stephane mallarme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stephane mallarme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.12.2019

dizeler


pek çok şafak vardır
henüz ışıldamamış olan
(friedrich nietzsche)

bu sabah kalktım ve bir bira daha içtim
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(jim morrison)

zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek
(william shakespeare)

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran
(stephane mallarme)

anlaktır, uyanıklıktır doğuran ve düşleyen
uykudur açık seçik gören
imge ve sanrıdır bakan
eksiklik ve boşluktur yaratan
(paul valery)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

değil mi ki hayat sonsuza dek sürmez
ölüler asla dirilmezler
ve en yorgun ırmaklar bile
bir yerde ulaşırlar denize
(algernon charles swinburne)

yine özgürlük! yine senin bayrağın, yırtılmış ama uçuyor
rüzgara karşı yıldırım gibi dalgalanıyor
(lord byron)

11.11.2018

yazma büyüsü

inci aral

yazmak çıplak kalmaktır.

kendi dünyandan başka insanların dünyasına geçmek ve gerçek hayatı bir yana bırakıp yazılmakta olan kitabın içinde yaşamaya koyulmak kolay değildir.

aşıklar er geç bir yolunu bulup kendilerini ifade ederler.

her yazma deneyimi öncelikle kendi karanlığını keşfetme yolculuğuyla başlar.

yazmak kendinde olmayana ya da başkalarının ihtiyacına yönelmiş bir heves değil, duygu ve düşünceleri sanatsal bir dille ve hayatın devingenliği içinde yeniden biçimleme içgüdüsüdür.

bazı yalnızlıklar üretkendir, insanı besler. bazıları da öldürür.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

dostlarınız, sizi anlayan yakınlarınız, sohbetini sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ya da yaşam serüvenlerini bilmek istediğiniz insanlar her zaman olacaktır. ama bunun dışındaki gereksiz ilişkiler ve kalabalıklar zaman alıcı, yorucu ve caydırıcıdır. araya belli bir mesafe koymak gerekir.

çocukluk, dünyaya, yaşama ilişkin ilk izlenimlerimizi belleğin boş, beyaz sayfasına kaydettiğimiz dönemdir.

yazmak, çoktan unuttuğunuzu sandığınız birçok şeyi, yenilgileri, aldanışları, keşkeleri uygun dille kağıda dökmek, insan olmanın acısını derin bir kavrayışla anlatabilmektir.

yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir.

sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer.

andre gide'in dediği gibi, "önem bakılan şeyde değil, nasıl baktığınızdadır."

yazma büyüsü, yazma eyleminin temelde bir başkaldırı olmasındadır.

yazılış amacı her ne olursa olsun, bir roman öncelikle yazarın varoluş bilinci, aklı, birikimi ve insanlık vicdanının ürünüdür.

dünyada her şey politiktir. politikasızlık bile.

roman bir yaratıcılık ve keşifler sanatıdır.

bütün sanat dalları gibi edebiyat da insanın hiçliğini yeniden var etme ve sürdürme yanılsamasından, kendi kendisiyle olan yokluk ilişkisini ortadan kaldırma arzusundan doğar.

insanın hissettiklerini özgün bir iç görüye dönüştürebilmesi için soyut düşünmesi gerekir.

mallarme: "dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır."

beni yazar olarak uçlarda savrulmaya iten, kendime inancımı zorlayan, kırılgan, inatçı, zor beğenir kılan, göz önünde, yani iyilik ve sevgiye olduğu kadar kötü niyet ve yargılara da açık oluşumdur. çünkü yazmak çıplak kalmaktır.

