rıfat ılgaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rıfat ılgaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.02.2021

stepne

rıfat ılgaz

dolmuş dergisinin en hızlı günleriydi. hababam sınıfı öyküleri üçten ona, ondan yirmiye, yirmiden de otuza doğru ilerliyordu. ben "keselim mi artık?" diye sordukça ilhan selçuk: "aman kesme, iyi gidiyor!" diyordu.

gerçekten de iyi gidiyordu hababam sınıfı. kabataş lisesi'nde yatılı okuyan oğlum, bana yeni yeni olaylar getiriyor, anılarımı zenginleştiriyordu.

"sınıf" adlı bir kitap çıkarıp türkiyemizde 142. maddeden ilk kez içeri tıkılan anlı şanlı bir şairdim. markopaşa dönemini üstü kapalı atlatmıştım. tek başıma bu ünlü dergiyi yürüttüğüm yıllarda bile yazılarımın altında adım yoktu. sahibi ve sorumlu müdürü olarak adımın geçtiği yıllarda bile kimi yazıları benim yazdığıma kimse inanmıyor, ben de inanmamaları için elimden geleni yapıyordum.

bir gün ilhan selçuk: "dolmuş'taki hababam sınıfı öykülerini bir kitapta derleyelim." deyince şaşırmıştım. kitabın bir yazarı olacaktı. gelenek böyleydi. şairliğimi iki paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. öyküler dergiden kesildi. turhan selçuk güzel bir kapak çizdi. hababam sınıfı'nın haytaları jimnastiğe çıkar gibi dizilmişlerdi çift sıra. başlarında da kel mahmut. bu kapağa adımın yazılmaması için hiçbir engel kalmamıştı. ortalık sütlimandı artık. hele böyle bir kitabın basın savcısını kuşkulandırması için bir neden de yoktu ortada. ilhan:

"koyalım adını" dedi, "hiçbir sakınca yok!"

"hayır!" dedim, "gene dergideki gibi 'stepne' yazılsın kapağa!"

"derginin adı dolmuş olunca stepne'nin bir anlamı olabilir; ama bir kitabın üstünde stepne ne anlama gelir?"

"bunu okurlarımız düşünsün!" dedim.

kitap çıktı. yazarı stepne. ister dolmuş'un yedek lastiği olsun ister kitabın yazarı. okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan 5 bin kitap dergi gibi eriyip gitmişti. kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı. aldığım 250 lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif ücretiydi. şairlik adımı kullanmadan, mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.

dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni hababam sınıfı öykülerinin bir bölümünü de tan basımevi'nde haluk yetiş basmıştı. nasıl olsa kitap kendini sattıracaktı. bu bakımdan dizgi baskı hacıbaba işi olmuştu. kapağını bile turhan selçuk'un dergideki çizgilerinden yararlanarak ben düzenlemiştim. olmuşken olsun dedim. ünü rıfat ılgaz'ı çoktan aşan hababam sınıfı'na ilerde sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. birinci kitabın her bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:

"birincisi daha güzeldi. ne gerek vardı bu ikincisine?"

oysa dergide severek okudukları öykülerdi bunlar. kitap olarak derlenince mi gereksizleşiyor, değerden düşüyordu? bu tür eleştiriyi yapanların gene de iyi niyetli arkadaşlar olduğunu sonradan öğrendim.

babıali demirbaşlarından dağıtıcı faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:

"nerde stepneee.." demişti, "nerde rıfat ılgaz.. herif yazmış. ancak iki hikayesini okuyabildim bu yeni kitabın. bırak dostum sen bu işleri!"

ne demek istediğini anlayamamıştım. şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:

"rusçan fena değil" dedi. "doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!"

ben rusça biliyordum haaa? haraşo'dan başka tek sözcük bilmiyordum rusça olarak. şaşkınlıkla sordum:

"ben mi çevirmişim? hangi yazardan?"

"hangi yazardan olacak! stepne'den!"

"yani bu stepne sovyet yazarı, öyle mi?"

