halide edip adıvar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
halide edip adıvar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.08.2022

fatma aliye

senem timuroğlu

fatma aliye, 13 temmuz 1936'da öldüğünde uzun süredir pangaltı'daki evinde inzivaya çekilmiş bir halde yaşamaktaydı. daha o zaman ölüm haberi basında "unutularak ölen bir edip" başlığı altında verilmişti.

1915 yılına kadar düzenli devam ettiği yazı faaliyetinde bu tarihten sonra bir yavaşlama olmuştu. 1885'ten sonra yaşadığı sağlık sorunları ve kızı ismet'in hristiyan olmayı seçerek avrupa'ya gitmesinin onu çok yıprattığı biliniyordu. bununla birlikte ölümünden sonra yayımlanan bu yazıda turhan tan, meydana gelen siyasi inkılabın fatma aliye'yi inzivaya ve unutuluşa sürüklediğini, edebiyatıcedide akımının öncesinde gelen şöhretinin, halide edip'in yazıları karşısında hızla sönmeye yüz tuttuğunu söylemekte ve edebiyat tarihinden çıkarılmaması gerektiğini vurgulamaktaydı. maalesef o tarihten itibaren halide edip isminin gerek milli eğitimin müfredatında, gerek edebiyat antolojilerinde, tarihlerinde fatma aliye'nin önüne geçtiği görülmektedir.

ancak tüm bu vefasızlık, fatma aliye'nin bu coğrafyanın kadın hak ve özgürlükleri konusunda düşünen, çözümler üreten ilk kadın yazarı olduğu hakikatini gizleyemez. turhan tan'ın 1936 yılında yayımladığı yazıda fatma aliye hakkında vurguladığı nitelikler, yazarın dönemindeki duruşu hakkında bize bilgi vermektedir:

"sayısı henüz çoğalmaya başlayan münevver türk kadınlarının en değerlilerinden biriydi. çünkü fatma aliye peçenin türk kadın yüzünü karanlıklarda bıraktığı devirde bilgi güneşinden nu alarak aydın yaşamış bir çehreydi."

kendi deneyimleri ve entelektüel birikiminden kalemine süzülen bilgeliği ve hakikati kadın okura aktaran fatma aliye, türkiye'deki kadınların deneyimleri açısından önemli bir hafızadır. kadınlar, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, erkeklerin yazdığı tarihlerle belleksiz bırakılmışlardır.

"refet", farklı kadınlıkları, sınırlar arası kadın dayanışması ve kadınların gündelik yaşamlarını oldukça yalın bir biçimde anlatan, kurgusu ve diliyle bugünün kitapçılarında edebiyat kanonundaki diğer türk klasiklerinin yanında gururla yer alabilecek bir yapıttır.

"refet", türk edebiyatında ilk kadın öğretmen başkarakterdir. türkçenin ilk kadın romancısı fatma aliye'nin kaleminden, çocukluktan genç kadınlığa, elindeki tek sermayesi aklı olan, yoksul bir kızın öğretmen okulundan mezun olarak tek başına ayakları üzerinde durma hikâyesini okuruz.

"levâyih-i hayat"ta kadınlar arası kız kardeşlik bağının, dayanışmanın izini sürdüğümüz mektuplar, günümüzde maalesef hâlâ geçerliliğini koruyan ataerkil evlilik kurumunun kadınlar ve çocuklar için bir kabusa dönüşebileceği hakikatini gözler önüne serer.

fatma aliye, farklı kadınlıkları ve erkeklikleri ele alarak, evlilik kurumunu, aile içi şiddeti sorgular; aşk üzerine felsefi bir tartışma yürütür. kadınların insanca yaşamalarının yolunun ekonomik özgürlük ve eğitimden geçtiğine vurgu yapar.

