31.5.10

uzun lafın kısası

mario puzo: herkesin bir özrü vardır erdemlilik yolundan saparken.

ken kesey: yönetimdeki piçler seni alt eder. karşı koyamazsın. tek yapılacak şey, her şeyi boktan dünyanın suratına kusmaktır, hepsini.

atatürk: ölülerden yardım istemek medeni bir sosyal topluluk için lekedir.

edwin fuller torrey: insanın ruhu ve amaçları ne kadar yükseklerde uçarsa uçsun, yine de vücudun tuzağına düşecektir ve statüsü her ne olursa olsun, duygusal hastalığı olacaktır.

g.b. shaw: insanlar birbirlerini gittikçe daha büyük sayılarda öldürmenin yollarından başka bir şey öğrenmiyorlar.

ihsan oktay anar: dünya, binde bir de olsa yanılma payı bırakanlara aittir.

nicholas mann: zaferlerin en soylusu kendi kendini yenmektir; kendi üzerinde hüküm sürmek kraliyetlerin en zenginidir.

nazım hikmet: kendini dünyanın mihveri sanan bir deli her şeyi yapabilir.

neval el-saadavi: eğer bütün insanları içine almaya yetecek kadar büyük bir kalbin varsa o zaman içinde kimseyi taşımazsın.

publius syrus: suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur.

jean-jacques rousseau: bir alçak, kötü biri ya da bir deli de kral olabilir; ama çok az insan gerçek anlamda insan olabilir.

soti triantafyllou: en tehlikelileri bunlar: oturup izleyenler. dehşet verici şeyler olduğu zaman da oturup izleyecekler.

29.5.10

garez

stefan zweig

doğa bizi yasalarındaki oranlara öyle bir bir alıştırmıştır ki, onun tecrübe edilmiş uyumundaki en küçük bir kayma bizi tiksindirir ve korkutur; dolayısıyla -değişmez bir haksızlık olarak- onu yaratanın her hatası, başarısız olmuş yaratıya karşı içimizde bir garez uyandırır. çünkü vahim bir biçimde bu nefreti ihmalkar ressamın yerine masum resme yöneltiriz. her sakat ve biçimsiz varlık kendi çilesinin üstüne bir de, acımasız bir şekilde eli yüzü düzgünlerin saklamayı beceremedikleri rahatsızlığına katlanmak zorundadır. böylece şaşı bir göz, tavşan dudak, yarık bir ağız, doğanın bir kerelik hatasından bir insanın gittikçe büyüyen acısına, bir ruhun kökü kazınamayacak felaketine dönüşür; daireler çizerek dönen yeryüzü adlı gezegenimizde anlam ve adalete inanmayı zorlaştıran iblisçe bir felakete.

toplu şiirler

ingeborg bachmann



mucizeler yaratır zaman
talimlidir acıya yaşayan her şeyi
ve yoktur herhangi bir eksiği

uykunun en güzel diyarlarını tanıyorum
asla gitmek istemiyorum oralara
henüz bilmiyorum, kapkara göl
nerede son verecek acılara

bakışlarını kaldır; ama bakma bana
indirilmekte bayraklar, meşaleler sönmüş
ve ay kapanmış kendi yörüngesine
gel, zamanıdır artık, gel ve sarıl bana
ey kutsal çılgınlık

ölü gözleri
gördük ve unutmadık asla
sevgidir en uzun süren
ve tanımaz bizi bir daha

kolay mı kaçmak, yağmur altındaki
yaprakların o mutsuz ölümlerinden

bir ekmeği yağmurla paylaşıyoruz
bir ekmeği, bir borcu ve bir evi

sayısızdır inançsızlığın yarattığı mucizeler
yürek olmakta direnen bir yürek, var mı daha

bu da bir dünyadır
bir eski yıldızdır, yalnızca
çocuk yaşlarımızda ülke dediğimiz
zamanın yağmuru gibi indiğimizde
havuzlara, neşeli zamanların birikimleri gibi

dağların hareket edişi başladığında
taşlara özgü bir duyguyla ve yaşları
belirsiz, bir gece korkusunun zemininde
ve çok büyük bir tedirginliğin kapısında
biz, seninle birlikte yatacağız

artık uyuma vaktidir sevdiceğim, oyun bitti
usulca yürümeliyiz. beyaz gecelikler havalanmakta
annemle babama göre hayaletler gezmekte sanki
biz karşılıklı değiştiğimizde nefeslerimizi

ama sonradan öğrendi ki, kuzuların otladığı yerlerde
kurtlar önceden beklerler hep, karanlık bakışlarla

hatırla! çok iyi bilmektesin artık
her kim ki sadıktır, yuvasına kavuşur ilk ışıklarla
ey ertelenmiş, ey bize bırakılmış zaman
görkemli duygulara sardı beni, unuttuğum ne varsa

güneşin altında yoktur daha güzeli, güneşin altında olmaktan

birbirimize sarılmış, yatmaktayız
denizin dibinde, suları örtünmüş
tek bir ağız olmuşuz şimdi
unutmayı ve huzuru solumaktayız

ve sessiz tekne üzerimizde
toprağı götürmekte gülümseyerek, eve
söndürmekte sıcacık bir kırmızının dalgası
kendisinden daha serin olan güneşi

uyuyoruz ve farkında değiliz artık
sahilde uçup gitmiş saatlerin
sarılmışız birbirimize istiridyeler gibi
içinde incilerin, düşlerin ve kumların saklandığı

sen değilsin yitirdiğim,
dünya.

28.5.10

yürekle

aslı erdoğan

bazı şeyler kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar. sözcüklere teslim edildiklerinde zaman dışılıklarını yitirir, tarihin bir parçası olurlar. bazı şeyler ancak yürekle kavranır, içi kan dolu bir yürekle.

göz alıcı çiçekler çoğu kez zehirlidir.

neden yazıyoruz? kaybolduğumuz için, sözcüklere güvenmek bir alışkanlığa dönüştüğü için, kendimize ve geçmişe doğrudan bakamayacağımız için, bir zamanlar içimizde olan ama çoktan çekip gitmiş o insanın anısına ağlayabilmek için. hızla uzaklaşan dünyanın peşinden koşmak, bize bıraktığı boşluğu geri vermek için.

dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil.

insan, mutlak sessizliğin içinde, yalnızca sözcüklerin tınısını duymak için konuşuyor.

kendini anlatmak için bütün dünyayı anlatman gerekir. anlattıkça seni silen dünyayı. yani kendini anlatmak için bütün dünyayı yitirmen gerekir. 'aşk' bu yitirişin adlarından biri.

nedir ki insan bir aynadan ve yankıdan başka?

kara aydınlanma

çin


ne büzülmüşse
bir vakitler uzatılmış olsa gerek
ne cılızsa
önceleri güçlüydü mutlak
ne devrilmişse
ilkin dikilmiş olsa gerek
ne verilmişse
eskiden alınmıştı herhalde
kara aydınlanma buna derler:
yumuşak zayıflık yener kaba gücü
derinlerden suyun üstüne sıçramamalı balık
uluslar hiç göstermemeli keskin kılıçlarını

