botho strauss etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
botho strauss etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.07.2022

neden?

botho strauss

bir kamera, bir insanın en intim kopmuşluğuna girer ve bize okuru gösterir. salt okuru ve onun mekanını, kapıları bahçeye açılmış yaz odasını, başka hiçbir şeyi değil. yarım daire kolluksuz deri koltuğunda oturmuş, eğilmiş, bacaklarını çapraz yaparak sıkıştırdığı, dizlerinin arasındaki kitabına yumulmuştur okur. ardından yalnızca onu rahatsız eden bir sinek; okur, satırlardan gözünü kaldırmaksızın onu kovmaya çalışıyor. bunu, daha önce neredeyse yüzü hiç yokmuş gibi okuyan adamın görünürleşen tavrına yönelik çok yakın bir çekim izler. adam arkasına yaslanır, dizlerini açar ve kitabı eline alır. bu ağır ağır, sonunda öylece duran ve son derece yavaş olarak yine gevşeyen büyük açılım! kuşku mimikleri, kenar notu, sıkılmaya başlama. açık kitap ters çevrilerek dize konur. açık teras kapısından, hiçbir şey görmeksizin dışarıya bakış. adam parmaklarını dudağına götürür. bir nefes alır. okumaya devam eder. birden koltuğunda yukarı doğrulur, döner, bir kez daha satırlara bakar: "ne?" kalkar, yazıyı açık olarak oturduğu yere koyar. bir esinti geliverir, sayfaları çevirir. adam çıkar, bahçesine birkaç adım atar, döner, sandalyesine bakar, ellerinin tersini kalçasına dayar, başını sallar: "eğer böyleyse, vay canına!" diye mırıldanır, "eğer bu böyleyse, tanrı seni korusun!"

kitabı kastetmiştir, parmağıyla tehdit eder. sonunda belli ki hileli hesaplı bir düşünceye çatmıştır, abartılı denecek kadar kesin kararlı adımlarla tekrar koltuğa gider. bu gidişi "daha esaslıca yine bir bakalım hele" anlamındadır ve yine oturur, kitabı burnunun önüne getirir, takıldığı noktaya dek sayfaları karıştırır. hiç üstüne alınmaz bir havayla okur. daha o erkekçe aldırmasız yüzünün önünden ancak 2 sayfa geçmiştir ki içinde bir şeyler çökmeye başlar. okuması gözle görülür biçimde daha duraksamalı, mırıltılı ve zayıf olur, boynu ile dizi arasına gömülür adam. ama az sonra sarsılarak keyiflenmeye başlar, acı acı gülmeler gelir, gülme krizi geçiriyor gibi olur, keser, benzi uçar, eli saçlarına gider, birden gövdesini geriye atar, satırlardan gözünü ayırır, ellerini ensesinde kavuşturur, gözü boşluğa dalıp gider, dudakları oynar. gözleri yaşla dolar. sinek, yanağında yeniden belirir. adam hıçkırarak ağlar. "neden?" diye kekeler. "neden bunu yazdın?"

12.01.2022

entelektüel serseri

botho strauss

bir bodrum kat garajının önündeki yükseltiye oturmuş, alaca karanlık bir lokantadan sigara almaya giden erkek arkadaşını bekliyor, dizinde onun ceketi. ikisi, sonuna dek seyretmeye dayanamadıkları bir filmden çıkmışlardır. şimdi adam, yine bir kavgaya tutuştuğu lokantadan sendeleyerek çıkar, yeniden kapıya bir yarım döner ve lokantacıya yine ağzına geleni söyler. sonra hızla sokağa süzülür, kapıyı ardından sıkıca kapatır. gömleğinin kollarını indirirken: "işte bu kadar!" der. lokantacı kapıyı açıp edepsizce tehditler savurur. ardından kapıyı öyle bir öfkeyle kapatır ki kendi binasının kapısı olduğu halde, sanki karşı tarafın kırıp dökme isteğini yerine getiriyormuş gibi görünür. kapı dışarı edilen, yalnızca bir omuz silker ve hafiften kıkırdar. sonra ötekini gülünç düşüren en galiz küfrünü, en yüksek sesle havaya boşaltır; ötekinin kulağına ulaşmaz ama.

"nereye gitsek küfrediyorsun" der genç kadın, "şimdi senin o aptal sigaran için yine bir başka yere gitmek zorundayız."

adam, öfkeyle: "ama öyle bir sürü barbar başıboş bırakılmaz ki!" der, kadının kucağına atılmış ceketini alır.