"bırak laf cambazlığını.. ha sovyet yazarı ha rus yazarı.. hepsi aynı kapıya çıkar. baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden."

babıali'nin kral faruk'u beni sinemacılarla karıştırıyordu. ya da mayk hammer üreticilerine benzetiyordu. bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani. haklıydı bir bakıma. yanlışlığı birinci kitabın kapağına stepne koymakla değil, ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. hey garip kişi! durup dururken ne diye böyle işlere özenirsin! baban da mı mizah yazarıydı? şairlik neyine yetmiyordu senin!

30.11.2017

uzun lafın kısası

gabriel tarde: hayat, yararsızlıktan geçerek imkansızı aramaktır.

judith martin: her içgüdünün peşinden gitsek, şu anda birbirimizi boğazlıyor olurduk.

richard price: güç kadar gözden kaçırılmaması gereken başka bir şey yoktur.

erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.

giorgio agamben: düşlerini gerçekleştirmiş birinden daha sıkıcı bir şey yoktur.


hermann hesse: öbür dünya diye bir şey yok. kurumuş bir ağaç dirilmez hiç, soğuktan donmuş bir kuş bir daha hayata dönemez, ölmüş bir insan da öyle. aramızdan ayrılıp gitti mi, belki bir zaman düşünür, anımsarız kendisini; ama bu da uzun sürmez.

rıfat ılgaz: eleştiri dost övgüsü, kitap reklamı değildir. o da şiir kadar dürüstlük ister.

harold lamb: yanlışı doğrudan sadece bir saç kılı ayırsa bile, yanlış yine de doğru değildir.

rollo may: yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.

françois thual: hiçbir toplum, ister ekonomik olarak ister demokratik olarak kurulmuş olsun, etnik yangının geri dönüşünden muaf değildir.

gertrude stein: yanıt yoktur. yanıt olmayacaktır. yanıt asla olmamıştır. işte yanıt budur.

12.10.2014

faşizm

rıfat ılgaz

ırkçılar, turancılar, türkçü olduğunu söyleyenler neler düşünüyorlardı? sınıfsız bir türkiye istediklerini söylüyorlardı. sınıflar arasında çıkacak kavgadan mı korkuyorlardı? bu adamlar gerçekten kavga istemiyorlar mıydı? bu ırkçı bozuntuları bütün okullarda askerce bir eğitim uygulayıp dişten tırnağa silahlı bir gençlik ortaya çıkarmayı düşünmüyorlar mıydı? türk olanı, olmayanı kendilerini katarak kanlı kavgalarla bir imparatorluk kurmak, yüzyıllardır sürüklendiği savaşlarla yoksul düşmüş anadolu halkını serüvenlere sürüklemek. türk olmayan azınlıkların kökünü kazıyıp arı, duru bir ulus ortaya çıkarmayı amaçlamak suç değil miydi?

turancıların uzun yıllardan beri varmak istedikleri amaca tam eriştiklerini sandıkları sırada, attan düşer gibi sırtüstü gitmeleri, çılgına döndürmüş olacaktı onları. düş kırıklığı içindeydiler. toplumculara saldırıları da hep bu umutsuzluktan geliyordu işte. dergilerinde arşın arşın, ilerici aydınların listelerini yayımlayarak jurnalciliklerine hız veriyorlardı. oysa bu kara listeler çok önceleri düzenlenip mutlu yarınlar için saklanmıştı. faşist sürüleri bir gedik bulup da sınırdan içeri girdikleri zaman karşılarına işte bu listelerle çıkacaklardı. demek almanların gelişinden umutlarını kesmiş olacaklardı ki, kendi dergilerinde, "ilk türkçü başbakan" diye kendilerinden saydıkları saraçoğlu'na bu listeleri sunuyorlardı giderayak. vatan hainlerinin cezalandırılmasını istiyorlardı.

turan dergisinin sayfalarını şöyle hızla öfkeyle çevirdi. başta nazım olmak üzere birçok toplumcu ad karalanıyordu. türk milletini batıran bu değerli sanatçılardı haaaa! gözlerini kırpmadan almanların safına katılıp ulusun kaderini hitler'in deliliğine teslim etmek isteyenler, ulusu soyup isviçre bankalarına yatıranlar değil de, milleti batıranlar bunlar, öyle mi? halkı için kafalarının ürünlerini ortaya döken aydınlar, sanatçılar, gazeteciler.. çıkardıkları dergilerde "kelle kesem, kan içem!" diye şiirler yazıp, sen çerkezsin, o arnavuttur, şunlar lazdır diyerek kendi halkını aşağılayanlar, sen bizdensin, bizim gibi türkçüsün diye zamanın başbakanına açık mektuplar yayımlayıp milli eğitim bakanı'nı solcu diye rapor edenler en değerli profesörleri, en seçme öğretmenleri isim isim jurnal edenler..