3.05.2018

duino ağıtları

rainer maria rilke

güzel dediğin yalnız başlangıcıdır korkunç olanın, ancak dayandığımız; tansırız onu, çünkü hor görür, umursamaz bizi yerle bir etmeyi.

ama biz, bir şey düşünürken bile, tek bir şey, duyuyoruz öbürünün ağırlığını.

oysa ancak içimize dönüştürdüğümüz an belli eder kendisini en görünür mutluluk.

din, dinin yaratıcısı olmaktan daha çok onun bir kurbanı durumundaki insan öznesini kavrar ve kontrolü altına alır.

stephane mallarme: her şey sonunda bir kitaba varmak içindir.

yazgı denir işte buna: karşıda olmak, başka hiçbir şey değil, hep, hep karşıda.

bir kez hepsi, yalnız bir kez. bir kez, bir daha yok. evet, bizler de bir kez. bir daha yok. ama bu, bir kez bulunmuş olmak, bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak, sanma geri alınabilir.

ve bizler, ki yükselen mutluluğu düşünürüz, içimize dokunurdu o neredeyse bizi altüst eden şey, bir mutlunun düşüşünde.

10.04.2018

ebedi kriz

umberto eco

"her şey birbiriyle bağlantılıdır."

güzellik keyiflidir, keyif güzellik; yeryüzünde bilip bilebileceğiniz ve bilmeniz gereken budur.

insanoğlunun ebedi krizi, evreni tanımlamak zorunda olduğu halde tanımlayamaması değil; tanımlaması gerekmediği halde tanımlamaya çalışmasıdır.

stephane mallarme: bir nesneyi nitelemek, şiirden alınacak, usul usul sezinlemenin mutluluğundan oluşan hazzın dörtte üçünü yok etmek demektir: esinleme.. işte düşümüz budur.

bir yapıt ancak pek çok yönelim ve anlam sunarsa; ama hepsinden önemlisi değişik yollardan anlaşılıp sevilebilirse, o zaman yaşamsal ilgi uyandırır ve kişiliğin saf ifadesi olur.

"dünya, bir kitapla sonlanmak için var olmuştur." (mallarme)

john dewey: belirtik ve odaklaşmış her nesnenin çevresinde, örtüğe doğru, düşünsel yolla kavrayamadığımız bir geri çekiliş vardır. düşüncemizde buna, bulanık ve müphem deriz.

dewey'e göre sanatın asıl özü, "bir bütün olma, daha geniş, her şeyi kapsayan, yani aslında içinde yaşadığımız evren olan bütüne bağlı olma özelliğini" çağrıştırma ve vurgulama yetisindedir kesinlikle. estetik tefekkürün bize esinlendirdiği dinsel coşkunun kaynağı da budur.

roman jakobson: belirsizlik, kendi kendinin merkezi olan her iletinin özsel, devredilemez, vazgeçilemez özelliğidir; kısacası şiirin zorunlu, doğal bir sonucudur.

bir sanat yapıtında "açıklık" estetik hazzın temel koşuludur ve estetik bir değere sahip olduğu için haz veren her form da açıktır. yaratıcısı tek anlamlı ve belirsiz olmayan bir iletişimi amaçlamış olsa bile, bu böyledir.

enformasyon miktarı ne kadar büyükse iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve netse enformasyon miktarı da o kadar azdır.

maurice merleau-ponty: bir nesne, hatta dünya için kendisini bize "açık" olarak sunması esastır; böylece onu her zaman farklı algılayabiliriz.

"müzikte, uyaranlar, yani müziğin ta kendisi beklentiler yaratır, onları engeller ve sonunda onları anlamlı çözümlere kavuşturur."

hegel'e göre insan kendisini nesneleştirerek yapıtının ve eylemlerinin amacında yabancılaşır. başka bir deyişle, nesneler ve toplumsal ilişkiler dünyasının içinde yabancılaşır çünkü bu dünyayı kendinin uymak ve saygı göstermek zorunda olduğu varlığını sürdürme ve gelişme yasalarına göre kurmuştur.

