#otorite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#otorite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.03.2021

dogma

tom robbins

kilisenin nefret ettiğim yanı, toplumun nefret ettiğim yanıydı. yani otoriter kişiler. iktidar manyakları. katı dogmacılar. o her şeyi yönetmek isteyen, açgözlü, sevgi ve cinsellik açısından zayıf salaklar. bizler yaşamakla meşgulken -tat almakla, denemekle, kucaklaşmakla, öpüşmekle, hata yapmakla, büyümekle meşgulken- onlar dizginleri ele geçirmekle meşgul. acı dokunaçları kısa zamanda her şeyi sarıyor: hükümetlerimizi, ekonomilerimizi, okullarımızı, yayınlarımızı, sanatımızı ve dini kurumlarımızı. iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, kanunların ve diğer sağlıksız soyutlamaların müptelası olan ve yönetmek, önderlik etmek, sansürlemek, emretmek, ödüllendirmek, cezalandırmak arzusu taşıyan insanlar. bu insanlar, kertenkele bokları gibi, sevmeyi bilmeyen, ölümden ve dolayısıyla yaşamdan ödleri kopan insanlar. kaotik olan, kanun tanımayan, serbest hareket eden ve değişen her şeyden korkuyorlar. doğadan korkuyorlar, hayatı reddediyorlar ve böyle yaptıkları için de tanrı'yı reddediyorlar. onlar devlet başkanı, vali, belediye başkanı, general, polis ve yönetim kurulu başkanı. kurnaz kardinaller, şişman piskoposlar ve mastürbasyon yapan, yaşlı, gıcık monsenyörler. gezegeni sarmış en korkak ve en korkutucu memeliler; sevgisiz, anal saplantılı, iktidar manyağı otoriter insanlar. akıllı, güzel ve özgür olan her şeyi mahvediyorlar.

15.08.2020

scum

valerie solanas

insanların çoğunluğu, özellikle de eğitimli olanlar, kendi değerlendirmelerine güven duymayıp otorite karşısında alçak gönüllü ve saygılıdır.

takdir etme, "münevver"in başlıca meşgalesidir. edilgen, kifayetsiz, hayal gücü ve zekâ yoksunu olduğundan bununla idare etmek zorundadır. kendi meşgalesini yaratmaktan, kendisine küçük bir dünya yaratmaktan, çevresini en ufak bir biçimde etkilemekten acizdir çünkü. o yüzden kendisine ne verilse kabul etmek zorundadır. yaratmaktan ya da bağlanmaktan aciz olduğu için seyreder. kültürü özümsemek, haz vermeyen bir dünyada çaresizce ve korku içinde haz almaya çalışmaktır; steril, akılsız bir varoluşun dehşetinden kaçmaya çalışmak.

kültür, kifayetsizlerin egosuna bir parmak bal, edilgen seyirlerini makulleştirecek bir araç sağlar. "ince" işleri takdir edebildikleri için gururlanırlar, gübreye bakıp mücevher sandıkları için (beğendikleri için beğenilmek isterler). herhangi bir şeyi değiştirmeye güçlerinin yeteceğine inançları olmadığı için statükoya yaslanırlar. gübrede güzellik görmek zorundadırlar; çünkü görebildikleri kadarıyla, ellerine gübreden fazlası geçmeyecektir.

"sanat" ve "kültür"ün yüceltilmesi, birçok kadını daha önemli ve verimli faaliyetlerden ve etkin kabiliyetler geliştirmekten uzaklaştarıp sıkıcı, edilgen faaliyetlere yöneltmenin yanı sıra sağduyumuzu, şu ya da bu gübrenin derin güzelliği üzerine sonu gelmez, övüngen hesaplamalarla sürekli işgal eder. bu, "sanatçı"nın üstün duygular, algılar, içgörüler, değerlendirmeler sahibi birisi olarak kurgulanmasına yol açar; o yüzden güvensiz kadınların kendi duyguları, algıları, içgörü ve değerlendirmelerine olan inançlarını ayaklar altına alır.

