hastane, ciddi bir yerdir. ölümü geciktirmeye çalışanların yeridir orası. sellemehüsselam girilmez. girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. ama yüz suyunun da çeşitleri vardır. hastane, ölümü geciktirmeye çalışanların, daha doğrusu, yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarı karanlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası irili ufaklı kulları, rahipleriyle, yürütüldüğü yerdir. bir tapınağa girmenin töresini bilmek gerek. ama bundan ötesi de var: girilen yerin, girdiğimiz anda bizi "ne" kıldığı.
bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7.10.2021
hastane
bilge karasu
hastane, ciddi bir yerdir. ölümü geciktirmeye çalışanların yeridir orası. sellemehüsselam girilmez. girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. ama yüz suyunun da çeşitleri vardır. hastane, ölümü geciktirmeye çalışanların, daha doğrusu, yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarı karanlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası irili ufaklı kulları, rahipleriyle, yürütüldüğü yerdir. bir tapınağa girmenin töresini bilmek gerek. ama bundan ötesi de var: girilen yerin, girdiğimiz anda bizi "ne" kıldığı.
hastane, ciddi bir yerdir. ölümü geciktirmeye çalışanların yeridir orası. sellemehüsselam girilmez. girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. ama yüz suyunun da çeşitleri vardır. hastane, ölümü geciktirmeye çalışanların, daha doğrusu, yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarı karanlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası irili ufaklı kulları, rahipleriyle, yürütüldüğü yerdir. bir tapınağa girmenin töresini bilmek gerek. ama bundan ötesi de var: girilen yerin, girdiğimiz anda bizi "ne" kıldığı.
28.07.2020
dost ölüm
bilge karasu
öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım. durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. dost, ölümdedir. bileti birkaç saat önce aldım. ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben. ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır dolu gözlerin içine. sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste. aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı, ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim. ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi. kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım. bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor. yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.
öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım. durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. dost, ölümdedir. bileti birkaç saat önce aldım. ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben. ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır dolu gözlerin içine. sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste. aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı, ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim. ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi. kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım. bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor. yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.
18.05.2020
deniz balığının öyküsü
bilge karasu
adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki hep yanında kalsın istemiş. her gün suyunu tazelemiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye. balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. balığı da yanında. koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. çocuklar geçiyormuş oradan. balığı görmüşler. nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım demişler. adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.
via ali poyrazoğlu
adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki hep yanında kalsın istemiş. her gün suyunu tazelemiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye. balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. balığı da yanında. koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. çocuklar geçiyormuş oradan. balığı görmüşler. nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım demişler. adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.via ali poyrazoğlu
20.09.2017
çocukluk resmi
bilge karasu
bir gün çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. aldım. konuştuk. o zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. başlarımızın arasından rüzgar güç süzülecek oldu. nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı. uzaklaştın. ayrıldık. yürüdün ışığın altından. ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte.
bir gün çocukluk resmini çıkardın bir kitabının içinden; kokulu, kırışmış. aldım. konuştuk. o zaman, nihayet çözülebilen iplerini gerisinde sürüyerek açılan bir sal gibi, arzuyu attığımı duydum. gecesi, bir elektrik feneri altında, gözüne kaçan bir kirpikle uğraştım. başını, öylece durgun ve boş, önüme uzatan ikinci çocuk oluyordun. kirpiği çıkardıktan sonra bir an bakmıştım kapalı gözlerine. başlarımızın arasından rüzgar güç süzülecek oldu. nefeslerimiz, nefesimiz ondan kuvvetli idi. açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı. uzaklaştın. ayrıldık. yürüdün ışığın altından. ardında asfalt, ışıkla beraber eriyordu adımlarının içinden, sessizlikte.
26.07.2017
aşk
bilge karasu: tanrıya giden tek yol aşktan geçer.
anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.
margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.
şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.
tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.
gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?
isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.
stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.
ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.
süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.
anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.
margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.
şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.
tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.
gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?
isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.
stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.
ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.
süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.
1.07.2015
troya'da ölüm vardı
bilge karasu
siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.
öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım. durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. dost, ölümdedir. bileti birkaç saat önce aldım. ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben. ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır dolu gözlerin içine. sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste. aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı, ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim. ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi. kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım. bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor. yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.
tanrıya giden tek yol aşktan geçer.
siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım. durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. dost, ölümdedir. bileti birkaç saat önce aldım. ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben. ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır dolu gözlerin içine. sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste. aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı, ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim. ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi. kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım. bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor. yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.
tanrıya giden tek yol aşktan geçer.
31.03.2015
uzun lafın kısası
konfüçyüs: iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.
tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.
andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.
cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.
bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.
oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.
ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.
salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.
henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.
jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.
alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.
melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.
tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.
andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.
cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.
bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.
oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.
ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.
salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.
henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.
jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.
alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.
melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.
1.10.2013
yazboz
enis batur
forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."
sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.
gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hâlâ ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.
bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.
orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.
bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.
forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.
gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hâlâ ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.
bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.
orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.
bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.
18.10.2012
susanlar
bilge karasu
ölüm her yerde
istediğin yerde bulamazsın yalnız
okumadığım her kitap yenidir benim için, yazılışı üzerinden 3000 yıl geçmiş de olsa.
esirgeme benden gözlerini
derin denizlere bakan
ben köpek seven insandan korkarım. ya zayıf olduğu için kötülük edebilir ya da kötü olduğu için köpeklerin dostluğunu arar. köpek de güzel hayvandır, sevimli bile olabilir; köpek, orta yaşa değin sevilebilir ama ömrünü bir köpeğe bağlayan insan, bir köpeği yanı başında tutarak yaşlanan insan kuşku uyandırır bende. kedileri, sokak kedilerini, uyuz kedileri besleyen bir deli meryem, herhangi bir köpekseverden daha soyludur.
senin yenemeyeceğin, benim yenemeyeceğim
yenemeyeceğimiz bir uzaklık vardı
bir tek onun yılgısı vardı içimizde
inanmıyordun, inanmıyordum
inanmıyorduk gidebileceğime
durup durup gitmeliyim dediğin halde gitmemenin
erinci içinde geçirdiklerimizin
uzamasını istediğini bildiğim halde
gitmenden en çok korkan ben olduğum halde
gitmek benim yazgımda varsa inanmak istemesek de
çöle çıkmam gerekiyorsa
ben gitmemek için elimden geleni yaparken
gitmemi düşünüp tedirgin oluyor
bana gitme diyemiyorsan
senden beklediğimi bildiğin halde kendime yenilmem için
bir tek sözünün yeteceğini bildiğin halde
ölüme katlanmaktan başka bir yol bulamıyorsan
ölüm içinde gitmeliyim
seni mutluluktan daha büyük bir yükün
altında bırakmamak için
sartre: cehennem başkalarıdır.
eliot: cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir.
arada korktuğumu söylüyorum ya
anlık korkularımın seni görmezliğindeki halinin hakkını vermek için
yoksa seni gören gözümde korku mu kalır benim
okurluk, yazarın emeğine kendi emeğimizi katmaktır.
ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
içimdeki kuş tünek değiştirdi
yüreği durmadan dönecek misin?
mallarmé: yarım kalmış her şeyi öyleyse yakın.
ölüm her yerdeistediğin yerde bulamazsın yalnız
okumadığım her kitap yenidir benim için, yazılışı üzerinden 3000 yıl geçmiş de olsa.
esirgeme benden gözlerini
derin denizlere bakan
ben köpek seven insandan korkarım. ya zayıf olduğu için kötülük edebilir ya da kötü olduğu için köpeklerin dostluğunu arar. köpek de güzel hayvandır, sevimli bile olabilir; köpek, orta yaşa değin sevilebilir ama ömrünü bir köpeğe bağlayan insan, bir köpeği yanı başında tutarak yaşlanan insan kuşku uyandırır bende. kedileri, sokak kedilerini, uyuz kedileri besleyen bir deli meryem, herhangi bir köpekseverden daha soyludur.
senin yenemeyeceğin, benim yenemeyeceğim
yenemeyeceğimiz bir uzaklık vardı
bir tek onun yılgısı vardı içimizde
inanmıyordun, inanmıyordum
inanmıyorduk gidebileceğime
durup durup gitmeliyim dediğin halde gitmemenin
erinci içinde geçirdiklerimizin
uzamasını istediğini bildiğim halde
gitmenden en çok korkan ben olduğum halde
gitmek benim yazgımda varsa inanmak istemesek de
çöle çıkmam gerekiyorsa
ben gitmemek için elimden geleni yaparken
gitmemi düşünüp tedirgin oluyor
bana gitme diyemiyorsan
senden beklediğimi bildiğin halde kendime yenilmem için
bir tek sözünün yeteceğini bildiğin halde
ölüme katlanmaktan başka bir yol bulamıyorsan
ölüm içinde gitmeliyim
seni mutluluktan daha büyük bir yükün
altında bırakmamak için
sartre: cehennem başkalarıdır.
eliot: cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir.
arada korktuğumu söylüyorum ya
anlık korkularımın seni görmezliğindeki halinin hakkını vermek için
yoksa seni gören gözümde korku mu kalır benim
okurluk, yazarın emeğine kendi emeğimizi katmaktır.
ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
içimdeki kuş tünek değiştirdi
yüreği durmadan dönecek misin?
mallarmé: yarım kalmış her şeyi öyleyse yakın.
8.05.2012
uzun sürmüş bir günün akşamı
bilge karasu
oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. her şeyden önce, inanmalı..
oysa, bu inancın temsilcisi, insan kılığındaki temsilcisi, din adamı olarak, kimini yerdim insanların, kimini övdüm. gün oldu, insanların inançlarını ölçüye, tartıya vurup kiminin doğru, kiminin eğri yolda olduğunu söyledim. kendimi düşünmedim hiç. kendimi, doğru yoldan ayrılamaz görüyordum demek. demek, yıllarca sevgi sözü ettim, sevgiyi saygıdan, saygıyı el öpmekten, el öpmeyi elimi öptürmekten, resim, haç öptürmekten ayırmadım. evlerde, insanlar arasında birtakım sevgileri beğendim, birtakım başka sevgileri kınadım; benden istenen kutsamayı esirgediğim oldu. bütün bunları yaparken de, bunu yapmaya hakkım var mı yok mu, diye düşünmedim. bütün bunları yaparken, bana öğretilen, içinde büyüdüğüm, içinde varlık olarak gerçekleştiğim, temsilciliği günün birinde elime teslim edilen bir inancı düşünüyor, o inanç adına yapıyordum yaptığımı.
serüven ardında koşmak için insan yürekli olmalı, yiğit olmalı, alışkanlıklardan her an kopabilmeli, daha doğrusu, alışkı edinmekten kaçınan bir kişi olmalı. serüven seven adam tek başına yaşayabilir, tek başına yaşamak için yaratılmıştır.
çocukluğunda az mı gemici, balıkçı öyküsü dinledi.. şimdi, o gemicileri, o balıkçıları gerçekten anlayabiliyor. kendini de anlayabiliyor. kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek.. farkında bunun. yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor.
ölüme karşı çarpışmak gerek. ölüm, ancak gelip tepene dikildiği, seni, gözünün yaşına bakmadan yanına alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin.
kendini duymak, gücünü sınamak, istediğini yapmaya gücü yetebileceğini anlamak için güç yoldan gitmek, iyidir, gereklidir. insanın gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendi benliğini koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir.
sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunların..
herkesin konuştuğu bir toplantıda kendisinden de birkaç söz istenince, herkesin şarkı söylediği bir toplulukta kendisinden de bir şarkı istenince; konuşmak, şarkı söylemek, korkunç bir küçültücülük taşıyordu içinde.
bu adamın en büyük üzüntüsü, başkalarının dertlerine, üzüntülerine ortak olmaktan, onların yardımına koşmaktan kendi hayatını yaşayamaması, kendi üzüntülerine, kendi sevinçlerine dalamaması olacaktı. geçimini ondan bekleyenlere geçim, sevincini ondan bekleyenlere sevinç yetiştirmekten yorulmuş olacaktı. bu haline karşı gönlü ayaklandığı zaman da bencil bir kişi olmaya karar veriyor ama daha bu kararını verirken kendisine seslenen birine "şimdi geliyorum" diye karşılık veriyordu. bu kararla bu "şimdi geliyorum" arasında gide gele, ölüm döşeğine düştüğü gün, ansızın, bir şey aydınlanacaktı bu adamın gözlerinde, bir şeyi apaçık görecekti bu adam: kendi yaşayışı, bu "şimdi geliyorum"dan başka bir şey değildi. olmamıştı. "şimdi geliyorum" diyerek yaşamak istemiş, öyle yaşamıştı.
oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. her şeyden önce, inanmalı..oysa, bu inancın temsilcisi, insan kılığındaki temsilcisi, din adamı olarak, kimini yerdim insanların, kimini övdüm. gün oldu, insanların inançlarını ölçüye, tartıya vurup kiminin doğru, kiminin eğri yolda olduğunu söyledim. kendimi düşünmedim hiç. kendimi, doğru yoldan ayrılamaz görüyordum demek. demek, yıllarca sevgi sözü ettim, sevgiyi saygıdan, saygıyı el öpmekten, el öpmeyi elimi öptürmekten, resim, haç öptürmekten ayırmadım. evlerde, insanlar arasında birtakım sevgileri beğendim, birtakım başka sevgileri kınadım; benden istenen kutsamayı esirgediğim oldu. bütün bunları yaparken de, bunu yapmaya hakkım var mı yok mu, diye düşünmedim. bütün bunları yaparken, bana öğretilen, içinde büyüdüğüm, içinde varlık olarak gerçekleştiğim, temsilciliği günün birinde elime teslim edilen bir inancı düşünüyor, o inanç adına yapıyordum yaptığımı.
serüven ardında koşmak için insan yürekli olmalı, yiğit olmalı, alışkanlıklardan her an kopabilmeli, daha doğrusu, alışkı edinmekten kaçınan bir kişi olmalı. serüven seven adam tek başına yaşayabilir, tek başına yaşamak için yaratılmıştır.
