31.5.09

uzun lafın kısası

elsa morante: dünya, evrensel bilincin tapınağıydı; siz onu bir hırsız yatağına dönüştürdünüz!

george sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

kemal tahir: insanı aramayan, insanı bilmeyen toplumlarda özenti ile alınan her yeni sosyal müessese, işleri biraz daha karıştırıp berbat etmekten başka bir şeye yaramaz.

irvin yalom: kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

jerome k. jerome: bir kediyi boş laflarla, bir köpeği kandırdığınız gibi kandıramazsınız.

marianne williamson: korkumuzdan kurtulduğumuzda, varlığımız, başkalarını da kendiliğinden özgürleştirir.

platon: oligarşilerde baştakilerden başka hemen herkes dilencidir.

nermi uygur: yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

sophokles: sadık bir dostu reddetmek, kendi kendimizi hayatın en aziz bildiğimiz bir parçasından yoksun bırakmaktır.

ayfer tunç: efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.

joel bakan: her şeyin ya da herkesin mülk edilebildiği, manipüle edilebildiği ve sömürülebildiği bir dünyada eninde sonunda her şey ve herkes mülk edilecek, manipüle edilecek ve sömürülecektir.

30.5.09

kandan kına yakılmaz

hasan hüseyin korkmazgil


mutlu günlerin dışında
ekmek kavgasının içinde doğdum
tutsak sabahlar yaşadım
masmavi özlemlere kandım
kavak yapraklarında sakız gibi güneşler
yitik bereketler arkasında çırçıplak
düşlerle savrulup gitti çalınmış çocukluğum
gezdim
sevdim
okudum

yıllar var ki şu ülkede
şöyle sıcak şöyle mutlu
şöyle yürek soğutan
tek bir haber değmedi kulağıma
tek bir olay yaşamadım
hep kan gölü hep gözyaşı hep kargış
sanki yunus yaşamamış bu topraklarda
hacıbektaş diye biri geçmemiş buralardan

bir ülke ki ölüm ucuz
yaşamak kan pahası
çekiverin kuyruğunu
'gitsin allahaşkına'

anlamayan böcek gibi ezildiğini
ne anlar dehşetinden ölümün
ne anlar bu rezil bataklıkta
güzelinden çirkininden bu konukluğun

ölüm ucuz olmamalı bu çağda
sayrılıksa yenilmeli
açlıksa kovulmalı dünyadan
savaşsa durdurulmalı
neyimiz var kardeşler şu kısa konuklukta
sevmekten ağlamaktan gülmekten başka

karanlığın en koyusu
öncesidir şafağın

yaşamak diyorum
ey güzel ellerini bulanık sularda dolaştıranlar
mutluluk arayanlar onursuz karanlıklarda
yaşamak diyorum
yaşamak
sevişir gibi

29.5.09

hilda

george orwell

hilda turp gibiydi. beni faka bastırmıştı. ağlasam mı gülsem mi, bilemiyordum. açık bıraktığım arka kapıya doğru yürüdüm. hilda sapasağlam, bahçedeki patikadan eve doğru geliyordu.

akşamın sönen ışıklarında bana yaklaşırken onu seyrettim. ne tuhaf, daha üç dakika önce, onun ölmüş olabileceği düşüncesiyle soğuk terler döküyordum. hayır, ölmüş mölmüş değildi, her zamanki haliyle işte karşımdaydı. sıska omuzları, endişeli yüzü, gaz faturaları ve okul taksitleriyle bizim emektar hilda işte. ve tabii yağmurluk kokusuyla, pazartesi sendromunu da unutmamak lazım -dönüp dolaşıp kafanı vurduğun duvar ya da ebedi hakikatler. hilda'nın keyfinin pek de yerinde olmadığı belliydi. bana, kafasında bir şeyler varken hep yaptığı gibi şöyle bir baktı, böyle bir bakış ancak küçük, sıska bir hayvanda, örneğin bir gelincikte filan olabilirdi. beni gördüğü için hiç de şaşırmışa benzemiyordu.

"demek geri döndün, öyle mi?" dedi.

geri döndüğüm açıkça ortada olduğu için, buna cevap vermedim. bu arada herhangi bir hoş geldin öpücüğü filan da yoktu.

"yemek yok." diye alelacele söze devam etti. işte hilda budur. eve adımınızı attığınız anda canınızı sıkacak bir şey söylemeyi başarır. "seni beklemiyordum. sadece ekmek-peynir var -ama peynir de olmayabilir."

onun arkasından içeri girdim, yağmurluk kokularına doğru ilerledik. oturma odasına gittik. kapıyı kapatıp ışıkları yaktım. söze ilk başlayanın ben olmasını istiyordum; çünkü o zaman ipler de insanın elinde oluyor.

"anlat bakalım." dedim, "bana bu lanet oyunu niye oynadın?"

çantasını radyonun üstüne bıraktı, sahiden şaşırmış gibi bir hali vardı.

"ne oyunu? ne diyorsun?"