çok sınırlı duyguya sahip olan ve buna bağlı olarak algıları, içgörüleri ve değerlendirmeleri de sınırlı olan kadın, "sanatçı"nın kendisine rehberlik etmesine ve hayatın ne olduğunu anlatmasına ihtiyaç duyar.

ama tamamen cinsel odaklı olan "sanatçı", kendi fiziksel duyumsamaları dışında herhangi bir şeyle bağlantı kuramadığı ve hayatın anlamsızlığı ve saçmalığı dışında herhangi bir görüye sahip olmadığı için sanatçı da olamaz. kendisi hayatın acizi olan birisi bize hayatın ne olduğunu nasıl anlatabilir ki?

cinsellik herhangi bir ilişkinin parçası olmayıp tam aksine insanı yalnız kılan bir tecrübedir, yaratıcı değildir ve büyük bir zaman kaybıdır. cinsellik kafasızların sığınağıdır ve kadın ne kadar akılsızsa, yani "kültür"e ne kadar saplanıp kalmışsa o kadar tatlıdır, o kadar cinseldir. toplumumuzdaki en tatlı kadınlar kudurmuş seks manyaklarıdır. ama tabii, korkunç, korkunç derecede tatlı olduklarından düzüşme düzeyine inmezler. onun yerine aşk yaparlar. bedenleri aracılığıyla iletişir, duyumsal ilişkiler kurarlar.

diğer yandan, kültüre en az dalmış olan kadınlar, en az tatlı olanlar, düzüşmeyi düzüşmeye indirgeyen o sade ve yüce ruhlar; banliyölerin, ipoteklerin, yer fırçalarının ve bebek bokunun yetişkin dünyası için fazla çocuksu; çocuklara ve kocalara bakmak için fazla bencil; başkalarının kendileriyle ilgili düşüncelerini hiç takmayacak kadar gayri medeni; babaya, "yüceler"e ya da eskilerin derin aklına saygı duymayacak kadar küstah; yalnızca kendi düşük hayvani güdülerine güvenen; kültürü civcivlerle bir tutan; tek yönelimi duygusal heyecan bulmak olan; mide bulandırıcı, tatsız, üzücü sahnelere karnı tok; kendilerini rahatsız edenlere bir tokat aşkeden nefret dolu, vahşi kaltaklar; kısaca kültürümüzün standartlanna göre scum olan bu dişiler ağır ve görece daha akılcı ve aseksüalitenin eteklerindedir.

tatlılık, terbiye, vakar, güvensizlik ve kendi içine gömülmenin yoğunluk ve zekâya yol açması zordur. sadece kendine güvenen, mağrur, dışa dönük, gururlu ve sağlam kafalı dişiler yoğun, akıllı ve edepsiz bir konuşma yapabilir.

intizam, tatlılık, özen, kamunun fikri, ahlak, götlere saygının elini kolunu bağlamadığı, her zaman cesur, pislik ve düşmüş olan scum her yola gelir. bütün gösteriyi görmüştür -her bir parçasını- düzüşme sahnesini, emme sahnesini, zürefa sahnesini -hepsini, bu sahilin tamamını gezmiştir, her limanda, her iskelede bulunmuştur- çük limanı, kuku limanı..

anti-sekse varmadan önce epeyce seks yapması gerekir insanın ve scum bütün bu yollardan geçmiştir ve artık yeni bir gösteri için hazırdır, limandan yavaşça çıkıp harekete geçme hazırlıkları yapmaktadır. ama scum sabırsızdır, gelecek nesillerin mamur olacağı fikriyle teselli bulmaz. scum kendisi için de bir parça heyecanlı hayat ister.

eğer kadınların büyük bir çoğunluğu bugün scum olsaydı, emek gücü içinden çekilebilir ve böylece bütün ulusu felç ederek birkaç hafta içinde ülkenin denetimini tamamen ellerine geçirebilirdi.

bunun dışında, tek bir tanesi bile ekonomiyi ve başka her şeyi dağıtmaya yetecek ek önlemler şunlardır: kadınların kendilerini para sistemi dışında tanımlamaları, satın almamaları ve sadece yağmalamaları, istemedikleri yasalara uymayı reddetmeleri.

