yann martel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yann martel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.04.2018

din

soti triantafyllou: dinlerin hepsi de aynı: gerçek ve katıksız yalanlar!

maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

william blake: hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

anthony storr: dünyada pek çok insan, hiçbir kanıta dayanmayan ve eleştirel olarak incelemeye açık olmayan inanç sistemlerine sahiptir.

samuel p. huntington: etnisiteden daha fazla olarak din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayrım yapıyor.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir ve ne olursa olsun gelecektir.

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

bryan s. turner / georg stauth: din, vahim bir şekilde hasta olanlara yatıştırıcı gelebilir; ama aynı zamanda yanlış bir şekilde uygulandığında sağlıklı bedenleri tahrip eder.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

harper lee: dünyada bazı adamlar vardır. öteki dünyayla çok meşgul oldukları için bu dünyada yaşamayı asla öğrenemezler ve sokağın karşısına bakıp bunun sonuçlarını görebilirsin.

25.03.2018

ateizm

emmett f. fields: ateistin kutsal kitabı, "düşün" kelimesinden başka bir sözcük içermez.

francis bacon: ateizm insanları mantığa, felsefeye, doğal dindarlığa, kurallara, saygınlığa yönlendirerek yaygın bir ahlaki değer oluşturur. fakat batıl inanışlar tüm bunları devre dışı bırakarak insanların zihnine mutlak monarşinin tohumlarını eker.

yann martel: asıl hoşlanmadıklarım ateistler değil, agnostiklerdir. kuşku bir süre için iyidir. hepimiz gethsemane bahçesi'nden geçmeliyiz. isa kuşku duymuşsa eğer biz de duymalıyız. isa dualar ederek acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken "tanrım, tanrım, beni neden terk ettin?" diye yakardıysa eğer bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek, hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.

samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.

christopher hitchens: teist karşıtı olacak kadar bile ateist değilim; sadece tüm dinlerin aynı yalanın farklı versiyonları olduğunu, tapınakların ve dini inançların zarara yol açtığını düşünüyorum. tüm hikayenin uğursuz bir peri masalı olduğunu, inançlıların inandıkları şeyler gerçekten doğru olsaydı hayatın berbat olacağını düşünmek beni rahatlatıyor. hayatını beşikten mezara dek kutsal batıl inançlarla, sürekli takip edilerek ve gözetlenerek yaşamayı dileyen insanlar da olabilir. fakat ben bundan daha korkunç ve gülünç bir şey düşünemiyorum.

luis bunuel: tanrı'ya şükürler olsun ki, hala ateistim.

7.03.2018

sanat

hans habe: ağaç, meyvesinden tanınır.

günter grass: sanat bir suçlamadır. bir dışavurum, bir tutkudur. sanat ak kağıtlar üzerinde dağılıp dökülen kara kalemdir.

romain gary: gerçek sanatçıları bilirsiniz: asla kendilerinden hoşnut değildirler.

descartes: çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

walter benjamin: kitleler kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden dikkatini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

sadık hidayet: herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar; acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır; yani boş bir zihin.

yann martel: sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

maksim gorki: eğer ciddi bir şey yapacak gücünüz varsa ucuz şeylere alışmayın. daha çok çalışın, okuyun ve insanları gözleyin, sinirlenin. ve sonra sanatçı olmaya karar verirseniz gücünüzü sakınmayın!

5.08.2017

din

yann martel: din karanlığın ta kendisidir.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

catherine clement: düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.

leyla erbil: yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

ece temelkuran: tanrı'nın orta doğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.

şerif mardin: insan, dinsel fikirlerinin kendi iç hayatının bir projeksiyonu olduğunu anladığı anda, artık kendi tabiatının dışında bir miyar aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye çalışacaktır.

joyce carol oates: eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?

oscar lewis: dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.

susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.

erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.

31.12.2014

uzun lafın kısası

alain: hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.

tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.

ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.

boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.

yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.

jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.

melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.

salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.

comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.