15.03.2020

mülakat

nazım  hikmet

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır."

beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkârlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

27.02.2018

uzun lafın kısası

karl marx: lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz.

vasili grossman: savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

simone de beauvoir: biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir. bir erkeği yeterince tanımanın en iyi yolu yatakta beraber olmaktır.

stendhal: bana göre tiranlar hep haklıdır; asıl onlara boyun eğenlerdir gülünç olan.

kellner/ryan: kendi benliğini çoğaltmaya dönük yaratıcı uğraşların sağlayacağı özsaygıdan yoksun bırakılan kişi, militarizm ve milliyetçilik gibi ikame metaforlarla değerlilik duygusunu yerine koymaya çalışacaktır.

victor hugo: tek gözlü biri bir körden daha kusurludur; neyinin eksik olduğunu bilir.

charles dickens: dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kişidir.

halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim; fakat milliyetçiliğin ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya götürdüğünü, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

9.10.2017

inanç

leyla erbil: ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar..

ihsan oktay anar: birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

halide edip adıvar: geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakkında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevk eden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

7.08.2014

yoldaş

halide edip adıvar

yoldaş adlı köpeğim, çerkez ethem'in çetesinin, galiba koyun çalıp getirmek için yetiştirilmiş köpeği idi. o günlerde istiklal mücadelesinin hatırlı simalarından olan çerkez ethem bu köpeği bana hediye etmişti. birkaç gün içinde iki insan yoldaşın birbirine bağlanamayacağı bir şekilde, biz birbirimize bağlanmıştık. atıma binip yalnız başıma kalaba'nın arasındaki yollarda giderken, bana hep o arkadaşlık eder, ne zaman bir koyun sürüsü görse sevinçle havlardı. mamafih beni bırakıp onların yanına gitmezdi. bir gün yukarıdan ata bindiğim vakit, seyis ibrahim, yoldaş'ın dereden bir koyun yakalayarak sürükleyip getirdiğini söyledi. dışarıya koştum, kapının önüne oturmuş, bir taraftan kuyruğunu sallıyor, dili dışarıda köpeklerin en sevinçli manası ile yüzüme bakıyordu. biraz ötede de boynundan yakalayıp getirdiği koyun, yerde kan içinde yatıyordu. elimdeki kamçıyı kaldırdım, arkasına indirdim.

kuyruğunu bacakları arasına alıp kaçacağı yerde hayret ve isyan ifade eden yüksek bir sesle yüzüme havlamaya başladı. bilmem neden, ben hemen babamın -marifet göstermek istediğim zaman- bana bıçağı sallamasını hatırladım. o da beni memnun etmek istemiş ve benim nankörlüğüme karşı isyan hissetmişti. zavallı hayvan, tabii bir sahibi için marifet kabul edilen bir hareketin öbür sahibinde neden bu kadar kızgınlık uyandıracak bir kabahat olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekti.

4.06.2014

meşrutiyet

halide edip adıvar

hamallar:

"söyle bize, meşrutiyet ne demektir?"

rıza tevfik:

"meşrutiyet öyle büyük bir şeydir ki, onu bilmeyen eşektir."

hamallar:

"biz hep eşeğiz."

rıza tevfik:

"babanız da bilmiyordu. siz eşek oğlu eşek olduğunuzu söyleyiniz bakalım!"

hamallar hep bir ağızdan:

"hepimiz eşek oğlu eşeğiz."

21.07.2013

mülakat

nazım hikmet

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orada "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burada diyor ki: "içlerinde 'taranta babu' ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dâhi sıfatını alabilecekler vardır."

beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkârlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

27.10.2012

çerkez ethem

leyla erbil

ethem özellikle "çerkez" olarak anılmasının amaçlı olduğunu öne sürerek "hayatımda bir gün çerkezlik gayreti gütmedim. hepimiz osmanlı idik. eğer milliyet ve ırk ayrımı yapmaya kalkışsa idi yedi göbek şeceresi karışmamış, vatanda kim kalırdı?" der.