polis gücü. ulusal muhafızlar, ordu, donanma ve bahriye bir araya gelse bile nüfusun yarıdan fazlasını kapsayan bir isyanla baş edemez, özellikle de bu muhtaç oldukları insanların isyanı olunca.

eğer bütün kadınlar erkekleri terk edip onlarla herhangi bir biçimde ilgilenmeyi reddederse hükümet ve ulusal ekonomi tamamen çökecektir.

o yüzden de çelişki kadınlarla erkekler arasında değildir; -scum'la, yani egemen, emniyetli, kendine güveni tam, berbat, vahşi, bencil, bağımsız, gururlu, heyecan peşinde, bildiğini okuyan, küstah ve kendisini, evreni yönetmeye layık gören, bu toplumun sınırlarına kadar özgürce gitmiş ve onun sunabildiklerinin ötesinde bir şey aramaya hazır olan kadınlarla tatlı, edilgen, kabul eden, yetiştirilmiş, terbiyeli, vakur, bağımlı, korkutulmuş, akılsız, güvensiz, onay arayan, babasının kızları arasındadır. ki bunlar bilmedikleri şeyle baş edemez, sırf tanıdık diye lağımda kulaç atmaya hazır ve orangutanlarla takılmaya razıdır; yalnızca koca babanın yanında kendilerini güvende hissederler, onları yönlendirecek güçlü kocaman bir adam olsun, içleri rahat eder. kendilerini onunla çok rahat hissederler ve başka bir hayat tanımazlar. zihinlerini, düşünce ve bakışlarını eril düzeye indirmişlerdir. sağduyu, hayal gücü ve zekâ yoksunudurlar. güneşin altında, daha doğrusu bataklıkta, rahatlatıcı, ego şişirici ve damızlık olarak işlev görürler. 

ama scum, milyonlarca götün yıkanmış beyinlerinin kendine gelmesini bekleyemeyecek kadar sabırsızdır. harika kadınlar neden sıkıcı erkeklerin hızına ayak uydurmak zorunda? şahane ve salak olanların kaderi neden iç içe geçmiş olsun ki?

bir avuç scum, sistemi, sistemli bir biçimde becererek, mülke seçici bir biçimde zarar vererek ve cinayet aracılığıyla bir yıl içinde ülkeyi eline geçirebilir.

scum kıçlarından dürtünce hale yola girerler.

bu toplumda hayat, en iyi halinde bile can sıkıntısından ibaret olduğundan ve toplumun hiçbir tarafı kadınlara uygun olmadığından; uygar kafalı, sorumlu, heyecan arayan kadınlara; hükümeti yıkmak, para sistemini bertaraf etmek, her alanda otomasyonu kurumlaştırmak ve erkek cinsini yok etmekten başka çare kalmıyor.

30.01.2019

üstat

marcus tullius cicero

tartışırken iddiaya güç kazandırmak için otoriter davranışa ağırlık verilmemelidir. çünkü öğretmek iddiasında olanların otoriter davranışları, öğrenmek isteyenlerin öğrenmelerini engelleyen bir ortam yaratır. öğrenmek isteyenlerin bu duruma düşürülmesi, onları kendi yargılarını kullanmaktan alıkoyar ve üstat olarak karşılarında bulunan kişinin her sözünü sorunu çözümleyici bir yargı olarak kabul ederler. doğruyu söylemek gerekirse, tartışma sırasında bir savın gerekçesi sorulduğunda "üstadımız böyle dedi." şeklinde yanıt verdikleri söylenen pisagorcuların yöntemlerini kabule taraftar değilim. yargısı önceden verilmiş bir düşünce demek, aklın desteğinden yoksun bir otorite kurmak demektir.