"o verdiğin ilandan söz ediyorum."

"ne ilanı? neler söylüyorsun, george?"

"yani, şimdi beni, o ilanı senin vermediğine mi inandırmaya çalışıyorsun?"

"tabii ki ben vermedim. neden vereyim? ben hasta masta değildim ki. böyle bir şeyi niye yapayım?"

açıklamaya koyuldum; ama biraz erken davranmıştım. çünkü gerçek birden kafama dank etti. evet, baştan sona yanılmıştım. kayıp ilanının sadece son birkaç kelimesini duymuştum; oysa belli ki, orada bahsedilen bir başka hilda bowling'di. insan rehbere baksa, yüzlerce hilda bowling bulurdu. her zamanki o aptalca yanlışlıklardan biri olmuştu gene. hilda'da, ona yakıştırdığım o muhayyile ne gezerdi? bütün bu olanlarda dikkat ettiği tek nokta, onu ölü sandığım ve ona ne kadar düşkün olduğumu anladığım beş dakika olmuştu. ama bu da olup geçmişti işte. bu arada konuşurken beni gözlüyordu ve bakışlarından, yaklaşmakta olan fırtınayı sezinliyordum. sonra birden beni, üçüncü tekil şahıs dediğim bir ses tonuyla sorguya çekmeye başladı. yani tahmin edebileceğiniz gibi, kızgın ve azarlayıcı değil de, sakin ve anlayışlı bir ses tonuyla.

"demek bu kayıp ilanını birmingham'daki otelde duydun."

"evet, dün gece, ulusal yayında."

"peki birmingham'dan ne zaman ayrıldın?"

"bu sabah, elbet."

"yani dün gece ağır hasta olduğumu duydun da yola çıkmak için bu sabaha kadar bekledin, öyle mi?"

"ama hasta olduğuna inanmadığımı söylemedim mi sana? anlatmadım mı her şeyi? bunun da bir hile olduğunu sanıyordum."

"iyi ki lütfedip de yola çıkmışsın." diyen sesten, asıl fırtınanın kopmak üzere olduğu anlaşılıyordu. ama sükunetini koruyarak devam etti:

"demek bu sabah yola çıktın, öyle mi?

"evet. 10'da yola çıktım, coventry'de öğle yemeği."

"öyleyse buna ne diyeceksin, bakalım?" diye haykırarak çantasından çıkardığı kağıt parçasını, sanki sahte bir çek ya da benzeri bir şeymiş gibi yüzüme çarptı.

sanki biri beni alıp yere savurmuştu. ama bunu tahmin etmeliydim! ne yapıp edip beni yakalamıştı. üstelik elinde kanıt da vardı, dava dosyası. bunun ne olduğunu bilmiyordum; ama benim bir kadınla beraber olduğumun belgesi olduğuna kalıbımı basardım. ipin ucu kaçmıştı. daha bir dakika önce, bir hiç uğruna birmingham'dan çağrıldığım için ben ona kafa tutarken, şimdi birden durum tersine dönmüştü. sakın bana, o anda neye benzediğimi söylemeye kalkmayın. biliyorum. her yerimde suçlu olduğum yazıyor, hem de büyük harflerle. ve aslında suçlu bile değildim! ama bu bir alışkanlık meselesi. ben daima yanlış tarafta yer almışımdır. ona cevap verirken sesime sinmiş olan suçluluk duygusunu, yüz papele bile silip atamazdım.

"ne demek istiyorsun? neymiş o elindeki?"

"okuyunca anlarsın."

alıp baktım. rowbottom's oteli'yle aynı sokakta bulunduğunu fark ettiğim bir avukatlık firmasından gelen bir mektuptu bu. "sayın bayan," diyordu, ".. tarihli mektubunuza cevaben, ortada bir yanlışlık olduğunu düşünüyoruz. rowbottom's oteli iki yıl önce kapanmış ve işyerine dönüştürülmüş bulunmaktadır. burada kocanızın eşkalinde kimseye rastlamadık. muhtemelen.."

devam edemedim. durumu çakmıştım. fazlaca işgüzarlık etmiş ve her şeyi ayağıma dolandırmıştım. ufukta pek cılız bir ümit kalmıştı -genç saunders'in, ona rowbottoms'dan postalaması için verdiğim mektubu unutmuş olması. ama hilda bu ümidi de anında söndürdü.

"eee george, mektupta yazanlara ne diyeceksin? senin buradan ayrıldığın gün rowbottom's oteli'ne yazıp sordum. işte aldığım cevap. ve aynı gün, senden otelde olduğunu belirten bir mektup aldım. herhalde postalasın diye birine vermiştin. senin birmingham'daki işin işte buydu."

"ama hilda, bak! her şeyi yanlış anlamışsın. sandığın gibi değil. anlamıyorsun."

"ah, anlıyorum george. hem de çok iyi anlıyorum."

"ama hilda, bak-"

faydası yoktu. yüzüme bakmıyordu bile. kalkıp kapıya doğru yürüdüm.

