julian barnes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
julian barnes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.02.2015

aşk vesaire

julian barnes

telefon eden kişi her zaman telefon edilen kişiyi daha fazla düşünüyor demektir.

iki klişeyi birbirine sürtün, bir beylik düşünce bile elde edemezsiniz. antolojisi yapılabilecek bir düzine özlü deyişi bir yığın halinde bağlayın, bir ateş bile yakamazsınız.

hayatımızın hikayesi hiçbir zaman bir otobiyografi değil, her zaman bir romandır.

su katılmamış bir egomanyağı, kendisinden üçüncü tekil şahısta söz etmesinden anlayabilirsiniz.

gerçek ihanet dostlar arasında, sevdiklerimiz arasında olur.

yaşam önce can sıkıntısı, sonra korkudur.

erdemin kendi kendisinin ödülü olduğu görüşünde her zaman mastürbasyona benzer bir içerik vardır.

tarihlerini unutanlar onu yinelemeye mahkumdurlar.

tanrı mükemmeldir. dünyadaki hiçbir şey mükemmel değildir; dolayısıyla dünyadaki hiçbir şey tanrı tarafından yaratılmamıştır.

hayat, en zayıf noktalarınızın kaçınılmaz olarak keşfedildiği bir süreçtir. daha önceki eylemleriniz ve arzularınız için cezalandırıldığınız bir süreç.

hayat, felsefene bağlıdır; ya büyük bir yanılsamadır ya da var olan tek gerçek ve hakiki şeydir.

sanatçının sadaka toplayıcısı olarak ebedi rolünü oynamaktan utanmayacağı zamanlar vardır. sanatla ıstırap çekme arasındaki bağ insanı biraz fazla sıkabilen altın sırmalı bir iptir. her günün kederi kendine yeter.

22.12.2014

metroland

julian barnes

gençliğinde hiçbir şey yapmamaktansa onu heder etmek daha iyidir.

seks, ne de olsa, yolculuktur.

orospular burjuva yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır.

bazı kişiler aslolanın yaşam olduğunu söylüyorlar; ama ben okumayı yeğlerim.

para aşkın yakıtı olmayabilir; ama mükemmel tutuşturur onu.

evlilik insanı gerçeğin araştırılmasından uzaklaştırır, ona daha fazla yaklaştırmaz.

sanat yalnızca, dindar olmayan insanlar tarafından üzerine düzmece bir maneviliğin yamandığı şık bir eğlence midir?

sanat, yaşamdaki en önemli şeydir; kendinizi bütün ruhunuzla adayabileceğiniz ve karşılığında sizi ödüllendirmekten hiçbir zaman geri kalmayacak olan bir değişmezdir; daha da önemlisi, ona maruz kalanlar üzerindeki etkisi iyileştirici olan bir şeydir. insanları yalnızca dostluk için daha uygun ve daha uygar kılmakla kalmaz; daha iyi, daha kibar, daha akıllı, daha hoş, daha huzur dolu, daha aktif, daha duyarlı kılar.

zamandan ve erkeklerden her şeyi beklemek ve korkmak gerekir.

"olaylar ve eylemler neyse odurlar ve onların sonuçları da ne olacaklarsa o olacaklardır; o zaman aldatılmayı ne diye arzu edelim?" (piskopos butler)

acaba günümüzde insanlar ne diye hep başka şeylere benzeyen şeyler yapıyorlar dersin? gerçeklerden kaçmak için derin bir arzu mu var içlerinde?

yaşam, nihayetinde oldukça eğlenceli bir taksi gezisidir, bedelinin ödenmesi gereken.

6.09.2014

10½ bölümde dünya tarihi

julian barnes

korkunun yol açtığı şeyler gerçekten çok şaşırtıcıdır.

kötü şeyleri görmezden gelmek insanın onlara katlanmasını kolaylaştırır. ancak siz kötü şeyleri görmezden gele gele sonunda kötü şeylerin hiçbir zaman var olmadığına inanmaya başlıyorsunuz. kötü şeyler sizi hep şaşırtıyor. silahların öldürmesi, paranın yozlaştırması, kışın kar yağması, sizi şaşırtıyor. böylesi bir safdillik sevimli olabilir; ne yazık ki tehlikeli de olabilir.

suçu başkasının üstüne atmak, ilk içgüdüsel tepkiniz hep bu olmuştur sizin. ve eğer suçu bir başkasının üstüne atamazsanız, o zamanda sorunun zaten bir sorun olmadığını iddia etmeye başlarsınız. oyunun kurallarını yeniden yazar, kale direklerini değiştirirsiniz.

bir şeyin kolay olduğu izlenimini yaratmak, dünyanın en zor şeyidir.

ironi, insanların kaçırdıkları şey olarak tanımlanabilir.

düşünüp taşınıp insanları zekice fikirler üretmeye yöneltmek için iyi bir felaketten daha iyisi yoktur.

erkekler çoğunlukla haklı olduğunuz için sizden nefret ederler.

yaptıklarımı yapan bütün öteki insanları hayal ediyorum ve bu bana umut veriyor. insan ırkının bir içgüdüsü olmalı bu, öyle değil mi? tehdit edildiğinde, etrafa dağılıyor. sadece tehlikeden kaçmakla kalmıyor, bir tür olarak hayatta kalma şansımızı da artırıyor.

eğer etrafta anlatacak biri olmazsa öykü iyi bir öykü olmaz.

gustave flaubert: dünyaya geldiğimiz andan itibaren oramız buramız dökülmeye başlar.

salt yenilik bir şeyin değerli olduğunu kanıtlamaz.

tanrı'nın kelamını vaaz edenler tanrı'nın kelamına göre yargılanmalı ve eğer bir noksanları bulunursa daha da sert cezalandırılmalıydılar.