"o batakhanede elbette bir sürü barbar bulursun. tabii ya ne olacaktı? başka ne bekliyorsun? zaten daha baştan bile bile öyle bir batakhaneye giriyorsun, orada nasıl olsa sataşacak birini bulursun diye."

"bir de sen başlama!" diyerek adam, tehditten ziyade bozuk çalar biçimde kadının sözünü keser.

"sen var ya, filozof gibi bir kavga keçisisin. kolayca kızışıp hemen zıvanadan çıkıyorsun." sözü tam kesilmeden bu lafı da illa yetiştirmeliydi. topluca bir genç kadındı, boz gri dağınık dalgalı saçları vardı, tıklım tıkış dolu bir salona konuşuyormuş gibi yüzünü hep onun üstünde tutan bu entelektüel serseriyle çıkmaktaydı.

"sana nasıl sarılıp seni nasıl öpmem gerektiğini bilemez oldum. sırf ölü kamera gözler önünde görünmek için çiftleşen insanların aşağılık gösterişleri benim cinsel duyarlığımı berbat etti, düzeyini düşürdü. bunalımlı kafaların keyifsizliğini çağrıştırıyorlar. o batakhanedeki barbarlar da tam bizim kaçarcasına kurtulduğumuz filme methiye düzüyorlar."

"daha geniş ufku olan, bakmaz geçer."

"nasıl olacak o? senin çıplaklığın da böyle bir filmden sonra benim gözümde, dökülen, şişirilmiş, tutuk, anlam yoksunu lümpen bir burjuva utanmazlık giysisine bürünüyor. hepsi reklam, salt bir put, beden yok artık, artık bulunmayan bir ticari meta için, duyumsal zevk için kendini tatmin reklamından ibaret. dehşet sarsmalı insanı, burjuva lümpen giysi içindeki -aslında çıplak!- gösteriden duyulan dehşet. ama belki de benim umudum çoktan uğursuzluğa yönelmiştir. dünyanın henüz hiç bilmediği bir imgeler akını. bizim üstümüze gelmeli o, bizim kendimizden bir şey geleceği yok artık. herkese öyle gelmeli ki ekranda bir pantolon fermuarı çözüldüğünde, sanki bir insanı kusarken görüyormuş gibi olmalı. dolaylılığın ve en ince nüansın ustası olma iddiasındaki bir sanatçı tam da bu en hassas, en kutsal alanda nasıl en gürültücü realist gibi hava atabilir?

ah, yalnızca ben, eli kolu bağlanmış zevkin çığlığıyım! dünyanın dönüşümü benimle uygun adımda olmadığı için öyle bir kayıp halindeyim ki! öğrenilenler kullanılamaz olmuş. daha çıraklık kursu bitmeden, zanaat bitip tükenmiş.

duyumsal merak, insan yüzünde, en azından bizim enlemimizdekilerin yüzünde, çok düşük bir rol oynuyor. son derece zayıf ve hizaya sokulmuş olarak geliyor görüntüye ve hemen hiçbir zaman da olduğu gibi çıkmıyor; öncelikle parlayan ve yüzlere can veren, toplumsal avantaj hırsı.

duyumsal zevk sorunu, en iyisi, bir süpermarketteki iki kasiyer kadının yaklaşan tatilleri üstüne konuşması fonda gösterilerek tartışılır; birbirine sırt dönmüş, cinsel organları üstünde oturan, malları tarayıcıdan geçiren ve müşteriye tek bir bakış bile lutfetmeyen iki kadındır bunlar. bizim için en merkezi, en yakıcı sorun olan duyumsal zevk sorunu, hiç önem taşımadığı, düpedüz duyumsuzluğun gündelik yaşama ve işlere egemen olduğu toplumsal zamanın muazzam kütlesine karşı iyice bir düşünülüp taşınılmalıdır. insanın gözü, eli beceriksizleşti; her çeşit güvenceden yoksun meraklı ruhu da beceriksizleşti. mağdurlar, maler-ruhlular, dostoyevski-ruhlular nerede? takıntılar, kavga verenler, kopmuşlar, sağaltım tutkunları, kışkırtılanlar, yürek parçalayıcı sancılarıyla ruh savrukları, neredeler? yok işte. çatlamaları kavraması gereken zeka dümdüz, sağlıklı bir karaciğerin aynası gibi kaygan. bir tek ben çıkıyorum sarsılmışların, dehşete uğramışların, ürküntü felçlilerinin bahçesine ve gül demetli yüceliğe doğru demecimi sunuyorum; ben, ışık geçiren adam.