bütün saldırılarla coşup taşmalar bir ezilmişlikten, bir umutsuzluktan, düş kırıklığının tepkilerinden başka ne olabilirdi? beklenen "yeni nizam" çıtırtılarla yıkılıyordu işte! almanlar yurda girip kendilerini göz kamaştırıcı geçit resimlerinde yanlarına alamayacaklardı, geniş meydanlarda. düşledikleri koltuklar tepe taklak olmak üzereydi. ama gene de alman faşizminin ölmeyeceğine inançlarını yitirmemeye çalışır görünüyorlardı bu kafatasçılar..

milyonlarca insan, bir ırkın, öbüründen daha üstün olmayacağını ispatlamak için silinmedi mi yeryüzünden! böylece ırkçılığın dünya çapında bir suç olacağı gerçeği çıkmadı mı ortaya? ama solculuğu suçlamak için küçük bir kanıt mı var ellerinde? ne de dünya çapında bir olay? bununla birlikte sömürülen ulusları solculuktan yana tanıklığa çağırmaya bile hazır değiller henüz! hele davacı olarak görmeye..

6.10.2014

can yücel

rıfat ılgaz

can yücel ingiltere'ye "tahsil-i kemalat"a gitmeden önce gazi lisesi'ne gidermiş. sabahları geç kalma tehlikesini bile göze alarak babasının makam arabasına binmezmiş. bir gün babası "bineceksin!" diye diretmiş. "binmem ben makam arabasına! geç kalırsam kalayım!" deyince, kızmış bizim hasan ali bey: "oğlum" demiş, "bu arabaya binmek ayıpsa ben de binmeyeyim bundan sonra!" "yok baba! senin için bir ayıp yok! sen milli eğitim bakanısın! arabayı bakansın diye vermişler sana! benim ne işim var senin arabanda!" 

evet, can yücel, o günlerde salt hasan ali'nin oğluydu. şimdi genç kuşak, hasan ali bey'i, şair can yücel'in babası olarak tanıyor.

20.11.2012

sınıf

rıfat ılgaz



doğdun doğalı ne oyun gördün, ne oyuncak
uyu benim maviş kızım
dem geçecek, devran geçecek
keloğlan murada erecek
sökülecek hasbahçenin çitleri
ağlayan nar gülecek

tek suçumuz hür insanlar gibi konuşmak
kitaplar suç ortağımız

yoklama defterinden öğrenmedim sizi
benim haylaz çocuklarım
sınıfın en devamsızını
bir sinema dönüşü tanıdım
koltuğunda satılmamış gazeteler

seni tek başına yetiştirmedik
gül yetiştirir gibi saksıda
bir limonlukta büyütmedik seni
kırağı çalmaz diye acı patlıcanı
salıverdik sokağa

her işe aklı yatan çocuğum
kalktığın zaman tahtaya
yüzünün kızarması neden
ayağında sağlamca bir pabuç
sırtında bir ceket yok diye mi
ne var bunda sıkılacak
utanmak bize düşer çocuğum
eğer çalışmadığın içinse
bildiklerin sana yeter
notun eskiden verilmiş
bilmediğin şahıs zamirleri olsun

bizim gayretimiz getirir de yazı
tadını başkaları çıkarır
kimin için bırakırız sıcak yatağı
fabrika düdüklerinden önce
bu kör boğaz için değil mi bütün çilemiz

3.04.2011

vera

rıfat ılgaz

"türk solu" adlı haftalık siyasal bir dergide sanat sayfası yönetiyoruz. sayfanın sorumlularından biri olarak çıktım bizim orhan kemal'in huzuruna: "seninle röportaj yapacağım türk solu adına, sıkı dur!" dedim. gerçekten yerinde bir uyarıydı bu! sıkı durmazsa yıkılması olasılığı vardı; hastaydı o günlerde.

bir "estağfurullah rıfatçığım" çektikten sonra, "bize düşmez mi bu görev?" diye bir incelik gösterdi. "canım" dedim, "hiç telaşlanma; sırası gelince sen de yaparsın, şimdi sıra bende!"

bir de fotoğraf makinesi almıştım buluşmaya giderken. doğu alman malı vera marka bir makineydi elimdeki. son yolculuklarımdan birinde almıştım levacıklarımla sofya'dan bu huysuz makineyi.