2
boşluğun ta ucuna kadar git
sessizliğe sımsıkı sarıl
her şey kaynaşıyor
dönüp geldikleri yerde gördüm hepsini
bakın, çiçekleniyor her şey
ama her şey kendi köküne dönmektedir
köke dönmek sessizliğin ta kendisi
dönüş, kaderdir
hiç değişmez alınyazımızdaki dönüş
aydınlanmaktır bu değişmezliği bilmek
bilmemek, felakete koşmaktır körü körüne
bunu bilen, her şeyi biliyor demektir
adalet cennetten çıkmadır
iyi yönetim cennetten çıkma
erdem yolu
cennet yoludur, sonsuzluk yoludur
eti kemiği çürüse bile
erdemli insana ölüm yoktur

3
insanları tanımak, akıllılıktır
kendini tanımaktır aydınlanmak
başkalarını fethetmek, kuvvettir
kendini fethetmek, kudret
kanaattir en büyük zenginlik
erdem yolu, bütün emellere kavuşturur
olduğu yerde duran, kalımlı olur
ölmek ama yitip gitmemek
"uzun ömür" budur işte

27.5.10

islam toplumu

şerif mardin

spiro'ya göre beğensek de beğenmesek de, toplumumuzun değerlerini yerleştiren mekanizma şudur: çocuk, ana ve babası tarafından, en küçük yaşından itibaren "iyi" hareketleri için mükafatlandırılır, "kötü" hareketleri için cezalandırılır. çocuk ancak "iyi" hareketler yaparak dikkat çekebileceğini, sevgi ve şefkat göreceğini öğrenir. büyüdükçe, "iyi" hareketlerinin aynı zamanda ahlaka uygun, doğru, yapılması gereken hareketler olduğu kanısına varır. kısaca çocuk, ana ve babasıyla özdeşleştirme kanalıyla bir süperego kurmaya başlar, ailesinin "doğru" bulduğu değerleri yapar. toplumun "norm"u kişinin "değer"i haline gelir. o da çocuklarına aynı bilgileri aktaracaktır.

belirli bir kimsenin kültür veraseti, elde edebileceği kültürü sınırlandırmaz. bir kimse, karşılıklı etkileşimde yalnız kendi ailesiyle değil, başka ailelerle ve başka öğrenme kaynaklarıyla karşılaşır. kişi bunları kullanarak kendine genel kültürü bazen aşan bir kültür de yaratabilir.

islami toplumlarda, batı toplumlarında çok daha önemli bir fonksiyonu olan "değer"lerin yerine normlar geçmektedir. kişisel planda tercihler daha azdır. insanlar, "dışa doğru" dönüktür. ne yapmaları gerektiğini, kendi vicdanlarıyla yaptıkları bir muhasebeden çok, toplum normlarında ararlar.

kimlik sorunlarının çözülmesi zor olduğu için, gençler genellikle kendilerine bir kimlik sağlayan kolektif toplum hareketlerinde erimeyi denerler. başka bir çözümde, fazla düşünmeyi icap ettirmeyen doktrin ve ideolojilere sarılırlar.

islam toplumunda yaratıcı olmanın bir diğer yolu da gazadır. işte bu sahada genişliğine yaratıcı olmak mümkündür. islam aleminin sınırlarını genişletmek, talanla zenginliklerini artırmak: bu tip faaliyet, insana, hem allah'ın yolunda yürümenin vicdani ferahlığını bağışlayacak ve hem de yeryüzünde kendisine maddi bir karşılık sağlayacaktır. böylece, gazi olmak islam toplumlarında baştan itibaren heves edilen bir aşamadır. gerek kişiyi toplumun dar iktisadi çerçevelerinden çıkarması, gerek üstün bir islami başarı temsil etmesi bakımından islami toplumda yaratıcı olmanın en başarılı şekli gazi olmaktır. osmanlı imparatorluğu, bilhassa bu gibi, harpten başka bir geçiş vasıtası olmayan asker kümelerinin akıllıca kullanılmasından doğan bir yapıdır.

islam toplumundan sıyrılabilmenin bir tek yolu vardır: o da alternatif bir islami toplum kurmaktır. sufilik, bunun yollarından biri olmuştur.

halkın islami, ideolojik gözlükleri, kendilerinin gerilememizi çok özel bir şekilde yorumlamalarına yol açmıştır. yukarıdaki görüş açısı bugün bile halk arasında ve özellikle 6-7 eylül olaylarında rastlanan "gerici" tutum ve buna benzer olayları anlamamız bakımından bir ipucu temin etmektedir. çok muhtemeldir ki, halk inançlarının sufiliğe ve tarikatlara en yakın olan bölümlerinde en çok bu tip olaylara rastlanacaktır. bu itibarla kubilay olayının nakşibendiler tarafından yapılmış olması bir rastlantı değildir.

islamın en önemli şartının birlikte namaz kılmak olduğuna inananlar aynı zamanda şunlara inanmaktadırlar:

- mahalle kişinin ahlakını kontrol etmelidir.
- çocuklara din öğretilmelidir.
- insanın arkadaşlarının dindar olması önemlidir.
- şehirlerdeki devlet memurları çoğunlukla dinsizdir.

halk tabakalarındaki kişi yöntem yolu olarak halk kültürünün ve dininin verdiği imkanları kullanıyorsa bunun pratik bir nedeni vardır. halk kültürü, bütün "hurafe"leri bir yana, çıkarlarına daha kısa yoldan yanıt vermektedir. okula gitmenin sağlayacağı imkanların kapalı olduğu yerde kişi kuran kursu yolunu seçecektir. seçkinlerinin çok uzak oldukları bir kültürde kişi "halk seçkini" -mesela nurcu- olmayı deneyecektir. doktorun halka yaklaşamadığı hastanenin etrafında üfürükçüler zengin olacaktır.

aşk

marcel proust

hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler.

multimilyoner, buna rağmen çok da çekici olan bir erkek, birlikte yaşadığı yoksul ve sevimsiz kadın tarafından kapıya konulduğunda, o umutsuz acıyla, paranın bütün gücünü imdada çağırıp dünyanın nüfuzunu harekete geçirir; yine de kabul edilmezse, metresinin yenilmez inadı karşısında mantıklı bir açıklama arayacağına, kaderin kendisini gönlünden vurup öldürmek istediğine inansa daha iyi eder.

aşıkların mücadele etmek zorunda oldukları, ıstırabın kışkırttığı muhayyileleriyle boş yere tahmin etmeye çalıştıkları engellerin kaynağı, bazen kendilerini kabul etmeyen kadının kişiliğindeki bir tuhaflık olabilir; kadının budalalığı olabilir; aşığın tanımadığı kimselerin kadını etkilemesi, ona bazı korkular aşılaması olabilir; kadının o sırada hayattan, ne aşığının ne de servetinin kendisine verebileceği türden bazı zevkler beklemesi de olabilir.

sebep ne olursa olsun, aşık, kadının kurnazlığıyla gizlediği, aşkın çarpıttığı kendi sağduyusunun ise doğru olarak tahmin etmesine imkan vermediği engellerin niteliğini anlayabilecek konumda değildir. bu engeller, doktorun sonuçta etkisiz hale getirdiği; ama kaynağını bulamadığı tümörler gibidir, tümörler gibi sırları çözülmez ama geçicidirler. yalnız genellikle aşktan daha uzun sürerler. aşk çıkar gütmeyen bir tutku olmadığı için de, artık sevmeyen aşık, eskiden sevdiği yoksul ve hafifmeşrep kadının metresi olmayı sürdürmeye niçin yıllar boyunca, inatla karşı koyduğunu öğrenmeye çalışmaz.