çağ kırılması ve dönem çöküşü, böyle işte, tarih yutmuş bilinçlerle tükettik kendimizi. şimdi yeniden, önce sanatçılar olmak üzere, sonsuzun gündemini ele almalıyız. ki, tüm olanlarda yüceliğe doğru hareketi, anagog'u sorgulayalım.

varoluşun evinde gürültüyle mobilyalar kaydırılıyor. dehşet verici bilinçten daha dehşet vericisi gelemez. düşünülebilir tüm dehşetler. düşünülebilirden daha kötüsü yoktur. korkunçta, resmedilmiş ve önceden görülmüş gibi gelendir en korkunç. akıl hala yürekten konuşuyor, kötülüğün ve kaygının adını vererek konuşması garip bir şekilde hep daha canlı ve daha ustalıklı oluyor. ama yeryüzü güçleri çok az birikmekte ve şamataları bastırıyor zaten.

geç kaldık canım, geç kaldık. yeniyi zamansız anladık. şimdi yeni gerçekten ortalığa çıktığında ise bizim anlayışımız kullanımdan düştü. şimdi, tüm modeller uygulanıp bittikten, tüm heyecanlar coşup tükendikten sonra, çağ, ayıları serbest bırakıyor. "tarihsel dönüşüm süreçleri içinde bulunuyoruz" diyor çocuksu kamuoyu ağzı. aslında bizim güncel ilgilerimiz abartılı bir merakla, günümüzün ne anlama geldiğini daha kararlıca ve kolaylıkla bilecek olan gelecektekilere yöneliyor. biz, geçmişi incelemenin ustaları, onların geriye kayıtsızca bakışları için imrenmeyle kendimizi parçalıyoruz; öylesine güçlü, henüz kesinleşmemiş, mayalanmamış bir şimdi, geç de olsa başımıza gelmeli bizim. ama tespih böceklerini veya yusufçukları, mahmuzlu camgöz veya leoparları çevreleyen, en eski güvenilir küçük dünyalara oranla tarih içinde sürekli askıda duran, kendini düzelten veya kendiyle çelişen bir dünya, ne kadar anlamaya değer ki?

bizim dünyamız, karıncaların "dünya tablosu" gibi, dokunma ve salgı zinciri yoluyla sürekli bir kimyasal taktik bağlantı sayesinde güvenceye alınmış olmayıp tam tersine, sürekli sahte dünya tablosu üretimi nedeniyle güvensizleşmiştir. bizim yapacağımız dünya tasarımı hep, fabrikasyonu ile onu yaratan beyin tekniğinden daha ilkel kalacaktır. beyin ile gerçek dünya, dünya tablosu ile dünyanın ilişkisinden veya beyin ile onun yansıtmalarından daha yakındır birbirine. hiçbir şeyi doğru göremeyiz; keyif ehli körleriz biz, çalışkan aymazlarız. birbirine dokunup salgı ileten karıncaların doğası nasıl kimyasal taktik nitelikliyse, insanın doğası da tasarımlayıcıdır. ve bu güvenilir sürekli aldanma düzeneği, doğanın meydana getirdiği en büyük şeydir! bu düzeneğe, imalatın, yaratışın, renk, biçim, anlam, figür ve bağlantılar fabrikasyonunun kesintisiz işleyişi egemendir. insan, salt dur durak bilmeyen çalışkanlığıyla doğa süreçleri içinde yer almıştır ve hatta eyleminin körlüğü açısından, güzelliğiyle kategorik olarak insan gözlemcinin yöneldiği güzellik duyumuna katılan hayvanlarla yakın akrabadır.

serbestçe ve keyifle havalarda oynaşan tavus benekli gece ve gündüz kelebekleri, gerçekte ancak telefondan telefona koşuşturan borsa simsarıyla karşılaştırılabilir. "insan ruhunun simgesi olan" kelebekte işgüzarlıktan başka bir şey yoktur. bizim tablo ve tasarım dünyamızdaki kötüye kullanmaların ve saçmalıkların her yerde izi sürülüp açığa dökülmeli. cambazlık! ah canım! özgür! ah canım! hatta üstelik "mutlu" mu ne? daha uçsuz bucaksız hayallerimizi bırakamazken, tümden yabancı bir dünyanın ortasında, zorunlu bir eğretilemeli çekinceyle davranmayı ne zaman öğreneceğiz nihayet? yaşamın gevezeliğinin kendisi! yaşamın yalanının kendisi. baştan aşağı kendini övme!