çocukluğunda az mı gemici, balıkçı öyküsü dinledi.. şimdi, o gemicileri, o balıkçıları gerçekten anlayabiliyor. kendini de anlayabiliyor. kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalarından kaçmaktan hoşlanıyor. ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek.. farkında bunun. yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor.
ölüme karşı çarpışmak gerek. ölüm, ancak gelip tepene dikildiği, seni, gözünün yaşına bakmadan yanına alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin.
kendini duymak, gücünü sınamak, istediğini yapmaya gücü yetebileceğini anlamak için güç yoldan gitmek, iyidir, gereklidir. insanın gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendi benliğini koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir.
sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunların..
herkesin konuştuğu bir toplantıda kendisinden de birkaç söz istenince, herkesin şarkı söylediği bir toplulukta kendisinden de bir şarkı istenince; konuşmak, şarkı söylemek, korkunç bir küçültücülük taşıyordu içinde.
bu adamın en büyük üzüntüsü, başkalarının dertlerine, üzüntülerine ortak olmaktan, onların yardımına koşmaktan kendi hayatını yaşayamaması, kendi üzüntülerine, kendi sevinçlerine dalamaması olacaktı. geçimini ondan bekleyenlere geçim, sevincini ondan bekleyenlere sevinç yetiştirmekten yorulmuş olacaktı. bu haline karşı gönlü ayaklandığı zaman da bencil bir kişi olmaya karar veriyor ama daha bu kararını verirken kendisine seslenen birine "şimdi geliyorum" diye karşılık veriyordu. bu kararla bu "şimdi geliyorum" arasında gide gele, ölüm döşeğine düştüğü gün, ansızın, bir şey aydınlanacaktı bu adamın gözlerinde, bir şeyi apaçık görecekti bu adam: kendi yaşayışı, bu "şimdi geliyorum"dan başka bir şey değildi. olmamıştı. "şimdi geliyorum" diyerek yaşamak istemiş, öyle yaşamıştı.
2.11.2009
göçmüş kediler bahçesi
bilge karasu
korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeye en çok uğraştığımız kokumuzdur.
çok bilen gezmenler vardır. bir yere gitmeden önce, haftalar, aylar boyu, o yer üzerine edinebilecekleri her türlü bilgiyi edinir, ulaşılabilecek her türlü kaynağa başvururlar. ilk kez görecekleri o yere geldiklerinde, yıllar değil yüzyıllardan beri orada yaşamış gibidirler. sokak adlarından lokantalara, müzelerdeki resimlerle yontulardan sarayların kuruluş, yapılış sürecine varasıya her şeyi bilirler. o kentte doğup büyümüş insanların hiçbir zaman bilemeyecekleri şeyleri öğrenmişlerdir.
hermann hesse: birbirimizi anlamasına anlayabiliriz; ama kişi ancak kendi kendine kendini açıklayabilir.
stendhal: neler yapabilirmişim, bir ben bilirim. başkaları ise, çok çok, "belki yapardı" diye düşünür, o kadar.
çünkü her kambur biraz şair bir ailedendir
toparlarsak kendi kendinin çırağı da olabilir
ölü sözcüklere ve çocuklara can vermek için
hangi marş iki kez çalınırsa yeryüzünde unutmayın
hem usta hem çırak bir kambur içindir (ece ayhan)
marguerite yourcenar: dostluk, her şeyden önce, inandır; onu seviden ayıran budur. ayrıca, saygıdır, başka bir varlığın her şeyiyle kabul edilmesidir.
karşısındakinin yalan söyleyebileceği, aklına en son gelen, belki de hiç gelmeyen, şeydi. insana yalan söyletebilecek durumlar yok değildi. ölümcül hastaya "sen öleceksin, birkaç saatin kaldı" demenin anlamı yoktu. doğru olduğuna bakıp bununla yetinerek -sorulmamış bir soruyu yanıtlarcasına- tatsız şeyler söylemek gereksizdi. ama sorulduğu için, bilmediği bir şeyi de biliyormuş gibi göstermek, yalan yanlış şeyler söylemek de gereksizdi. niye yalan söylensin? her söylenene inanmaya hazırdı bu durumda. başlıca kusuru, gündelik yaşamının dilekleriyle inançlarını bir bölmeye, "bilimsel şüphe"yi ya da ruhbilimin öğrettiklerini bir başka bölmeye kapatmasıydı. arkadaşlarının -kendisine yalancı diyen ya da demeye getiren arkadaşlarının- gene büyük bir incelikle kafasına kafasına attıkları taşlardan biri de "enayilik" olmuyor muydu? bu durumda tek çıkar yol, en gerçekçi yöntemi kullanan bilime güvenmektir, diye karar vermişti bir zamanlar. bu gerçekçi bilim, elbet bir gün gelip gündelik yaşamla örtüşecekti. iyimserlik, hem de enayice, alıkça bir iyimserlikti belki bu da. ama kim, her türlü kusurdan arınabilmişti? üstünün de üstünü kişiler, vardı gerçi. kendi onlardan değildi, o kadar.
nermi uygur: canına kıyma yoluna gitmek, kendini kapalı bir dizgenin tutsağı kılmaktır. oysa yaşamak, dizgeyi ya da dizgeleri her zaman açık bırakmak, değişikliğe hazır tutmak demek.
herkes elinden geldiği ölçüde yaşar. nedir zaten yaşamak dediğin?
korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeye en çok uğraştığımız kokumuzdur.çok bilen gezmenler vardır. bir yere gitmeden önce, haftalar, aylar boyu, o yer üzerine edinebilecekleri her türlü bilgiyi edinir, ulaşılabilecek her türlü kaynağa başvururlar. ilk kez görecekleri o yere geldiklerinde, yıllar değil yüzyıllardan beri orada yaşamış gibidirler. sokak adlarından lokantalara, müzelerdeki resimlerle yontulardan sarayların kuruluş, yapılış sürecine varasıya her şeyi bilirler. o kentte doğup büyümüş insanların hiçbir zaman bilemeyecekleri şeyleri öğrenmişlerdir.
hermann hesse: birbirimizi anlamasına anlayabiliriz; ama kişi ancak kendi kendine kendini açıklayabilir.
stendhal: neler yapabilirmişim, bir ben bilirim. başkaları ise, çok çok, "belki yapardı" diye düşünür, o kadar.