29.09.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: banka, burjuva ruhunun tapınağıdır.

harper lee: selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır; o zaman bile harcanan kurşuna değmezler.

cicero: hazinesini nereye gizlediğini unutan ihtiyar yoktur.

jeannette walls: eşyalardan vazgeçmek zorunda kaldığınızda, onlara hiç de ihtiyacınız olmadığını anlıyorsunuz.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

andre maurois: kadınlar doğal olarak yaşamları bir devinim olan, bu devinim içinde kendilerini de alıp götüren, kendilerine bir görev veren, çok şey isteyen erkeklere bağlanırlar.

melih cevdet anday: çoğu başyapıt bir arka odada doğmuştur.

alfred north whitehead: büyük hayalperestlerin düşleri asla gerçekleşmez. onlar her zaman daha fazlasını ister.

oscar wilde: ütopya içermeyen bir dünya haritasına bakmaya bile değmez.

pascal: insan doğal bir anlatım gördü mü hem şaşırır, hem sevinir; çünkü bir yazar görmeyi beklerken bir insan bulmuştur.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

1.07.2013

din

nietzsche: ahlak budur: "bilmeyeceksin!"

jean cocteau: insanlar mitlerin içine gizlenerek gerçeklerden kaçmaya çabalarken, bunu kendi yok oluşları pahasına yapıyorlar. uyuşturucu, alkol ve yalanlar. kendileri olmayı başaramayınca, kendilerini maskeler ardına gizliyorlar. yalanlar ve hatalar onlara biraz rahatlama fırsatı veriyor.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur. berrak bir zihne, az da olsa bilimsel bilgiye sahipseniz ve ayrıntılara dikkat eden biriyseniz dinin batıl inançtan başka bir şey olmadığını anlarsınız. tanrı yoktur. benim peygamberim mantıktır ve o bana, tıpkı bir saatin durduğu gibi öldüğümüzü söyler.

john william draper: yüce bir güç var olmasına rağmen, yüce bir varlık yoktur. görünmez ilkeler vardır; fakat kişisel özelliklere sahip bir tanrı yoktur. tüm vahiyler kesinlikle kurgu ürünüdür. insanların şans olarak nitelendirdiği şey, sadece bilinmeyen sebeplerin sonucudur. şans bile bazı kurallara tabidir. evren uçsuz bucaksız bir otomatik motordur. dünyaya yayılan yaşam gücünü eğitimsiz kişiler tanrı olarak adlandırır.

horace walpole: iyilik timsali bir bilge tanrı'nın bir cennet yarattığını ve sonsuza dek ona şükretmeleri için en erdemli varlıklarını seçeceğini varsaymaktan daha saçma ne olabilir? bu, cariyelerinin sonsuza dek doğum günü şarkıları söylediğini duymaktan keyif alacak bir kraldan başka hiç kimsenin aklına gelmeyeceğini düşündüğüm bir fikirdir.

3.11.2012

hayvanat bahçesi

yann martel


iyi niyetli ama yanlış bilgi sahibi insanlar, hayvanların vahşi doğada "özgür" oldukları için "mutlu" olduklarını düşünürler. bu insanların akıllarından genellikle büyük ve yırtıcı hayvanlar geçer; bir aslan ya da bir çita gibi. bu vahşi hayvanı, dindarca kısmetine boyun eğen avını midesine indirdikten sonra, yediklerini sindirmek için bozkırlarda dolaşırken ya da yeme işini iyice abarttığında, formunu korumak için koşarken hayal ederler. bu hayvanı, ailesiyle birlikte ağaçların dalları arasından gülümseyerek güneşin batışını izlediği sırada, evlatlarını gururla ve şefkatle denetlerken hayal ederler. vahşi hayvanın yaşamının basit, soylu ve anlamlı olduğunu hayal ederler. sonra o vahşi hayvan kötü ruhlu insanlar tarafından yakalanıp küçük hücrelere kapatılır. "mutluluğu" yıkılır. "özgürlük" için var gücüyle çırpınır ve kaçmak için elinden geleni yapmaya çalışır. çok uzun süre "özgürlükten" yoksun bırakılınca, hayvan kendi kendinin gölgesi haline gelir, ruhu zarar görür. bazı insanlar bunları hayal ederler.

işin aslı bu değildir.

vahşi doğadaki hayvanlar, korku oranının yüksek, yiyecek oranının ise düşük olduğu bir ortamda, affı olmayan bir toplumsal hiyerarşinin içinde gereksinim ve içtepi dolu bir yaşam sürerler; topraklarını sürekli olarak korumaları ve asalakları sonsuza dek ortadan kaldırmaları gerekir. böylesi bir bağlamda, özgürlüğün ne anlamı vardır? uygulamada, vahşi doğada yaşayan hayvanlar, ne zaman, ne mekan ne de kişisel ilişkiler açısından özgür sayılırlar. teoride -yani, fiziksel bir olasılık kadar basite indirgendiğinde- bir hayvan, türüne özgü tüm toplumsal gelenekleri ve sınırları görmezden gelerek başını alıp gidebilir. böylesi bir olayın, bizim türümüzden bir canlının, örneğin tüm olağan zorunluluklara -ailesine, arkadaşlarına, topluma karşı- sahip bir dükkan sahibinin başına gelmesi, her şeyi arkasında bırakıp cebinde yalnızca bozuk paralar ve üzerindeki giysilerle çekip gitmesi pek olası değildir. tüm canlı varlıkların en cesuru ve en akıllısı olan insan maceraya atılıp bir yerden öbürüne gitmezse eğer, herkese yabancı olan, hiç kimseye borçlu olmayan, çok daha tutucu bir yaradılışa sahip bir hayvan bunu neden yapsın?