kendinden gurur duyma yetisi olmayan ağaca uzun süre bakınca iflah olmazlığı belirir. ruhumuz, yollar içinde doğanın bizi boşlayan güzelliklerinden üzüntü ve hayal kırıklığı ile geri çekilir. eh, elbet doğa da çok hoşlandıklarıyla birleşmek istemiştir. ruhumuz, ölü bir ağaç parçasını, ölü bir çiçeği birden fark eder -ve yalnızca molekülleri frenleme duygusu vardır. ruh, yalnız olduğunu ve o bir başına kendine hayran olmayı, ancak nice sonra anlar. hep yalnızca kendi kendini sevmiştir. zeka ile ruh, güvenli bir işbirliği içinde her şeyi; ama düpedüz her bir şeyi, gerek nesnelerin güzelliğini gerekse o güzelliğe yönelik duyarlığı, beraberce ortaya çıkardılar. ve bu, salt insanın kendini iyi hissetmesi uğruna yapıldı!

canlıyı cansız görmeye çalışıyorum. bir kelebek, bir bahar çiçeği etrafında dört dönüyorsa, aerodinamik açıdan bu uçuşu en küçük kanat hareketine dek gerekçelendirmiş ve açıklamış olsam bile onun varlığında benim insanca bilgilenmeme ve anlamama hiçbir şey katılmaz. ne zaman ki en büyüğünden en küçüğüne -ışığıyla, soluk alışıyla, kanıyla, bakışıyla- en içten bir "insandan kaçan"a rastlarım, o zaman umursamazlık mucizesinin ne olduğunu birazcık anlamaya başlarım. o mucizede biz insansal bilgimizi, milyarlarcasının içinden rastlantı olarak tek bir çalışkanlığı sergiliyoruz. mistiğin çekirdeği bu, tepeye dek kapalı olmak bu, dünya dahil. onun içinde ben, sevdiceğimle birlikte canlı canlı dört duvar arasına gömülmüşüm. bir zamanlar sudan'da kabile reisinin, soyu tükenince, son sevgililerinden biri dizlerinde olmak üzere yaptığı gibi.

cansızlar arasında, titreşen tel olmak ister insan. bizim gezegenimizden çıkıp uzaya yayılan büyük tınılardan söz ediliyor. oysa müzik, bizi kuşatmış tunçtan sessizliğe karşı mücadele için dışa açılıyor. müzik, dünyalar cephesindeki tek kavgadır. insanlar birbirini anlamıyor da ne demek? gereğinden fazla anlıyorlar, o kadar. tüm konuşma denen şey enikonu karanlıkta ses duyma ihtiyacına varır, kazlar gibi. simmel ile öteki, neydi adı? iletim hırsıyla birbirlerine bağırdılar, biri ötekini dinlemeksizin, yüksek sesle ve neredeyse öfkeyle birbirlerine seslendiler. buna karşın her ikisinde de birbirlerini çok iyi anladıkları hissi vardı. incil'in kapağında onun viski bardağının tabanı koyu bir kenar izi bırakmıştı. bardağı incil'in üstüne koymakla kalmıyor, heyecanla konuşurken bardağı kapağa vuruyordu da.

bir düşünsene, herkes tepesini örtmek istese, saçının bir telini bile göstermemek için herkes peruk özlese, herkes, utançla kendinden geçmiş gibi. kadınların yabancı erkekler önünde saçlarını örtmek zorunda oluşu yalnızca doğu'nun, yalnızca yahudilerin adeti değil. herkes başını örtmek istiyor, herkes! saç görkemi -saç utancı. her şey tepetaklak olsa canım kız arkadaşım, her şey bir tepetaklak olsa: burun büyüklüğü aşağılık duygusuna dönse; çerçeve genişletme, çerçeve küçültmeye inse. saygınlık gösterişi, silik kalma tutkusuna dönüşse; her şey, kendi karşıtına, iktidar/iktidarsızlık. şatafatlı şapka, yaldızlanmış utançtır, saç tuvaleti, saç utancının reklam parlatmasıdır ve utanç tüm zevklerin kaynağıdır: her çeşit soyunmanın tüketilmesi, tepe gözünün kapatılması.. tüm gelecektekiler anı olacak. geleceğin kendisi, anımsamanın eseri olacak. iyi ama ütopya nerede kaldı; düşler, insanlık düşü nerede? insanlık, düş görmez. yalnızca her seferinde "bir" insan düş görür. düşler, ruha ve geceye aittir. düş sözcüğünü yerinden alıp canının istediği yere dikemezsin.