çünkü her kambur biraz şair bir ailedendir
toparlarsak kendi kendinin çırağı da olabilir
ölü sözcüklere ve çocuklara can vermek için
hangi marş iki kez çalınırsa yeryüzünde unutmayın
hem usta hem çırak bir kambur içindir (ece ayhan)
marguerite yourcenar: dostluk, her şeyden önce, inandır; onu seviden ayıran budur. ayrıca, saygıdır, başka bir varlığın her şeyiyle kabul edilmesidir.
karşısındakinin yalan söyleyebileceği, aklına en son gelen, belki de hiç gelmeyen, şeydi. insana yalan söyletebilecek durumlar yok değildi. ölümcül hastaya "sen öleceksin, birkaç saatin kaldı" demenin anlamı yoktu. doğru olduğuna bakıp bununla yetinerek -sorulmamış bir soruyu yanıtlarcasına- tatsız şeyler söylemek gereksizdi. ama sorulduğu için, bilmediği bir şeyi de biliyormuş gibi göstermek, yalan yanlış şeyler söylemek de gereksizdi. niye yalan söylensin? her söylenene inanmaya hazırdı bu durumda. başlıca kusuru, gündelik yaşamının dilekleriyle inançlarını bir bölmeye, "bilimsel şüphe"yi ya da ruhbilimin öğrettiklerini bir başka bölmeye kapatmasıydı. arkadaşlarının -kendisine yalancı diyen ya da demeye getiren arkadaşlarının- gene büyük bir incelikle kafasına kafasına attıkları taşlardan biri de "enayilik" olmuyor muydu? bu durumda tek çıkar yol, en gerçekçi yöntemi kullanan bilime güvenmektir, diye karar vermişti bir zamanlar. bu gerçekçi bilim, elbet bir gün gelip gündelik yaşamla örtüşecekti. iyimserlik, hem de enayice, alıkça bir iyimserlikti belki bu da. ama kim, her türlü kusurdan arınabilmişti? üstünün de üstünü kişiler, vardı gerçi. kendi onlardan değildi, o kadar.
nermi uygur: canına kıyma yoluna gitmek, kendini kapalı bir dizgenin tutsağı kılmaktır. oysa yaşamak, dizgeyi ya da dizgeleri her zaman açık bırakmak, değişikliğe hazır tutmak demek.
herkes elinden geldiği ölçüde yaşar. nedir zaten yaşamak dediğin?
Kategori:
.kitap,
.xyz,
bilge karasu,
ece ayhan,
hermann hesse,
marguerite yourcenar,
nermi uygur,
stendhal
4.08.2009
gece
bilge karasu
biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara.
hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.
onun yaptığı yenilgiyi kabul etmek değil, onu umursamamaktır. yani, gerçekte, oyunu oynamamaktır.
insanlar, nedense, taşıdıkları değer konusunda pek tuhaf düşünceler besliyorlar. alçak gönüllülük taslarlar, ardından, kendilerine söylenmiş bir sözü, bırakın onu, kendi ellerinden çıkmış bir işi, beğenmezler, kendi değerleri konusundaki düşüncelerine yaraşır görmezler, sözü söyleyene kızar, yazılarına başka bir adla imza atarlar. kendini beğenmek içtenliğini, bunu belli etmek tutarlılığını gösteremeyenler, aşağılanası yaratıklardır.
aşırılıklarında kendisine dokunulmayacağını bilmek, kişiyi, eylemlerinin büsbütün azgınca olmasına götürür.
ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterilebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel özelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz. kıskançlığımızı, benzemezliğimizi, indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de en çok bu alanda küçümseriz.
gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır: bundan ötürü kaygı duyarlar.
hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği, belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna -bütün boşluğunu bilerek- kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu?
bir şeyi anlayabildiğimiz sürece ona yenilmenin söz konusu olamayacağını çok düşünmüşümdür.
ölümlü bir dünyada insan çabasının en büyük başarısı, ölüm diye bir şey hiç yokmuş gibi davranarak, ölüme meydan okuyarak kurmak, örmek, kendi payına düşeni yapıp sonrakilere bırakmaktır.
gece; ine dönüştür, ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. kendisi de bir yalana dayansa bile.
bir yapıt yaratmak, büyük bir iş başarmak, iyi, dolu, güzel bir yaşam yaşamayı bilmiş olmaktan, başarmış olmaktan daha önemli sayılabilir mi hiç?
güzeller, güzelliklerini dimdik başlarıyla taşır, güzelliklerine herkesin bakmasından tedirgin olmazken, biz güzel olmayanlar, güzelliğin böylesine, utanmadan, sıkılmadan sergilenmesinden tedirgin olur, o güzelin şımarıklığından söz ederiz.
perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. oysa perdenin ardında, ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır.
biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara.hegel: kendini kuran bireyliğin devinimi, gerçek dünyanın oluşumudur.
onun yaptığı yenilgiyi kabul etmek değil, onu umursamamaktır. yani, gerçekte, oyunu oynamamaktır.
insanlar, nedense, taşıdıkları değer konusunda pek tuhaf düşünceler besliyorlar. alçak gönüllülük taslarlar, ardından, kendilerine söylenmiş bir sözü, bırakın onu, kendi ellerinden çıkmış bir işi, beğenmezler, kendi değerleri konusundaki düşüncelerine yaraşır görmezler, sözü söyleyene kızar, yazılarına başka bir adla imza atarlar. kendini beğenmek içtenliğini, bunu belli etmek tutarlılığını gösteremeyenler, aşağılanası yaratıklardır.
aşırılıklarında kendisine dokunulmayacağını bilmek, kişiyi, eylemlerinin büsbütün azgınca olmasına götürür.
ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterilebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel özelliklerinin ötesinde de paylaşılamaz. kıskançlığımızı, benzemezliğimizi, indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de en çok bu alanda küçümseriz.
gazete okurken, birileriyle konuşurken, anlatılan, iletilen acılar, kötülükler, cinayetler karşısında, ölümler, kıyımlar, kırımlar karşısında içi oynaması gerektiğini duyduğu halde gönlünden herhangi bir kıpırtı, herhangi bir ürperti geçmeyenler vardır: bundan ötürü kaygı duyarlar.
hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği, belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna -bütün boşluğunu bilerek- kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu?
bir şeyi anlayabildiğimiz sürece ona yenilmenin söz konusu olamayacağını çok düşünmüşümdür.
ölümlü bir dünyada insan çabasının en büyük başarısı, ölüm diye bir şey hiç yokmuş gibi davranarak, ölüme meydan okuyarak kurmak, örmek, kendi payına düşeni yapıp sonrakilere bırakmaktır.
gece; ine dönüştür, ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. kendisi de bir yalana dayansa bile.
bir yapıt yaratmak, büyük bir iş başarmak, iyi, dolu, güzel bir yaşam yaşamayı bilmiş olmaktan, başarmış olmaktan daha önemli sayılabilir mi hiç?
güzeller, güzelliklerini dimdik başlarıyla taşır, güzelliklerine herkesin bakmasından tedirgin olmazken, biz güzel olmayanlar, güzelliğin böylesine, utanmadan, sıkılmadan sergilenmesinden tedirgin olur, o güzelin şımarıklığından söz ederiz.
perdenin önünü tek dünya sanır çoğu insan. oysa perdenin ardında, ipleri ellerinde tutanların dünyasını bilenler, yalnız, ipleri ellerinde tutanlardır.