"arabayı garaja sokayım." dedim.

"ah, hayır george. bu işten böyle sıyrılamazsın. burada kalacak ve söyleyeceklerimi dinleyeceksin, tamam mı?"

"ama, lanet olsun! farları söndürmem lazım. karartma vakti yaklaşıyor. ceza ödememizi istemezsin, değil mi?"

bunun üzerine gitmeme izin verdi de çıkıp farları söndürdüm. geri döndüğümde, önünde, biri avukatlardan biri benden gelen iki mektup, put gibi oturuyordu. bu arada ben sinirlerime biraz olsun hakim olmayı başarmıştım. bu yüzden bir deneme daha yaptım:

"dinle hilda. bu konuyu tamamen yanlış değerlendiriyorsun. her şeyi açıklayabilirim."

"her şeyi açıklayacağına eminim de, acaba ben buna inanır mıyım, sorun burada."

"ama hemen hüküm veriyorsun. hem durup dururken şu oteldekilere mektup yazmayı da nereden çıkardın?"

"mrs. wheeler'ın aklına geldi. ve gördüğün gibi, son derece harika bir fikirmiş."

"tabii, tahmin etmeliydim. yani demek o kahrolası kadının özel hayatımıza burnunu sokmasına izin veriyorsun, öyle mi?"

"ben izin filan vermedim. senin niyetlerin konusunda beni o uyardı. sanki içime doğmuştu. ve haklı da çıktı. o senin ciğerini okuyor george. kcoası da tıpkı senin gibiymiş."

"ama hilda-"

ona baktım. yüzü, benim başka bir kadınla beraber olduğumu sandığı her sefer olduğu gibi, bembeyazdı. başka bir kadın! keşke doğru olsaydı!

ve tanrım, beni nelerin beklediği ayan beyan ortadaydı. haftalar boyu süren dırdır ve küslük, tam sulh olduk derken gelen laf sokuşturmalar, daima geciken yemekler, neler olup bittiğini ölesiye merak eden çocuklar. ama benim asıl ağrıma giden, aşağı binfield'a gerçek gidiş nedenime hiçbir biçimde akıl erdirilemeyen o zihinsel fakirlikti. beni o anda asıl çarpan da bu olmuştu. hilda'ya, aşağı binfield'a gidiş nedenimi isterse bir hafta boyunca anlatayım, asla anlamazdı. peki ama şu ellesmere sokağı'nda bunu kim anlardı ki? ben kendimi anlayabiliyor muydum? olanlar yavaş yavaş yitip gitmeye başladı. aşağı binfield'a niye gitmiştim ki? aslında oraya hiç gitmiş miydim? bu atmosfer içinde bu çok gerçekdışı görünüyordu. zaten ellesmere sokağı'nda gaz faturaları, okul taksitleri, haşlanmış lahana ve pazartesi sendromu dışında hiçbir şey gerçek değildir.

bir deneme daha yaptım:

"bak hilda. ne düşündüğünü biliyorum. ama kesinlikle yanılıyorsun. yemin ederim."

"ah, hayır george. eğer yanılıyor olsaydım, bunca yalanı uydurmazdın, değil mi?"

anlaşılan kurtuluş yoktu.

kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. yağmurlukların kokusu öyle keskindi ki.. neden öyle kaçmıştım? geçmişin ve geleceğin hiç öneminin olmadığını bildiğim halde, geçmiş ve gelecek için neden bu kadar kaygılanıyordum? yola çıkış nedenlerim ne olursa olsun, bunların hepsini unutmuştum. aşağı binfield'daki eski hayat, savaş ve sonrası, hitler, stalin, bombalar, makineli tüfekler, ekmek kuyrukları, kauçuk coplar -hepsi giderek sönüyordu, eski yağmurlukların kokusuna gizlenmiş şu sefil tartışma dışındaki her şey.

son bir deneme daha:

"hilda! bir dakikacık dinle beni. bak, bütün bu hafta boyunca nerede olduğumu bilmiyorsun, öyle değil mi?"

"nerede olduğundan bana ne. ne yaptığını biliyorum ya. bu kafi."

"ama.. lanet olsun-"

elbette hiç faydası olmadı. beni suçüstü yakalamıştı ve şimdi hakkımda ne düşündüğünü söylemeye hazırlanıyordu. bu, birkaç saatini alabilirdi. ve daha sonra bir kıyamet daha kopacaktı; çünkü o zaman sıra bu tatil için parayı nerden bulmuş olduğuma gelecek ve benim ondan gizli gizli 17 pound biriktirmiş olduğumu keşfedecekti. yani bu tartışmanın sabahın üçüne kadar sürmemesi için hiçbir neden yoktu. artık masum rolü yapmanın da gereği kalmamıştı. tek istediğim, en kolayı neyse ona kaçmaktı. kafamdan üç olasılık geçiyordu:

a. ona gerçekten ne yaptığımı anlatmak ve ne yapıp edip onu ikna etmek.

b. hafızamı yitirmişim ayağına yatmak.

c. bir kadınla beraber olduğumu sanmasına izin verip, baş ağrısı ilacımı almak.

ama lanet olsun! hangisini seçeceğim zaten baştan belliydi.