"bir kitap ne başlar ne de biter; olsa olsa öyle gözükür." (mallarme)

18.05.2015

g.

john berger

aşık olmanın temelinde cinsellik yatar.

bu ülkede yoksulluk sorun falan değildir. hayattır yoksulluk. zengin olmanın bir yolu varsa yoksul olmanın binlerce yolu vardır.

hayatı bize ilkin şeker sevdirir.

octavio paz: yüzyılımız, bütün tarihsel dönemlerin çalkalanıp kaynaştığı dev bir kazandır.

genellemelerin tümü temelde ters düşer cinselliğe.

luigi barzini: günümüzde her alanda kaydedilen ilerleme, geçmişin saçma'sından başka bir şey değildir.

en tehlikeli anlar, başarı anlarıdır.

şaşkınlığın ve ucu ucuna gerçekleşen beklentilerin bileşimi, cinsel tutkuya has benzersiz anlara özgüdür ve bu anları yaşamın olağan akışı dışına yerleştiren ögelerden biridir.

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran (mallarme)

kol henüz ameliyatla kesilmeden, yüzük daha parmaktayken, sandal daha denizdeyken, yaşam, üstünde uzun uzun düşünmeye fırsat vermeyecek kadar buyruğundaydı yazgının.

belki de ölüm, bütün göndermelerin -dolayısıyla ayırt edilirliğin- yok olduğu bir noktaya dek kendi kendini şaşırtan katmerli bir şaşırtmacadır çıkageldiğinde.

25.12.2012

fransız şiir antolojisi

ilhan berk



ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
(charles baudelaire)

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli
(arthur rimbaud)

göçüp gittiğimiz gün biz de bu dünyadan
unutulur sevdiğiniz, sevildiğiniz
sevmeye bakın geçmeden güzelliğiniz
(pierre de ronsard)

zaman kötüymüş.. gün iyi de olur, fena da
hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada
hangi denizde fırtına olmaz
(andre chenier)

sevişmek! hep sevişmek! akıp giden saatin
kadrini bilmeliyiz
insan için liman yok, sahil yok zaman için
o geçer, biz göçeriz
(alphonse de lamartine)

ama işte hakikat ebedidir
yaşarsa bir kimse ondan bihaber
alemde ömrünce gafil kişidir
(alfred de musset)

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
(charles baudelaire)

ama ılık bir nehirdir işte saçların
ürküsüz boğmak orda bize musallat ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın
(stephane mallarme)

hep musiki, biraz daha musiki
havalanan bir şey olmalı mısra
deli bir gönülden kalkıp gitmeli
başka göklere, başka sevdalara
(paul verlaine)

yazık! diye düşündüm; büyük ama adımız
utanıyorum bizden biz ne kadar zayıfız
nasıl bırakılır hayat ve bütün acıları
bunu bilen sizsiniz, tanrının hayvanları
ne bir şeye erilir dünyada, ne bir şey bırakılır
yalnız sessizlik büyük, gerisi zayıflıktır
(alphonse de lamartine)

rüzgar uyandı.. artık yaşama zamanıdır
kitabımı bir geniş meltem açıp kapatır
su kayadan toz olup görünür kıyı kıyı
pırıl pırıl sayfalar uçuşarak gidiniz
yık dalga! yık keyifli sularında ey deniz
yelkenin yem yediği şu asude çatıyı
(paul valery)

uzaklarda bir başka ülkede şimdi sevdalım
madem hiçbir şeyde gözüm yok ko öleyim
öyle bitkinim ki beni bir ölüm paklar ancak
anladım ne yapsam boşuna iflah olmam artık
(guillaume apollinaire)

18.10.2012

susanlar

bilge karasu

ölüm her yerde
istediğin yerde bulamazsın yalnız

okumadığım her kitap yenidir benim için, yazılışı üzerinden 3000 yıl geçmiş de olsa.