26.5.10

iii. richard

william shakespeare


söz, derdin avukatı
müşterisi adına nefes tüketmek işi
iz bırakmadan ölüp giden hoşlukları dile getiren kayıt memuru
zavallıların çektiği çilenin soluyan temsilcisi
söze her zaman yer olmalı. başka işe yaramasa da
yüreğini rahatlatır insanın

keder insanın düzenini altüst eder
uyku saatini şaşırtır
geceyi sabaha çevirir, öğleyi geceye
anlı şanlı prenslerin hayatı dışardan ihtişamlı görünür
ama ne hengameler kopar içlerinde
hayali mutluluklar peşinde koşarken
çoğu zaman huzur yüzü görmezler bu dünyada
aslında ister şanlı olsun ister olmasın
insan hep aynı; tek fark, azametli görünüş

başında çocuk olan memleketin hali yamandır

hava bulutlandı mı, aklı olan paltosunu giyer
yapraklar düşüyorsa kış yakındır
güneş batınca, arkadan gece gelmez mi
zamansız fırtına kıtlık işaretidir

narin bitkiler zarif olur; kaba otlar çabuk büyür

içten duyguların en güzel ifadesi sade dille olur
duygular içten değilse, sade dil kaba kaçar

erken gelen baharın yazı kısa olur

gerçek ümit kuş gibidir; kanat açıp uçtuğunda
kralı ilah yapar, sıradan insanı da kral

eski tiranlar

melih cevdet anday


gecenin elleri küçük
tutar tutmaz yağmurumuzu
göz gibi kabukludur yeryüzü
kurur ıslanıp ıslanıp

gece bir kuşun gagasıdır
yaşamın eski hisarında
koca yaprağı altında sabırsızlığın
geyiklerle kurtlarla uyunur

ve yağmur yalnızlığa ekili düş
yitirmelerin gönülsüz kadını
gider insanı yüzüstü bırakıp
rüzgarını doldurmuş geceye

eski tiranlar yağmur ve gece
deli yasaları yazgımızın
ölmezliğimizin masalı belki
belki merakımızın yankısı

25.5.10

yerçekimli karanfil

edip cansever



biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
oysaki seninle güzel olmak var
örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor

sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
o başkası yok mu bir yanındakine veriyor
derken karanfil elden ele

görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
birleşiyoruz sessizce

getto

henry miller

az sonra, gecenin erken saatlerindeki mor ışığın altında avare avare dolaşmaya başladığımızda, gettoyu bir başka görmeye başladım. bazı yaz geceleri new york'ta gök masmavidir; binalar gerek özü, gerekse görünüşleri itibariyle hemen önünüzdedir, dokunacakmış gibi olursunuz. güneş battığında, fabrikaların çirkinliğinden ve binaların iğrençliğinden başka bir şeyin ürünü olmayan o çizgi çizgi ışık yok olur gider, toz çöker, binaların dış çizgileri, bir kalsiyum spotundaki ucubenin çizgileri gibi yavaş yavaş belirmeye başlar. gökte güvercinler belirir; damların üstünde takla atar dururlar. bir baca tüter, bazen bir türk hamamının bacasıdır bu. st. mark's bouwerie, cazibeli bir basitliğe sahiptir; a caddesi'ne bitişik kocaman yabancı meydan; üzerlerinde al al petrol tanklarının hayalet gibi yükseldiği yan sokaklar, eski sınırtaşı damgasını taşıyan üçgenler, kentin brooklyn kıyısının bulunduğu kısmı, öyle yakındır ki, öte kıyıda yürüyen insanları fark edebilirsiniz.

new york'un bütün görkemi, formaldehit, ter ve gözyaşından oluşan bu üretken meydanda toplanmıştır. new yorklu için hiçbir yer, tekmeleyip reddettiği bu yer kadar aşina, canayakın ve sıla özlemiyle dolu değildir. new york'un tamamı kocaman bir getto olmalıymış; zehir kurutulmalı, yoksulluk taksim edilmeliymiş; her atardamar, her toplardamar neşe saçmalıymış. new york'un gerisi bir soyutlamadır; soğuktur, geometrik, ölü beden gibi kaskatı ve eklemek mümkün: kaçıktır -eğer insan ayrı durup cesurca bakabilirse. sadece arı kovanında o insancıl temas vardır; gettonun dışında umutsuzca aranan o görüntü, duyu, korku kenti sadece buradadır. parmaklığın dışında bırakılmak, solup gitmek demektir. parmaklığın dışında, giydirilmiş kadavradan başka bir şey bulunmaz. çalar saatler gibi her gün kurarlar onları. damga gibi çalışırlar; posta kutusu alındıkları gibi ölürler. ama kaynayan petekte bitkiler büyür: bu petekte boğucu bir hayvani sıcaklık, birbirine sürtüşmeden ve yapışmadan doğan bir canlılık, maddi ve manevi bir umut, tehlikeli ama sıhhatli bir pislik vardır. belki de, mum gibi ama düzenli bir şekilde yanan küçük ruhlar; kendilerini çepeçevre kuşatan duvarlara hayret verici gölgeler düşürebilecek yetenekte..

bu tatlı mor ışık altında, herhangi bir sokakta ilerleyin. kafanızdakileri boşaltın. binlerce duyu dört bir yandan üzerinize saldırır. burada insanoğlu hala kürklü ve tüylüdür; burada kist ve kuvartz hala konuşur. madeni levhalardan siperlikleri ve pencereleri terleyen, işitilen ve yuvarlanan binalar vardır; saçaklarında çocukların akrobatlar gibi cambazlık yaptıkları tapınaklar da vardır; kıvrıla kıvrıla uzayan, seyyar sokaklar: buralarda hiçbir şey sessiz durmaz, hiçbir şey sabit değildir, hayalperestin gözleri ve aklı olmaksızın hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir. insanı hayallere daldıran sokaklar da vardır: buralarda aniden ses seda kesilir, her yer bomboştur, sanki veba gelip geçmiş gibi. öksüren sokaklar, ateşi yükselmiş insanın şakakları gibi zonklayan sokaklar, ölen ve hiç kimsenin dikkatini çekmeyen sokaklar. gülyağının, pırasa ve arpacık soğanının keskin tadıyla kaynaştığı, garip, yaseminvari sokaklar. tembel ayakların sadme ve vuruşlarını yansıtan terlikli sokaklar. sadece mantık ve teoremle açıklanabilen öklid'den kaynaklanan sokaklar.