22.08.2008
şehrin aynaları
elif şafak
luis de leon: hayat denizi sakin olduğunda, daha da korkunçtur; çünkü sükunetin ortasında fırtına saklıdır.
şehrin mizacı hodbin, hikayesi hazin, hafızası derindi.
onlar işledikleri günahlardan ötürü ölmüyorlar, ilk günahtan ötürü ölüyorlar.
geçmişin ardından gözyaşı dökmek de manasızdı, adına dövüşmek de. ve geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralarsan uzaklaştırmak lazımdı ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.
sigmund freud: .. ilkin yaşanıp da, sonradan unutulmuş olayları travmalar diye niteliyoruz.
oysa tek şaşıran o değildi. sular durulduğunda, karaya vuran miguel'in yüzünde, beatriz'inkinden daha derin bir şaşkınlık gizliydi. anlaşılan, genç kadın için ilk olabileceğini daha önce aklından bile geçirmemişti. gerçi bunu fark ettiğinde, geri adım atamamış, çark edememişti ama böylesini sevmezdi; tıpkı kıpırtısızlığı ve teslimiyetçiliği sevmediği gibi. bir çiçek bile ah ederdi hoyratça dokunulduğunda; bakireler gıkını çıkarmazdı. bir ceset bile aşka gelirdi sarıp sarmalandığında; bakireler kıpırdamazdı. ve bir kader bile sermest olurdu içine şarap akıtıldığında; bakireler kafayı bulmazdı. hem sıkıcı hem de tehlikeli bulurdu onları. sıkıcıydılar çünkü hep el üstünde tutulmak ister, devamlı kendilerini naza çekerlerdi. tehlikeliydiler çünkü emsalsiz bir ihsanda bulunduklarını zannedip, borçlu konumuna düşürdüklerinden verdiklerinin karşılığını beklerlerdi. bakirelerden ziyade, ihtişamının fazlasıyla farkında olan, nasıl haz alıp haz verebileceğini bilen, kendi kendisiyle sevişebilen kadınları severdi. aynada kendine tebessüm edip öpücük gönderen kadınları severdi. durduk yerde meme uçlarını emebilmek için iki büklüm olup taklalar ve şen şakrak kahkahalar atan şehvetperest kadınları severdi. miguel pereira'nın gözünde kadın dediğin hem topraktı -bereketli, gani gani- hem suydu -amansız, gürül gürül- hem ateşti -sıcacık, cayır cayır- hem havaydı -deliduman, püfür püfür-. velhasıl, karmakarışıktı kadın vücudu; başı sonu olmayan, merkezi bulunmayan gizemli bir labirentti. o labirentte, çıkışa ulaşmak ümidiyle değil, tamamen kaybolabilmek için seviştiği kadının kendisine rehber olmasını isterdi. tıpkı seneler evvel, o yağmurlu sonbahar sabahında onun yaptığı gibi.
oysa beatriz'in bunları anlayabileceğinden emin değildi. o kendinin farkında değildi ki, fark edilsin. vücuduna dokunmamıştı ki, bir başkasının dokunuşundan keyif alsın. miguel'e göre, onun senelerdir üstüne kilit vurup sakladığı hazine, aslında beş para etmez bir bakır parçasıydı. aslolan perdenin açılması değil, perdenin ötesinde nelerin yattığıydı. fakat ona bunları anlatamazdı. bu sebepten, daha fazla batmadan paçayı kurtarmanın yollarını aramış; acıklı acıklı, şaşkın şaşkın etrafına bakınıp durmuştu. beatriz ise, aşığının yüzündeki bu garip ifadeyi bir şükran nişanesi saymıştı.
jeanette winterson: her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler. sapılmayan dönemeç, unutulan acı.
hepsi birden, tek kelime etmeden aynı şeye, aynı yere bakıp kaldılar: küçük kızın saçlarına. saçları beyaza kesmiş, bembeyaz olmuştu. adı yaşlı kaldı bundan sonra. kadınlar, yaşlı'yı uğurlarken, ona doğduğu topraklarda bet bereket görmeyenlerin tez elden gurbete gitmeleri gerektiğini söylediler.
halil cibran: bu adamın [isa] acısının bir ayine dönüştürülmesi ne gariptir!
ilk taşı atan, ilk çiçeği verendi.
ismim, benden başkalarına söz etmen için lazım. oysa benden söz edersen, bir daha çıkmam karşına.
kadın inci gibidir isabel. bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. fakat bir kez gün ışığı gördü mü çabucak unutur geçmişini. geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister; ne kadar kapalı kalmışsa o kadar açığa çıkmak ister. işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mani olamaz. kendi bile.
cemil meriç: ummanların ötesinde bir altın şehir yok.
halil cibran: sen duyduklarına inanıyorsun. söylenmeyene inan; çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.
her isim bir başlangıç demekti; her başlangıç, ayrı bir yol hikayeler haritasında. başka tercihi olmadığı için değil, olduğu halde yaşamaktı yakışan insana.
mezarlıkları severdi. onlara "matem kusan gümüş mesken" ismini vermişti.
ah çocuğum! bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan.
korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. bil ki çember senin içindedir. demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. çemberi hatırla. korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek. sebebi felaketin her neyse onun zıddına ulaşana dek.
cemil meriç: bana hakikati değil, kendini ver. kendini, yani rüyanı.
yedi temel günah, yedi melun hayvan, bilhassa kadınları pençesine alırdı. bunlardan ilki kıskançlık (yılan), ikincisi öfke (horoz), üçüncüsü şehvet (keçi), dördüncüsü açgözlülük (karakurbağası), beşincisi tembellik (katır), altıncısı gurur (tavuskuşu), yedinci ve son günah ise oburluktu (domuz).
fernando de rojas: bir insana sırrınızı verdiğinizde, özgürlüğünüzü verirsiniz.
kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek
delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek
her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatrı sahnesiydi, hayatın göbeğinde kurulmuş.
loştu kilise ve sanki boştu
bir sesten, bir notadan ibaretti koro ve adeta yoktu
tıpkı bir yel gibi taşıyordu müzik
incir ağaçlarının kokusunu
kanın mahremiyeti de incir gibi kokuyordu
an kopukluktu, zaman süreklilik. zaman nizamdı, an düzensizlik. akıl zamanın ellerinde yeşerirdi, sezgiyse anın. şeytan anın efendisiydi, tanrıysa zamanın.
ateşin içinde bir nem, bir atımlık barut, kül kahraman
zamanın içinde dem, bir sıkımlık canı, efendisi şeytan
bilge karasu: yabancının, hele bir şeylerden kaçmışının, büyülü bir parçalanmışlığı var.
spinoza: hür bir insanda, öyle ise, tam zamanında bir kaçış ve savaş, aynı ruh metinliğinin kanıtlarıdır.
cemil meriç: arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır.