28.5.09

kadın şairler antolojisi

bedihan tamsöz



iki karşıt yoldu yaşamamız biliyordum
ne yapsam aynı sonuca çıkacaktı
(ülkü uluırmak)

alt yanı eğri bir dünyasın dostum
yemiş gibi ölümün değneğini bükülmüş sırtın
belki de şakacı bir yıldızdır uzaydaki adın
(melisa gürpınar)

hep böyle ıssız mı olur katliam sonrası kentler
ırmak bile susar mı, rüzgar korkar mı sokaklardan
biter mi çığlık ateş ve dumanla
(zerrin taşpınar)

yalnızdı, önceden de yalnızdı
gözlerinden tutunur bir karanfil dünyaya
(leyla şahin)

kim yaşamını kurtarmaya çalıştıysa kaybedecek
kim kaybettiyse bulacak onu yeniden
(lale müldür)

en sevdalı bekleyişler bile
yanar bir gün
üşütür diye yüreğimi körükledim ateşleri
sense usanmadın bekletmekten
geleceksin biliyorum
(ayşe hülya özzümrüt)

renk renk dökülür
ruha iner bin bir yıldız
kıvılcım olur
alev olur
gönül aşkı
ince ince dokur
yar teliyle
(mualla anıl)

her gün soruyorum aynı soruyu
insan aradığını bulabilir mi
kum saati gibi durmadan
umutsuzlukla dolup boşalırken yüreği
(melisa gürpınar)

azalan uykulardır sevmek
(zerrin taşpınar)

bilsem kimedir meyli nihani derunun
girsem yüreğin içine hep mahremin olsam
(fitnat hanım)

incitmesin ahım o güzel kalbini, ey gül
ben gizli yanıp mahvolayım, olma haberdar
(fitnat hanım)

köklerinde gizli bir bahar sevinci
yeşil buğulu bir örtüye
bürümüş ağaç iskeletleri
bölerken çizgilere yeryüzünü
bir ozan sevgiyle doldurur günlerin peteğini
(melisa gürpınar)

dilberimde şu cihan bağını gördüm geçtim
sevmedim bir çiçeği gonce feminden başka
(leyla hanım)

bir kasedir alev dolu gönlüm, yana yana
ben ta senin yanında dahi hasretim sana
(rabia hatun)

27.5.09

ran

akira kurosawa

delirmiş bir dünyada sadece delilerin aklı başındadır.

sadece kuşlar ve canavarlar yalnız yaşar ve yalnızlığa katlanabilir.

yüreğin başarısızlığını görmesi için aklın iflas etmesi gerekir.

kenara çekilmek zamanı gelmişse bunu fark edip dizginleri genç ellere teslim etmek gerekir.

yaşadığımız bu dünya nasıl bir dünyadır? kısır bir sadakat ve duygu dünyasında yaşıyoruz.

bacakta kangren başlamışsa, bu bacak senin bile olsa mutlaka kesilmelidir.

köpekler avdan vazgeçen sahiplerine sırtlarını dönerler. av borusunu çalmazsanız, kendiniz av olursunuz.

mutluluğa giden yol, gerçekten cehaletten geçiyor.

insanoğlu, ağlamaya doğarken başlar yeterince ağladığında ise ölür.

savaşlar, dirayetli liderlerle kazanılır.

insanın içinde olduğu gemi su almaya başladığında gemiyi terk edip bir an önce kaçması gerekir. sadece aptallar güvertede kalır.

insanoğlu aynı yollardan hep geçer.

tatlı sözler genelde aldatıcıdırlar.

tanrılar nerede? buddha nerede? gerçekten varsanız beni iyi dinleyin. muzır ve zalimsiniz. orada canınız çok mu sıkılıyor da burada bizi karıncalar gibi eziyorsunuz? cevap verin. insanları ağlarken seyretmekten bu kadar mı zevk alıyorsunuz?

aslında ağlayan, tanrıların kendisi. zamanın başlangıcından bu yana aralıksız birbirimizi öldürmemizi seyrediyorlar. bizi kendimizden koruyamazlar ki!

bu, dünyanın hamurunda var. insanoğlu, ıstırabı neşeye, kavga-dövüşü de barışa tercih ediyor.