22.01.2019

milgram deneyi

david b. resnik

pek çok sosyal bilimci, geçerli ve yararlı sonuçlar almak için çoğu zaman kontrollü deneyler yapmanın gerekli olduğu konusunda hemfikirdirler. pek bilinmeyen bir aldatma olayında, bir harvard psikoloğu olan stanley milgram, otoriteye boyun eğmeyi test etmek için bir deney yaptı. deneyde iki özne vardı: "öğretmen" ve "öğrenci". öğretmene, deneyin amacının eğitimde verilen cezaların etkisini test etmek olduğu söylenmişti. öğrenciye öğrenmesi gereken bilgiler sunuldu ve her yanlış cevap verişinde kendisine elektrik şoku verilerek cezalandırıldı. öğretmenler bir düğmeye basarak şok veriyorlar, öğrenciler ise şok verildiğinde acı veya rahatsızlık belirtisi gösteriyorlardı. yanlış cevapların artmasıyla şok oranı da tehlikeli bir düzeye varıncaya kadar artırılıyordu. araştırmacılar öğretmenlere şok vermelerini emrediyorlar, öğretmenlerin çoğu da belli bir noktaya kadar bu emre itaat ediyordu. öğretmenlere şok verdikleri söylendiyse de aslında şok vermiyorlardı. deneyin esas amacı, öğretmenlerin araştırmacılara, yani otoriteye itaat edip etmeyeceklerini saptamaktı. deneyden sonra öğretmenler iyice sorgulandığında, öğretmenlerin psikolojik zarar gördüğü ve bu deneyden rahatsız oldukları ortaya çıktı; çünkü deney gerçek olsaydı birilerine zarar vermiş olacaklarını fark etmişlerdi. öğretmenlerin çoğu ahlaki karakterlerinin ve vicdanlarının bu yönünü öğrenmek istemediler. eğer öğretmenler aldatılmasaydı, bu deney zarar görmüş olacaktı; çünkü bu durumda dramatizasyondan çekinmeyeceklerdi ve böylece otoriteye itaatleri test edilemeyecekti.

19.07.2018

türkiye'nin realitesi

mehmed uzun

biz demokrasi geleneğinden uzak, anti demokratik, düşünce ve duygu fukarası, bireyin hak ve özgürlüklerinden söz bile etmeyen, vatandaşı itaat etmesi gereken bir "unsur" olarak gören, ilişkilerini güç erkine göre ayarlayan, ceberrut, yıkıcı ve yok edici bir anlayışın egemen olduğu bir zaman ve mekana aitiz. bölgemiz bir bütün olarak bugün belki de dünyanın en tutucu bölgesi. bölgemiz dünyanın gidişatına karşı direniyor; gelişmemek, uygar ve demokratik bir refah toplumu yaratmamak için, eksiksiz, her türlü çabayı gösteriyor. bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan yeni yüzyıldaki dünyamızda, çin ile birlikte, bölgemiz bugün akhilleus'un topuğu. eğer uygar dünyaya ait bir ok, mızrak, kılıç o topuğa ulaşırsa, dünyadaki demokratikleşme, uygarlaşma süreci muazzam bir ivme kazanacaktır.

kürtlere, kürtçeye ve durumları kürtlerden de daha kötü olan mezopotamya'nın öteki kadim toplulukları asurilere, süryanilere, ermenilere, yahudilere, keldanilere, nasturilere, yezidilere, alevilere biçilmiş bir yaşam tarzı var. benim 7 yaşında yediğim tokata benzer biçimde tarihin tokadını yemiş bu topluluklar yok edilmeye mahkum edilmiş durumda. demokrasiden, insan haklarından, vicdan ve eşitlik duygusundan zerre kadar nasibini almamış ve "hak, hukuk, adalet tanımayan cahil ve kibirli askeri diktatörler, dini muhafazakârlığı en uç noktalara kadar götürmüş pervasız dini liderler ve sürekli uygarlıktan, mutlu gelecekten, adaletten söz eden, vatandaşlarına karşı duygusuz, her şeyi teknik, ekonomik gelişmeden ibaret gören pişkin sivil politikacıların yönettiği" bir bölgede tüm bu topluluklara söylenen şu: kaderine razı ol.

tasallutçu otoriter ideolojinin yok etmek istediği diller, sözcükler, anlatılar, şehirler.. uygarlıkların kaynağı olmuş, insanlık için çok şey ifade etmiş, varlıklarıyla bize kim olduğumuzu öğretmiş, şaşmaz insani değerler ve erdemler konusunda hep rehberimiz olmuş, tecrübeleriyle ruhumuzu zenginleştirmiş, bugün neredeyse yok olmakla karşı karşıya bir kültür mirası. bölgemizdeki bu kültür mirasının cahil diktatörler, et kafalı palabıyık generaller ve ruhunda tüm insani değerleri katletmiş sivil siyasetçiler tarafından yok edilmek istenmesi ne kadar acı!

diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler, bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığına karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.

türkiye tek kültürlü değil, çokkültürlü bir ülkedir. resmi söylemin aksine, türkiye'nin realitesi budur. çokkültürlü bir ülkede "tek ulus, tek kültür" düşüncesinin resmi düşünce haline gelmesi ve bunda ısrar edilmesi her şeyden önce ülkeyi çok zayıflatır, dinamizmini keser, sağırlar diyaloğunun hakim olduğu bir çöl haline getirir, vatandaşları huzursuz, sıkıntılı, durmadan terleyen savcı-sanık haline getirir. kültürler arası ilişkiyi keser, kültürleri birbirinden ve dünyadan izole eder, onları fakirleştirir, basitleştirir, önyargılar yaratır, kültürler arasına nifak tohumları eker, çelişkiler çıkarır, kuşkular yaratır, gerilimi durmadan artırarak insanları birbirinden alabildiğine uzaklaştırır. kültür, bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir.

11.04.2015

otorite

orhan pamuk

eğer doğaya karşı savaş veriliyorsa; yani kuyu, köprü gibi işler varsa bir otorite gerekiyor. demokrasiyle olacak iş değil onlar. bir babaya, bir ustaya ihtiyaç var bu gibi konularda.

asıl önemli olan babaların, kendilerinde her şeyi yapma hakkı görmesi. çünkü devletten, cemaatten, toplumdan, aileden, dernekten, örgütten, kısacası her şeyden onlar sorumludurlar. ve bunların hepsi de bireyden önemli olduğundan; baba asar, keser ve herkes de susar.

bizim içimizde de vardır biraz otoriter baba isteği. sorunları kolaylaştıran, düşünme işini üzerimizden alan, ben yaptım siz bana güvenin diye inanmak isteyeceğimiz bir baba arayışı bizimki gibi toplumlarda vardır. yalnız bizde değil amerika'da bile var.

batı toplumları, isyan eden bireye daha bir hak verip onu onaylıyor. geleneksel toplumlar ise itaat edene ya da cezalandıran babaya hak veriyor.

otoriterliği değiştirecek şey, en sonunda bunun faydalı olmadığını görmemiz olacak. gelişmiş teknoloji, insan yaratıcılığı, insan zekasına daha fazla ihtiyaç duyduğumuz zaman otoriterlik para etmeyecek. köprü yaparken, kuyu kazarken, yol yaparken, belki herkesin fikri ayrıyken biri otoriterlikle toplumu bir araya getirip bir şeyler yapabiliyor. ama bilgisayar keşfi yaparken, ince bir işi geliştirmeye çalışırken otoriterlik değil; tam tersine özgürlük, yaratıcılık ve düşünce özgürlüğü gerekiyor.

bizler de bu çizginin kenarındayız. asya toplumlarının zemini bu ama maşallah kimsenin özgürlük talep ettiği falan yok. herkes büyüme derdinde. otoriter bir büyüme olsun da özgürlük ikincil, üçüncül değer olabilir deniyor. asya'da büyüme oluyor ama özgürlükler gelmiyor. seçmen de ne yazık ki buna destek veriyor. o zaman işimiz daha da zorlaşıyor.

via turhan günay / eray ak

7.06.2012

türkiye'de totalitarizm

yakup coşar

toplumsal muhalefetin tümüyle susturulmuş ve denetim altına alınmış olması, totaliter rejimlerin asli bir özelliğidir. totaliter rejimlerde farklı eğilimlerin, azınlık haklarının sözü edilemez. hedeflenen, yüce bir davanın peşinde kaynaşmış bir kitledir. çeşitlilik, çoğulculuk yasa dışıdır.

türkiye'nin siyasal sistemi, demokratik bir hukuk devletinde aranması gereken özelliklerden birçoğuna sahip değildir: tanımlanan anlamda bir ifade ve örgütlenme özgürlüğü yoktur, mahkemelerin bağımsızlığı söz konusu değildir, kişinin bedeni ve psikolojik bütünlüğünün dokunulmazlığı ilkesi günlük olarak ihlal edilmekte, farklılık ilkesi -azınlıkların tanınması ve haklarının güvenceye alınması- kabul edilmemektedir.

türkiye cumhuriyeti devleti kendine güvenen, gelişmeye açık bir yapıda değildir. 