her yandan fışkıran, derinin tabakaları arasında damıtılmış, al al duman gibi sarkan, ikincil cinsel ter vardır, kasık kemiği gibi, orpheusvari, memelilere ait, kadife amber çiçeği üzerine gecenin serpiştirdiği ağır bir tütsü. hiç kimse, moğol ahmağı bile bağışık değildir. deli gömleği giydirilmiş göğüslerinin sürtünmesi ve geçişi gibi, seni yıkar. hafif yağmur altında, görünmeyen, eterimsi bir çamur bırakır. her saate aittir; hatta tavşanların pişirildiği zamana bile. tüplerde, foliküllerde, kabarcıklarda parıldar. dünya yavaş yavaş dönerken, tırabzanlar ve kapı taraçaları da döner, çocuklar da onlarla beraber. sıcak gecelerin bulutlu sisinde, dünyevi, şehevi ve kehanetvari ne varsa sitar gibi mırıldanır durur. saman ve tüy yataklarla kaplı ağır bir tekerlek, küçük gaz lambaları ve saf hayvani ter. her şey dönüyor da dönüyor, gıcırdayarak, iki yana sallanarak, hantal hantal ilerleyerek, arada sırada da hıçkırarak; ama dönüyor, dönüyor, dönüyor. sonra, sözgelimi kapının önündeki taraçada sessizce dursanız ve hiçbir şey düşünmeseniz, miyop, hayvani bir berraklık görüşünüzü engeller. tekerlek oradadır, tekerlek parmakları oradadır; tekerlek göbeği de vardır. ve bu tekerlek göbeğinin ortasında -hiçbir şey yoktur. aks ve yağ buraya girer. ve siz aradasınız, bu hiçin ortasında, duygulu, tamamen genişlemiş, gezegensel tekerleklerin vız vız vızıldaması gibi vızıldar durursunuz. her şey canlanır ve bir anlam kazanır. her şey bel verir, sarkar, yoğunluk ve itina ile yosunlaşmıştır; kafanın arkasındaki gözle her şeye bin defa bakılmıştır, ovulmuş, sevilmiştir.

taş gibi kaskatı, eski bir ırkın insanı. binlerce yıllık geçmişte atalarının pişirdikleri yemeği kokluyor: tavuk, ciğer yahnisi, doldurulmuş balık, ringa balığı, iri deniz ördeği. o onlarla beraber yaşamıştır; onlar da onun içinde. ur'da, babil'de, mısır ve filistin'de olduğu gibi, havada tüyler uçuşuyor, kocaman kafeslere hapsedilmiş kanatlı yaratıkların tüyleri. zamanla solan aynı parlak ipekler, siyahlar; başka yahudi katliamlarının ipekleri. arada sırada bir kahve öğütücüsü ya da bir semaver, baharat ve doğu'nun sarı sakızını, sarı sabrını koymaya yarar küçük bir tahta kutu. ufak tefek halılar; akdeniz'in doğusundaki çarşı ve pazarlardan, mağazalardan, astraganlar, kolyeler, şallar, atkılar ve parlak, farbaladan flaman eteklikler. bazıları kuşlarını, ev hayvanlarını da getirirler; titrek kalp atışları bulunan, sıcak, canayakın yaratıklar; ne yeni bir dil, ne de yeni bir şarkı öğrenirler; yangın merdivenlerine asılı kızgın kafeslerinde bitkin, baygın, yorgun, solup giderler. demirden balkonlar et, yatak eşyası, bitki ve ev hayvanlarıyla fisto gibi süslenmiştir; pasın bile kendini kaybetmiş bir halde didiklendiği, sessiz sürünerek geçen bir yaşantıdır bu. gecenin serinliğinde gençler patlıcana benzerler; amerikan sokağının iğrenç gürültüsünden hayale kapılırlar. aşağıda, turşular tahta kovalarda salamurada yüzer. turşu, simit, lokum olmadan gettonun tadı çıkmaz. her çeşit ekmek susamlı, susamsız. beyaz, siyah, kahverengi; hatta kurşuni ekmek; her ağırlıkta, her kıvamda..

getto! üstünde ekmek kabı, mermerden bir masa üstü. tercihen mavi, bir şişe maden suyu. terbiyeli çorba. ve iki erkek konuşuyor. ürkek dudaklarından yanık sigaralar sarkık, konuşuyor da konuşuyorlar. yakında içinden müzik sesleri gelen bir mahzen; acayip sazlar, acayip giysiler, acayip melodiler. kuşlar cıvıldamaya başlıyor, hava boğucu bir hal alıyor, ekmek yığın yığın, maden suyu şişeleri tütüyor ve terliyor. kelimeler, as gibi, tükürüklü talaşın arasından ağır ağır ilerliyor; havlayan, hırıldayan itler havayı eşleyip duruyor. kafalarındaki sarıklardan bunalan allı pullu kadınlar o güzel giysilerle kuşanmış etten tabutları içinde uyukluyorlar. kara, kahverengi gözlerde çekici şehvet perisi odaklaşıyor.

başka bir mahzende ihtiyarın teki, paltosu sırtında bir odun yığını üstünde oturmuş, kömürünü sayıyor. cracow'da yaptığı gibi, karanlıkta oturmuş sakalını sıvazlıyor. bütün yaşantısı kömür ve odundan, karanlıktan gün ışığına doğru geçen kısa seyahatlerden ibaret. kulaklarında hala, parke yollar üzerinde nalların çıkardığı sesler; haykırışlar, çığlıklar; kılıç şakırtıları, mermilerin boş duvara saplanması. sinemada, sinagogda, kahvede, nerede oturursan otur, iki tür müzik çalıyor: biri acı, biri tatlı. sıla özlemi adlı nehrin ortasında oturuyorsun. dünyanın viranelerinden elde edilmiş küçük hatıralarla dolu bir nehir. vatansızların hatıraları, tekrar tekrar dallarla, odun parçalarıyla yuva inşa eden kazazede kuşların hatıraları. her yerde darmadağın olmuş yuvalar, yumurta kabukları, boyunları koparılmış, ölü gözlerle evreni süzen yavru kuşlar. tenekeden duvarlar, paslı sundurmalar, alabora edilmiş kayıklar altında sıla özlemi ırmağının hayalleri. yok olup gitmiş umutlar, boğazlanmış arzular, kurşun geçmez açlık dünyası. öyle bir dünya ki, ılık hayat nefesini bile içeri gizlice sokmak gerekiyor; öyle bir dünya ki, güvercin kalp büyüklüğünde değerli taşlar, bir yarda boş yer ya da bir ons özgürlük pahasına satılıyor. her şey aşina bir ciğer yahnisine doluşturulmuş, tatsız tuzsuz mayasız ekmek üstüne konup yenmekte. beş bin yıllık acı, beş bin yıllık kül, beş bin yıllık kırık dallar, paramparça olmuş yumurta kabukları, boğulmuş yavru kuşlar bir çırpıda yutuluyor..

insanoğlunun yüreğinin derin iç mahzeninde demirden harp hüzünlü şarkısını sürdürüyor.

kentlerinizi yüksek yüksek, görkemli inşa edin. lağımlarınızı kazın. ırmaklarınızı akıtın. çılgınca çalışın. rüyasız uykular uyuyun. bülbül gibi çılgınca ötün. altta, en derindeki temelin altında, bir başka insan ırkı yaşıyor. kara, loş, ihtiraslı onlar. dünyanın bağırsaklarını deşiyorlar. dehşet verici bir sabırla bekliyorlar. leş kargaları, devler, öç alanlar bunlardır. her şey toz toprak içinde yuvarlandığı zaman ortaya çıkarlar.