"ben onu ilk defa karargahta gördüm. bir gün büyük odaya girerken kendimi bir sürü silahlı adamın arasında buldum. bunlar ethem'in adamlarıydı. mustafa kemal paşa'ya bazı notlar götürüyordum. ethem'i, paşa'nın karşısında bir sandalyede buldum. ayağa kalktı, elimi öptü. aleladeden uzun boyu vardı. o hiç eti olmayan kudretli vücudu canlı bir iskelete benziyordu. tam çerkez yapısıydı. geniş omuzları, ince bel, uzun bacak ve kollar, sarışın bir kafa, kısa bir burun ve gayet solgun gözler. teni hiçbir hava tesiriyle değişmemişti. o odada istisnasız bu kocaman çerkez herkesi gölgede bırakıyordu." (halide edip adıvar)

ethem hakkında tüm anlatıcıların birleştiği bu fiziksel "kudret ve heybet"e karşı gerçekte o, bedeninde savaşlardan kalma 17 kurşun yarası taşımaktadır. sık sık kanamalara varan ülseri ve kırık kaburga kemiklerinin ciğerlerine batmasından gelen ağrı ve ateşlerle, teşhis doğruysa "kemik veremi"yle yatağa düşmektedir. ethem anılarında ismet paşa'nın, bu hastalıkları yanlış tedavi eden bir doktoru yanına yerleştirdiğini ve bu doktorun daha sonra ismet inönü'nün özel doktorluğunu yaptığını kaydetmiş.

nazım hikmet'in, bence resmi görüş çerçevesinde kalan ethem suçlamalarına katılmıyorum. nazım, "yolcu" adlı oyununda, "kancık" ya da yolsuz anlamına gelen dizelerle anmış, yorumlamıştır ethem'i. kurtuluş savaşı destanı'nda okuruz:

ve 29 kanunuevvel kütahya
dört top ve 1800 atlı bir ihanet
yani çerkez ethem
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti
yürekleri karanlık
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü
atları ve kendileri semizdiler

oysa ethem'in yunan'a geçerken yanında hiçbir şey götürmediğini bütün tanıklar onaylıyorlar. nazım hikmet'in dayısı fuat paşa, "ethem'in beraberinde ne bir fert ne bir top veya makineli tüfek götürdüğünü; hatta hususi doktoru zeki hakkı bey'e, ameliyat alet ve edevatını beraberinde alarak ordu makamlarına teslim etmesini söylediğini bizzat bu zattan dinledim." der.

son anda ethem'i yunan'la kendi güçleri arasında sıkıştıran bir başka kumandan refet bele ise: "ethem vatan topraklarını terk ederken ne bir kuvvet ne de düşmanın işine yarayacak bir malzeme götürmüştür. kuvvetinden büyük bir kısmı bize iltihak etti. kuvay-i seyyare'nin elindeki silah ve muhtelif malzeme kütahya ve gediz havalisindeki muhtelif depolarda olduğu gibi durmakta idi. silahlarıyla teslim olanları sorguya çektik. bunların hemen hepsi ethem'in kendilerine, teslim olmalarını ve ordunun emrine girmelerini tavsiye ettiğini söylediler. ethem kardeşlerinden (reşit ve tevfik beyler) sonra ve yanında sadece bir kişi olarak yunan işgali altındaki hattı geçmiştir. daha sonra yunan makamları istediği yere gitmesini mümkün kılan protokolü neşrettiler. fakat yunanlılar bu protokole riayet etmemişler, hasta olan ethem'i tevkif etmişlerdir.