öğleye doğru sözleştiğimiz yerde aynı dakikalarda karşılaştık. yer konusunda zorluk çıkarmadan en yakın sandalyeye çöküverdi dostum. çok yorgundu çünkü. sordum yorgunluğunu çıkarmak isteğiyle: "ne içelim?" dedim.

çay kahve söz konusu değildir bu tür oturmalarda. bilirdi sorunun anlamını: "perhizdeyim" dedi, "doktor yasakladı ama.. bira.. haaa? ne dersin?" sözünü geri alır korkusuyla hemen seslendim garsona: "bize bira getir çabuk.. soğuk olsun! şimdi orhancığım bir dakika! kalk da karşıdan gelirken bir resmini çekeyim senin!"

makineyi yokladım, yedinci kareydi ağzındaki. demek hanım altı poz resim çekmişti benden önce. tam 30 poz resmini çekecektim dostumun. bir poz.. bir poz daha.. bir iki poz da otururken.. bir poz daha.. bu ilk çekimler bitince çıkardım kağıdı kalemi, geçtim karşısına.

gözleri trenlerdeydi. sorularımı yanıtlarken yolculuk özlemlerini belirtiyordu. mahkemelik bir takıntıdan dolayı sınır dışına çıkması yasaklanmıştı o günlerde. "bir gün kalkıp gideceğim" diyordu. bütün sevdiği ülkeleri dolaşacak, o ülkelerin insanlarıyla söyleşecek, onlara sorular soracak, kendi memleketinin halkına duyduğu güveni belirtecek, umutlarını dile getirecekti.

öfkeyle birasına yapıştıkça hemen ben de vera'ya.. çıt! ben öfkenin de resmini çekiyordum böylece. "bir de şu bira kadehini ağzına götürürken çekeyim" diyorum. "biraz gülümsersen daha da güzel çıkabilirsin!"

öfkesi dağılıveriyor birden. daha doğrusu kızgınlığı anlam değiştiriyor. bana kızıyor açıkçası. kendisini zırt pırt tedirgin ettiğim için. "hay allah, nerden çıktı bu fotoğraf makinesi" diyemiyor. rahatça içirmiyorum şu bir yudum birayı bile orhancığa. ağız dolusu sövemiyor açıkçası.

üç beş pozdan sonra sürdürüyoruz konuşmamızı yeniden. takılıyorum, onu biraz oyalamak için: "30 kitabınla yapamadığını ben şu 30 karelik resimlerle yapacağım! seni yeniden tanıtacağım edebiyat dünyasına. daha olmazsa fotoğraf sergileri açıp dünyaya tanıtacağım, var mı ötesi?"

o, pişmiş aşa su katarcasına soruyor: "yetiştirebilecek misin derginin bu sayısına resimleri?" "hiç merak etme, osmanbey'de tanıdığım bir fotoğrafçı var ki, akşam verdim mi sabahleyin elimdedir fotoğrafların."

konuşmamızı bitirdikten sonra geriye kalan bir iki kareyi de film dolsun diye gelişigüzel çekiyorum. bu kalkıp oturmalara katlanan orhan kemal, bir ara ceplerine davranıyor. ben hesap için girişime geçtiğini sanarak: "yoook" diyorum, "seni çağıran benim! bırak şu hovardalığı. adana kebapçısı'na gittiğimizde gösterirsin cömertliğini!"

söylediklerimi duymamış gibi kağıtların, mektupların arasından, kara ceketli ak gömlekli bir fotoğrafı bulup uzatıyor bana: "eğer banyosu yetişmezse bu resmi koydurtuverirsin sayfanın ortasına!"

ondan ayrılır ayrılmaz doğru ermeni fotoğrafçıya. makineden çıkardığım makarayı uzatırken: "aman çok dikkatli banyo yapın!" diyorum. "kimin resimleri biliyor musunuz bunlar?" "kimin resimleri?" "büyük romancılarımızdan birinin!"

orhan kemal'in diyemiyorum. "o da kim oluyor?" der de beni kızdırır diye.