23.5.10

hayat

mine söğüt

hileli bir kim kimdir oyunu gibi hayat.

hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.

yalan, hayatı katlanılır kılar.

hayatı, baştan sona "ölüme yolculuk" olduğunu bildiğimiz halde, hevesle sürdürmemizin sırrı şeytani cazibesinde gizlidir.

hayat tanrının hayalidir aslında. ve tanrı da insanın ta kendisi.

hiçbir hayat sıradan değildir. en sıradanında bile görkemli bir hikaye, tedirgin bir giz.

yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.

hayatın bizden bu kadar bağımsız ama bizim adımıza ilerleme gücü her zaman korkutur.

iyi ya da kötü.. olaylar olur. önemli olan ne olduğu, hatta senin başına ne geldiği değildir. önemli olan senin ne yaptığındır.

aşk

john berger

kimi yürütüyorduk?

ben öbür uyluğun özlemini çeken bir dizdim.

en sevecen sözcüklerimin tınısı senin kalçalarındaydı.

topukların benim başparmaklarımdı.

kabalarım senin avuçlarındı.

senin ağzının bir köşesine gizlenmiştim. sen orada dilinle kurcalıyordun beni. bulunacak bir şey yoktu ki.

sen şişmiş gırtlağın, ben mideme gömülmüş ayaklarımla; sen bükülmüş bacakların, ben gövdene yaslanmış başımla öylece yatarken, senin kamışındım ben.

sen, dölyatağının kara taçyapraklarına düşüp gül kesilen ışıktın.

çiçeklerinin toprağındaki damar kabarmıştı.

22.5.10

dünya düzelticisi

thomas bernhard



insanların sergiledikleri utanmazlık
beni her zaman şaşırtmıştır

bir çevirmene yardım edilmez
çevirmen kendi yolunda
yalnız yürümelidir

kötürümlüğüm büyük bir olasılıkla
dehamın bir eseridir

duru bir kafa her şeydir
iyi bir hazım
ve duru bir kafa

ilkin her şeyi
bir amaç uğruna yaparız
sonra ayaklarımıza kadar gelmiş fırsatı teperiz
yaşantımı hiç sevmedim
her zaman ondan nefret ettim
onunla ilgili her şeyden nefret ettim
ve kendimden nefreti
sonuna kadar kullandım

deli, tasarladığı her şeyi başarır
deli, gerçekleştirendir
şüpheci için her şey dağınıktır

her yerde
şarlatanlığın hüküm sürdüğü bugün
gerçek manada düşünen bir kafa
çok az bulunur

bizler çok büyük fanatikleriz
ve fanatizm de büyük bir felakettir
sanattan bir şey anlamıyoruz
doğadan nefret ediyoruz
fikirlerimiz birer saçmalık olarak ortaya çıkıyor

21.5.10

faşizm

elsa morante

faşizm sözcüğü yeni bulunmuştur; ama tarih öncesinden kalma, yozlaşmış, son derece üstünkörü; hatta insanımsıların benimsediği sistemden bile daha az gelişmiş bir toplumsal sistemin adıdır. böyle bir sistem, gerçekten, şiddet kullanma olanaklarını elinde bulunduranların, savunmasızlara -millet olsun, sınıf olsun, birey olsun- yüklenmesine, onları ezmesine dayandırılmıştır. aslında daha ilkel insanın ortaya çıkışından beri, dünyanın her yerinde tüm insanlık tarihi boyunca, bunun dışında başka bir sistem yaşayamamıştır. son zamanlarda, bu sistemin aşırı derecede iğrenç, çılgın ve budalaca, kentsoylu yozlaşmasından ileri gelen kimi parlamalarına faşizm veya nazizm adı verilmiştir; ne var ki, sistem olduğu gibi, her zaman ve her yerde geçerlidir. tarihin başlangıcından beri her zaman ve her yerde..

alt tarafı insanlık tarihinin tümü de, az çok örtülü bir faşizm tarihi sayılır. perikles'in yunanistan'ında olsun, sezarlarla papaların roma'sında olsun, hunların bozkırlarında olsun, aztek imparatorluğu'nda olsun, öncülerin amerika'sında olsun, diriliş italya'sında olsun, çarlarla sovyetler'in rusya'sında olsun.. her zaman ve her yerde özgürlerle köleler.. zenginlerle yoksullar.. satın alanlarla satılmışlar.. üsttekilerle alttakiler.. liderler ve sürüler.. kumandanlarla askerler.. sistem hiç değişmez. adı din olsun, tanrısal hak, yücelme, onur, maneviyat, gelecek olsun.. hepsi de takma adlar.. hepsi de maskaralık.. ama endüstri çağıyla bazı maskeler yerinde durmaz olmuştur. sistem dişlerini gösteriyor ve her gün, yığınların etine, gerçek adını ve unvanını dağlıyor. sistemin dilinde, insanlığa, hareketsiz madde anlamına gelen "yığın" adının verilmesi boşuna değildir. işte artık buyuz biz, şu zavallı hizmet ve çile maddesi, bundan bir hamur olursa, yılgın olur, hemen çözülüverir. imha kampları.. işte dünyanın yeni adı bulunmuş bile.. imha endüstrisi.. işte sistemin günümüzdeki gerçek adı! fabrika kapılarına tabela olarak bu adı asmalı.. ve okulların kapılarına ve kiliselerin ve bakanlıkların ve şirketlerin ve gökdelenlerin, neonla.. ve gazetelerin başlıklarına.. ve kitapların önsözlerine.. hatta devrimci denilen metinlere bile.. insan eti istiyorlar!

şu ünlü evrensel, sonsuz, yerleşik sömürü sistemi, özü itibariyle mülkiyetçidir. ister kişinin, ister devletin mülkiyeti olsun.. özü itibariyle ırkçıdır. özü gereği baskılarla, saldırılarla, istifalarla ve çeşitli savaşlarla kendini üretecek, kendini tüketecek, çoğalacaktır. bu kısırdöngüden çıkamaz. ve sistemin sözde "devrimleri" ancak ve ancak sözcüğün astronomik anlamında, yani bir çekim merkezi çevresinde dönen cisimlerin devinimi olarak algılanabilir. bu çekim merkezi hep aynıdır. iktidar. hep tektir: iktidar..

ırkmış, sınıfmış, vatandaşlıkmış, hepsi palavra bunların: iktidarların sahneye koyduğu hokkabazlıklar. o yaftalara ihtiyacı olan, iktidarın ta kendisidir: şu yahudi'dir, zencidir, işçidir, köledir.. başkadır.. bu düşmandır! hepsi de uydurma, asıl düşmanı gizlemek için, yani kendisini, iktidarı! dünyayı çılgınlığa götüren o büyük felaket kendisidir. insan tesadüfen yahudi doğar, tesadüfen zenci, tesadüfen beyaz doğar. ama tesadüfen insan doğmaz!

bilinçte ayrı ayrı bireyler yoktur. ve gerçekte, insanoğullarının biriyle öteki arasında hiçbir fark yoktur. beyazı karası, kızılı sarısı, dişisi erkeği, insan olarak doğmak demek, dünya evriminin en yüksek derecesine ulaşmış olmak demektir. insanın tek gerçek arması budur: bütün öteki armalar, onur payeleri ve rütbeler çirkin birer aldatmacadır, birer hezeyandır; boş laftır, saçmalıktır..

aldatmaca. tam papazlara, faşistlere göre. tanrıya, vatana, özgürlüğe, halka, devrime inançtan söz ederler ve tüm bu inançları palavradan öte bir şey değildir, kendi rahatları için uydurulmuştur, tıpkı madalyalar ve paralar gibi.

hepimiz, hepimizin içinde gizli bir ss var! bir burjuva! bir kapitalist! hatta belki bir piskopos da! karnavala gider gibi madalyalar takınmış, apoletleri saçaklı bir general! hepimizin! burjuvasının da, proleterinin de, anarşistinin de, komünistinin de! herkesin! işte bunun içindir ki mücadelemiz her zaman için, etkisiz bir eylemdir.. bir aldatmacadır.. bir sahte tanıktır.. gerçek devrimden kaçmak ve içimizdeki gericiyi koruyabilmek için sahte devrimler! "kendini kışkırtmalara kaptırma" demek, içimizdeki faşisti yok etmemize yardımcı ol demektir!

ben artık dünyayı beyazlarla siyahlara, faşistlerle komünistlere, zenginlerle yoksullara, almanlarla amerikalılara bölemiyorum.. bu sinsi ve aşağılık aldatmaca çok sürdü artık.. yeter!

dexter

hiçbir şey olduğu gibi kalmaz.

ne zaman bir kadınla bunu yaşasam, onun yanında kendimi rahat hissetsem, her şey ters gidiyor. bu yüzden bence en iyisi adım adım ilerlemek.