şunları da ethem'in ağzından dinleyelim: "odam gayet mütevazı idi: bir karyola, bir masa, iki koltuk ve iki sandalye. karşıki gardırop boştu. içinde artık giyilmeyecek vaziyette olan meşhur kürküm vardı. bunun beyaz olan pelerinlisini mustafa kemal paşa'ya, bir diğerini sıhhatime karşı gösterdiği ve asla unutamayacağım alakanın ifade-i şükranı olarak doktor adnan bey'e (adıvar) hediye etmiştim. seferde giydiğim çerkez milli kıyafetiyle diğer zamanlarda giydiğim ve teşkilatı mahsusa'nın resmi üniformasına benzeyen kıyafetime ait de birer elbisem vardı. ayrıca yıpranmış iki çizme ve ketl pantolon. işte katır yükleriyle altın kaçırdığı iddia edilen kuvay-ı seyyare kumandanı'nın serveti bu idi. toplanan paranın kuruşuna kadar hesabını ayrıldığım gün dağıttırdığım aylıklarla birlikte cephe levazım müdürü muharrem bey'e bıraktım. bu zat şimdi birinci ordu'nun levazım zabitidir."

ankara istiklal mahkemesi'nce 15 yıl kürek cezasına çarptırılan "türk halk iştirakiyun fırkası" yöneticisi tokatlı nazım bey ise ethem'e şöyle konuşur: "sizin çok saf ve temiz bir yüreğiniz var ethem bey. sizin isteğinize uyarak dahiliye vekilliğini refet paşa'ya bıraktım. biz mustafa kemal paşa'yla onu tutan mebusların karşısında olanlar, ileride hepimizi tasfiye edecek bir burjuva devleti meydana getirmek uğruna kullanıldığımıza inanıyoruz."

ethem'in sonu bir bakıma nazım hikmet'i andırıyor: ikisi de öz vatanlarından uzak sürgünde ve yurt özlemi içinde ölüyor. nazım 1963'te moskova'da 61 yaşında ölüyor, oraya gömülü. ethem'se amman'da 1948'de 62 yaşında ölmüş, şeria nehri kıyısında bir mezarlığa gömülmüş. ikisinin de kemikleri yurda taşınamıyor.

son zamanlarında canından bezmişmiş ethem. yanı sıra "gri" adlı kurt köpeğiyle sabah çıkar, akşam dönermiş evine. evi dediğim, reşit ağabeyinin oğlu arslan bey'in yanıymış. çok yurt özlemi çekmiş. artık bağışlandığını, yurda dönmesini salık verenlere hep aynı şeyi söylemiş:

"beni bağışlamak kimin haddi, ben suçlu değilim ki. tarafsız bir mahkeme, bir halk mahkemesi isterim. yargılanmadan olmaz."

17.04.2011

vaiz

halide edip adıvar

solgun yüzlü, gözleri ateş saçan bir vaiz, her insanı ebedi bir cehennem ateşine mahkum ediyor ve yeryüzünde cenneti hak edebilecek kimse yokmuş gibi konuşuyordu. belki de mantık icabı, insanın son durağı -onun kanaatince- cehennem olduğu için, muhtelif yerlerini, azabın her şeklini, erişilmez ve tabii sanatkar kudreti ile çiziyordu. herhalde dünyada da ahrette de sonsuz ve çeşitli azaplara maruz ve mahkum olduğunu kalabalığın kafasına yerleştirmek istiyordu. uzun ve bol siyah cübbesinin içinde kolları bu karanlık istikbali gösteren hareketlerle inip kalkıyor, sesi bir yanardağ alevi gibi etrafa korku saçıyordu. o anda din, bana müphem ve korkunç bir şey gibi görünüyordu. bugün, söylediklerinin, hareketlerinin bir sanatkar kudretiyle ifade edilen birtakım korkunç manasızlıklar olduğuna inanıyorum.