"yarın sabah isterim senden!"

erkenden kalkıp yazımı son kez gözden geçirdikten sonra, koşuyorum fotoğrafçıya. "ver resimleri" diyorum. ermeni yurttaş incecik bir zarfın içindeki beş altı fotoğrafı uzatırken: "ka bu kocakarılardır senin büyük romancı dediğin!" "ne koca karısı?" "beş altı poz kadın vardır filmde!" "yok canım, onlar bizim hanımın çektikleri olacak. 30 poz kadar benim çektiklerim." "ka açılmamıştır ki diyafram çekesin!"

ne diyeyim bu kötü rastlantıya! "kör olasın!" diyemiyorum, vera marka fotoğraf makinesine. kör olmayıp da görseydin. orhan kemal'i görseydin de 30 poz resim elimizde kalsaydı bugün! onu seven binlerce, milyonlarca insanın seyretmesi için!

27.11.2010

öğretmen

rıfat ılgaz

acıçeşme'ye doğru yaklaştıkça düdük sesleri sıklaşmıştı. öyle ya; istanbul'a girmesi düşünülen kötü niyetli kişiler, hep surların dışından gelecek değiller miydi? paraşütlerle, insandan arınmış yerlere atlayacaklar, sonra paraşütlerini toplayıp sur kapılarından dalacaklardı içeri. hemen dönmesi, edirnekapı'ya kadar yolunu uzatmaması gerekirdi bu yüzden.

tam acıçeşme durağında yüzgeri edeceği sırada kulağının dibinde acı bir düdük sesi duydu. kaçıp kaçmamayı düşünürken gözünün bebeğinde bir el fenerinin gece mavisi ışığı parladı. peşinden bomba gibi patlayan bir ses:

"dur!"

bu ses, kaçmayı düşündüğünü sezmişti sanki! ama, artık bir yere kıpırdayamazdı, düşmüştü ağlarına. durduğunu gören kişi, yalın bir soru patlattı:

"kimsin sen?"

"ben.. bir öğretmenim.."

üç çift ayakkabı yerinde sayar gibi, sokuldu kauçuk pabuçlarının burnuna kadar. ilikli polis kaputunun düğmeleriyle, paltosunun eksiksiz düğmeleri yapıştı birbirine. bu yaklaşmada polisçe bir ustalık da yok değildi. burnu ile bir iki kez soluk alıp verişinden içkili olup olmadığını anlamaya çalışıyordu karşısındaki. eh, öğleden beri gırtlağından hiçbir lokma geçmediği halde polise mahçup olmayacak kadar bir anason kokusundan da yoksun değildi. vereceği cevap için çok yararlı olabilirdi bu koku.. sorduğu soruyu biraz daha açmak istiyordu, çenesinin dibindeki yetkili kişi:

"adın?" dedi.

az bulunur bir ad söylemeliydi:

"behzat!" dedi, "behzat altıntaş!"

"nerde öğretmensin?"

"karagümrük ortaokulu'nda!"

behzat altıntaş'ı kolay kolay tanıyamazdı, yoktu böyle bir öğretmen. ondan gayrı ne kadar öğretmen varsa belki tanıyabilirdi, eğer bir ilişkisi varsa okulla. bütün tanıdıkları öğretmenler için çatır çatır yanıtlar yetiştirebilecek bir öğretmen oluvermişti bu anda. dört yılı bu okulda geçmişti çünkü.

"ne öğretmeni?"

ders saati en çok olan türkçe olduğu için, en kalabalık öğretmenler de türkçecilerdi.

"türkçe öğretmeni!" dedi.

ortaokulda polislerin çocuğu bile olsa adı, behzat bey olamazdı. üç türkçe öğretmeni vardı, geride daha.

komiser olduğunu anladığı adam, döndü arkadaşlarına:

"siz tanır mısınız?" diye sordu.

"hayır!" dedi birisi, "ben hilmi bey'i tanırım!"

"haa! hilmi yelkenci. bir de hilmi çağan vardır."

"bizim çocuğun öğretmeni.. hilmi çağan!"

"tanırım, arkadaşımdır. o da benim gibi bu sene geldi."