"duygusal olarak körsün. doğru kelimeleri kullanıyor ve doğru tavırları takınıyorsun. ama hisler hiçbir zaman dahil olmuyor. duyguların sözlük anlamlarını biliyorsun. özlem, sevinç, keder. ama bunların hiçbirinin tam olarak nasıl hissettirdiğinden haberin bile yok. tüm sözleri biliyor ama müziği duyamıyorsun."

hor görülmüş bir uyuşturucu bağımlısından daha tehlikeli bir şey yoktur.

bir insanın canını aldığında onu öldürmekle kalmıyor, ileride olacağı şeyleri de onun elinden alıyorsun.

hayat kusursuz olmak zorunda değil. yaşanılabilir olması kafi.

öldürmek, benim için doğanın düzenine boyun eğmek demek. doğa verir ve alır. en güçlünün hayatta kalması ilkesi. bazen hayat bir şeyler alır. bazen de bir şeyler verir.

hepimizin sırları var. bazılarının hasır altında kalması gerekir.

insanoğlu her daim denizle iç içedir. ama bu, doğamıza aykırıdır. deniz sonsuz tehlikelerle doludur. medcezirler, akıntılar, dalgalar, rüzgar.. her biri kendi hava değişimlerini temsil eder. hiçbiri yabana atılamaz. karar anındaki ufacık bir yanılma telafi edemeyeceğiniz hatalara neden olur. ancak iyi bir denizci bu unsurlara karşı koymaz. diğerlerinin şansı başıboş bir şekilde fırtınaya kapılıp parçalara ayrılmışken iyi bir denizci şartlarla omuz omuza çalışır, onları kendi yararına kullanır. her daim evinin yolunu bulur.

20.5.10

dönemeç

lawrence durrell

sonunda, düşlediğimiz şeylere dönüşürüz.

her dönemeçte insanın ayağı aynı şeye takılıyor. her kanepenin altında aynı ceset, her dolapta aynı iskelet. insan gülmesin de ne yapsın?

bir kadının en güzel aşk mektupları, aldattığı erkeğe yazılmış olanlardır.

yanılsamaların en güzeli, en acıklısı davranışlarımızın dünyadaki iyilik ve kötülüğün niceliğini artıracağı ya da eksilteceği inancımızdır.

uyurgezerlerin arasında yarı uyanık olmak bile başlangıçta ürkütücüdür.

hayat her şeyin efendisidir. aklın doğasına aykırı biçimde yaşamaktayız. gerçek öğretmen dayanma gücüdür.

ağır ağır dönen çarkının üzerinde bizi biçimleyen, bozup yeniden yapan gerçekliktir.

dünyayı kabul etmek için iyilik ve kötülüğün sınırlarının ölçüsüz derecede geniş olduğunu anlamak gerekir; dünyanın gerçekten içinde yaşamak, şu sonlu insan anlayışının yasaklanmamış en son sınırlarına kadar onu araştırıp öğrenmek gerekir.

sanat, bir biçimin bir ruhla içtenlikle onurlandırıldığı yerde başlar.

püriten kültür, sanatı kendi ahlak anlayışını onaylayan, yurtseverliğini pohpohlayan bir şey olarak görür.

mahrem

elif şafak

baktın ki kem söz işiteceksin, evvela kendin dalga geç kendinle; hatta en çok sen dalga geç ki, başkalarına fırsat kalmasın. ismini sen koy marazının; hatta davul zurnayla duyur ki merhamet yoksunu ismini, sana lakap takmaya yeltenenlerin hevesleri kursağında kalsın. yani baktın ki başkaları seni hırpalamak üzere, kendi kendini hırpalamalısın kalkan niyetine.

kadın kısmının gemisi batsa batsa, sorumluluklar ambarında açılan gedikten azar azar su ala ala değil, beklenmedik bir anda hayaller mendireğine gümbür gümbür yağan güllelerden ötürü batardı.

insanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.

eğer benim kadar şişmansanız, gövde, kafanızdaki sıkıntıdan daha fazla bir şey haline gelir. sanki.. sanki içinde yaşadığınız, havasını soluduğunuz mekan oluverir, ait olduğunuz mekan. ve insan ait olduğu mekanı kolay kolay terk edemez.

merak: gerdek gecesini sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez." demiş "dilediğince yaşa bu kırk odalı sarayda. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "sen nasıl istersen, demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz elinde bir tomar anahtarla kırkıncı odanın önünde almış soluğu.

insanların söylediklerine inanmayı bırakalı çok oldu.

19.5.10

oz

anatomi kaderdir.

hepimizin problemleri var, çözümsüz problemleri. sonra birisiyle tanışırız, bizden daha büyük problemleri olan birisi. veya problemleriyle başa çıkamayan birisi. ve bir şekilde zayıflıkları bize güç verir.

birisini cezalandırmak mı istiyorsun? onu ailesinden, kendisinden ayır ve kendi türündekilerle bir yere kapat.

tanrı gün batımını renklerle doldurdu ve tanrı yıldırım gibi koşan atları yarattı. tanrı portakalı, elmayı ve çileği yarattı. ama tanrı'nın yarattığı en muhteşem şey amdı. kaba saba olmak istemiyorum; bütün gün batımlarını, atları ve meyveleri alabilirsiniz; ama bana dünyadaki bütün amları verin. siktir, bütün amlara ihtiyacım yok. her gün bir tane verin.

birisinin gözlerinde hayatın söndüğünü görmek olağanüstü bir deneyimdir.

kimi mahkumlar yüzleşebileceğimiz en kötü şeyin şiddet olduğunu söylerler. bence doğrusu büyük bir esnemedir. sıkıcı, tekdüze günleri nasıl geçirebilirsiniz? hayatımıza anlam ve düzen katması gereken rutinlerimiz vardır. ama bence arkamdan şişlenmek rutinden daha az korkutucudur. çünkü rutin sizi öldürür.

şiddet kendi iyiliği için hiçbir sonuca varamaz.

müebbetler. bir noktada bir daha bir yere gitmeyeceklerini fark ederler. böyle olduğunu gördüm. gözlerine bir sakinlik çöker. sanki geri kalan hiçbirimizin göremediği bir şeyi fark ederler. birden başka türlü özgür kalırlar; ölmeye hazırdırlar ve bu bokun gerçekleşmesi için ellerinden geleni yaparlar.