"yaşam bir aldatmacadır ve her şey bunu gösterir.
bir zamanlar böyle düşünüyordum, şimdi ise biliyorum." (john gay?)

kuramcılar, daha geniş bir ölçekte, yaşamın en iyi uyum sağlayanın hayatta kalmasından ibaret olduğunu ileri sürüyorlardı. beesley'le ilgili varsayım da "en iyi uyum sağlayanlar"ın aslında en kurnaz kişiler olduğunu kanıtlamıyor muydu? kahramanlar, erdem sahibi karakterli insanlar, soylu kan taşıyanlar; hatta kaptan (özellikle de kaptan!) hepsi gemiyle birlikte denizin dibini boylamışlardı; oysa korkaklar, ödlekler, sahtekarlar, bir cankurtaran sandalıyla gizlice sıvışmak için gerekçeler bulabilmişlerdi. bu, insan genlerinin sürekli yozlaştığının, köyü kanın iyi kanın yerine geçtiğinin güçlü bir kanıtı değil miydi?

mavis gallant: bir çiftin ne olduğu biçimindeki sır, elimizde kalan hemen hemen tek gerçek sırdır; sonunda bu sırrın ne olduğunu anladığımızda artık edebiyata ve dolayısıyla da aşka ihtiyaç olmayacaktır.

philip larkin: bizden geriye kalacak olan aşktır.

bir süre sonra, insanın her istediğini her zaman elde etmesi insanın her istediğini her zaman elde edememesine yakın bir şey oluyor.

ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.

dünya tarihi bize savaşta belirleyici faktörlerin yuva özlemi çeken duygusal ruhlar değil, yeni bir ok başı, kurnaz bir general, dolu mide ve yağma beklentisi olduğunu göstermektedir.

acaba tarih kendini ilk kez trajedi, ikinci kez fars olarak mı yineliyor? hayır, bu çok görkemli, çok düşünülüp taşınılmış bir süreç olurdu. tarih sadece geğiriyor ve bizler onun yüzyıllar önce yuttuğu çiğ soğanlı sandviçin kokusunu yeniden duyuyoruz.

erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "seni seviyorum"; kadınlarsa erkekleri evliliğe zorlamak için "seni seviyorum" diyeceklerdir; her ikisi de duyulan korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcükler kullanacak ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleşmiş olduğuna kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmemiş olduğu konusunda kendilerini aldatmak için "seni seviyorum" diyecektir. böyle kullanımlardan kaçınmalıyız. "seni seviyorum" ifadesi dünya pazarına çıkmamalı; bir para, bir hisse senedi olmamalı, bize kazanç sağlamamalıdır. bana göre bu uysal cümleyi, var olmayan saçların yukarı kaldırıldığı bir enseye fısıldamak için saklamak gerekir.

yatak, insanın yakalanmadan yalan söyleyebileceği, karanlıkta iniltiler çıkarıp bağırabileceği ve sonra da "performansı"yla böbürlenebileceği başlıca yerlerden birisidir. seks rol yapmak değildir (kendi senaryonuza ne denli hayranlık duyarsanız duyun); gerçeği anlatır. seksin işi hakikatledir. karanlıkta birbirinizi nasıl okşadığınız, dünya tarihini nasıl gördüğünüzü gösterir. durum bu denli basittir.

19.02.2014

ingiltere ingiltere'ye karşı

julian barnes

yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

iyi bir dayağın yoluna koyamayacağı hiçbir şey yoktur.

dünyada, insanın hayatını hoş bir kadınla birlikte geçirmesi fikri kadar aklı çelen ve bulandıran bir şey yoktur.

eteklerinin altına bakabilmek için kadınları bir kaidenin üzerine koyar erkekler.

bizler, sanat yapıtının röprodüksiyonunu sanat yapıtının kendisine, yalnız dinlenebilen kompakt diskin mükemmel sesini boğazları ağrıyan binlerce kurbanın eşliğinde verilen bir senfoni konserine, teybe alınan kitabı kucağımıza koyduğumuz kitaba yeğliyoruz.

hasar, çocukluğun normal bir parçasıdır.

kadınlar hep geleneksel olarak kendilerini erkeklerin ihtiyaçlarına uydurmuşlardır.

kiniklik tamamen yalnız kişilere özgü bir erdemdir.

kültürde olsun, doğada olsun, hala belli bir anlama sahip ama sürekli olarak azalmaya mahkum eski kitaplar ve eski binalar mirasının ötesinde, modern endüstrinin araçlarına ve çıkarlarına göre dönüştürülmeyen, kirletilmeyen hiçbir şey kalmamıştır.

en kötü olanlar, her zaman ailelerine bağlı adamlardır.

bir adam kızlarından başka evlat sahibi olmamışsa, adı sonsuzluktan ödünç alınmış değersiz bir şeydir sadece.

geçmiş, aslında süslü giysiler giymiş şimdiden başka bir şey değildir.

aşk ve evlilik farklı durumlardır. kötülüklerin ıstırabını birlikte çekecek olanlar ve çoğu kez birbirleri uğruna çekecek olanlar, çok geçmeden, bakışlardaki o sevecenliği, saf hazların ve art arda gelen eğlencelerin birbirine katılmasından doğan o iyicilliği yitirirler.

günümüzde her şey lanet olasıca bir sözleşmede yer alıyor. dünyanın gidişatı böyle. 