şu.. şu bakış var ya.. hani dünyada görülecek ne varsa gördüğünü, bilinecek ne varsa sırrına erdiğini zannedenlere mahsus. ağır, oturaklı, anlayışlı. hiç hata yapmayanların, ayağı kaymayanların, yalpalamayanların mağrur ifadesi. işte bu.. bu benim kanımı donduruyor. insan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı. daha evvel gördüklerine bakar gibi değil. her yeni insan bir muamma demek; bilinmeyen bir şeyler var orada. çocuklar bilir bunu. yeni yürümeye başlayan çocuklar böyle bakar işte her şeye, hayretle.
gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez" demiş, "dilediğince yaşa bu kırk odalı evde. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "peki" demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz kırkıncı odanın önünde almış soluğu. hayret! kapı zaten açıkmış.
güneş için başka, deniz için başkaydı zaman
peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?
hissetmemek bir meziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
fakat sevgili ustam, bence mutsuzlardan değil, hala mutlu kalanlardan şüphe duymak gerekir.
tom robbins: kimseye söyleme ama dünya yusyuvarlak.
otların düşmanı yoktur, böceklerin de. yaşayıp giderler çünkü. bir de bana bak. ota benziyor muyum hiç ya da böceğe?
öfkeyi seviyorum, öfke de beni. öfkesi olmayanın aklından şüphe ederim zaten, ruhundan da.
halil cibran: kapatılmışsınız ama yalnız değilsiniz. açık sokaklarda yürüyüp de tutsak olan niceleri var.
lucien febvre: akdeniz, yollardır.
batık gemilerle doludur akdeniz
oysa, nedense hep ufka bakar bütün yolcular
dönecek bir tavan arası yoktur bazen, ne de gidecek bir şehir. her yer aynıdır aslında, hiçbir yer aynı değil. gidebilmek sadece bir özlemdir kimilerinin dilinde, olmayacak duaya amin diyenler de çıkabilir. firar ederken kök salar kimileri, kök salarken firar edenler de olabilir. her merhalenin bir arpa boyu yol olması, telaşı olup da huzuru olmayanlara pek ağır gelebilir. öfkeli ruhlar nedense hep aynı tohumla rahme düşüp, hep aynı rüzgarla dehre gelir. bir bedçehre, başka bir bedçehrenin daha ilk bakışta okur şeceresini. o kadar azdırlar ki, kaybetmek istemezler birbirlerini. sevişirler, sevişmek iyi gelir bazen. taammüden öldürmek için hafızalarını, darı dünyadaki en münasip cinayet mekanını bulabilmek ümidiyle yollara düşerler. hep doğuyu gösterir pusulaları, gerçi dünya yuvarlaktır. sılasızdır kaçaklar, dolayısıyla gurbetsiz. hangi demde olursa olsun, onlar sadece birbirlerine aittir. aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. varsa vardır, o kadar.
işte o zaman hançer dedi ki, bir canlıyı öldürmek başka bir şeydir, bir ölüyü öldürmekse bambaşka. gün gelir, yani öyle bir an çıkagelir ki, istisnasız herkes bir canlıyı öldürebilir. velhasıl, karıncayı bile incitmeyen, bir cana kastedebilir. fakat bir ölüyü öldürmek, bir cesedi pare pare etmek..
luis de leon: hayat denizi sakin olduğunda, daha da korkunçtur; çünkü sükunetin ortasında fırtına saklıdır.şehrin mizacı hodbin, hikayesi hazin, hafızası derindi.
onlar işledikleri günahlardan ötürü ölmüyorlar, ilk günahtan ötürü ölüyorlar.
geçmişin ardından gözyaşı dökmek de manasızdı, adına dövüşmek de. ve geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralarsan uzaklaştırmak lazımdı ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.
sigmund freud: .. ilkin yaşanıp da, sonradan unutulmuş olayları travmalar diye niteliyoruz.
oysa tek şaşıran o değildi. sular durulduğunda, karaya vuran miguel'in yüzünde, beatriz'inkinden daha derin bir şaşkınlık gizliydi. anlaşılan, genç kadın için ilk olabileceğini daha önce aklından bile geçirmemişti. gerçi bunu fark ettiğinde, geri adım atamamış, çark edememişti ama böylesini sevmezdi; tıpkı kıpırtısızlığı ve teslimiyetçiliği sevmediği gibi. bir çiçek bile ah ederdi hoyratça dokunulduğunda; bakireler gıkını çıkarmazdı. bir ceset bile aşka gelirdi sarıp sarmalandığında; bakireler kıpırdamazdı. ve bir kader bile sermest olurdu içine şarap akıtıldığında; bakireler kafayı bulmazdı. hem sıkıcı hem de tehlikeli bulurdu onları. sıkıcıydılar çünkü hep el üstünde tutulmak ister, devamlı kendilerini naza çekerlerdi. tehlikeliydiler çünkü emsalsiz bir ihsanda bulunduklarını zannedip, borçlu konumuna düşürdüklerinden verdiklerinin karşılığını beklerlerdi. bakirelerden ziyade, ihtişamının fazlasıyla farkında olan, nasıl haz alıp haz verebileceğini bilen, kendi kendisiyle sevişebilen kadınları severdi. aynada kendine tebessüm edip öpücük gönderen kadınları severdi. durduk yerde meme uçlarını emebilmek için iki büklüm olup taklalar ve şen şakrak kahkahalar atan şehvetperest kadınları severdi. miguel pereira'nın gözünde kadın dediğin hem topraktı -bereketli, gani gani- hem suydu -amansız, gürül gürül- hem ateşti -sıcacık, cayır cayır- hem havaydı -deliduman, püfür püfür-. velhasıl, karmakarışıktı kadın vücudu; başı sonu olmayan, merkezi bulunmayan gizemli bir labirentti. o labirentte, çıkışa ulaşmak ümidiyle değil, tamamen kaybolabilmek için seviştiği kadının kendisine rehber olmasını isterdi. tıpkı seneler evvel, o yağmurlu sonbahar sabahında onun yaptığı gibi.
oysa beatriz'in bunları anlayabileceğinden emin değildi. o kendinin farkında değildi ki, fark edilsin. vücuduna dokunmamıştı ki, bir başkasının dokunuşundan keyif alsın. miguel'e göre, onun senelerdir üstüne kilit vurup sakladığı hazine, aslında beş para etmez bir bakır parçasıydı. aslolan perdenin açılması değil, perdenin ötesinde nelerin yattığıydı. fakat ona bunları anlatamazdı. bu sebepten, daha fazla batmadan paçayı kurtarmanın yollarını aramış; acıklı acıklı, şaşkın şaşkın etrafına bakınıp durmuştu. beatriz ise, aşığının yüzündeki bu garip ifadeyi bir şükran nişanesi saymıştı.
jeanette winterson: her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler. sapılmayan dönemeç, unutulan acı.