25.5.09

seçkin insan

schopenhauer

üç türlü aristokrasi vardır: doğuştan ve rütbeden gelen aristokrasi, para aristokrasisi, zihinsel aristokrasi. sonuncusu aslında en seçkin olanıdır; kendisine zaman tanındığında böyle olduğu açıkça görülecektir. büyük frederik bile, bakanlar ve generaller, nazırlar masasında yemek yerlerken, voltaire'in, hükümdarların ve prenslerinin oturduğu bir masada yer almasına alınganlık gösteren saray nazırına, "ayrıcalıklı kafalar, prenslerle aynı düzeydedirler." demişti.

toplum, katlanamadığı ve bulunması da zor olan sahici, yani zihinsel üstünlüğün yerine sahte, tutucu, keyfi ilkelere dayalı ve geleneksel olarak daha üst tabakalarda gelişen ve anlaşılan bir üstünlüğü gelişigüzel kabul etmiştir. bu üstünlük de görgülülük, terbiye, modaya uygun kibarlık denilen şeydir. ancak bir kez sahici üstünlükle çarpışmaya girdiğinde, zayıflığı ortaya çıkar. ayrıca, görgünün girdiği yerden, sağlıklı akıl dışarı çıkar.

seçkin olan, hangi türde ortaya çıkarsa çıksın, sayısal açıdan üstün durumdaki bütün sıradanlar tamamen birleşip seçkin olanı geçerli kılmamak; hatta mümkünse onu boğmak için tezgah kurarlar. gizli sloganları ise "kahrolsun değerli olan"dır. ama hatta, kendileri de bir meziyete sahi olanlar ve bu meziyetin ününe zaten ulaşmış bulunanlar bile, onun parlaklığı yüzünden kendi ünleri bir o kadar daha az ışıldayacağı için, yeni bir ünün ortaya çıkışını görmekten hoşlanmayacaklardır.

bir toplumda sevilmenin yolunun akıl ve zeka göstermekten geçtiğini zanneden bir kişi ne kadar da acemidir! akıl ve zeka aslında, önceden kestirilemeyecek kadar ezici bir çoğunlukta nefret ve öfke uyandırırlar; bu öfke bunu duyumsayanın, bunun nedeninden yakınmaya hakkı olmadığı; hatta kendisinden bile gizlediği ölçüde daha acımasızlaşır. birisi, konuştuğu bir kişide büyük zihinsel üstünlük ayrımsar ve duyumsarsa, sessizce ve açıkça bilincinde olmadan, ötekinin de aynı ölçüde kendisinin aşağılık ve sınırlı olduğunu ayrımsadığı sonucuna varır. bu örtük tasım, onun en keskin nefretini, öfkesini ve hiddetini uyandırır.

dünyanın hiçbir yerinde alınacak çok şey yoktur. acı ve yoksunluk dünyayı doldurur ve onlar geçip gittiğinde de dört bir yanda can sıkıntısı beklemektedir. dünyada egemen olan kötülüktür ve budalalık da büyük söz sahibidir. yazgı acımasızdır ve insanlar zavallıdır. bu yapıdaki bir dünyada, kendinde çok şeye sahip olan birisi, aralık ayının karlı buzlu bir gecesindeki aydınlık, sıcak, neşeli bir noel sofrasına benzer. buna göre, seçkin, zengin bir bireyselliğe sahip olmak ve özellikle zihinselliği yüksek olmak, hiç kuşkusuz ki dünyadaki en büyük yazgıdır.

fotoğraf

thomas bernhard

dünyada fotoğraf göstermek kadar nefret ettiğim bir şey yoktur. ben göstermem, bana gösterilmesini de istemem. temelinde fotoğraftan nefret ederim ve asla fotoğraf çekmek gibi bir fikir gelmedi aklıma; ömrüm boyunca fotoğraf makinem de olmadı. durmadan fotoğraf çekmekle uğraşan ve boyunlarında asılı fotoğraf makinesiyle oradan oraya koşan insanları küçümserim. fotoğraf çekmek için durmadan bir bahane arayıp durur ve her şeyin ve herkesin fotoğrafını çekerler, en saçma şeylerin bile. durmadan kendilerini ortaya koymaktan başka bir şey yoktur kafalarında ve bunu da en itici biçimde yaptıklarının farkında bile değillerdir. fotoğraflarında sapıkça çarpıtılmış bir dünyanın resmini çekerler ama bu resimlerin aslında gerçek dünyayla, dünyanın da onlar yüzünden sapıkça çarpıtılmış olması dışında bir benzerliği yoktur.

fotoğraf çekmek hain bir ihtiras; giderek tüm insanlık kaptırıyor buna kendini; çünkü çarpıklık ve sapıklığı sevmekle kalmıyor; ona tapıyorlar da ve gerçekten de zaman içinde yığınla fotoğraf çekerek bu çarpık ve sapıkça dünyayı tek doğru dünya olarak algılıyorlar. fotoğraflarında doğayı sapıkça bir gülünçlüğe dönüştürerek işlenebilecek en haince suçu işliyorlar. fotoğraflarındaki insanlar gülünç, tanınmaz hale gelinceye kadar çarpıtılmış; hatta sakat bırakılmış kuklalar, onların objektiflerine dehşet içinde bakıyorlar; ahmak ve iğrençler. fotoğraf çekmek alçakça bir tutku, dünyanın her yerinde toplumların her kesiminden insanlar kendini kaptırmış buna, tüm insanlığın yakalandığı ve asla bir daha iyileştirilemeyecek bir hastalık. fotoğraf sanatını bulan kişi, tüm sanatlar içinde en çok insan düşmanı olanını bulan kişi aynı zamanda. ona borçluyuz doğanın ve onda varlığını sürdüren insanın sonsuza dek çarpıtılışının sapıkça yüzünü. şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta doğal, yani gerçek ve hakiki bir insan görmedim; tıpkı şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta gerçek ve hakiki bir doğa görmediğim gibi. fotoğraf 20. yüzyılın en büyük felaketi. ne zaman bir fotoğrafa baksam, hiç olmadığı kadar büyük bir tiksinti duymuşumdur.