esirgeme benden gözlerini
derin denizlere bakan

ben köpek seven insandan korkarım. ya zayıf olduğu için kötülük edebilir ya da kötü olduğu için köpeklerin dostluğunu arar. köpek de güzel hayvandır, sevimli bile olabilir; köpek, orta yaşa değin sevilebilir ama ömrünü bir köpeğe bağlayan insan, bir köpeği yanı başında tutarak yaşlanan insan kuşku uyandırır bende. kedileri, sokak kedilerini, uyuz kedileri besleyen bir deli meryem, herhangi bir köpekseverden daha soyludur.

senin yenemeyeceğin, benim yenemeyeceğim
yenemeyeceğimiz bir uzaklık vardı
bir tek onun yılgısı vardı içimizde
inanmıyordun, inanmıyordum
inanmıyorduk gidebileceğime
durup durup gitmeliyim dediğin halde gitmemenin
erinci içinde geçirdiklerimizin
uzamasını istediğini bildiğim halde
gitmenden en çok korkan ben olduğum halde
gitmek benim yazgımda varsa inanmak istemesek de
çöle çıkmam gerekiyorsa
ben gitmemek için elimden geleni yaparken
gitmemi düşünüp tedirgin oluyor
bana gitme diyemiyorsan
senden beklediğimi bildiğin halde kendime yenilmem için
bir tek sözünün yeteceğini bildiğin halde
ölüme katlanmaktan başka bir yol bulamıyorsan
ölüm içinde gitmeliyim
seni mutluluktan daha büyük bir yükün
altında bırakmamak için

sartre: cehennem başkalarıdır.
eliot: cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir.

arada korktuğumu söylüyorum ya
anlık korkularımın seni görmezliğindeki halinin hakkını vermek için
yoksa seni gören gözümde korku mu kalır benim

okurluk, yazarın emeğine kendi emeğimizi katmaktır.

ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
içimdeki kuş tünek değiştirdi
yüreği durmadan dönecek misin?

mallarmé: yarım kalmış her şeyi öyleyse yakın.

11.07.2012

günlükler

stefan zweig

üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni düşüncelerinin olmaması.

düşünceler nedense hayatın düşmanı; ama yine de en üstün hayat biçimi. en tehlikelisiyse para.

hem zihinsel, akılsal ilkelere dayanan konuların, hem de cinsel konuların ağza alınmadığı, yani basmakalıp şeylerle sınırlı kalan bir sohbeti kesinlikle yürütemiyorum.

tarihsel an'ı ne kadar az yaşar insan; hatta şimdi olduğu gibi çarpışma sırasında bile; yaşadığımız yalnızca o anın gölgesidir.

mahvolan insanlar sonunda önderlerine, krallarına karşı çıkacaklar, umudum bu benim, günden güne de artıyor.

stephane mallarmé: tek başınayken bile kendini bin kişi gibi hisseder insan.

bütün dünya paramparça oluyor. güçlüler yıkılmıyor, onlar kendi kendilerini yıkıyorlar. tıpkı fransız devriminde olduğu gibi bir dönüm noktasındayız. aradaki tek fark, ölçülerin aşırı büyümüş olması. yeni bir hayatı öğrenmeliyiz, başka türlü olmayacak.

düşüncelerimizi meşgul eden saçmalıklara gün gelip nasıl da gülerek bakacağız.

bu huzursuz dünyada, trende hareket halinde olmak huzur, yolculuk etmekse dinlenmek sayılıyor.