evet, hayvanlar kesinlikle tutucudurlar; hatta gerici oldukları bile söylenebilir. en ufak bir değişiklik bile onları üzebilir. her şeyin günlerce, aylarca aynı kalmasını isterler. sürprizlerden hiç hoşlanmazlar. bunu uzamsal ilişkilerinden gözlemleyebilirsiniz. bir hayvan, gerek hayvanat bahçesindeki, gerekse vahşi doğadaki ortamında tıpkı satranç tahtasının üzerinde hareket eden taşlar gibi yaşar; anlamlıca. bir kertenkelenin ya da bir ayının ya da bir geyiğin bulunduğu yerle, bir satranç tahtasının üzerindeki atın yeri arasında rastlantı ya da "özgürlük" açısından hiçbir farklılık yoktur. her ikisi de bir biçim düzenine ve bir amaca bağlıdır. vahşi doğadaki hayvanlar, mevsimler boyunca aynı acil nedenlerden dolayı aynı biçim düzenine bağlı kalırlar. bir hayvanat bahçesinde yaşayan bir hayvan, alışılmış bir saatte her zamanki yerinde değilse, bunun bir anlamı vardır. bunun  nedeni, çevresinde meydana gelen ufacık bir değişikliğin yansıması olabilir. bakıcılardan birinin ortada bıraktığı halka şeklinde sarılmış bir hortum, ona bir tehdit unsuru gibi görünmüştür. hayvanı rahatsız eden bir su birikintisi vardır. bir merdiven gölge yapıyordur. ama bunun farklı bir anlamı da olabilir. en kötü olasılıkla, bir hayvanat bahçesi müdürünün en korktuğu olay: bir belirti, yaklaşmakta olan bir sıkıntı habercisi; gübresini kontrol et, bakıcıyı sorgula, veterinerle görüşmek için bir gerekçe. ve tüm bunlar, leylek genelde durduğu yerde değil diye!

ama bir an için, sorunun yalnızca bir yönünü izlemeye çalışalım.

bir eve girip kapıyı tekmeleyerek açtığınızı, içinde yaşayanları sokağa kovaladığınızı ve onlara, "gidin! özgürsünüz! artık kuşlar kadar özgürsünüz! gidin! gidin!" dediğinizi düşünün. sizce mutluluk çığlıkları atıp sevinçten dans mı edeceklerdir? bunu yapmayacaklardır. kuşlar özgür değildirler. evlerinden çıkarttığınız insanlar avaz avaz bağıracaklardır. "bizi ne hakla kovuyorsun? burası bizim evimiz. sahibi biziz. burada yıllardır yaşıyoruz. polisi arayacağız, seni aşağılık herif!"

"evimiz gibisi yok" demez miyiz? hayvanlar da kesinlikle bunu hissederler. belirli bir bölgeye aittirler. bu onların zeka anahtarlarıdır. yalnızca bildik bir bölge, onlara vahşi doğanın iki amansız zorunluluğunu yerine getirmeleri konusunda yardımcı olabilir: düşmanlardan kaçınma ve yiyecek-içecek sağlama. biyolojik bir ses düzenine sahip bir hayvanat bahçesi -kafes, çukur, kale hendeğiyle çevrili ada, çevresi çitle sarılı büyükbaş hayvan ağılı, kuş kafesi ya da akvaryum- insanların yaşadıkları topraklardan, yalnızca şekil ve yakınlık açısından farklı bir bölgedir. hiç kuşkusuz bu topraklar, doğada olduklarından çok daha küçük boyutlardadır. vahşi doğadaki topraklar beğeni değil, gereksinim açısından geniştir. bir hayvanat bahçesinde hayvanlar için, evlerimizde kendimiz için yaptığımızı yaparız: vahşi doğada yayılmış olan şeyleri küçük bir alan içinde toplarız. oysa bizler için bir zamanlar mağara şuradaydı, nehir burada, avlandığımız topraklar bir mil ötede, gözetleme yeri onun yanında, meyve ağaçları bir başka yerde -hepsi de aslanlar, yılanlar, karıncalar, sülükler ve zehirli sarmaşıklarla istila edilmiş halde- oysa bugün nehirlerin suyu elimizin altında, musluklardan akıyor ve uyuduğumuz yerin yanında yıkanabiliyoruz, yemeğimizi pişirdiğimiz yerin yanında yiyebiliyoruz ve tüm bunları temiz ve sıcak tutmak için çevrelerine koruyucu bir duvar örebiliyoruz. 