fotoğraf yalnızca garip ve gülünç bir anı gösteriyor, insanı kendi yaşamında nasılsa öyle göstermiyor; fotoğraf sinsi ve sapıkça bir yapaylık, kimin tarafından çekilmiş olursa olsun, kimi gösterirse göstersin, her fotoğraf insan onurunun temelden yaralanması, doğallığın akılalmaz bir biçimde sahteleşmesi, haince bir insandışılık.

bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir. bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden kişilerden başkası değillerdir. fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır; aslında dünyanın en büyük alaya alınış biçimidir.

24.5.09

yol ayrımı

kemal tahir

saray yerinde iftiradan keskin silah yoktur.

şurası iyicene bilinmelidir ki, fukara kayserilinin adı çıkmıştır. aslında, nevşehirli, kayseriliyi on kez suya götürür de, on kez susuz getirir. demek ki, bu dünyanın haracı bize verilmiştir.

nedir bu? kaparken sevinmek, açarken sevinmek.. köklü devrim neresinden bilinir? gelirken milleti sevindirmesinden, giderken bir kez daha sevindirmesinden!

bence bugün edirne şehri, sınırlarımızın içindeyse, biz bunu, enver
paşa'ya değil, hatta lozan sulhu'na değil, sinan'ın selimiye'sine borçluyuz. selimiye orada durdukça, edirne de bizim sınırlarımızın içinde durur, hepimiz toptan ölmedikçe..

yanında bunca kuldan bir ademin bile yok
bu nasıl seferdir ki beyim ihtiyar ettin

bana pek az şey sormuştur. ödevlerinde destek aramadı hiç.. bilirsin ya, ne zaman çalıştığını sen de anlayamazdın. çalışmaz gibi dururdu da, her zaman yeteri kadar çalışmış olurdu. bence en iyi öğrenci budur.

bazı şeyleri hep söylemek istiyoruz, karşımızdaki bakalım dinlemek istiyor mu, diye hiç düşünmüyoruz.

bütün tutkular aslında güçsüzlüktür.

birinin ne mal olduğunu anlamak için onunla ya birlikte geziye çıkacaksın ya da aksata edeceksin.

bütün pişmanlıklar da bilirsin, güçsüzlükten gelir. güçsüzlüklerine en berbatı da, yaşlanmak!

deli utanmaz, sahibi utanır.

bir memlekette insanlar namuslu olduklarıyla ayrıca övünüyorlarsa, o memleketin hali dumandır.

"teslim olmak başka şey
esir düşmek başka
seni sevmek başka bir şey hürriyet
uğrunda dövüşmek başka"

"vuruştuk mermisiz, kasaturasız
ne aman istedik, ne aman verdik."

"açtık yürüdük göğsümüzü izmir'e doğru
azrail'i kattık yunan'a, ezdik, öç aldık."

ölülerin anıları dışında, dirilere hükmetmesinden hiç hoşlanmıyordu.
(ölümsüz yiğitler, ölümsüz yazarlar, sanatçılar başka..)

"şu dağın oylumuna
doyulmaz yaylımına
hakkınız helal edin
geldik yol ayrımına."

"geçer günler, geçer günler
geçer ölümler düğünler
hepsi bir şey alır bizden
aşk mı, kin mi, boşvermek mi
hasret mi, murada ermek mi
ne kalacak ikimizden"

bu bizim iii. selim, taşımı ver, diyen türklerdendir, korkuludur, der. haklı! "taşımı ver" demek, hem taşı herife atıyorsun, hem de taş davasına dikiliyorsun!

inanmasa da seğirtir kayserili, ister istemez.

insanları, olayları, fikirleri abartmak.. kendini de -elbette- abarttığı için her şeye abartarak bakmak.. o kadar ki, bu abartış, osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. neden peki? nereden gelmiş? şuradan ki.. şuradan olabilir. çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba.. on yedinci yüzyılda.. başlamış, sonlarına doğru çok gelişmiş.. belki de kanuni'de başlamış.. çünkü, imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü süleyman döneminde başlar. doğaya karşı büyümeye, yani, kansere dönüş..

kanuni lakabı aslında, süleyman'a, kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun, hakaret olsun diye takılmıştır. kanuni, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlatlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan bir rahat döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selameti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir.

insanın başına bu memlekette her şey gelir, bunların en önünde aklı almaz alçaklık, en sefil kişisel çıkar, en korkunç aptallık vardır. sonunda, en yüksek makama çıkmışlar için bunun özrü: "haberimiz yoktu." ne demek, "haberimiz yoktu?" suçtur bu, suçtur. hem de en bağışlanmaz, en sefil suç..

"mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben
ölüm bir didinmenin sükuna inkılabıdır."

"yağsın nesi varsa kainatın
lakin bu derin sükut dinsin."

"uç!" demişler, "deveyim" demiş, "yük taşı" demişler, "kuşum" demiş ya.. bizim osmanlıya bir dönüp "emperyalist, talancı" diyoruz, bir dönüyoruz "yarı sömürge" diyoruz.

ben ömrümde hep, beni kesin güvene ulaştıracak, orada yaşatacak adamı aramışımdır. ayşe de tersine, istediği gibi çekip çevireceği, dilediği biçime sokacağı adamı arıyor. kendimden biliyorum, bu iki tip, gerçekten mutsuz bile olamazlar. çünkü bilemezler mutluluk ile mutsuzluk arasındaki farkı. daha korkuncu, bunu bilmek de istemezler.

yazı, acemi olursa haklı bir durumu kolayca haksız düşürebilir.

bir çeşit allahlık özentisidir bu.. insanları, insancıl yasalarla yargılamaktan çıkmaktır. kendilerini kutsal misyon yüklenmiş sayanların zulme varan, orada, rahatça yerleşen bağışlamazlığı.. en korkunç alçaklık..

bence kin tutmak, en korkulu duygumuzdur. bu nedenle, kendimizden bile saklarız kolayca..

gerçek romantikler, ne kadar yumuşak, hatta gözü yaşlı görünseler, gerçekten üzülmezler. çünkü, romantik olmak bencil olmaktan gelir bence. gerçekten üzülebilmek için insanın gerçekçi olması gerekir.

ölüm ki, yaşamaya karşı haksız düşmenin son boğumudur, bizde, anaların ezici çoğunluğu, körpe dulluklarında çocuklarının üstüne başka erkek getirmezler. mahpusluk da bir çeşit ölümdür. mahpus adamla, "ben haklıyım, sen haksızsın" davası görülmez. bunlar hep, herifin dışarı çıkmasına bırakılır.

fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım.. irili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamrı yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar.. meşin kırpıntıları. bir sürü kırık dökük.. eski püskü.. bizim ev böyleydi. "bir gün lazım olur" diye saklıyorduk. hiçbirinin lazım olduğu zaman, bulunup kullanıldığını görmedim. yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil.. zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi.. yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. hisse senetleri.. tahviller.. değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler.. tablolar.. durmadan artırılmak istenen para.. dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş.. bunlar da bir çeşit süprüntü..

şu bakımdan süprüntü.. bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa.. hepsi maroken ciltli.. çoğu tek kalmış dünyada.. numaralı.. lüks baskılar.. birini bile açmamışsın.. okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun.. milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz.. gene de boyuna biriktiriyorsunuz.. "ilerde lazım olur belki" demeniz bile artık sizi gülünç edecekken.. topladıklarınız süprüntü değil de nedir?

bence ayıp saymamalı insanoğlunun bu denli saçma oluşunu.. acıklı bir şey bu!

rüzgarlarla uluyan ormanların kıyısında, eline geçirdiği bir sopaya dayanarak ayakları üzerinde ilk defa durmaya çalışan çıplak yaratığı düşünüyorum. dört ayaklılar dünyasından kopmuş.. iki ayaklıların dünyasını arıyor. kendi yaratacağı dünyayı.. başı, kim bilir nasıl dönmüştü, boyunun yüksekliğinden.. elleri, karnı, gözleri, iyi ayaklılığının dengesini kim bilir ne zorlukla bulmuştur. insanoğlunun yokluk içinde geçirdiği yüz binlerce yılı düşünüyorum da.. kim bilir ne yaman korkular kaldı o yıllardan içimizde, diyorum. evlerimiz gibi, ruhlarımız da kim bilir ne çeşit süprüntülerle dolu..

saçmalıkların güçleri, saplantı sıralarında meydana çıkıyor. çünkü, hepimiz, kafamızla saplanıyoruz.

bütün saplantılarımız korkularımızdan geliyor. insanoğlu, deli değilse, korkar mutlaka.. saplantılarımızdaki korkunun bize saçma görünmesi, yüz binlerce yılda arta kaldıkları için.. bunlar, gerçek sebeplerini yitirdiğimiz korkuların tortusu.. bu açıdan bakılırsa, hepimiz, biraz köle değil miyiz?

dost olacaksak, birbirimize kabadayılık numaraları yapmayacağız. köleliklerimizi örtbas etmeye çabalamayacağız. tersine, birbirimize yardımcı olmaya çabalayacağız güçsüz düştüğümüz yerlerde.. sağ avucunun içini öptü: "sizi çok seviyorum" desem, bana inanır mısınız, şu kadarcık?