3.09.2011

son raunt

julio cortazar

yalnızca gerçek, devrimci olabilir.

robert musil: ahmaklığın kullanmayı beceremediği tek bir önemli düşünce yoktur; ahmaklık son derece esnektir ve doğrunun her türlü kılığına girmeyi bilir. buna karşılık doğrunun yalnızca tek bir kılığı, tek bir yolu vardır ve hep elverişsiz durumda kalır. 

düş gerçekliktir.

birçok an geçer ama insan sesleri, biricik ve eşsiz olduklarından, yinelenemediklerinden, dayanıksız ve gelip geçicidirler gerçi ama şöyle ya da böyle ve usa aykırı biçimde, ölüme karşın bilinen bir belleğe yerleşip sonsuza değin dururlar.

charles baudelaire: tanrı bir skandaldır; ama gelir getiren bir skandal.

horacio quiroga: öyküyü, belki de içlerinden biri olabileceğiniz dar bir çevrenin, ufacık bir öbek öykü kişisinin ilgisini uyandıracak gibi anlatın. bir öyküye can katmanın başka bir yolu yoktur.

insanda değişmeyen tek şey değişme çabasıdır; bu yüzden, devrim hep sürecektir, çelişkili olacaktır, önceden kestirilemeyecektir ya da yapılamayacaktır. pıhtılaşıp donan devrimler, hazır kesim devrimler kendi içlerinde kendi yadsımalarını taşır, gelecek düzeneğini. 

sonra sakınımlı bir an gelir
gözler gözlerde bir martının uçuşunu arar 

"akıl yürekten daha çok yürür; ama daha uzağa gidemez." (çin atasözü)

yaşama hakkı dilenci gibi istenmez, alınır.

içkisiz, dudağı soluğu kuruyor
lanetlenmiş de olsa bir ırmak arıyor
eğilmiş toprağın derinliklerinden (stephane mallarme)

alkol öldürür. lsd kullanın.

büyük bir alışkanlıkla iki boyutta sürdürdüğümüz hüzünlü yaşamımızda eğer başlangıçta yüzeyde kalmışsak, kendimizi yitirmenin, sonra biçimlerin, yolların bittiği yerde yeniden bulmanın ve kendimizi yeni baştan ayrımsamanın verdiği zevkle yetinmişsek de çok geçmeden dış görünüşün en dibine dalabilmeyi, bir yeşilin altına inip orada bir mavi ya da bir rahip yardımcısı ya da biberden bir haç ya da bir köy karnavalı bulmayı öğrendik. 

duran düşünce, çürüyen düşüncedir.

georges bataille: erotizm, düşleyenin kendisi de düşlenmediği sürece düşlenemez.

zevke vurulan dizgin, dizginsiz yaşama zevkini tetikler.

"kentsoylular tıpkı domuz gibidirler
büyüdükçe aptallaşırlar." (fransız şarkısı/jacques brel)

seni satın almalarına izin verme.

11.08.2011

zanaatkar

richard sennett

iyi bir öğretmen tatmin edici bir açıklama sunar; büyük bir öğretmen ise huzursuzluk yaratır, rahatsızlık verir ve tartışmaya davet eder.

bir şeyler yapan insanlar, genellikle ne yapmakta olduklarını anlamazlar.

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

bir şeyi yaparken ne kadar iyiyseniz, sayınız orada o kadar az olur.

iyi bir zanaatkar kötü bir satıcıdır; kendisini bir şeyi iyi yapmaya kaptırmıştır ve yaptığı şeyin değerini açıklamaktan acizdir.

zanaatkar, kendi topluluğunun dışına dönüktür; sanatkar ise kendi içine dönüktür.

insan eliyle yapılan şeyler üzerinde yükselen kültür, sürekli olarak kendine zarar vermeyi göze alır.

yerleşik loncalar, ibni haldun'a durağan ve "sahtekar" gibi gelmişti. iyi bir usta, ibni haldun'un sözleriyle, "seyahat eden bir evin üzerinde yaşamalı" idi.