4.07.2013

flaubert'in papağanı

julian barnes

eksiksiz birliktelikler enderdir. insanlığı değiştiremezsiniz, salt tanıyabilirsiniz. mutluluk, astarı lime lime olan, kızıl bir pelerindir. sevgililer, yapışık ikizler gibidir, tek bir ruha sahip iki gövde; ama içlerinden biri öbüründen önce ölecek olursa, geride kalan hayatının sonuna kadar bir cesedi yanında taşımak zorunda kalır. gurur bize her şeyin çözümünü bulma özlemini verir -çözümünü, amacını, ereğini; ama teleskoplar yetkinleştikçe yeni yıldızlar ortaya çıkar.

"insan bir dostunun yaşamöyküsünü yazdığında bunu onun öcünü alıyormuş gibi yapmalıdır."

insan ancak bir tek şeyi iyi yapabiliyor.

insanın bir öyküde çok şey gördüğünden kuşkulanmaya başladığı an, kendini en savunmasız, yalnız ve belki de budalaca duyduğu andır.

belki ölülerle dost olmanın üstün yanı bu: insanın onlara karşı olan duyguları hiçbir zaman gücünü yitirmiyor.

"mutluluk frengi gibidir. insana vaktinden önce bulaşırsa bünyesini mahveder."

"eğer bir gün ortaya çıkarsam, bu, gövdemi tepeden tırnağa kuşatan bir zırh içinde olacaktır."

"herkesin yüreğinde özel bir bölme vardır. benimkinin kapısına tuğla örüldü."

"neredeyse doğar doğmaz çürüyüp dağılmaya başlıyoruz."

"daha oldukça gençken hayat hakkında eksiksiz bir önsezim olmuştu. bir havalandırma deliğinden yükselen mide bulandırıcı bir yemek kokusu gibiydi bu: insanın böyle bir şeyin kendini kusturacağını bilmesi için, ondan yemiş olması gerekmez."

"benim o, zevkten sonra hemen tiksinti duyan ve kendileri için sevginin salt şehvet biçiminde var olduğu, bayağı adamlardan olduğumu sanma. hayır, benim içimde kabaran o kadar çabuk sönmez. yüreğimin kaleleri ortaya çıkar çıkmaz yosunla kaplanmaya başlayabilirler; ama yıkıntıya dönüşmeleri -bunun tümüyle olduğu söylenebilirse eğer- zaman alır."

"hayat ne iğrenç şey, değil mi? üstünde bir avuç saç yüzen bir çorba gibi. ama insan onu yine de midesine indirmek zorunda."

"hep fildişi bir kulede yaşamaya çalıştım; ama şimdi bir bok dalgası onun duvarlarını dövüyor, çökme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor."

en kurnaz bir yaşamöyküsü yazarının bile, kendisinin bir gün çıkıp geleceğini sezip onunla eğlenmeye karar vermiş birine karşı elinden ne gelir ki?

"insan hayatın içine dalarsa, onu yeterince net olarak göremez: ondan, bunu yapamayacak kadar acı çeker ya da zevk alır. bence sanatçı bir hilkat garibesi, doğanın dışında bir şeydir. kaderin başına yığdığı bütün belalar, inat edip bu gerçeği yadsımasından gelir.."

"dil, gerçek özlemimiz yıldızlara gözyaşı döktürmekken, ayılar oynayabilsin diye dövdüğümüz çatlak bir çaydanlık gibidir."

"avoir ses ours", birinin "ayılarının gelmiş olması", "adet görmek" anlamına gelir. kadınların böyle dönemlerde öfkeli ayılar gibi olduklarına inanılmasından kaynaklanmış olsa gerek.

"gurur mağaralarda yaşayan ve çölde dolaşan bir vahşi hayvandır. kendini beğenmişlik ise daldan dala atlayan ve herkesin içinde laf ebeliği edip duran bir papağan."

"kaç kez, tam aradığımı yakaladığımı sanırken, yüzüstü düştüm. yine de, kafamın içinde duyabildiğim üslup, bir ırmak gibi kükreyerek ortaya çıkıp papağanların ve cırcırböceklerinin curcunasını boğana dek ölmemem gerektiğine inanıyorum."

"sanatçı kendisinden sonra gelenleri, hiçbir zaman varolmamış olduğuna inandırmayı becermelidir."

vladimir nabokov: kıskançlık, kalıplaşmış davranış biçimlerinin üstüne çıkmanın son derece kalıplaşmış bir biçimidir.

esrarengiz olmak kolaydır, en zor şey açık olmaktır.

bir romanın politikaya bir katkıda bulunmanın en iyi yolu olduğunu sanan bir yazar, genellikle kötü bir romancı, kötü bir gazeteci ve kötü bir politikacıdır.

e.m. forster: ülkeme ihanet etmekle dostlarıma ihanet etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsam, ülkeme ihanet edebilecek gücü bulabilmeyi dilerim.