3.03.2011

halide edip

selim ileri

halide'nin insanlara karşı içinde uyanan akisler, tabiata karşı uyanan akislerin hemen hemen aynıdır. ağlayan bir insan gördüğü zaman nasıl içi yanarsa, taşlanan bir köpek gördüğü zaman aynı acı ile belki daha fazla ağlardı. güzel bir şey gördüğü zaman hemen üzerine atılmak isterdi. etrafındaki bütün olaylar ve manzaralar hareket halindeki muazzam bir panoramadan başka bir şey değildi. bazısı ağlatır, bazısı güldürür, bazısını sever, bazısından nefret ederdi. küçük kız için belki hayatın hakiki manası bu idi. fakat küçük kız bu hareket halindeki panoramanın muhtelif parçalarını tamamen birbirinden ayırt etmeye başlamamıştır.

küçük kız, insanları birbirinden ayıran din, dil, ırk farkları hakim olan ve insanları birbirini boğazlamaya sevk eden yola henüz ayak basmamıştı. onun dünyasının şevki ve saadeti, insanlar arasında kalbi kalbe ulaştıran tabii yol idi.

halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. fakat milliyetçilik ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

6.07.2009

mor salkımlı ev

halide edip adıvar

ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. fakat milliyetçilik ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

halide'nin insanlara karşı içinde uyanan akisler, tabiata karşı uyanan akislerin hemen hemen aynıdır. ağlayan bir insan gördüğü zaman nasıl içi yanarsa, taşlanan bir köpek gördüğü zaman aynı acı ile belki daha fazla ağlardı. güzel bir şey gördüğü zaman hemen üzerine atılmak isterdi. etrafındaki bütün olaylar ve manzaralar hareket halindeki muazzam bir panoramadan başka bir şey değildi. bazısı ağlatır, bazısı güldürür, bazısını sever, bazısından nefret ederdi. küçük kız için belki hayatın hakiki manası bu idi. fakat küçük kız bu hareket halindeki panoramanın muhtelif parçalarını tamamen birbirinden ayırt etmeye başlamamıştır.

küçük kız, insanları birbirinden ayıran din, dil, ırk farkları hakim olan ve insanları birbirini boğazlamaya sevk eden yola henüz ayak basmamıştı. onun dünyasının şevki ve saadeti, insanlar arasında kalbi kalbe ulaştıran tabii yol idi.

yazgımıza hakim olan kudretin, biz zavallıların zaaflarına gülen bir tarafı vardır.

solgun yüzlü, gözleri ateş saçan bir vaiz, her insanı ebedi bir cehennem ateşine mahkum ediyor ve yeryüzünde cenneti hak edebilecek kimse yokmuş gibi konuşuyordu. belki de mantık icabı, insanın son durağı -onun kanaatince- cehennem olduğu için, muhtelif yerlerini, azabın her şeklini, erişilmez ve tabii sanatkar kudreti ile çiziyordu. herhalde dünyada da ahrette de sonsuz ve çeşitli azaplara maruz ve mahkum olduğunu kalabalığın kafasına yerleştirmek istiyordu. uzun ve bol siyah cübbesinin içinde kolları bu karanlık istikbali gösteren hareketlerle inip kalkıyor, sesi bir yanardağ alevi gibi etrafa korku saçıyordu. o anda din, bana müphem ve korkunç bir şey gibi görünüyordu. bugün, söylediklerinin, hareketlerinin bir sanatkar kudretiyle ifade edilen birtakım korkunç manasızlıklar olduğuna inanıyorum.

süleyman ağa, karılarını pilav pişirmekteki maharetlerine göre tasnif ederdi. derdi ki: "birinci karı pilavı kuru ve yağı eksik pişirirdi. pilav pişirmesini bilir diye methettikleri bir kadın daha aldım. fakat o daha hasis olduğu için pilavı daha kuru önüme sürüyor, yağı esirgiyordu. kırk gün geçmeden bir üçüncüsünü aldım, bu da o kadar yağlı pişiriyordu ki, yağlar bıyıklarımdan, sakallarımdan aşağı akıyordu. bir daha artık evlenmedim."

hakiki despotlar, siyasi olsun olmasın daima, her türlü şöhretten ürkerler.