"ben kendimin imalatçısıyım." (shakespeare)

diderot: insanlara daha iyilerini üretmeyi öğretmek için, bir çırak ol ve kötü sonuçlar elde et.

basit çalışma, hayatın darbelerine maruz kalanlar için en iyi ilaçtır.

ressam edgar degas bir keresinde stephane mallarme'yi şöyle uyarmaya yeltenmişti: "bir şiir için harika bir fikrim var; ancak bir türlü işin içinden çıkamıyorum." bunun üzerine mallarme şöyle cevap vermişti: "sevgili degas, şiirler kelimelerle yapılır, fikirlerle değil."

günümüzdeki "elektrik" kelimesi, yunanca "kehribar" demek olan "elektron"dan türemiştir.

bir zanaatkarın sabrı şöyle tanımlanabilir: sonuca ulaşmak için arzunun geçici olarak askıya alınması.

aşkta takıntılı olmak, karakteri deforme etme tehlikesi taşır; eylemde takıntılı olmak, alışkanlık ve katılık tehlikesi taşır.

100 puanlık bir iq'ya sahip bir kimse, kabiliyet bakımından 115 puanlık bir başkasından çok farklı değildir; ancak 115 puan daha fazla dikkat çekmeye yatkındır. küçük farklılıkları, çeşitleri bakımından abartmak ayrıcalık sistemini meşrulaştırır. aynı şekilde, orta yerde olanı vasat olanla eşitlemek de yok saymayı meşrulaştırır.

4.11.2009

su ve düşler

gaston bachelard

rüyalar ve düşler kimi ruhlar için güzelliğin maddesidir.

nesnelerle derin düşler kuramayız. derin düşler kurmak için maddelerle düş kurmak gerekir. aynayla yola çıkan bir ozan bütün şiirsel deneyimini vermek istiyorsa pınarın suyuna varmalıdır.

shelley: su, üstüne gökyüzünün görüntüsünün kazındığı bir değerli taşa benzer.

friedrich schlegel: şunu kesinlikle biliyoruz ki, dünyaların en güzelinde yaşıyoruz.

güzeli görmek için güzel olmak gerekir.

üç nokta işaretleri metnin 'ruh çözümlemesini' yapar.

lessius: safra (ateş) etkisindeki kimselerin rüyaları ateşle, yangınla, savaşla, katliamla doludur; melankoli (toprak) etkisinde olanlarınki gömülmelerle, mezarlarla, korkunçluklarla, kaçışlarla, çukurlarla, her tür hüzün verici şeyle doludur; sümük (su) etkisinde olanlarınki göllerle, ırmaklarla, sellerle, batan gemilerle doludur; kan (hava) etkisinde olanlarınki uçan kuşlarla, koşularla, şölenlerle, konserle, söylemeye bile cesaret edilemeyecek şeylerle doludur.

imgelem gerçekliğin birtakım imgelerini oluşturma yetisi değildir; gerçekliği aşan, gerçekliği mırıldanan birtakım imgeler yetisidir. bir insanüstülük yetisidir. bir insan, insanüstü bir konuma eriştiği ölçüde insandır. bir insanı, onu insanlık koşulu'nu aşmaya iten bütün eğilimlerle tanımlamak gerekir.

kuğu parlak sularda seyredilirken kadındır; hareket halindeki imgesiyle erkektir.

nehrin işlevi, kadın çıplaklığını çağrıştırmaktır.

kuğu, yazında çıplak kadının yerine geçer.

madde, biçimin bilinçaltıdır.

ruhumuzun geçmişi derin bir sudur.

onda derin düşüncelere dalarak geçirilen her saat pişmanlıkların suyuna kavuşacak canlı bir gözyaşı gibidir; zaman doğal saatlerden damla damla akar; zamanın canlandırdığı dünya ağlayan bir melankolidir.

üzüntüyle duyduğumuz acı her gün öldürür bizi; bu acı, dalgaya düşen gölgedir.

zenginleşen ağırlaşır da. bunca yansıma ve bunca gölgeyle zenginleşen su da artık ağır bir sudur.

eğer su, bilinçaltı için temel maddeyse, toprağa egemen olmalıdır. toprağın kanıdır zaten. toprağın yaşamıdır. bütün manzarayı kendi yazgısına doğru sürükleyecek olan sudur.

yalnızca bir yerde sevebildim, ölüm nerede
soluğunu güzelliğinkine karıştırıyorsa orada (edgar allan poe)

insan sevdi mi, hemen ardından hayranlık duyar, korkuya kapılır ve korur.