"şarap, aşk, kadınlar, kahramanlık -bunların tümü betimlenebilir- ama bir ayyaş, aşık, koca ya da er olmamak koşuluyla. insan hayatın içine dalarsa, onu yeterince net olarak göremez; ondan bunu yapamayacak kadar acı çeker ya da zevk alır."

"sanatı oluşturan iyi niyetler değildir."

shakespeare: herkese hak ettiği gibi davranılsa kim kötekten kurtulabilir!

sanatta her şey işleyişe dayanır: bir bitin öyküsü iskender'in öyküsü kadar güzel olabilir. içinizdeki duygulara göre yazmalısınız, bunların gerçek olduklarına emin olun, gerisine boşverin. bir dize iyi olduğunda, her akımın dışına çıkar. bir satır düzyazı, bir dize kadar değiştirilemez olmalıdır. insan iyi yazarsa, söyleyecek şeyi olmamakla suçlanır.

gerçek yalındır.

birtakım erkekler çocuk gibi olurlar: kadınların kendilerini anlamalarını ister, bu amaçla onlara bütün sırlarını anlatır; ama bir kez de hakkıyla anlaşıldılar mı, kadınlardan, kendilerini anladıkları için nefret ederler.

"onur payeleri onur götürür, unvanlar küçültür, insanın bir işinin olması onu budalalaştırır."

louise colet: insanın yaşlılığını israf etmesi bu dönemde hiçbir şey yapmamasından iyidir.

"insan ruhunun tarihi insanlığın budalalığının tarihidir." (voltaire?)

"hüzün bir tür kötü alışkanlıktır."

"insanlar güneşin işlevinin lahanaları olgunlaştırmak olduğuna inanmaya çok hazırlar."
güneşin işlevi lahanaları olgunlaştırmak değildir.

"insanın sevdikleriyle yaşayamamasından sonra en büyük işkence sevmedikleriyle yaşamasıdır."

"budalalık, bencillik ve sağlamlık, mutlu olmak için gerekli olan üç koşuldur ama; budalalık olmazsa, ötekiler bir işe yaramaz."

kitaplar hayatı anlamlandırmamıza yarıyorlar. tek sorun şu ki anlamlandırmamıza yaradıkları hep başkalarının hayatları, hiçbir zaman kendimizinki değil.

logan pearsall smith: insanlar, hayat gibisi yoktur derler; ama ben şahsen okumayı yeğlerim.

"insanlık kusursuz olmaya doğru gittikçe insanın durumu kötüleşiyor. her şey ekonomik çıkarlar açısından değerlendirilmeye başlandığında, erdeme ne yer kalacak? doğa, kendi yarattığı tüm biçimleri yitirecek kadar boyunduruk altına girdiğinde, plastik sanatların hali ne olacak? bu arada da işler iyice karanlıklaşacak."

"burjuvalardan nefret etmek bütün erdemlerin kaynağıdır."

not: tırnak içindeki ifadeler gustave flaubert'e aittir.

5.04.2013

aşk ve evlilik

julian barnes

her aşk öyküsü bir cinayetle başlar.

her ilişki, kendi içinde, olmadığı bütün öteki ilişkilerin hayaletlerini ya da gölgelerini barındırır. terk edilmiş bütün alternatifler, unutulmuş seçimler, yaşayabileceğin halde yaşamadığın hayatlar.

insan aşık olunca her şey nasıl da tamamen orijinalmiş gibi görünür, öyle değil mi? kullanılan sözcükler, yatakta sarılış tarzları, arabalarını sürüş şekilleri? şimdiye değin hiç kimse benimle asla böyle konuşmadı, benimle böyle sevişmedi, beni arabasına böyle almadı diye düşünürsünüz. oysa büyük olasılıkla bunlar elbette olmuştur. sadece, daha önce hiç dikkat etmemişsiniz ya da unutmuşsunuzdur.

insanlar çoğunlukla ilk kez bu sebeple evleniyorlar: kendine güven eksikliğinden. birisinin onlardan hoşlanır gibi görünmesi gerçeğini gözardı edemiyorlar ve hiçbir soru sorulmuyor.

evliliğin zincirleri o kadar ağırdır ki bazen bu zincirleri taşımak için üç kişi gereklidir.

aşkı mahveden şey iğrençliktir; yasalar, mal mülk, parasal kaygılar ve polis devletidir. koşullar farklı olsa aşk da farklı olurdu.

her yıl büyük rakamlı kazançlar elde eden, yemyeşil ağaçlarla kaplı demokratik bir banliyöde yaşanan aşk stalin'in tutsaklar kampında yaşanan aşktan farklıdır.

ilk aşk çekip gitmenize asla izin vermez.

gerçek aşk sağlam aşktır, günü gününe aşktır, güvenilir aşktır, sizi asla hayal kırıklığına uğratmayan aşktır.

5.02.2013

nabız

julian barnes


insan, kendi varoluşu üzerine derin derin düşünebilen, kendi ölümünü tasavvur edebilen ve orgazm taklidi yapabilen tek yaratıktır.