bir ev, temel gereksinimlerimizin gizlice ve güven içinde yerine getirilebildiği en ufak düzeye indirgenmiş bir ortamdır. bir hayvanat bahçesi ise, bir hayvan için aynı şeydir. gereksinim duyduğu her şeyi burada bulan -bir gözetleme, bir dinlenme, yeme ve içme, yıkanma, tımar yeri vs.- ve haftanın altı günü avlanması gerekmediğini fark eden hayvan, bahçedeki yerini tıpkı vahşi doğadaki yeni yerine sahip çıkacağı gibi benimseyecektir; onu keşfederek, belki de türüne özgü bir şekilde, onu idrarıyla işaretleyerek. bu taşınma ayini tamamlandıktan ve hayvan yerleştikten sonra, artık kendini ne sinirli bir kiracı ne de bir hükümlü gibi hissetmeyecektir; aksine kendini bir mal sahibi gibi görecek ve çitinin içinde tıpkı vahşi doğada davrandığı gibi davranarak bir saldırı karşısında onu kanının son damlasına kadar koruyacaktır. böylesi bir yaşam alanının sağladığı olanaklar, hayvanın vahşi doğadaki yaşamından ne daha iyi ne de daha kötüdür; hayvanın gereksinimlerini karşıladığı sürece, doğal ya da inşa edilmiş bir yaşam bölgesi, hiç tartışmasız, bir bağıştır; tıpkı leoparın benekleri gibi. hatta kimileri, düşünme yetileri olsaydı eğer, hayvanların yaşamak için hayvanat bahçesini seçeceklerini düşünebilirler; ne de olsa bir hayvanat bahçesiyle vahşi doğa arasındaki en büyük farklılık, birincisinde asalaklarla düşmanların eksikliği ve yiyeceğin bolluğudur. kendinizi düşünün. bedava oda servisi ve sınırsız sağlık hizmetleriyle, ritz oteline yerleştirilmeyi mi yeğlerdiniz; yoksa size bakan hiç kimse olmadan evsiz barksız yaşamayı mı? ama hayvanlar böylesi bir ayrımı gözetemezler. doğalarının sınırları içinde, ellerindekiyle yetinirler.

10.07.2012

pi'nin yaşamı

yann martel

din karanlığın ta kendisidir.

sağlıklı bir hayvandan daha tehlikeli olan tek şey, yaralı bir hayvandır.

sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.

bir şeyi anlamak için ona bir şeyler katmanız gerekir.

insanlar, sağlıklarına zarar gelmeden, hayvanların her türlü besini yiyebilecekleri türünde bir inanca sahiptirler. ama öyle değildir.

iyi bir hayvanat bahçesi, başarılı rastlantıların olduğu bir yerdir. hayvanların, idrarı ya da başka salgılarıyla bize, "uzak dur!", bizim de sınırlarımızla ona "olduğun yerde kal!" dediğimiz bir yer. bu diplomatik barış şartları altında, hayvanlar hallerinden hoşnuttur ve bizler de huzur içinde birbirimize bakabiliriz.

aslanlarla dolu bir çukura düşerseniz, aslanların sizi parçalamasının nedeni aç ya da kana susamış olmalarından değil, topraklarına izinsizce girmenizden kaynaklanır.

iradenin nasıl duvarlar ördüğünü görmek şaşırtıcıdır.

kişisel ruh, dünyanın ruhuna, tıpkı bir kuyunun taban suyu düzeyine değdiği gibi değer. evreni düşünce ve dilin üzerinde tutan şey, çekirdeğimizin içinde bulunan ve dışavurum için mücadele edenle aynıdır. sonsuzluğun içindeki son, sonun içindeki sonsuzluk. 

ilk mucize en derin olandır; ondan sonraki mucizeler ilkinin etkilerini taşır.

tanrıya doğru iki adım atarsan o sana doğru koşar.

müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

dışarıdaki kötülük, içimizdeki kötülüğün özgür bırakılmış halidir. iyiliğin başlıca savaş alanı, halka açık bir meydan değil, her birimizin yüreğindeki ufacık bir açıklıktır.