bütün dünyayı dolaştım ve hiçbir şey görmedim. renkli dünya, çıkarılıp kenara konmuş soytarı önlüğü gibi değersizdir. soytarı çoktan onun içinden sıyrılıp çıkmış, kralının peşinde uzaklara uçmuş. ayrıca sürgünde gayretli bir gelirler müdürü ve aslında işgüder olmuş. kimdi o sahi, bernard von clairwaux muydu? üç kez cenevre gölünün çevresinde dolaşmış; ama sofuca düşünceler içinde yürüdüğü için gölün farkına varmamıştı. inancın ve aşkın görmezliği ile imgelerin imgesizliği, bugüne bugün bizi bitirmeye çalışıyor. filme alınmış her yüz adına, görünmezlerden utanıyorum. yitirilmiş profil olarak cepheden gösterim yapılamaz artık. çekincesiz aşk da yok. elbette sözler, yalnızca sözcüğün döküntüsü olmuşsa, imgeler sırf imgenin döküntüsüyse, bundan o her iki mucizenin, sözcük ve imgenin kendisine bir zarar gelmez. bu yetmezmiş gibi şimdi bir de şu insanın ve insan işleyişinin olumsuz bir kendi kendini tanrılaştırması var. son rasyonalite diyor ki: her şey berbat, zehirli. güneşin tadını asla çıkarmayın! hiçbir ırmağı, hiçbir ağacı sevmeyin; onun üstündeki bozuşmuş, çürümüş durumları görün.

heyecan gemisinin iki güvertesi var. çağların değişik akınlarında katmanlar üst üste gelir. o zaman yolcular yüksek tarafa zıplamak durumunda kalırlar: devrim, imge katliamının saati. put kırıcıların egemenliği, daha sonra yine yıkılmak zorunda. sürekli heyecanlananların gemisi fena sallanıyor, en basit anlamıyla insanlığın azgınlaşan beşiği bu ve o hep çaresiz, hep yeniden doğan. ah! ya bizim, gözyaşlarını erken yüceltmemiz? tüm varoluş, yaratılışın kendisi, tek bir gözyaşı damlasının çeperi içinde gömülü. tarih, salt gözyaşı ırmağını güvenceye almak için var. ağlamaya susamışlık.. uzun taraçaları anımsıyor musun, villaları, parkta çakıl serili yolları, la notte'yi, antonioni'nin geniş yalnızlıklarını? yoo, anımsamazsın. o ciddi, soğuk sessizliği, başarısızlığın fazla söze yer bırakmayan patos'unu, hafif spor giyinmemiş modern erkekleri tanımazsın artık. ya midi kostümü ve beyaz topuklusuyla bir sarışının soluk kesen masumiyetini? onlar, yüz yüze geldiğimiz ilk yalnızlardı, üsluplu ve hayat dolu yalnızlar. bir avuç modern gece insanı arasında, içini göstermez, karanlık aranjmanlar! can sıkıntısının ve tiksintinin kahramanları, ben'in soyluları.

ah, az önceye dek biz de bitmez tükenmez can sıkıntısı konusuna kendimizce, bize özgü bir katkı koyabilirdik; büyük can sıkıntısının gözden kaçmaz bir varyantını, insanları sarmalayıp boğan biçimsiz korkunç boş zaman geçirme gibi öyle zorbaca olmayan bir çeşitlemesini getirebilirdik. ama bu şansı kaçırdık. artık çok geç. can sıkıntısı geçti, yakında pek de bir daha gelmez; hele çağa damgasını basmış bir duygu olarak hiç gelmez.