"evet, izmir'den."

polis yumuşamıştı ama, komiser barut gibiydi:

"peki!" dedi. "ver kimliğini!"

tehlike şimdi başlıyordu işte! sıkıyönetim bölgesinde, gündüzleri bile kimlik taşımak, sorunca da göstermek zorunluluğu vardı. hele öğretmen olduğuna da inandırdıktan sonra.. bir aydın olarak herkesten önce yerine getirmesi gerekirdi bu sıkıyönetim buyrultusunu.

"yok!" dedi, "yok üzerimde!"

"nerde?"

"ceketimin cebinde!"

"ceketin nerde?"

paltosunun düğmelerini çözdü birden:

"bakın!" dedi. "ceketim yok!"

büsbütün merakı artmıştı komiserin:

"bu soğukta, böyle ceketsiz.." diye geveledi.

"söylemeye utanırım efendim!" dedi. "ceketsiz çıkmak zorunda kaldım, bulunduğum evden.."

"hangi evmiş bu?"

"hoşgörünüze sığınarak söylüyorum komiser bey! konuğu olduğum kadının evinde kaldı."

bir an düşündü komiser:

"ama bir öğretmen.."

hemen sözünü kesti mustafa.

"bekar bir öğretmen.. gündüzden çağrılmıştım. kötü bir sürprizle karşılaşacağımı hiç kestirememiştim. kimbilir belki de oyuna getirdiler beni!"

durdu, düşündü komiser:

"olur böyle şeyler.." dedi. "nelerle karşılaşıyoruz bütün gün. peki, basri bey, al götür bunu karakola! hüviyetini ispat edince salıverirsiniz!"

kurtuldum derken, tam tehlikenin göbeğine düşüyordu. karakola bir girdim mi çıkamam bir daha diye düşünüyordu. komiser:

"haydi!" dedi. "güle güle!"

"sağ olun! iyi geceler!"

orta yaşlı bir polisti onu götüren.

komiser gerilerde kalınca:

"ikinci yılı benim oğlanın!" dedi. "ne yapacağım bu haylazla bilmem! okusun, adam olsun diyorum, kulak astığı yok. bu yıl da kalacağa benziyor haylaz!"

karakola ayak basmadan ne yapılacaksa yapmalıydı:

"türkçesi nasıl?" dedi. "iki ders yerine geçer türkçe sınıf geçerken."

"o da kırık!" dedi. "üç üç!"

"hımmm!" dedi sevinerek. "sekiz numaraya bakar en azdan."

"bütün yıl üçten fazlasını alamayan, nasıl alacak bu sekiz numarayı?"

"çalışırsa neden almasın? şurda daha iki ay var, nisan mayıs.."

"kurtarır mı dersiniz?"

"neden kurtarmasın.. daha çok dilbilgisine önem verir, bizim hilmi çağan.. dilbilgisi, okuma yazma gibi değildir, sıkarsa kendini bir ayda toplarlar. hele biraz da gösteren olursa.."

hemen bu işi, mustafa üzerine alabilirdi ama, bu öneriyi yaparsa, ne pahasına olursa olsun, kendisini kurtarmak isteyen bir suçlu durumuna düşerdi. böyle bir suçluyu, çocuğunu geçirme pahasına da olsa salıvermezdi bir memurcuk.

tam şemsi'nin fırınının önünden geçiyorlardı.

"bir dakika!" dedi mustafa. "benim kim olduğumu ispat için bir tanık mı gerekiyor? şurda bir fırıncı var!"

"şemsi efendi, şemsi yıldırım! bizde oğlu da var!"

koskoca bir fırın sahibi bu saatte fırında kalıp da hamur yoğuracak değildi ya! polisi çekip götürdü fırına doğru. kepenkleri indirmişler, içerde çalışıyorlardı. sıcak bir somun kokusu sızıyordu dışarı. kapısını yumruklamaya başlamıştı mustafa. çok geçmeden de çuvallara sarınmış bir işçi kapıyı açtı. saçı başı un içindeydi.

