kadar insani ihtiyaçlardır. bu, genetik yapımızın temelinde vardır, aynı komşumuzu öldürmek gibi.

kaderini mühürlemek. yıllar önce, ölüm emrinin altında, yargıcın resmi mührü basılmadan, ölüm cezası infaz edilemezdi. düşünün, sizinle ölümünüzün arasında duran tek şey az bir parça erimiş mum. ama hayat da böyledir. büyük değişimlerin olmasına sebep hep az bir parça mumdur.

travma *

thomas bernhard

sayın bakan, sayın konuklar, övülecek bir şey yok, lanetlenecek bir şey yok, yakınılacak bir şey yok; ama birçok şey gülünç, ölüm düşünülecek olursa her şey gülünç. insan yaşayıp gidiyor, etkilenerek, etkilenmeden, sahneden geçip gidiyor, sahne donatımlı devlette daha iyi ya da daha kötü eğitimle her şeyin yeri değişebilir: yanılgı! kavrıyor insan: hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk, güzel bir ülke - ölü ya da vicdanlı vicdansız babalar, bayağılık ve alçaklık içindeki insanlar, gereksinimlerinin yoksulluğu içinde.

her şey son derece yüksek felsefi ve çekilmez bir geçmiş. çağlar ebleh, içimizdeki şeytanlık sürekli bir vatansı zindan, orada ahmaklık ve kayıtsızlık unsurları günlük dışkılamaya dönüşmüş. devlet sürekli başarısızlığa, böylesi bir halksa sürekli alçaklığa ve bunaklığa mahkum. yaşam filozofların sırtlarını dayadıkları ve sonunda her şeyin delirmek zorunda kaldığı bir umutsuzluk.

biz avusturyalıyız, duygusuzuz; yaşamda hain bir ilgisizlik olarak bir yaşamız biz, gelecek olarak, kendini beğenmişliğin doğasının işleyişi içindeyiz. anlatacak bir şeyimiz yok, acınacak oluşumuz dışında, felsefi-ekonomik-mekanik tekdüzeliğe kapılmışız. çöküşü hedefleyen araçlar, can çekişme yaratıkları bize her şeyi açıklıyor, hiçbir şey anlamıyoruz. bir travma halkıyız, korkuyoruz, korkmaya hakkımız var, geride, belirsiz olsa da korku devlerini artık görmekteyiz. düşündüklerimiz enine boyuna düşünülmüş, hissettiklerimiz karmakarışık, ne olduğumuz belirsiz. utanmamıza gerek yok, ama biz de bir hiçiz ve karmaşa dışında bir şeyi hak etmiyoruz.

kendi adıma ve burada benimle birlikte onurlandırılan bu jüri adına, özellikle de burada bulunanlara teşekkür ederim.

* avusturya devlet ödülünün verilişinde yapılan konuşma

16.7.10

de ki işte

oruç aruoba



insan eninde sonunda
ancak kendi kurdunu besler

insanın en anlamlı yaratısı mezardır

insan yaşamın anlamını
ölümde bulur ancak

ölüm, kişinin en önemli yaşantısıdır

yaşadığın her andan sonra
-her andan da önce-
ölebilecek durumdaysan
gerçekten yaşıyorsun demektir

yaşam bilinci, eninde sonunda
ölüm bilincidir

yaşamın, yaşadıklarındır
yaşamaya karar verdiklerin ya da
yaşamak istediklerin değil

yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur

yaşamak, sevinçli acılar çekmek
hüzünlü neşeler yaşamaktır

15.7.10

korku

yılmaz güney

içinde korku yaşatan, onu üreten insan özgür olabilir mi? nerede gelişir bu korku, nereden sonra korkusuzluk olmaya başlar ve korkusuzluğu geliştirir? sağlıklı bir bilince sahip olmadan özgür olunabilir mi? nereden alınır bu bilinç? saksıda mı yetişir? alıcısı kimdir, satıcısı kimdir? özgürlük kavramını bilmeden, özgürlük.. onsuz yaşanılma olmadan özgür olunabilir mi?

bir insan kendi insanlığının değerini ve önemini bilmezse, bir insan kendine, kendi haklarına sahip çıkmazsa, o insana kim sahip çıkar? önce sen kendi onurunu koruyacaksın, kendi hakkını arayacaksın, kendini ezdirmeyeceksin.

biz insanız. yarımız korkuyla yoğrulmuştur. yaşadığımız hayat bizi korkuyla yoğurmuştur. şimdi bu böyle diye, kendimizi teslim mi edeceğiz korkulara? her şeyden korkarak mı yaşayacağız? uçan kuştan, esen yelden, leblebiden, fıstıktan, çay bardaklarından, her şeyden ürkecek miyiz yani?