evet, la notte'den bu yana süren yaşam, batı dünyasının bu duygusal tarihi, iyi egzistansiyalistler olmamızı engelledi. özgürlüğün yolları! peki şimdi? yeni bir egzistansiyalizm, yeni bir başarısızlık armaları bilgisi. dünyanın bir soluksuzluk duygusu. tüm kavranabilirliklerin parçalanışı üstüne bir matem üslubu. ve şafak. o ne ki? yalnızca, şimdi yapılacak, başka türlüsü yok. hiçbir şey vaat etmeyen, baştan aşağı nankör bir zamanda, salt verilen sözlerle yaşanmış gibi kendi şafağımız bastırıyor. ve öyle oluyor ki insan, sırf yüreğin verdiği sözleri bir kez daha hissetmek için, daha iyi, daha sert, daha nurlu, yani işte daha temiz, tertemiz duyumsamak için insanlardan uzaklaşıyor. özlenen, doğa değil, serpilip gelişme değil, farklılık değil, farkların çoğalması değil, sapma değil, bireylik değil. bir insanın özlemi, doğadışı ve doğaüstü dehalarda, ilk gülümsemeden son duaya dek güzellikte ve büyüde takılıp kalıyor. tüm canlıların yaşamadığı; sanatların, ideallerin, umutların yarı hayatta, yarı inorganik olduğu ve duygusallıklara sürüklenen çökelti muamelesi yapılması gerektiği, ayrıca bizim yeryüzünde eklenti bir tarih olduğumuz görünüyor işte. onun içinde yaşamımızın bir karşıt parçası olarak inorganik yürek atmakta. yalnızca seslenişimiz kurbağalardan farklı. dik yürüme insanda doğuştan var; ne zaman ki dizleri çözülür, o zaman saygınlık kazanır. ama bunu bilmiyorlar, bilmiyorlar.

ben baraj gölüyüm. dağları yırtarak inen dereler ve coşkun eylem akışları bende sonlanır. eylemi yok edenim ben, anlamı çözenim, ilişkiyi ayıranım. uçuşan giysilerle dönüp gelen sen de, benim mekanımda toplanmış dolaşıp dururken birbirlerinden pek de farklı olamayanların meydana getirdiği bir eylemsiz durağa varırsın. söylüyorum sana, bana erişen her şey bir durgun suya varmış olur. ama yeryüzünden kopmuş, rüzgarda salınan ve artık hiçbir yerde durmayan düşüncelerin şarkısını dinlemeyeceğim asla. bilim camiasından atılmış, serserice dolanan, orada burada bir insanın karanlık düşlerine değip geçen; ama hiçbir şeyin ona neden söz edebileceğini açıklamadığı, efendisiz zihne kulak vermeyeceğim. o zihin, neden söz edeceğini ancak duyumsamıştır.

12.04.2016

istasyon

botho strauss

bir adam, terk edilmiş bir istasyonda oturup treninin gelmesini boşuna beklediğini ne zaman fark eder ki?

memlekette, gişesi mukavvayla kapalı, büfesinin storları inik, ne gazete ne bilet satılan, memursuz, bekçisiz; ama yine de köyleri bölgenin kentine bağlayan bir trenin günde bir ya da iki kez uğradığı pek çok istasyon vardır.

oysa, istasyon binasının salonundaki camlı çerçevede asılı tarife de yok şimdi. cam zaten kırılıp gitmiş, çerçevenin içindeyse bir birahanenin reklam pulları bulunuyor. koca koca dış seyahat afişleri ya boydan boya yırtık ya da politik yazı püskürtmeleriyle kaplı. bu istasyonun hala işlediğine yönelik en küçük bir belirti yok ortalıkta. ama bitkin yolcu, sırt çantasını çıkarıp süprüntü yığınını kenara iterek bir bankın üstüne ille de oturmuş işte. her ihtimale karşı treninin gelmesini ve durmasını bekliyor. ilk bir saat içinde, önden hiç anons edilmeksizin bir yük treni ve ardından bir ekspres, homurtuyla gelip geçiyor. ama bekleyen adamı zerrece şaşırtmıyor bu ve bekleyişinde herhangi bir kuşku da doğurmuyor. bir başına saatlerce yürüdükten sonra nihayet istasyona varmıştır. ve bağlantılı herhangi bir yerleşim yeri bulunmaksızın, çift hat yanında öylece duran bu bina, kendisini rahatça evine ulaştıracak doğru bir yere geldiğinin yeterli güvencesidir. kaldı ki mantıksız da değil, kesin bir sakat yargıyı izlemektedir o: hiçbir tren durmuyor olsa böyle açık bir istasyon da olmazdı; yorgun yolcuların umuda kapılmaması için hiç değilse kilitli olurdu.