18.5.10

bir küçükburjuvanın gençlik yılları

demir özlü

yaşamda hiçbir şey yitmiyor, yeniden de yaratılmıyor.

bir şeyler, çok canlı, biraz da sert bir şeyler gelip beni bulmalı. bir şeyler çarpmalı bana. geleceğimi kurmak istemiyorum. yaşanmış şeyleri yeniden yaşamak.. önceden belirli yaşam..

çocuklarını ne kadar yalnız bırakan bir toplum! bir yığın gelenek, yasak ve yalnızlık..

çıkarlarını, özlemlerini iyice hesaplamadan kurulacak bir yaşam, yeni hayal kırıklıkları getirecektir.

duygularına egemen olmayı bil. bütün bu dünya, bütün bu kent seni alıp bir yerlere götürüyor. ana varoluşunun diriliğini duyuran her şey hep dışarıdan gelmedi mi? seni gelip bulan şeyi yaşayacaksın. boğazına kadar yükselen dalgaları göğüsle. kaçacağın bir yer yok, seni gelip bulan ölüm de olsa, aşk da olsa, ölümle kaynaşan, kollarını ölüme dolayan bir aşk da olsa, iyi karşılayacaksın onu.

votka bütün yalnızlıkları hafifletir, düş kırıklıklarının arasını düşle doldurur.

nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?

en kötü şeylere yakın olsak da neşeyle karşılamalıyız bunu.

askerlik korkunçtur, hapishaneye gelenler olur da, kışlanın kapısına olmaz. kışlanın kapısına kimse gelmez.

inanacak bir şey bulamamak, hiçbir şeye tam bağlanamamak, geçici aşklarda mutluluğu aramak, daha doğrusu düşlemek, dünyanın hiçbir yerini kendi yurdu olarak benimseyememek ve nedeni belirsiz bir tedirginlikle bunaltı. işte hepsi bu. rest nihilo.. hiçlikten hiç doğar.

en tiksindiğim şey yaşadığının bilincinde olmamak, hayatını göstermelik kalıplara göre düzenlemek.

birçok kadınla yattık ve bütün bu kadınlarda, aslında bilinçaltımızda yatan, varlığımızı kaplamış, derin, dokunulamaz, iyice bilinemez bir saflığı aradık. aslında böyle bir saflık yok.

bir zaman bu oyunları oynayıp duygularımızın en olgunlaştığı dönemde çekip gideceğiz bu dünyadan. belki acılar içinde.

yaşama sırtını dönersen ölür gidersin. yaşama sırtını dönme.

hiçbirine aldırma. bütün kuşakların yaşamı hep birkaç kişinin çevresinde döner, yutma bunu.

17.5.10

hiroşima

john reader

6 ağustos 1945'te hiroşima üzerinde atom bombası patlatıldığında şehir yerle bir oldu ve alevler içinde kayboldu. 130.000'in üzerinde insan hayatını kaybetti ve 200.000 kişi evsiz kaldı; fakat -birleşik devletler askeri uzmanlarının hazin bir edayla bildirdikleri kadarıyla- "kent sahasının savaş üretim potansiyeline ciddi bir zarar vermeyi başaramadı." tabii ki bombalamanın, pekala stratejik bir gereklilik değil, siyasi bir deneyim olduğu öne sürüldü; japonya artık birleşik devletler kuvvetlerine bir tehdit oluşturmuyordu; bir karşı saldırı düzenleme kapasitesini yitirmiş ve sonunda teslim olmaya zorlanmıştı. fakat yine de ülke yöneticileri, düşmanlıkları kesin bir şekilde sona erdirecek ve -daha da önemlisi- savaşın ardından küresel ilişkilere hükmedecek olan soğuk savaş sürecinde amerika'nın stratejik üstünlüğünü kuracak bir nükleer güç gösterisine gerekçe yaratır derecede kavgacı davranıyorlardı.

hiroşima'ya atılan bomba bugünkü standartlara göre küçük olduğundan ve yerden yaklaşık 580 m. yüksekte patlatıldığından, olabilecek en büyük yıkıma ve radyasyona neden oldu; fakat yerde patlatılsaydı yaratacağı radyoaktif serpinti uzun vadede çok daha fazla hasar verirdi. gerçekten de, yerle bir olmuş şehirden yükselen havadaki radyasyon rüzgarla kuzeye doğru savruldu; bilye büyüklüğünde, is ve tozdan yapış yapış damlalar halinde "kara yağmur" olarak yağdı. ilk patlamayı atlatanların çoğu bu radyoaktif serpintiden dolayı hastalandı ve öldü fakat şehir, 1986'daki patlamanın ardından çernobil ve civarı gibi yaşanmaz bir hal almadı. hiroşima'da yerdeki patatesler patlamanın ısısıyla piştiler; fakat yenmelerinde bir sakınca yoktu.

şehre 4000°c gibi yakıcı bir ısıyla ve saatte 1.600 km hızla ilerleyen 35 tonluk bir kamyonun gücüyle vuran patlama, merkezin 5 km yarıçapı içinde kalan 76.327 binanın %91.9'unu ya tamamen yok etti ya da ağır hasar verdi. patlamanın kuvveti ve hızı merkezden açıldıkça azalıyordu; fakat 2 km mesafedeki istasyonda duran trenleri devirmiş, 2.3 km ötedeki bir köprünün beton yol şeridini sürüklemişti. birkaç bina -özellikle depreme dayanıklı olanları- ayakta kalmıştı; gerçi onlar bile ağır hasarlıydı. bunun dışında patlamanın anında dümdüz etmediklerini, ateş fırtınası küle çevirmişti. takip eden haftalarda çekilmiş fotoğraflarda, kesişen boş caddeler ve çıplak dallarıyla tek tük büyük ağacın görüldüğü her yöne uzanan kavruk bir düzlük vardır. tahta telgraf direkleri kül olmuştu; fakat sayısız ağaç, ateş fırtınasının şiddetine dayanmış yaprakları ve dallarıyla, kömürleşmiş gövdeleriyle ayaktaydı. bu ağaçların bir düzine kadarı hala hiroşima'da ayakta ve hayatta.

binalar gibi, hiroşima'nın sakinleri ve çalışanları da yoğunlukla şehrin bombaya hedef seçilen merkezinde toplanmışlardı; %57 ila 61 kadarı patlama merkezinden 2 km, %81 ila 87'si 3 km'lik mesafedeydi. toplam olarak patlamanın 2 km yakınında bulunanların %63'ü ölürken, 3 km'den uzakta bulunanların %2.5'inden daha azı öldü. bombalama anında hiroşima'da olduğu sanılan yaklaşık 350.000 kişinin 130.000 ila 150.000 kadarı ya hemen ya da 6 ay içerisinde aldıkları yaralar ve radyasyondan öldü.

bununla birlikte, bir atom bombasının dehşeti, atıldığında neden olduğu muazzam yıkımdan ibaret değildir; nesiller boyu bireylerin ve toplumların yakasını bırakmadan onları sakatlamaya devam eder. hayatta kalan 200.000 kişinin %90'ından fazlası evsiz kalmıştı; üstelik bombanın yarattığı travmadan etkilenmemiş olmaları mümkün değildi. fiziksel, psikolojik ya da ekonomik açıdan bizzat kendileri değilse de bir akraba ya da yakın arkadaşları muhakkak etkilenmişti. binlercesi de hayat boyu tıbbi bakıma muhtaç kaldı. ne var ki "hayatta kalanlar" ifadesinden kaçınıldı; çünkü hayatta olmanın vurgulanışı, ölmüş olanların başarısızlığını ima ediyordu. bunun yerine, daha nötr bir kelime, sözcük anlamıyla "patlamadan etkilenen kişi" demek olan "hibakusha" kullanıldı.