mantığın ne amacı var? yalnızca uygulanabilirlik mi; yiyecek, giysi ve barınak bulmak mı? neden mantık daha derin yanıtlar sağlayamıyor? neden sorumuzu, yanıtını bulabileceğimiz yerin ötesine fırlatamıyoruz? yakalanacak o kadar az sayıda balık varken, bu denli büyük bir ağ niye?

kendi hayatınız tehlikede olduğunda, korkunç ve bencil bir hayatta kalma açlığı yardımseverlik duygumuzu köreltir.

bir salgın hastalık olmayagörsün, hepimiz sokaklarda taş kırmak zorunda kalırız.

bir kazazedenin en büyük hatası çok fazla umup çok az şey yapmaktır. hayatta kalma, yakınında ve elinin altında olan şeylere dikkat etmekle başlar. boş ümitlerle dışarılara bakmak, yaşamı hayaller üzerine kurmaya benzer.

bir insan her şeye alışabilir, öldürmeye bile.

hayvanat bahçesinden kaçabilen hayvanlar, bilinenden bilinmeze doğru giderler ve hayvanların en nefret ettikleri şey bilinmezliktir. firar eden hayvanlar genellikle onlara güven duygusu veren, ilk bulundukları yere gizlenirler ve bir tek onlara güven veren o sınırı aşanlara karşı bir tehlike oluştururlar.

zaman yalnızca yürek atışlarımızı hızlandıran bir yanılsamadır.

bir ağaç, çok ama çok uzun zamandır denizde kaybolduğunuzda görebileceğiniz en güzel şeylerden biridir.

vedalaşmadan ayrılmak ne kadar da feci bir şeydir. hayatta her şeyi gerektiği gibi sonlandırmak çok önemlidir. ancak o zaman her şeyi bırakıp gidebilirsiniz. aksi halde, geriye söylemek isteyip de asla ağzınızdan dökülmeyen sözcükler kalır ve yüreğiniz pişmanlıkla dolar.

cehalet en kötü doktordur; dinlenmek ve uyumak en iyi hemşirelerdir.

anlamadığımız şey, hayvanların gözünde bizlerin garip ve yasaklı bir tür olduğumuz. onları korkutuyoruz. bizimle olabildiğince yüzleşmemeye çalışıyorlar. bazı uysal hayvanların korkularını bastırmaya çalışmak asırlar sürdü -buna evcilleştirmek deniyor- ama pek çoğu korkularının üstesinden gelemiyorlar ve gelebileceklerini de hiç sanmıyorum. vahşi hayvanlar bize saldırdıklarında, nedeni yalnızca ümitsizliktir. başka çıkar yolları olmadığını hissettiklerinde saldırırlar. son çare budur.

21.12.2011

hayvanat bahçesi

yann martel

sağlıklı bir hayvandan daha tehlikeli olan tek şey, yaralı bir hayvandır.

insanlar, sağlıklarına zarar gelmeden, hayvanların her türlü besini yiyebilecekleri türünde bir inanca sahiptirler. ama öyle değildir.

iyi bir hayvanat bahçesi, başarılı rastlantıların olduğu bir yerdir. hayvanların, idrarı ya da başka salgılarıyla bize, "uzak dur!", bizim de sınırlarımızla ona "olduğun yerde kal!" dediğimiz bir yer. bu diplomatik barış şartları altında, hayvanlar hallerinden hoşnuttur ve bizler de huzur içinde birbirimize bakabiliriz.

aslanlarla dolu bir çukura düşerseniz, aslanların sizi parçalamasının nedeni aç ya da kana susamış olmalarından değil, topraklarına izinsizce girmenizden kaynaklanır.

hayvanat bahçesinden kaçabilen hayvanlar, bilinenden bilinmeze doğru giderler ve hayvanların en nefret ettikleri şey bilinmezliktir. firar eden hayvanlar genellikle onlara güven duygusu veren, ilk bulundukları yere gizlenirler ve bir tek onlara güven veren o sınırı aşanlara karşı bir tehlike oluştururlar.

anlamadığımız şey, hayvanların gözünde bizlerin garip ve yasaklı bir tür olduğumuz. onları korkutuyoruz. bizimle olabildiğince yüzleşmemeye çalışıyorlar. bazı uysal hayvanların korkularını bastırmaya çalışmak asırlar sürdü -buna evcilleştirmek deniyor- ama pek çoğu korkularının üstesinden gelemiyorlar ve gelebileceklerini de hiç sanmıyorum. vahşi hayvanlar bize saldırdıklarında, nedeni yalnızca ümitsizliktir. başka çıkar yolları olmadığını hissettiklerinde saldırırlar. son çare budur.