"içerde mi şemsi efendi?" diye sordu mustafa.

ekmekçi polisi görünce ürkmüştü. içerde bile olsa "evet!" diyeceğe benzemiyordu:

"yok!" dedi. "akşamdan bir uğradı gitti!"

döndü polise mustafa:

"isterseniz gidip uyandırabiliriz, evi nah şurda!" dedi.

söylediğine de pişman olmamış değildi. mustafa için her şeyi yapardı ama adını sordukları zaman durup dururken "behzat altıntaş" da diyemezdi ya! nerden bilecekti onun kendisine yeni bir ad taktığını?

polis, dostça elinden tutup çekti:

"istemez behzat bey!" dedi. "anlaşıldı!" yan yana yürüyorlardı:

"bütün mesele, sizin buralı oluşunuz.. dışarıdan gelmemiş oluşunuz yani.. kimliğiniz yanınızda olsaydı, hiç gerek kalmayacaktı bunlara; ama olmuş bir kere.. bundan sonra hiç ayırmazsınız yanınızdan kimliğinizi!"

"önce ceketimi yanımdan ayırmamaya çalışacağın!" dedi gülerek. "kimliğimi taşımam için böyle yapmam gerekiyor, ilk önce!"

o da gülüyordu:

"öyle!" dedi.

sıcağı sıcağına almalıydı işi üzerine:

"siz çocuğun türkçesini hiç merak etmeyin! verin bana adını numarasını!"

kağıda kaleme sarılmak için elini paltosunun iç cebine atmıştı, dalgınlığa getirerek. toparlandı birden, ceketinin cebinde olması gerekirdi elbet:

"siz yazın da verin!" dedi. "adını, numarasını, bir de sınıfını!"

şak diye dolmakalemini çekti, küçük bir defter çıkardı iç cebinden. elindeki fenerini alıp çevirdi üzerine:

"yazın!" dedi mustafa. "ben feneri tutayım da."

işini bitirip de kağıdı ona uzatırken:

"ben hilmi bey'le görüşürüm ayrıca!" dedi.

birden toparlandı:

"hayır!" dedi. "hiç gereği yok, gelip görmenin.. hilmi bey'i darıltırız sonra!"

"haklısınız!"

"ben konuşurum hilmi bey'le" dedi mustafa.

polis, karakola sapan yolun başında durdu birden:

"gidebilirsiniz behzat bey!" eğer sizi kıracak bir durum olduysa özür dileriz!"

"rica ederim!"

"emir var komutanlıktan.. geç vakit kimi görürsek, kimlik gösterse bile tutup karakola götürüyoruz, kusura bakmayın!"

"teşekkürler!"

"iyi geceler!"

16.09.2010

karartma geceleri

rıfat ılgaz

iyi haberlerin yaşamla sıkı sıkıya ilişkisi vardır.

kısıtlamaların çevrelediği bir yaşamda özgürlükten iz mi kalırdı?

profesörden önce sanatçı söylüyor gerçekleri. bir iktisatçının, bir hukukçunun çaktığı çiviyi, ertesi gün öbürleri, elinde kerpeten söküp çıkarır.

en güçlü silah ilkel yaratıklar için işte: kıskançlık!

ırkçılar, turancılar, türkçü olduğunu söyleyenler neler düşünüyorlardı? sınıfsız bir türkiye istediklerini söylüyorlardı. sınıflar arasında çıkacak kavgadan mı korkuyorlardı? bu adamlar gerçekten kavga istemiyorlar mıydı? bu ırkçı bozuntuları bütün okullarda askerce bir eğitim uygulayıp dişten tırnağa silahlı bir gençlik ortaya çıkarmayı düşünmüyorlar mıydı? türk olanı, olmayanı kendilerini katarak kanlı kavgalarla bir imparatorluk kurmak, yüzyıllardır sürüklendiği savaşlarla yoksul düşmüş anadolu halkını serüvenlere sürüklemek. türk olmayan azınlıkların kökünü kazıyıp arı, duru bir ulus ortaya çıkarmayı amaçlamak suç değil miydi?