her neyse, adam oturmayı sürdürür ve kendi treninin er geç gelip duracağına inancı hiç sarsılmaksızın saatler boyu bazı trenlerin durmadan geçişini dinler. çünkü karasu inmiş ayaklarını biraz dinlendirmek için bir bekleme salonuna varıp da mekanın niteliğine karşın burada beklemenin artık hiçbir işe yaramadığına inanmak oldukça zor; hatta belki de imkansızdır bile. kaskatı bankın üstüne uzanır, sırt çantasını şakaklarının altına sokar. istasyonun koca binası içinde uykuya dalar. o içindeki köklü sabır ve evine gitmekten ibaret olan tek kaygı sayesinde, tüm duyularını, kendisine sıkıntı verebilecek ve havasını bozabilecek her çeşit ayrıntıdan uzak tutmayı başarmıştır.

28.12.2015

evlerde uyur uyanık yalanlar

botho strauss

en kötüsünü yaşamışsan artık öyle saf olamıyorsun.

büyük adamlar için, tam da bir kadınla birlikteyken öldü iddiasından pek hoşlanılır. çifte anlamlılık söylenceyi besler.

insanın kendi göğsü içinde kendi kalbinin, o en yabancı şeyin, uyanıkken ya da uykuda, severken ya da yalan söylerken, kesintisizce, hiç durmak dinlenmek bilmeksizin çalışması, ortalama bir zaman boyunca sağlıkla var olma sürecinde milyonlarca kez çarpması, kime mucize olarak görünmez ki? derinin içindeki bu nesne, adını yaşamın her türlü sarsıntısında kullandığımız bu el değmemişlik, kalbin kendine özgü sırrı budur işte.

itikat, bugün çoğu kez, yanmış ya da yenmiş bir kişinin külleri veya kalıntısı olarak görülüyor.

ölüm, sana sevdiğin insanı yine nasıldıysa öyle gösterir. nasıl soluk aldığını, eti henüz sıcak olan bedeninin nasıl bir yükselip sonra düştüğünü. sonra o sevdiğin insan, yıllarının derisini, öyküsünün giysisini boş olarak senin kollarına bırakır. bu kılıfı, "ne idiyse o" olarak taşıyıp saklayabilirsin.

alman diline egemen olduğunu iddia eden kişinin gücü, müzedeki resimlerin hepsinin efendisi olduğunu iddia den bir müze bekçisininki kadardır.

büyük eserlerin bir okura kazandırdığı anlamalar, okurun kendisinin anlama yetisinden çok daha yüksek oluyor.

benim kalbimi kırmıştın sen. tam da böyle gerçekten. ve bu yüzden tüm yaşamımı yarım güçle sürdürdüm.

tüm dünyaların her zaman en olabilir şeyi aşk değil midir? olanaklılıkça zengin; ama gerçekleşmeye gelince zayıf. aidiyet, kırılgan olmamak için hep bağrında derin bir yabancılık taşımak zorunda, en baştan bir reddediş barındırmalı içinde.

31.12.2013

uzun lafın kısası

joel kovel: hiçbir şey insanca yaşama hakkından daha değerli değildir.

antoine furetiere: genç bir erkeği kadınlarla sohbet etmekten daha fazla uygarlaştıran ve kibarlaştıran bir şey yoktur.

botho strauss: en kötüsünü yaşamışsan artık öyle saf olamıyorsun.

samuel johnson: hemen hemen tüm saçmalıklar benzemeye çalışıp da başaramadığımız insanları taklit etmeye çalışırken çıkar.

james joyce: hayat en büyük öğretmendir.

felicien challaye: bütün öteki kutsal kitaplar gibi, hristiyanlığın kutsal kitabı da insan elinden çıkmadır.

henry miller: bazı kancıklar kendilerine çiçek bahçeleri gönderilmesinden hoşlanırlar. kendilerini önemli hissederler.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

romain gary: görkemli senfonilerin ortasında bir yerde beliriveren, yumuşacık bir flüt sesini beklemek gibi bir eğilimim vardır.

la rochefoucauld: insanın sevdiğine sadık kalmak için kendine çektirdiği işkence hemen hiçbir zaman sadakatsizlikten daha iyi değildir.

michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.

sabahattin eyüboğlu: ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de köreltiyorlar.