patlamanın akabinde, tıbbi ve insani kuruluşlar hayatta kalanların bakımı için çabalarken, hem japon hem de amerikalı yetkililer bombanın şehre ne yaptığını anlama merakı içindeydiler. japon fizikçiler nükleer bölünme hakkında bilgi sahibiydiler ve acil olarak radyasyon seviyelerini ölçmek istiyorlardı; bu arada birleşik devletler ordusu, o zamana kadar yerleşime kapalı çöllerle sınırlı olan deneylerin verileriyle kıyaslamak üzere, bir şehir üzerinde patlatılmış atom bombasının etkilerini değerlendirmek için sabırsızlanıyordu.

bombanın atılmasının üzerinden ancak saatler geçmişti ki japon ordu ve donanmasının tıp ekipleri şehre geldiler. tokyo'dan gelen japon bilim adamlarıysa şehre 30 ağustos'ta vardılar ve hemen radyoaktivite seviyelerini ölçmeye koyuldular. bölgenin normal arka plan radyasyonunun sadece dört katıydı. insan vücudunda ciddi hasar yaratması için en az 1,000 katı seviyeleri gerekliydi. amerikalılar 9 eylül'de yani patlamadan hemen 5 hafta sonra şehrin yıkımı üzerine kapsamlı araştırmalara başladılar; ama yerle bir olmuş şehir azimle toparlanma yoluna girmişti bile.

bombanın ardından hiroşima (ve nagasaki) insanın en korkunç koşullarda dahi normal dengeleri kurabilme güdüsünün övülesi bir örneğidir. imkan bulan, hızla günlük hayata döndü. bombalamanın ertesi günü örneğin, merkez ofisleri tamamen yıkılmış olan bankalar, japonya merkez bankası'nın şehir dışındaki hasar görmemiş bir şubesinde ortak çalıştılar. o ilk günde sadece bir tek; ama birkaç gün sonra 900 müşteri vardı. bombalamadan sonraki 10 gün içinde, şehrin en büyük 10 sanayi tesisinde çalışanların yüzde 40'si işlerine dönmüştü. hiroşima'nın, ülkenin diğer kısımlarına karayolu, tren ve deniz yolu ile transit ulaşımı neredeyse hiç durmadı ve şehrin enerji üretim tesislerindeki hasar hızla giderildi; iki gün içinde elektrikli tramvaylar yıkımın merkez bölgesinde dolanıyor, binaların ayakta ve oturulabilir halde olduğu yerlere elektrik veriliyordu.

bir o kadar önemlisi, atom bombası, şehrin su kaynağının ana kısmını resmen tek parça bırakmıştı. patlamadan evvel, sistem şehre günde 75 milyon litrelik filtre edilmiş su sağlama kapasitesine sahipti. bölgede, ana şebekenin bireysel hanelerle bağlantılarından 70.000'i kırılmıştı; fakat hiroşima'nın ana su şebekesini oluşturan, yeraltındaki 300 km'lik, çapı 10 ila 75 cm arasında değişen demir döküm borularda sadece 8 ciddi çatlak oluşmuştu. bir köprünün üzerinden geçen 40 cm'lik bir şebeke de kırılmıştı. patlama merkezinin 3 km'lik yarıçapı içinde konumlu ana rezervuar ve tesisler hasar görmüş; fakat bombalama gününde dahi acil su ihtiyacını karşılayabilmişti. ekim sonuna gelindiğinde ana çatlaklar tamir edilmiş, 70.000 kırık bağlantı kapatılmış ve işler bir su tesisatı, hayatlarını ve hiroşima şehrini tekrar kurmaya çalışan binlerce insanın hizmetine sunulmuştu.

"her şeyin üzerinden -şehrin yıkıntılarının arasından, çöplerden, nehir kıyılarından yükselen, kaldırım taşları ve teneke çatıların arasından birbirine dolanan, kömürleşmiş ağaç gövdelerine tırmanan, taze, canlı, kösnül, iyimser bir yeşildi; bu yeşillik yıkılmış evlerin temellerinden bile yükseliyordu. yabani otlar külleri çoktan gizlemişti; kır çiçekleri şehrin kemikleri arasında açmaktaydı. bomba, bitkilerin yeraltındaki organlarını tek parça bırakmakla kalmamış, onları güçlendirmişti de. her yerde mineler, yukkalar, kazayağı, akşamsefaları ve gün güzelleri, tüylü meyveli fasulye, semizotu ve dulavratotu ve susam ve dallı darı ve koyungözü doluydu. özellikle merkezdeki bir çemberde sinameki olağanüstü bir canlılıkla yetişiyor; aynı bitkinin kömürleşmiş kalıntıları arasında durmakla kalmıyor, tuğlalar ve asfalttaki çatlaklar arasında yeni yerlere doğru ilerliyordu. neredeyse, bombayla beraber bir dolu sinameki tohumu atılmış gibi bir görünüm vardı." (toshiko sasaki)

yabancı haber ajansları, radyoaktiviteden kirlenen hiroşima'nın 70 yıl süreyle çorak ve yaşanılmaz halde olacağını bildirmişlerdi. şehirde hiçbir şeyin yetişmeyeceği ve kimsenin yaşayamayacağı söylendi. aslında, bombadan birkaç hafta sonra düşen kuvvetli yağmurlar, bir bitki bolluğu yarattı; yanmış ağaçların kopuk kollarından ve çıplak kömürleşmiş gövdelerinden taze tomurcuklar filizlendi; ginko, kafur, okaliptüs, incir, söğüt, zakkum, açelya ve bambu. filizler her boş arazi parçasında bitivermişti. şehirde hayatlarını tekrar kurmak için dönen insanlar sebze ve kış buğdayı ekmekte tereddüt etmemişlerdi. mahsuller iyiydi. patlama noktasına en yakın olan yerle bir olmuş, tadilat bekleyen boş alanlarda bile, civar köylerde hasat edilenden çok daha iyi buğday, mısır, akdarı, domates, patlıcan ve fasulye yetişiyordu. özellikle domatesler mükemmeldi; oldukça bol ve daha evvel şehirde yetişmelerini engelleyen hastalıklar ve zararlı böceklerden hiç etkilenmemiş durumdaydılar. bomba toprağı sterilize etmiş, küller gübreleşmişti. çorak bir bölgede kent tarımı için ideal koşullar yaratılmış ve hayatın devam ettiği doğrulanmıştı; normal düzen yeniden kurulacaktı.

"küllerinden doğmak" bir klişedir; ama hiroşima'nın savaş sonrası tarihini çok doğru tanımlar. japon tarihini de; zira ulus, dünyanın önde gelen tüketim ürünleri üreticisi haline geldi. ve japonya, doğan güneş ülkesi, şu an, güneş enerjisini doğrudan uzaydan toplayarak yeryüzüne yansıtacak teknolojiyi geliştirme çabalarında başı çekiyor. petrolün alternatifine duyulan ihtiyaç, dünya nüfusu ve şehirlerde yaşayan insanların sayısı arttıkça daha da büyüyor.