hepsi birden, tek kelime etmeden aynı şeye, aynı yere bakıp kaldılar: küçük kızın saçlarına. saçları beyaza kesmiş, bembeyaz olmuştu. adı yaşlı kaldı bundan sonra. kadınlar, yaşlı'yı uğurlarken, ona doğduğu topraklarda bet bereket görmeyenlerin tez elden gurbete gitmeleri gerektiğini söylediler.
halil cibran: bu adamın [isa] acısının bir ayine dönüştürülmesi ne gariptir!
ilk taşı atan, ilk çiçeği verendi.
ismim, benden başkalarına söz etmen için lazım. oysa benden söz edersen, bir daha çıkmam karşına.
kadın inci gibidir isabel. bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. fakat bir kez gün ışığı gördü mü çabucak unutur geçmişini. geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister; ne kadar kapalı kalmışsa o kadar açığa çıkmak ister. işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mani olamaz. kendi bile.
cemil meriç: ummanların ötesinde bir altın şehir yok.
halil cibran: sen duyduklarına inanıyorsun. söylenmeyene inan; çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.
her isim bir başlangıç demekti; her başlangıç, ayrı bir yol hikayeler haritasında. başka tercihi olmadığı için değil, olduğu halde yaşamaktı yakışan insana.
mezarlıkları severdi. onlara "matem kusan gümüş mesken" ismini vermişti.
ah çocuğum! bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan.
korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. bil ki çember senin içindedir. demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. çemberi hatırla. korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek. sebebi felaketin her neyse onun zıddına ulaşana dek.
cemil meriç: bana hakikati değil, kendini ver. kendini, yani rüyanı.
yedi temel günah, yedi melun hayvan, bilhassa kadınları pençesine alırdı. bunlardan ilki kıskançlık (yılan), ikincisi öfke (horoz), üçüncüsü şehvet (keçi), dördüncüsü açgözlülük (karakurbağası), beşincisi tembellik (katır), altıncısı gurur (tavuskuşu), yedinci ve son günah ise oburluktu (domuz).
fernando de rojas: bir insana sırrınızı verdiğinizde, özgürlüğünüzü verirsiniz.
kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek
delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek
her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatrı sahnesiydi, hayatın göbeğinde kurulmuş.
loştu kilise ve sanki boştu
bir sesten, bir notadan ibaretti koro ve adeta yoktu
tıpkı bir yel gibi taşıyordu müzik
incir ağaçlarının kokusunu
kanın mahremiyeti de incir gibi kokuyordu
an kopukluktu, zaman süreklilik. zaman nizamdı, an düzensizlik. akıl zamanın ellerinde yeşerirdi, sezgiyse anın. şeytan anın efendisiydi, tanrıysa zamanın.
ateşin içinde bir nem, bir atımlık barut, kül kahraman
zamanın içinde dem, bir sıkımlık canı, efendisi şeytan
bilge karasu: yabancının, hele bir şeylerden kaçmışının, büyülü bir parçalanmışlığı var.
spinoza: hür bir insanda, öyle ise, tam zamanında bir kaçış ve savaş, aynı ruh metinliğinin kanıtlarıdır.
cemil meriç: arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır.
şu.. şu bakış var ya.. hani dünyada görülecek ne varsa gördüğünü, bilinecek ne varsa sırrına erdiğini zannedenlere mahsus. ağır, oturaklı, anlayışlı. hiç hata yapmayanların, ayağı kaymayanların, yalpalamayanların mağrur ifadesi. işte bu.. bu benim kanımı donduruyor. insan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı. daha evvel gördüklerine bakar gibi değil. her yeni insan bir muamma demek; bilinmeyen bir şeyler var orada. çocuklar bilir bunu. yeni yürümeye başlayan çocuklar böyle bakar işte her şeye, hayretle.
gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez" demiş, "dilediğince yaşa bu kırk odalı evde. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "peki" demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz kırkıncı odanın önünde almış soluğu. hayret! kapı zaten açıkmış.
güneş için başka, deniz için başkaydı zaman
peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?
hissetmemek bir meziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
fakat sevgili ustam, bence mutsuzlardan değil, hala mutlu kalanlardan şüphe duymak gerekir.
tom robbins: kimseye söyleme ama dünya yusyuvarlak.
otların düşmanı yoktur, böceklerin de. yaşayıp giderler çünkü. bir de bana bak. ota benziyor muyum hiç ya da böceğe?
öfkeyi seviyorum, öfke de beni. öfkesi olmayanın aklından şüphe ederim zaten, ruhundan da.
halil cibran: kapatılmışsınız ama yalnız değilsiniz. açık sokaklarda yürüyüp de tutsak olan niceleri var.
lucien febvre: akdeniz, yollardır.
batık gemilerle doludur akdeniz
oysa, nedense hep ufka bakar bütün yolcular
dönecek bir tavan arası yoktur bazen, ne de gidecek bir şehir. her yer aynıdır aslında, hiçbir yer aynı değil. gidebilmek sadece bir özlemdir kimilerinin dilinde, olmayacak duaya amin diyenler de çıkabilir. firar ederken kök salar kimileri, kök salarken firar edenler de olabilir. her merhalenin bir arpa boyu yol olması, telaşı olup da huzuru olmayanlara pek ağır gelebilir. öfkeli ruhlar nedense hep aynı tohumla rahme düşüp, hep aynı rüzgarla dehre gelir. bir bedçehre, başka bir bedçehrenin daha ilk bakışta okur şeceresini. o kadar azdırlar ki, kaybetmek istemezler birbirlerini. sevişirler, sevişmek iyi gelir bazen. taammüden öldürmek için hafızalarını, darı dünyadaki en münasip cinayet mekanını bulabilmek ümidiyle yollara düşerler. hep doğuyu gösterir pusulaları, gerçi dünya yuvarlaktır. sılasızdır kaçaklar, dolayısıyla gurbetsiz. hangi demde olursa olsun, onlar sadece birbirlerine aittir. aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. varsa vardır, o kadar.
işte o zaman hançer dedi ki, bir canlıyı öldürmek başka bir şeydir, bir ölüyü öldürmekse bambaşka. gün gelir, yani öyle bir an çıkagelir ki, istisnasız herkes bir canlıyı öldürebilir. velhasıl, karıncayı bile incitmeyen, bir cana kastedebilir. fakat bir ölüyü öldürmek, bir cesedi pare pare etmek..
30.03.2008
altı ay bir güz
bilge karasu
istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini.. bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. istediğim, denizi yazmaktı. her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile.