şakalar ciddi olmanın iyi bir yoludur. çoğu kez en iyi yol.

erkekler basit yaratıklardır.

"bir yerde okumuş olmasalar hiç aşık olmayacak insanlar vardır."

sanattan anlayan herkes sanat yapıtının düşlediği şeyi hiçbir zaman ele geçiremediğini bilir. sanat her zaman eksik kalır ve sanatçı da, yaşam felaketinden bir şeyler kurtarmak şöyle dursun, bu şekilde çifte bir başarısızlığa mahkum olur.

erkekler seksten, kadınlar aşktan söz ederler.

aşk, kıskançlık olasılığı bulunmaksızın var olamaz. eğer talihliysen, bunu hiçbir zaman duymayabilirsin ama eğer bunu duyma olasılığı, kapasitesi yoksa, o zaman aşık değilsindir.

ıstırap çekmek soylu kılar.

her küçük şey bir fark yaratır. ama her büyük şey daha büyük bir fark yaratır.

daha iyi ya da daha kötü, mutlu ya da perişan, başarılı ya da dikiş tutturamamış kişiler olabiliriz ama bu daha geniş kategoriler içinde, bizi biz yapan şey, genetik olarak nasıl tanımlandığımıza karşıt olarak kendimizi nasıl tanımladığımız, "beğeni" diye adlandırdığımız şeydir. gerçek beğeni, asli zevk, çok daha içgüdüsel ve düşünceden uzaktır.

aile füze gibidir, patlaması ve insanları radyasyona maruz bırakması her zaman olasıdır.

aklın kapıları bloke edildiğinde anlayış yine de işlemeyi sürdürür.

kuş asla yalan söylemez.

"kendini mahkemede temsil eden adamın yerinde müvekkil değil bir ahmak vardır."

yaşamda karşılaşılan büyük şaşkınlıklar sıklıkla edebiyatın klişeleridir. 

1.07.2012

uyarı

julian barnes

anne ve babalarınız sizi doğru şeyler konusunda hiçbir zaman uyarmazlar, öyle değil mi? ya da belki de sizi sadece o anlık, yerel şeyler konusunda uyarırlar. sağ orta parmağınızın eklem yerine bandaj yapıp enfeksiyon tehlikesine karşı uyarırlar. dişçi konusunda açıklama yapıp ağrının sonradan nasıl geçeceğini söylerler. size karayolları kurallarını öğretirler ya da en azından genç yayalara uygulandığı şekilde öğretirler.

erkek kardeşimle ben bir keresinde bir yolun karşısına geçmek üzereydik ki, babamızın kararlı sesiyle "refüjde bekleyin" diye talimat verdiğini duyduk. dilin primitif bir düzeyde kavranışının onun olanakları konusunda bir çeşit baş dönmesiyle kesiştiği bir yaştaydık. birbirimize baktık, "refüjde bekleyin" diye bağırdık ve sonra da oracıkta yolun kenarına çömeldik. babam ortadaki kaldırımda çömelmemizin çok budalaca olduğunu düşündü, hiç kuşkusuz şimdiden bu şakanın etkisini daha ne kadar sürdüreceğini hesap ediyordu.

doğa bizi uyardı, anne ve babalarımız bizi uyardı. parmak eklemlerinin kabuk bağlaması ve trafik meselelerini anladık. gevşek bir merdiven halısına dikkat etmemiz gerektiğini öğrendik; çünkü büyükannemizin merdiveninin pirinç demirlerinden biri yıllık temizlik için yerinden çıkarılıp da doğru dürüst yerleştirilmediğinden kadıncağız bir seferinde az daha tepetaklak aşağı yuvarlanıyordu.

ince buzları, don ısırmasını ve kartoplarının içine çakıl taşları, hatta bazen jilet koyan kötü çocukları öğrendik; gerçi bu uyarıların hiçbiri de olaylar tarafından doğrulanmadı. ısırganları ve devedikenlerini de, zararsız bir madde gibi gözüken otun insanın derisinde zımpara kağıdı gibi ani bir yanma yaratabileceğini de öğrendik. bıçaklar ve makaslar konusunda ve bağlanmamış ayakkabı bağcıklarının tehlikeleri konusunda uyarıldık. bizleri kandırarak arabalara ve kamyonlara sokmaya çalışabilecek garip adamlar konusunda uyarıldık; gerçi o "garip" sözcüğünün "tuhaf, kambur, salyaları akan, guatrlı" anlamına gelmediğini, sadece "bizim için bilinmeyen" anlamına geldiğini keşfetmemiz yıllarımızı aldı.

kötü oğlanlar ve daha sonra da kötü kızlar konusunda uyarıldık. mahcup bir fen dersleri hocası bizi zührevi hastalıklara karşı uyardı ve yanıltıcı olarak bu hastalıklara "gelişigüzel cinsel ilişkinin" neden olduğu bilgisini verdi. oburluk, tembellik ve okuldaki derslerimizi asmak konusunda uyarıldık, cimrilik, açgözlülük ve ailemizi hayal kırıklığına uğratma konusunda uyarıldık, kıskançlık, öfke ve ülkemizi hayal kırıklığına uğratmak konusunda uyarıldık.

gelgelelim kalp kırıklıkları konusunda hiç uyarılmadık.