çayır, nehrin eseri olarak, kim ruhlar için başlı başına bir hüzün izleğidir.

yazık ki, insanoğlu o kadar kusursuz bir usa sahip değil. yararlı olanı da en az doğru olan kadar güç keşfediyor.

bu çerçevede, kıyıdan canlı olarak suya atılmış çocukların sulardan kurtulduklarında, neden bir anda mucizevi varlıklara dönüştükleri anlaşılabilir. suları geçerek ölümü de geçmiş olurlar. böylelikle kentler kurabilir, halkları kurtarabilir, dünyayı yeniden yaratabilirler.

edgar allan poe: bazen, bana yabancı olmayan nesnelerin izlenimi, tıpkı bir şimşek gibi zihnimden geçer sanki, belleğin su üstünde kalmış bu karaltılarına hep ihtiyar yabancı söylencelerin ve çok eskilerde kalmış yüzyılların açıklanamaz bir anısı karışır. 

uykumuzda söylencelerdir düş gören..

suyu, kadını ve ölümü içinde sentezleyen imge dağılamaz.

su gececidir. onun yanında her şey ölüme doğru gider. su gecenin ve ölümün bütün güçleriyle konuşur. ay suyun tözüne, onu bozacak bir etkiyle girer. uzun süre ay ışığına maruz kalan su zehirlenmiş bir su olarak kalır.

insan durgun bir suyun yanında düş kurmuş olmanın doğurduğu hastalıktan hiçbir zaman iyileşmez.

edgar allan poe: ruhum durgun bir dalgadır.

christopher marlowe: ey ruhum, küçük su damlacıklarına dönüştür kendini ve hiç bulunamayacak şekilde okyanusa düş.

novalis: su ıslak bir alevdir.

gecenin karıştığı su uyumak istemeyen eski bir pişmanlıktır.

canavar, geceleyin, gülen bir denizanasıdır.

victor hugo: her şeyin biçimi bozulur, biçimsiz olanın bile.

göz bile, arı görüş bile katı cisimlere bakmaktan yorulur. biçim bozukluğunu düşlemek ister. görüş gerçekten düşün özgürlüğünü kabul ederse, her şey canlı bir sezginin içine akar.

kül nasıl ateşin tozuysa, çamur da suyun tozudur. çamur en çok değer yüklenmiş maddelerden biridir. su, bu biçimiyle, toprağa sakin, ağır ve güvenli verimlilik ilkesini getirmiş gibi görünür.

yaratmak için her zaman su ile toprağın birleşmek üzere buluştukları bir kil, esnek bir madde, bulanık bir madde gerekir.

biçimler sona erer; ama maddeler, asla. madde belirsiz düşlerin şemasıdır.

bir imgeyi sevmek, bilmeden eski bir aşk için yeni bir eğretileme bulmaktır. sonsuz evreni sevmek, bir anneye duyulan aşkın sonsuzluğuna maddesel bir anlam, nesnel bir anlam yüklemektir. herkes bizi bırakıp gittiğinde, bir yalnızlık manzarasını sevmek, acı veren bir yokluğu telafi etmektir, bizi bırakıp gitmeyen kadını hatırlamaktır. insan bütün ruhuyla bir gerçekliği sevdiği anda, o gerçeklik çoktan bir ruha dönüşmüştür bile, o gerçeklik artık bir anı olmuştur.

iyimserlik bir bolluktur.

maurice kufferath: aşk iksirinin sihirli gücünün hiçbir fiziksel rolü yoktur, onun rolü bütünüyle ruhsaldır.