"türkiye cumhuriyeti devleti, bu ülkedeki en huzursuz ve güvensiz mercidir. kendisine huzur ve güven sağlama ihtiyacındadır; ancak bu yolda şimdiye kadar yaptığı her şey toplumun huzurunu bozmak ve güvenini sarsmaktan başka bir işe yaramamıştır. devlet zaten toplumundan sürekli kuşkulanan, içten içe korkan, sopasını hep hazır bulunduran bir devletti. artık hep sopasıyla geziyor. bu herhalde mevcut yapıların tükenişi/çürümesi temelinde bir çaresizliğin ve dolayısıyla paradoksal biçimde iktidarsızlığın göstergesidir." (murat paker)

bu güvensizliğinden dolayı türkiye devleti hırçındır. duvara yazı yazan 15 yaşındaki çocuğu bile "devlete karşı suç işleyenler" kategorisine koyabilmekte ve atılan her adımı kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayabilmektedir.

ancak bütün bu totaliter tezahürlere rağmen türkiye cumhuriyeti kendisini anayasal bir devlet olarak sunmakta, hükümet yasa ve anayasa dışı birçok eyleme rağmen, meşruiyetini bu anayasallığa, seçimlere dayandırmaktadır.

öte yandan totaliter sistemlerin asli özelliklerinden biri olan halkın üzerinde mutlak egemenlik, her şeye rağmen sağlanamamıştır. resmi ideoloji ile özdeşleşmeyi reddeden, çağrı yapılabilecek, başvurulabilecek geniş bir kesim bulunmakta ve bu kesim kendisini farklı biçimlerde ifade etmektedir. resmi ideolojinin organı gibi yayın yapan gazetelerin bazı köşelerinde bile bu ideolojiye açık biçimde karşı olan yazılar yayımlanabilmesini, gazetelerin satış kaygılarından çok, farklı duyarlılıklara sahip gözardı edilemeyecek bir kamuoyunun varlığının ifadesi olarak değerlendirmek gerekir.

sonuç olarak, içinde totalitarizmin ögelerini barındırsa da türkiye'deki sistemin, açık askeri diktatörlük dönemleri bir yana bırakılırsa, sivil itaatsizliği tümüyle olanaksız kılacak ölçüde totaliter olmadığını -belki de olamadığını demek daha doğru- söylemek gerekmektedir.

7.10.2010

iktidar sorunu

georges bataille

xx. yüzyıl fransız felsefesi iki ana kola ayrılır. bir tarafta marksizmle beslenen hegel felsefesi izleyicileri (fenomenoloji ile birlikte) olan sartre, merleau-ponty, althusser çizgisi, diğer tarafta nietzsche'nin izleyicileri bataille, foucault, deleuze, guattari çizgisi. bu iki çizgiyi birbirinden ayıran en önemli olgu otorite (iktidar) sorunudur.

hegel izleyicileri insanı, sistemin otoritesine teslim etmiş ve marksist çizgide araçlaştırmıştır. nietzsche izleyicileri ise sistemi reddetmiş, insanın kendi varlığını her otoriteden bağımsız olarak gerçekleştireceğini ileri sürmüşlerdir. (bu arada psikanalizin ve lacan'ın yasasının da insanı sisteme bağımlı kıldığını belirtelim.) foucault'nun tüm yapıtları, insanı iktidar ilişkilerinden kurtarma çabasıdır.