29.01.2012

aşk

julian barnes

aşka kafamızı takmak zorunda kalmasak cinsel arzu çok daha kolay olurdu. evlilik çok daha dürüst olurdu ve belki de, aşkın kaşıntılarını çekmesek, gelişini heyecanla beklemesek, gidişinden korkmasak, aşk daha kalıcı olurdu.

aşk başka ne işe yarar? eğer onu satmaya niyetliysek, onun uygar erdemlerin başlangıç noktası olduğunu belirtsek iyi ederiz. insan birini, hayal gücüne dayalı bir duygudaşlık hissetmeden, dünyayı bir başkasının bakış açısından görmeye başlamadan sevemez. bu yeteneğe sahip olmadan iyi bir aşık, iyi bir sanatçı ya da iyi bir politikacı olamazsınız.

aşk konusunda çok titiz olmak insanın dikkatini kalbe, nabız atışlarına, onun kesinliklerine, onun gerçeğine, onun gücüne -ve kusurlarına- yönelmesi demektir. ölümden sonra kalp piramit biçimini alır (her zaman dünyanın harikalarından biri olmuştur bu); ama yaşarken bile kalp hiçbir zaman kalp biçiminde değildir.

aşk anti-mekanik, anti-materyalisttir. işte bu nedenle kötü aşk yine de iyi aşktır. bizi mutsuz edebilir; ama mekaniğin ve maddesel olanın meseleyi ele almasına gerek olmadığında ısrar eder. din ya saçma biçimde gündelik ya tümüyle çılgınca ya da maneviyatla yardım paralarını birbirine karıştırarak salt bezirganca bir şey olup çıkmıştır. sanat, dinin çöküşünden özgüven kazanarak dünyaya oranla aşkınlığını ilan eder (ve sanat sürer, sürer! sanat ölümü yener!) ancak bu ilan ediş herkese ulaşmaz; ya da ulaştığı yerlerde her zaman esin verici değildir, her zaman hoş karşılanmaz. bu yüzden dinin ve sanatın aşka boyun eğmeleri gerekir. aşk bize insanlığımızı ve aynı zamanda da mistik kavrayışımızı verir. bir biz vardır bizden içeri.

bu aşk kötü sonuçlanacaktır; muhtemelen öyle olacaktır. öküz etinden bir parçaya benzeyen o biçimsiz organ, hileye yatkın ve kapalıdır. şu anki evren modelimiz entropidir ve bu, gündelik dilde şu ifadeye tercüme edilebilir: sonunda her şey bombok olacaktır. ama aşk bizi düş kırıklığına uğrattığında, biz yine de ona inanmayı sürdürmeliyiz. aşk bizi düş kırıklığına uğratsa da, bizi düş kırıklığına uğratmasına karşın, bizi düş kırıklığına uğrattığı için bizim tek umudumuzdur.

17.06.2011

kahraman

julian barnes

her zaman yıkanacak yeni çamaşırlar vardır.

küçük, önem taşımayan bir eylem, bir gün son derece makul bir davranış ve ertesi gün tamamen delice bir şey olarak görünebilir.

çocukların öğrenebildiği en iyi dersler kendi başlarına öğrendikleridir.

"hiç kimse kendi uşağı için bir kahraman değildir."

yaşam önce komedi, sonra trajedidir.

mutlu insanlar mutsuz insanlardan daha sağlıklıdır. insanları mutlu kılın, böylelikle ulusal sağlık hizmeti üzerindeki yükü azaltmış olursunuz.

bazı yalanlar ötekilerden daha dürüstçedir.

depresyonun kurnazca yanı, dıştan bağdaşmaz görünen bir şeyle bağdaşabilmesidir.

güven insanı ihanete götürür. güven ihaneti davet eder.

insan ancak kendisini dünyadan uzaklaştırarak onu açık seçik olarak görür. dünyayı anlamak için dünyayı terk edersiniz. bilgiye doğru kaçarsınız.

genelde, olağanüstü işler yapan orijinal düşünürler başarısızlığa uğrarlar.

yetenekli bir amatörün çalışması, yapıldığı tuval kadar bile para etmez.

ben, yeşil panjurlu evinde oturan bayan mutlu değilim.

dünyaya baktım. vardığım sonuçlar çok özgün olmayabilir ama yine de bana aitler. insan ancak hem dışımızdaki hem de içimizdeki dünyaya ait olduğu biçimiyle bakarak olgunlaşır.

hepimiz kayıbız. en çok kayıp olanlar da bunu bilmeyenler.

31.05.2011

uzun lafın kısası

sigmund freud: varoluş bir hastalıktır.

george sand: zina, bir kadının sevgilisiyle geçireceği bir saat değil, ondan sonra geceyi kocasının kollarında geçirecek olmasıdır.

arundhati roy: düşlerini yitirirsen aklını da yitirirsin.

ece temelkuran: kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.

franz kafka: nasıl yaşanırsa öyle ölünür.

ingeborg bachmann: insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.

adam fawer: insanın her zaman seçenekleri vardır.

herta müller: bir kadınla erkeğin birbirlerine verecek bir şeyleri olduğunda aynı yatağa girerler. insanlığın en iyi icadıdır yatak.

maggie gee: erkekler güçlüymüş gibi davranırlar ama aslında bebekten farkları yoktur.

vasili grossman: dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.

peter weiss: demokratik yönetimin anlamı, herkesin fikrinin geçerli olmasıdır.

julian barnes: ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.