kadın veya erkek, her ferdin kalbinde inkar edilemeyecek ve birçok şekillere giren kıskançlık diye bir realite vardır. hatta bu ilkel hissi belirli bir terbiye sisteminin bir gün değiştirebileceğine inansak dahi, yine de iki kadınlı bir aile sistemini tabii görmek mümkün olmayacaktır. bir kadın, her zaman kocasının dışarıdaki ilişkilerine tahammül edebilecek bir vaziyette olsa dahi kendi evini bir başkası ile paylaşması mümkün değildir. çin yazılarında bunu ifade edebilen iki sembol vardır. açıkta iki kadın barış sembolüdür, dam altında iki kadın savaş sembolüdür.

geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevkeden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

peşa ile dostluğumuz, o zamanlar kafamın mütemadiyen işleyen fırtınalı faaliyetlerinden sonra sakin bir limana sığınmış olmak hissini verirdi. hem görünüş hem de mizaç bakımından benim tamamen zıddım idi. çıkık elmacık kemikleri, içeriye çekilmiş keskin gözleri, maddi ve manevi bakımdan yorulmak bilmeyen bir karakteri vardı. kendine benzemeyen şahıslarla dostluk, galiba her iki tarafı da dinlendiriyor.

hamallar:
- söyle bize, meşrutiyet ne demektir?
rıza tevfik:
- meşrutiyet öyle büyük bir şeydir ki, onu bilmeyen eşektir.
hamallar:
- biz hep eşeğiz.
rıza tevfik:
- babanız da bilmiyordu. siz eşek oğlu eşek olduğunuzu söyleyiniz bakalım!
hamallar hep bir ağızdan:
- hepimiz eşek oğlu eşeğiz.

yıllar yılı gençliğimin tabii olan insiyaklerini boğdum durdum. fakat yine de içimde gençlik, daha doğrusu çocukluk, daima yaşadı. esasen büyük veya küçük her sanatkarın, hatta kendini tüketmemiş olan fikir adamlarının bu hakim bir vasfıdır.

garip olarak bazı kadınlar için ana olamamak, bazıları için de ana olmak saadetini geçen hiçbir şey yoktur.

insan sürülebilir; hatta imha edilebilir; fakat fikir öyle değil. fikir kafadan kafaya, devirden devire atlar geçer ve kendini gösterir. abdülhamit, mithat paşa'nın katli ile fikir denilen kuvvete ağır bir darbe vurmuş; inkılap, fikir ve söz hürriyetini doğurmuştu. zavallı haminne: "sizin meşrutiyet dediğiniz şeyi bize mithat paşa verdi, verdi amma kafası ile ödedi." diyordu.

bir köşe başında bir adamın nutkunu dünkü gibi hatırlarım. diyordu ki: "çok sevdiğim bir karım, beş çocuğum var. nasıl onları vaktiyle efendimize fedaya hazır idiysem, bugün de bu mukaddes maksada fedaya hazır olduğuma yemin ederim." sadece kendisi değil; fakat çocuklarını fedaya hazır olmasının sebebini bir türlü anlayamadım.

idealizm kadar, maddi bakımdan olduğu kadar manevi bakımdan da insanı daimi bir yalnızlığa sürükleyen şey yoktur. bazen bu yalnızlıktan da çok öteye gider; hatta insanın değil sükun ve tabii hayatına, hatta yaşamasına bile mani olabilir.

yıllar yılıdır, değil kırk, yüzleri ve binleri aşan insan hayatına siyasi sebeplerden dolayı son vermek, bu garip dünyanın hemen hemen tabii olayları arasına girmiştir.

"zulme dayanan herhangi bir idare iflasa mahkumdur."

kürt çocukları, doğru sözlü, beklenilmeyen derecede insana bağlanan ve belli etmemelerine rağmen çok şefkatli idiler; fakat onları idare edebilmek için mutlaka adalete ve hakka bağlı, aynı zamanda çok kuvvetli bir irade lazımdı.

inanıyorum ki ne kadar ileri olursa olsun insaniyet aile yuvasının ve ananın yerini tutabilecek bir şey bulamamıştır.