korku birike birike bir gün cesaret olur yeğenim, cesaret olur. yalnız, korku küpünün içine bir parça cesaret mayası gerek.. bir parça, anladın mı? şimdi sen kork, her şeyden kork. sonra n'olacak? korku bitecek artık, istesen de daha çok korkamayacaksın. ve korku başlayacak usul usul cesaret olmaya. işte burda karşımıza, haklı cesaret, haksız cesaret çıkacaktır. korkunun da iyisi vardır, kötüsü vardır. cesaretin de iyisi, kötüsü. işte biz bu iyiyi kötüyü ayırt eder hale gelince, o zaman bileceğiz, ne zaman korkarız, ne zaman cesur oluruz. bunu iyi biliriz işte..

kim öğretecek bize bunu? hayat öğretecek yeğenim..

nasıl geleceğiz bu noktaya? düşe kalka.. korkarak.. kaçarak.. ezilerek..

sen şimdi kork.. ve kaç.. istediğin kadar kaç.. korkudan kaçılmaz yeğenim; çünkü korku senin içindedir. aha burandadır. sen nereye gidersen git, onu yanında taşırsın. seninle yemek yer, seninle güler, ağlar, cıgara içer. her bir şeyi seninle birlikte yapar. türkçesi, korkudan kaçmanın mümkünü yoktur yeğenim. bazı adamlar der ki, korktuğun için korkarsın. yalandır. korku arkadan gelir, derler. bu da yalandır. arkadan markadan gelmez, adamın içindedir o, bir yere gitmez. onu sana hayat vermiştir, hayat alacaktır. onun için biz korkudan kaçmayacağız. onun üstüne üstüne gideceğiz, onu yok edeceğiz bir gün. bak, sindireceğiz, kıstıracağız demiyorum, iyi dinle sözümü, yok edeceğiz diyorum. anladın mı bu ne demek? bu şu demek: zart zurtla korkuyu sindirmek istersin, gösteriş yaparsın, cesur olursun; o cesurluk da korkudur yeğenim. fistan değiştirmiş korkudur. bize böyle cesaretin gereği yok. böyle fos cesaret mi iyidir, yoksa essahtan korku mu? biz, essahtan korkuyu, böyle cesarete yeğ tutarız yeğenim. anlıyor musun?

sen kork yeğenim, çok kork. her bir şeyden kork. leblebiden, çekirdekten, serçelerden kork. o bir gün cesaret olacaktır mutlaka. onun da bir günü vardır işte. nasıl çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi arka arkaya dizilir. aynen öyle. bir gün cesaretin de, korkusuzluğun da sırası gelecektir. bugün korkun nasıl essah bir korkuysa, o gün geldiğinde cesaretin de essah olacaktır. anlıyor musun?

14.7.10

doğu'nun limanları

amin maalouf

her şeye karşıydı. kanunlara, dine, geleneklere, paraya, politikaya, okula.. saymakla bitmez. değişen ve değişmeyen her şeye karşı. "aptallığa, zevksizliğe, örümcek kafalara karşı." derdi. muazzam ayaklanmalar hayal ederdi.

bir insanın hayatının doğumuyla başladığına emin misiniz?

bu şehirde doğmuştu; ama gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir.

birkaç ay içinde işi epey dallanıp budaklanmıştı. tıpkı, ilkbaharın kısa olduğunu bildiği için bir an önce büyümeye bakan yaban buğdayı gibi.

hem zaten geleceği kuran, geçmişe dönük özlemlerimiz değil de nedir?

kendi yolunda tıkır tıkır yürüyen bir dünya istemiyordu artık; rayından çıkan her şey, yıkıcı sanat, bozguncu ayaklanmalar, sınırları zorlayan keşifler, delice hevesler, tuhaflıklar deyim yerindeyse onu kendinden geçiriyordu, hem de delilik derecesinde.

insanların isyancı doğduğunu, okulun ise onları boyun eğen, kaderine razı olan, evcilleştirilmesi daha kolay varlıklar haline getirdiğini söylerdi. geleceğin devrimci önderleri böyle bir yola giremezlerdi. o şekilsiz sürünün içinde boğulup gidemezlerdi.