çağımız, suçluluk modaları çağı. suçluluk duygusu epey para kazandırıyor. insanı önce hiçbir şeyle doymaz, hiçbir şeye doymaz kılacaksın; sonra, doymaya yeltenmenin ne kadar kötü, ayıp, tehlikeli, hastalık yaratıcı olduğunu söyleyecek, söyleyecek, söyleyecek, beyinlere kakacaksın. duyuru sanayisinin kazandırdığı paraların kefaretini ödetmek için basın para kazanacak. geçinip gidiyoruz işte. yağla şeker, tütünle hava kanser olasılığını artırıyor. her gün, buna benzer inciler.
yaşamak, bir noktadan sonra ne kadar yineleyici oluyor!
usancı, bezginliği bir an unutturan bir şey varsa, yaşama sokuverdiğimiz umuttur. yaşama katabildiğimiz, katmayı becerebildiğimiz umuttur.
insan, sevgi görmüş ya da görmemiş olabilir ama önemli nokta, sevgi gördüğü ya da görmediği yolunda beslediği düşüncedir.
insanın; gönül borcuna boğazına dek saplandığı, saç dibine dek battığı bu kurtarıcı-bakıcı dünyası içinde, bir koza usluluğuna ulaşıp kalması beklenir. yüz suyu döküp buraya kabul edilmesini sağladıktan sonra hastanın attığı ikinci adım onu çocukluğunun bağımlı durumuna götürür. onu besleyen, altını silip değiştiren, yatağını yapan, giydirip soyan, gitgide sınırlaması gerektiğini her geçen saatle daha iyi anladığı isteklerini karşılayan büyükleri karşısında hasta, eslek, uysal, saygılı bir çocuk olmalıdır.
umut, rahatsızlığının, yakınmalarının, iyileşilir, çaresi bulunur hastalıklardan olabilmesidir. durumun çaresiz olmadığı umududur. kaygı, yapılması gerekeceklerin fazla karışık, güç, acılı olması kaygısıdır.
insanlar yaşama, başkalarının yaşamına, başkalarına, gitgide daha saygısız oluyorlardı. hoş, saygısız olmak da değildi bu; saygıyı hiç bilmemiş, hiç öğrenmemiş olmalarıydı. bir güzellikle karşı karşıya geldiklerinde artık tanıyamamaları, içlerinde, bir kıpırtı olsun, duymamalarıydı. ellerine ayaklarına bile, kalabalık içerisinde yaşayan insanlar olarak, söz geçirememeleriydi; neredeyse, zaten ürkek kedileri ürkütmeyi kişiliğini kanıtlamak belleyen küçük çocuklardan daha başka, daha olgun bir davranışta bulunmadıklarını anlayamamalarıydı.
kıskançlık üçlü bir ilişkidir.
acı bizi durduracağına göre yapılacak tek şey, hangi yoldan olursa olsun, nasıl bir yöntem uygun görünüyorsa o anda, müshil yutup içinden atar gibi, o acının dibine dek inip işini bitirmektir. önemli olan o acıyı, yeni bir güne engel olmasını önleyecek hızla atmaktır, yaranı ondurmaktır. ama ondan da önemlisi, en önemlisi, acıdan önceki yaşamı bu sınırı aşarak, bu çeperi çatlatarak, dolu dolu sonuna dek yaşamaktır. yaşantılar; iyi kötü, hoş tatsız, nasıl olursa olsun; ama eksiksiz, gerçekten eksiksiz olmalı. düşleri de, olanakları da son damlasına, son tozanına dek kullanmalı.
istediğim, denizi yazmak. zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini.. bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz, anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri yoktur bir kara adamı için. yolculuklara, ister gerçek ister düşsel olsunlar, yakıştırdığımız son, öbür kıyıda bitse bile, deniz gene tek kıyılıdır, üzerinde yaşayıp çalışan biri olmadıkça. deniz, kara adamının yalnız sınırlarını kaldırışı değil, sınır düşüncesini içinden çıkarıp atıvermesidir. her şeyin bir aradalığının bir yerde başlaması ya da bitmesidir. istediğim, denizi yazmaktı. her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile.çağımız, suçluluk modaları çağı. suçluluk duygusu epey para kazandırıyor. insanı önce hiçbir şeyle doymaz, hiçbir şeye doymaz kılacaksın; sonra, doymaya yeltenmenin ne kadar kötü, ayıp, tehlikeli, hastalık yaratıcı olduğunu söyleyecek, söyleyecek, söyleyecek, beyinlere kakacaksın. duyuru sanayisinin kazandırdığı paraların kefaretini ödetmek için basın para kazanacak. geçinip gidiyoruz işte. yağla şeker, tütünle hava kanser olasılığını artırıyor. her gün, buna benzer inciler.
yaşamak, bir noktadan sonra ne kadar yineleyici oluyor!
usancı, bezginliği bir an unutturan bir şey varsa, yaşama sokuverdiğimiz umuttur. yaşama katabildiğimiz, katmayı becerebildiğimiz umuttur.
insan, sevgi görmüş ya da görmemiş olabilir ama önemli nokta, sevgi gördüğü ya da görmediği yolunda beslediği düşüncedir.
insanın; gönül borcuna boğazına dek saplandığı, saç dibine dek battığı bu kurtarıcı-bakıcı dünyası içinde, bir koza usluluğuna ulaşıp kalması beklenir. yüz suyu döküp buraya kabul edilmesini sağladıktan sonra hastanın attığı ikinci adım onu çocukluğunun bağımlı durumuna götürür. onu besleyen, altını silip değiştiren, yatağını yapan, giydirip soyan, gitgide sınırlaması gerektiğini her geçen saatle daha iyi anladığı isteklerini karşılayan büyükleri karşısında hasta, eslek, uysal, saygılı bir çocuk olmalıdır.
umut, rahatsızlığının, yakınmalarının, iyileşilir, çaresi bulunur hastalıklardan olabilmesidir. durumun çaresiz olmadığı umududur. kaygı, yapılması gerekeceklerin fazla karışık, güç, acılı olması kaygısıdır.
insanlar yaşama, başkalarının yaşamına, başkalarına, gitgide daha saygısız oluyorlardı. hoş, saygısız olmak da değildi bu; saygıyı hiç bilmemiş, hiç öğrenmemiş olmalarıydı. bir güzellikle karşı karşıya geldiklerinde artık tanıyamamaları, içlerinde, bir kıpırtı olsun, duymamalarıydı. ellerine ayaklarına bile, kalabalık içerisinde yaşayan insanlar olarak, söz geçirememeleriydi; neredeyse, zaten ürkek kedileri ürkütmeyi kişiliğini kanıtlamak belleyen küçük çocuklardan daha başka, daha olgun bir davranışta bulunmadıklarını anlayamamalarıydı.
kıskançlık üçlü bir ilişkidir.
acı bizi durduracağına göre yapılacak tek şey, hangi yoldan olursa olsun, nasıl bir yöntem uygun görünüyorsa o anda, müshil yutup içinden atar gibi, o acının dibine dek inip işini bitirmektir. önemli olan o acıyı, yeni bir güne engel olmasını önleyecek hızla atmaktır, yaranı ondurmaktır. ama ondan da önemlisi, en önemlisi, acıdan önceki yaşamı bu sınırı aşarak, bu çeperi çatlatarak, dolu dolu sonuna dek yaşamaktır. yaşantılar; iyi kötü, hoş tatsız, nasıl olursa olsun; ama eksiksiz, gerçekten eksiksiz olmalı. düşleri de, olanakları da son damlasına, son tozanına dek kullanmalı.