turancıların uzun yıllardan beri varmak istedikleri amaca tam eriştiklerini sandıkları sırada, attan düşer gibi sırtüstü gitmeleri, çılgına döndürmüş olacaktı onları. düş kırıklığı içindeydiler. toplumculara saldırıları da hep bu umutsuzluktan geliyordu işte. dergilerinde arşın arşın, ilerici aydınların listelerini yayımlayarak jurnalciliklerine hız veriyorlardı. oysa bu kara listeler çok önceleri düzenlenip mutlu yarınlar için saklanmıştı. faşist sürüleri bir gedik bulup da sınırdan içeri girdikleri zaman karşılarına işte bu listelerle çıkacaklardı. demek almanların gelişinden umutlarını kesmiş olacaklardı ki, kendi dergilerinde, "ilk türkçü başbakan" diye kendilerinden saydıkları saraçoğlu'na bu listeleri sunuyorlardı giderayak. vatan hainlerinin cezalandırılmasını istiyorlardı.

silme bir cahilin doğru yola girmesi çok daha kolay.

turan dergisinin sayfalarını şöyle hızla öfkeyle çevirdi. başta nazım olmak üzere birçok toplumcu ad karalanıyordu. türk milletini batıran bu değerli sanatçılardı haaaa! gözlerini kırpmadan almanların safına katılıp ulusun kaderini hitler'in deliliğine teslim etmek isteyenler, ulusu soyup isviçre bankalarına yatıranlar değil de, milleti batıranlar bunlar, öyle mi? halkı için kafalarının ürünlerini ortaya döken aydınlar, sanatçılar, gazeteciler.. çıkardıkları dergilerde "kelle kesem, kan içem!" diye şiirler yazıp, sen çerkezsin, o arnavuttur, şunlar lazdır diyerek kendi halkını aşağılayanlar, sen bizdensin, bizim gibi türkçüsün diye zamanın başbakanına açık mektuplar yayımlayıp milli eğitim bakanı'nı solcu diye rapor edenler en değerli profesörleri, en seçme öğretmenleri isim isim jurnal edenler..

bütün saldırılarla coşup taşmalar bir ezilmişlikten, bir umutsuzluktan, düş kırıklığının tepkilerinden başka ne olabilirdi? beklenen "yeni nizam" çıtırtılarla yıkılıyordu işte! almanlar yurda girip kendilerini göz kamaştırıcı geçit resimlerinde yanlarına alamayacaklardı, geniş meydanlarda. düşledikleri koltuklar tepe taklak olmak üzereydi. ama gene de alman faşizminin ölmeyeceğine inançlarını yitirmemeye çalışır görünüyorlardı bu kafatasçılar..

milyonlarca insan, bir ırkın, öbüründen daha üstün olmayacağını ispatlamak için silinmedi mi yeryüzünden! böylece ırkçılığın dünya çapında bir suç olacağı gerçeği çıkmadı mı ortaya? ama solculuğu suçlamak için küçük bir kanıt mı var ellerinde? ne de dünya çapında bir olay? bununla birlikte sömürülen ulusları solculuktan yana tanıklığa çağırmaya bile hazır değiller henüz! hele davacı olarak görmeye..

2.02.2008

yokuş yukarı

rıfat ılgaz

eleştiri dost övgüsü, kitap reklamı değildir. o da şiir kadar dürüstlük ister.

salih zeki aktay: hiç okumazlar efendim! ellerinde bir kitap göremezsiniz. nasıl edebiyat öğretmeni olurmuş bunlar okumadan? ne şiirden anlarlar ne şairden. postadan bir dergi, bir kitap beklemezler, boyuna aybaşını beklerler. memurdur bunlar efendim, edebiyat memuru!

can yücel ingiltere'ye "tahsil-i kemalat"a gitmeden önce, gazi lisesi'ne gidermiş. sabahları geç kalma tehlikesini bile göze alarak babasının makam arabasına binmezmiş. bir gün babası "bineceksin!" diye diretmiş. "binmem ben makam arabasına! geç kalırsam kalayım!" deyince, kızmış bizim hasan ali bey: "oğlum" demiş, "bu arabaya binmek ayıpsa ben de binmeyeyim bundan sonra!" "yok baba! senin için bir ayıp yok! sen milli eğitim bakanısın! arabayı bakansın diye vermişler sana! benim ne işim var senin arabanda!"

evet, can yücel, o günlerde salt hasan ali'nin oğluydu. şimdi genç kuşak, hasan ali bey'i, şair can yücel'in babası olarak tanıyor.

birçoklarının her vesileyle ikide bir ödüllendirildiği bir toplumda bizim meskenimiz boyuna mahpus damları mı olmalıydı?