3.11.2010

seks

julian barnes

yatak, insanın yakalanmadan yalan söyleyebileceği, karanlıkta iniltiler çıkarıp bağırabileceği ve sonra da "performansı"yla böbürlenebileceği başlıca yerlerden birisidir. seks rol yapmak değildir, kendi senaryonuza ne denli hayranlık duyarsanız duyun, gerçeği anlatır. seksin işi hakikatledir. karanlıkta birbirinizi nasıl okşadığınız, dünya tarihini nasıl gördüğünüzü gösterir. durum bu denli basittir.

erkekler bir kadını yatağa atabilmek için "seni seviyorum"; kadınlarsa erkekleri evliliğe zorlamak için "seni seviyorum" diyeceklerdir; her ikisi de duyulan korkuyu yatıştırmak, kendilerini eyleme sözcükler kullanarak ikna etmek, vaat edilen koşulların gerçekleşmiş olduğuna kendilerini inandırmak, aşkın henüz bitmemiş olduğu konusunda kendilerini aldatmak için "seni seviyorum" diyecektir. böyle kullanımlardan kaçınmalıyız. "seni seviyorum" ifadesi dünya pazarına çıkmamalı; bir para, bir hisse senedi olmamalı, bize kazanç sağlamamalıdır. bana göre bu uysal cümleyi, var olmayan saçların yukarı kaldırıldığı bir enseye fısıldamak için saklamak gerekir.

eksiksiz birliktelikler enderdir. insanlığı değiştiremezsiniz, salt tanıyabilirsiniz. mutluluk, astarı lime lime olan kızıl bir pelerindir. sevgililer, yapışık ikizler gibidir, tek bir ruha sahip iki gövde; ama içlerinden biri öbüründen önce ölecek olursa, geride kalan, hayatının sonuna kadar bir cesedi yanında taşımak zorunda kalır. gurur bize her şeyin çözümünü bulma özlemini verir -çözümünü, amacını, ereğini; ama teleskoplar yetkinleştikçe yeni yıldızlar ortaya çıkar.

15.02.2010

oklukirpi

julian barnes

tarih, olurken çoğu kez sıkıcıdır; daha sonra ilginç olur.

insanlığın tümü emperyalizmin ve sömürgeciliğin zincirlerinden kurtulmadıkça bağımsızlığınız tam olmayacaktır.

kadınlarını mutfakta tutamayan bir hükümet mahvolmuş demektir.

bütün çözümler kusurludur; ama en kusurlusu hiçbir şey yapmamaktır.

"ağaç dikmek için önce bir çukur kazmalısın."

eğer birilerini bir sopayla döver ve onlara sizi sevdiklerini söylemelerini emrederseniz ve bu arada onları dövmeye devam ederseniz, er geç size işitmek istediğiniz şeyleri söyleyeceklerdir.

her zaman iki şey arasında bir seçim vardır.

duvarların yankılarının söylediği
ruhların değil taşın çürüdüğüdür

budala çok şey ister; ama ona bunları veren daha da budaladır.

özgürlük yalnızca sosyal bir seçkinler tabakasının ayrıcalığıdır.

sosyalizm rejiminde insanın öğrendiği birkaç hünerden biri de budur: dilin bürokratik bozukluklarını süzüp dışarı atma yeteneği.

31.10.2009

uzun lafın kısası

gandhi: 
şiddetin en ölümcül biçimi yoksulluktur.

hildegard knef: hayat bazen yabancı bir kentte geçirilen pazar günlerine benzer. insan kime danışacağını, kime sığınacağını bilemez.

ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.

gaston bachelard: gecenin gizeminde, karanlık bir mağaranın yalnızlığında, gerçeği özünde, ağırlığıyla, tözsel yaşamıyla tutuyorken insan, gelip geçici görünüşleri ne yapsın!

elias canetti: bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.

georges politzer: bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.

julian barnes: en kötü olanlar, her zaman ailelerine bağlı adamlardır.

margaret atwood: insanlar mutlu sonlara neden ağlarsa düğünlerde de aynı nedenle ağlar: aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.

howard fast: tanrının verdiği beyni kullanmaya başlar başlamaz günahkar oluyor insan.

immanuel kant: aydınlanma, insanın, kendi eliyle yarattığı reşit olmama halinden kurtulmasıdır.

katherine mansfield: yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.

iris murdoch: din denen şeyi içimizden iyice temizleyip atana kadar, şu içinde yaşadığımız "tanrıların alacakaranlığı" gibisinden hava, bir dolu insanın delirmesine yol açacaktır.