18.02.2008

boyun eğdirme

paulo freire

her boyun eğdirme edimi bir boyun eğdiren ve boyun eğdirilen birini ya da şeyi gerektirir. boyun eğdiren boyun eğenlere hedeflerini dayatır ve onları kendi malı ilan eder. boyun eğenleri kendi çizdiği sınırlara göre yeniden biçimlendirir, onlar da bu biçimi içselleştirir ve "içinde bir başkasını barındıran" ikili varlıklar haline gelirler. boyun eğdirme edimi, insanları şeyler konumuna indirgediği için ölümseverdir.

boyun eğdirme arzusu -daha doğrusu zorunluluğu- her an hazır ve nazırdır.  bu yüzden, ezenler insanların dünyayı düşünebilme niteliğini yok etmeye çalışırlar. ezenler bu yıkımı tamamen başaramadıkları için dünyayı gizemlileştirmek zorundadırlar. ezilenlerin ve boyun eğdirilmişlerin düşüncesine, yabancılaşmalarını ve edilginliklerini artıracak bir aldatmaca dünyası sunabilmek için ezenler, dünyanın bir problem olarak ifade edilmesini önleyen ve onun yerine dünyayı sabit bir varlık -insanların salt birer seyircisi olarak uyum sağlamak zorunda oldukları verili bir şey- olarak gösteren yöntemler geliştirirler.

ezenler halkla, boyun eğdirerek edilgen kalmalarını sağlamak için yüz yüze gelmek zorundadır. ancak bu yüzleşme, halkla iç içe olmak değildir, gerçek iletişim de gerektirmez. bu yaklaşıma ezenlerin ezilenlere statükonun korunması için elzem olan mit yatırımını yapması eşlik eder: ezme/ezilme düzeninin bir "özgür toplum" olduğu miti bunun örneğidir; herkesin istediği yerde çalışmakta serbest olduğu, yani patronlarından hoşlanmıyorlarsa oradan ayrılıp başka bir iş arayabilecekleri miti; bu düzenin insan haklarına saygı gösterdiği ve bu nedenle de saygıya değer olduğu miti; her çalışkan kişinin girişimci olabileceği miti, daha kötüsü, sokak satıcısının da büyük bir fabrikanın sahibi gibi bir işadamı olduğu miti; genel eğitim hakkı miti, ilkokula başlayan brezilyalı çocukların pek azının üniversiteye ulaşabildiği bir dönemde hem de, "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" sorusu hala aramızda yaygınken insanların eşitliği miti; "maddeci barbarlığa" karşı "hristiyan batı uygarlığı"nın savunucusu olarak ezen sınıfların kahramanlığı miti; seçkinlerin iyilik ve cömertliği miti; "görev idrakı içindeki" egemen seçkinlerin halkın gelişimine katkıda bulundukları, dolayısıyla halkın da minnetini seçkinlerin sözlerini kabul ederek ve onların safında yer alarak göstermesi gerektiği miti; isyanın tanrı'ya karşı işlenmiş bir günah olduğu miti; özel mülkiyetin kişisel insani gelişme için temel olduğu şeklindeki mit -böyle olduğu sürece tek gerçek insani varlıklar ezenler olur-; ezenlerin çalışkanlığı, ezilenlerin tembellik ve hilekarlığı miti ve nihayet, ezilenlerin doğal zayıflığı ve ezenlerin üstünlüğü miti.

bu mitlerin içselleştirilmesi, ezilenlerin boyun eğmesi için temel koşuldur ve ezilenlere, gayet iyi düzenlenmiş propaganda ve sloganlarla, kitle iletişim araçları kullanılarak sunulurlar; sanki böylesi bir yabancılaşma gerçek bir iletişim sağlarmış gibi.

eski roma'da egemen seçkinler, halkı "yumuşatmak" ve kendi huzurlarını sağlamak için onlara "ekmek ve sirk gösterileri" verme gereğinden söz ederlerdi. günümüzün egemen seçkinlerinin de, tıpkı herhangi bir çağın seçkinleri gibi diğerlerine, ekmek ve oyunlarla ya da onlar bile olmaksızın boyun eğdirmeye ihtiyacı vardır. boyun eğdirmenin içeriği ve yöntemleri tarihsel olarak değişiyor; değişmeyen ise -en azından egemen seçkinler varlığını sürdürdükçe- ölümsever bir tutku olan ezmedir.