çocukları için, hiçbir okulun kabul etmeyeceği öğretmenler isterdi. "gerçek üstatlar" derdi, "insana farklı gerçeklikleri öğretenlerdir."

siz de takdir edersiniz ki bir isim bembeyaz bir sayfa olmalıdır ki, kişi ömrü boyunca yazabileceği ne varsa yazsın.

iyi bir dava uğruna kötü çocuk olmak, insanın başına çok sık gelmez.

bir kahraman olduğunuzu inkar etmeye kalkıştığınızda şanınız iyice yürür; üstelik size bir de alçak gönüllülük payesi verirler. söylediklerine göre, kahramanların en yüce erdemiymiş bu.

içimi kemiren bir ur olsa, onu da mı seveyim etimdendir, kanımdandır diye?

savaş kimi insanların zekasını ve enerjisini harekete geçirir. bazen iyi yolda. ama genellikle kötü yolda.

bin türlü kusurum varsa da, övüngenlik bunların arasında hiçbir zaman yer almamıştır.

onun yanındayken hayali bir aile albümünü karıştırıyorum adeta. ve o tek kelime etmeden, en küçük bir heyecan göstermeden "bakıyor." ne sevinç, ne şaşkınlık, ne özlem; sıfır. bazen düşünüyorum da, belki de sadece duygusuzluğu sayesinde hayatta kalmıştır. evet, duygusuzluk. ötekilerin arzuları, istekleri, hırsları, umutları vardı. kendilerine karşı döndüğünde içlerini paramparça etti bunlar. dayımınsa bu taraklarda bezi yoktu. önüne ne getirilirse onunla yetinirdi. şans eseri ona ölümü getiren olmamış.

tanrım, gökyüzü o gün ne kadar maviydi!

artık bütün yolların önümde açılacağını hissediyordum. tek yapmam gereken, engelleri yok sayarak yürümekti. düşüşün tohumu işte böyle atılır.

beyrut'ta resmi nikah yoktu. dini nikaha da biz niyetli değildik. bir yalanla birleşmek hiç içimizden gelmiyordu.

aşk ilk günkü gibi kalabilir, heyecan da öyle. aylar da geçse, yıllar da geçse. hayat, insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.

babam, doğu akdeniz'de çok yaygın olan, hassasiyetleri ve aidiyetleri "idare etme" huyundan bütün kalbiyle nefret ederdi. örneğin misafirlere, "aman dikkat! filanca yahudi'dir", "falanca hristiyan'dır", "feşmekan müslüman'dır" denilmesinden. herkes "biz bizeyken" ettiği sözleri kendine saklayıp güya ötekine saygıdan kaynaklanan, aslında aşağılama ve tiksintiyi yansıtan sıradan, ağdalı kalıplarla konuşmaya heveslenirdi. sanki iki taraf iki ayrı türe ait varlıklarmış gibi.

hayallerindeki gibi bir isyankar olamayışımın sebebi de, güçlü bir sesin gölgesinde yaşamış olmamdır kuşkusuz.

zaman zaman kardeşim bir kurt, diye geçirmişimdir aklımdan. bu doğru değil. bir kurt sadece hayatta kalmak ya da özgürlüğünü kaybetmemek için savaşır. tehdit edilmediği sürece, gururla, insanın yüreğini titreterek kendi yoluna gider. kardeşimi daha çok yabanileşmiş köpeklere benzetebilirim. içinde büyüdükleri evi hem özler hem de ondan nefret ederler. hayat çizgilerinin özünde hep bir yara vardır: terk edilmişlik, ihanet ya da nankörlük. bu yarayla onlar ikinci kez doğarlar; gerisi yalandır.

saygınlık satılık bir kadın gibidir.

gene de hayatta kalabildimse, hayatta kalmamak da irade gerektirdiği içindir. o bile, elimi ölüme uzatacak güç ya da istek bile yoktu bende. birkaç şişe ilaç alsam, merdivene koşsam, çatıya çıksam, boşluğa atlasam.. bina sadece iki katlıydı; ama şansım yaver giderse bütün kemiklerimi kırardım.

bazıları, geleceğe olan inançlarını kaybetmedikleri için sabrederler. bazıları, işi bitirmeye cesaret edemediklerinden. korkaklık hiç kuşkusuz hor görülesi bir şey; ama gene de yaşamın düzenine dahil. tıpkı boyun eğmek gibi, o da hayatta kalmanın bir aracı.

ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir; hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar. hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. beni sorarsan, "imdat çıkışı" sayesinde ayaktayım. çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. ama ahiretin anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim.

çevresinde olup bitenlere, yaşadıklarına, geçmişine karşı son derece kayıtsızdı.

o, eski bir direnişçinin kardeşi, sen ise alt tarafı eski bir kaçakçının ağabeyisin.

hayat kendi yolunu çizer hep, yatağından edilince hemen bir yenisini kazan nehirler misali.

gelmemenin bir vakti yoktur. insan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır. bir yıl mı geçmiş? ne yapalım, dersiniz, hazıalrnması en az bir yıl sürerdi zaten.. iki yıl mı geçmiş? gelmesinin eli kulağındadır.

sanırım hayatını yollara saçmayı ve dönüp toplamamayı alışkanlık edinmişti.

zaman denen şey bir yanılsamadır. geçmişin, saatlerin ve günlerin ve haftaların ve on yılların kül kadar ağırlığı vardır; gelecek zamansa, isterse sonsuza dek sürsün, daima saniye saniye yaşanır.