30.09.2009

uzun lafın kısası

cesare pavese:
 edebiyat, yaşamın saldırılarına karşı bir savunmadır.

george sand: duyarlılıklarını bol keseden harcamayan insanlar, yeri geldiğinde bazen fazlasıyla duyarlı olabilirler.

irvin yalom: gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.

marguerite duras: açlığın yarattığı yanmayı hiçbir şey dindiremez.

nazım hikmet: biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hâlâ afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

platon: insanca olan hiçbir şeyi fazlaca ciddiye almaya değmez. ne olursa olsun.

ahmet oktay: uyumlu insan, belirli tarihsel koşullarda, uyumsuz insandan çok daha tehlikelidir. büyük zalimler, iktidarlarını bu tür normallerin sayesinde kurabiliyor ancak.

jean p. sasson: amaçlarına ulaşmak için durumu ustalıkla idare etmek kadınların en güçlü silahıdır.

veysel atayman: bir kanlı katilin bir halk kahramanına dönüşmesi ancak tutuculuğun, gelenekselciliğin, aşırı milliyetçiliğin topluma egemen olduğu ülkelerde olabilir.

lin yutang: medeniyet çoğunlukla yiyecek peşinde koşmaktır; kalkınma ise yiyeceğe ulaşmayı her gün daha da zor hale getiren gelişimdir.

julian barnes: günümüzde her şey lanet olasıca bir sözleşmede yer alıyor. dünyanın gidişatı böyle.

marguerite yourcenar: gerçek doğum yerimiz, kendimizi ilk kez ferasetli bir bakışla gördüğümüz yerdir. benim ilk doğum yerim, kitaplarımdı.

31.01.2009

uzun lafın kısası

ayfer tunç: kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

julian barnes: yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

louis de bernieres: bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

elsa morante: insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

viktor emil frankl: alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

george sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

mario puzo: bir avukat, evrak çantasıyla, eli silahlı yüz kişinin çalacağından daha fazlasını çalar.

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

nazım hikmet: kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

sophokles: son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

3.08.2008

tarih

julian barnes

tarih, olan biten değildir. tarih sadece tarihçilerin bize anlattıkları şeydir. onun bir modeli, bir planı, bir yönü, bir gelişmesi vardır, demokrasiye doğru bir yürüyüştür; bir duvar halısıdır, olayların akışıdır, bağlantılı ve açıklanabilir karmaşık bir anlatıdır. bir iyi öykü bir diğerine götürür.

önceleri, gizliden gizliye ve amatörce birtakım tanrısal işlere soyunan krallar ve başpiskoposlar vardı, sonra fikirlerin yürüyüşü ve kitlesel hareketler ortaya çıktı, daha sonra çok daha büyük şeyleri ifade eden küçük yerel olaylar başgösterdi; ama her zaman bağlantılar, ilerleme, anlam söz konusuydu; bu şuna yol açtı, şu bundan kaynaklandı gibi. ve bizler, tarihin okurları, tarihten ıstırap çekmiş olanlar, umutlu sonuçlara varmak için, ileriye giden yolu görmek için onun modelini dikkatle inceliyoruz. tarihe bir dizi salon resmi, hayal gücümüz sayesinde yeniden hayat verebileceğimiz kişilerin konuşma diyalogları gibi tutunuyoruz; oysa tarih her zaman, deve kılı fırça yerine bir badanacının rulosuyla sürülmüş bir multimedya kolajına benziyor.

dünya tarihi mi? sadece karanlıkta yankılanan sesler, sadece birkaç yüzyıl tutuşup sonra sönen görüntüler, bazen birbirlerine karışır görünen öyküler, eski öyküler, tuhaf bağlantılar ve ilgisiz bağıntılardan ibaret. burada, şimdiki zamanın hastane yatağında (bugünlerde çarşaflar ne kadar da temiz) yatıyoruz ve günlük haberler serumla kolumuza damla damla akıtılıyor. niçin burada olduğumuzu ya da burada ne kadar zaman kalmak zorunda olduğumuzu pek bilmesek de kim olduğumuzu bildiğimizi düşünüyoruz. sargılarımızın içinde ve belirsizlikler içinde tasalanır ve çırpınırken -yoksa biz gönüllü hastalar mıyız- öyküler uyduruyoruz? bilmediğimiz ya da kabul edemeyeceğimiz gerçekleri örtbas etmek için öyküler uyduruyoruz. birkaç gerçeği alıyor ve onların etrafında yeni bir öykü yaratıyoruz. duyduğumuz panik ve acı ancak avutucu öyküler uydurmakla hafifliyor, buna tarih diyoruz.

tarih lehine söyleyebileceğim tek bir şey var: tarih bazı şeyleri bulma konusunda son derece ustadır. biz onları örtbas etmeye çalışırız ama tarih peşimizi bırakmaz. zaman onun tarafındadır, zaman ve bilim. biz ilk düşüncelerimizin üstünü ne denli şiddetle örtersek örtelim, tarih onları okumanın bir yolunu bulur. bizler kurbanlarımızı (boğulan prensler, radyasyona maruz kalan ren geyikleri) gizlice gömeriz; ama tarih onlara yaptıklarımızı ortaya çıkarır. titanic'i mürekkep balığının mürekkebi kadar kapkaranlık derinliklerde sonsuza dek kaybettiğimizi düşünüyorduk; ama onu bulup çıkardılar. medusa'nın enkazını çok kısa bir zaman önce moritanya açıklarında buldular. hazine umudu yoktu, bunu biliyorlardı; 175 yıl kadar sonra tek buldukları şey fırkateynin gövdesinden birkaç bakır çiviyle iki top oldu. ama yine de gidip buldular.