gecenin gizeminde, karanlık bir mağaranın yalnızlığında, gerçeği özünde, ağırlığıyla, tözsel yaşamıyla tutuyorken insan, gelip geçici görünüşleri ne yapsın!

ey ayna
kendi çerçevende sıkıntıdan buz tutmuş soğuk su
kaç kez, saatler boyu, ruhumda düşlerin burukluğu
senin gayya kuyusu buzunun altında
gözlerim yaprak benzeri anılarımı aradığında
kendime göründüm uzak bir gölge gibi sende
ama eyvah! bazı akşam, vakur çeşmende
dağınık rüyamı çırılçıplak tanıdım ben (stéphane mallarme)

toprağı kazarsanız, su çıkar.

chateaubriand: soylu düşünceler soylu manzaralardan doğarlar.

en olağanüstü delilikler hiçbir zaman istisnai değildir.

öykünerek buluş yapılır.

2.04.2009

sanat

wittgenstein: dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.

behçet necatigil: söylediğimiz her sözcük başka sözcükleri gereksinmektedir.

george thompson: şair daha üstün ruhsal ve toplumsal düzeye erişmiş bir bilicidir.

stephane mallarme: bir nesnenin adlandırılması şiirin doğurduğu hazzın üçte ikisini baskılar. o haz, anlamı parça parça tahmin etmenin mutluluğundan kaynaklanır.

michelangelo: davut mermerin içinde gizliydi; ben fazlalıkları attım.

hans-georg gadamer: şiirin dünyasını şiirin kendi içinden kurarız.

martin heidegger: düşünme ve şiirsel yaratı arasında gizli bir akrabalık vardır; çünkü her ikisi de dilin hizmetinde, dil için kullanılır ve harcarlar kendilerini. aynı zamanda bir uçurum bulunur bu ikisi arasında, apayrı dağları mesken edinmişlerdir çünkü.

max black: eğretileme bir bilgi barındırır; çünkü gerçekliği yeniden tanımlar.

melih cevdet anday: bir sanat yapıtının güzelliğini bilim açıklayamaz.

wassily kandinksy: renkler tuşlardır, gözler çekiçler, ruh ise birçok teli olan bir piyanodur. sanatçı, ruhtaki titreşimleri yaratmak için piyanoyu çalan eldir.

4.07.2008

yazmak

enis batur

yazmak, okumak, okuyayazmak hâlâ yaralanmaya hazırlanmaktır.

bir gün, geniş kitlelere ulaşan zola, mallarme'ye "azizim" demiş, "aslına bakarsanız, bokla elmas arasında uzun uzadıya bir fark da yoktur." usulca, "öyle" demiş mallarme, "öyle de, biri öbüründen daha az çıkar."

ben, kültür dünyamızın ciddi açmazlarından biri sayıyorum ciddiyetten boğulma eğilimini. harfler bazen coşkulu, neşeli, matrak olmak da isterler.

claude levi-strauss: herkesin yazmayı bilmesi neredeyse doğal görünüyor günümüz insanına; ne var ki gelişkin toplumlarda bile yeni bir olgudur bu, kalıcı bir olgu olacağı da kesin değildir.

böyledir yazı: safkan yalnızlığından kendi küçük mahşerine uzanır.

milan kundera: kafa yorma, çözümleme olarak yazınsal eleştirinin, sözünü edeceği kitabı birkaç kez okumayı bilen yazınsal eleştirinin yokluğuna toslayan yazarın durumu kadar kötü bir şey yoktur. böyle bir kafa yorma söz konusu olmasaydı romanın tarihinde, bugün ne dostoyevski, ne joyce ne de proust hakkında bir şey bilebilirdik. o romanlar unutulurdu.

herkesin yazar olduğu bir dünyada "kim" okuyacak? kimsenin -herkes yazdığı için- ötekileri okumayacağı bir dünyada yazmanın anlamından ne ölçüde söz edilebilecektir?