duygusal

özdemir asaf


sen ona bir gemisin yönü senin yönündür
bir sancısın geçerken denizlerini özgür
o da bir ada olsun, sana çevrili dursun
dağının dalgalarla, yüzünün rüzgarlarla
bağlandığı kendini sende çözülmüş görür

gemiler göründükçe adalar da düş görür
insanlar nerede olsa bir orayı düşünür
derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse
gitsek buradan öte, nereye gideceksek
bilseler gemiler de bir adayı düşünür

23.5.09

dexter

masum biri öldüğünde bundan birçok insan etkilenir.

bazı kapılar kapalı kalmalı. eğer bir kapıyı açarsan, aynı kapıdan ikinci kez geçersin.

arkadaşlar her zaman birbirlerine karşı dürüsttürler. farklılıklarının ötesini görebilirler. bir anlaşmazlık olduğu vakit, arkadaşlar affetmek için vardır. gerçek bir arkadaş savaş baltalarını ne zaman gömeceğini bilir; çünkü arkadaşlık güven üzerine kurulu kutsal bir bağdır.

evlenmek kolaydır. tek yapman gereken düğünde orada olmak.

yaşamda öyle kilometre taşları vardır ki nihai oyunumuzdan bile çok ses getirirler: ölümden. bir zamanlar yürüyen, konuşan, öldüren ve tehdit eden şey artık boş bir kabuktan ibaret. ki bu durum çoğu zaman kendimi nasıl hissettiğimden pek de farklı değil.

asla insanların seni yarı yolda bırakma olasılıklarını eksik hesaplama.

bekarlığa veda partileri. törenin gerekliliğini anlarken bu olayların gerçekte damat için olmadığını duymuştum. tamamen diğerleri için.

yuvan kalbinin attığı yerse, kalbin olmadığı zaman nereye gideceksin?

kardeşimi iyi polis yapan şeylerden birisi ağzında kemik olan bir köpek gibi olması. bir şeye dişini geçirdi mi asla bırakmaz. tek yapmam gereken onu kemiğe götürmek.

kamuflaj, doğanın en kurnazca hilesidir.

denizcilerin, durgun medcezir dedikleri bir an vardır. medcezir ne gelir, ne gider ve tamamen dalgasızdır.  zaman durmuş gibidir sanki. her şey sakin ve huzurludur. tek dezavantajı çok çabuk geçmesidir.

22.5.09

ebedi koca

dostoyevski

ölü bir düşman iyidir; ama yaşayan bir düşman daha iyidir.

sadakatsiz bir eş olarak doğan kadınlardan o. böyle kadınlar asla bekar kalmazlar. evlenmeleri doğa kanunudur. kocası ilk aşığıdır; ama evlenene kadar sürer. kimse bu tip kadınlardan daha ustaca ve daha kolay evlenemez. ilk ihanetlerinde suçlu hep kocadır. bunun ardından mükemmel bir içtenlik gelir, kendilerini kesinlikle haklı ve tamamen masum görürler.

öte yandan, böyle bir kadına uygun düşen ve bütün görevi bu kadına uygun düşmek olan bir koca tipi de vardı. böyle bir kocanın asıl görevi 'ebedi koca' olmaktı, yani o hayatı boyunca kocadan başka bir şey değildi. böyle adamlar koca olmak için doğup büyürler, kendilerine özgü karakterleri olsa bile evlenir evlenmez karılarının tamamlayıcısı oluverirler. bu tip bir kocanın en belirgin özelliği alnındaki madalyalardır. boynuzlarının olmaması güneşin doğmaması demektir. bu gerçekten habersizdirler, doğaları gereği habersiz olmak zorundadırlar.

21.5.09

zap

ahmet oktay

uğultun sızıyor gecenin mineralinden, safran ve kil sözcükleriyle bir söyleşi taşılsı efsanelere ait, şanssız ölüler kumsalı dorukların borasıyla yarışan

yeni doğuyordun daha kalker sancımalarıyla, ey ay şavkını görkemli bir yabanıllıkla soluyan büyük tırpan

kurt dişleri gördü avcunda falcılar, saydam belleklerin burcuna haykıran çocuğu da

"hep fırtınanın sesi ağzımda küflenen, tuza banıp yediğim de bayat ekmek ve göğün yakarış dinlemeyen büyü-boşluğu

birden, yırtılan bir haşhaş çiçeği titreşimi
ey her şeyi kanatan akşam

sıska koyun sürülerini ve kaçakçı kervanlarını
kuruyan dere yatağı yüzler ki dağlanmış gördüm sözcüklerin gizemli yalımıyla

ve deniz
fatihlerin el kitabı

aslımız faslımız toprak doğur ayın ondördü buğdayını,
tan atımını şakağına kuşanan pusudan korkmaz oğlunu

neyi sevecek onlar
soylu gece atlarını
ışıyan buz çiçeğini
barajın şahdamarını

sonsuz bir hayret'im ben; çocuğum çünkü. çağrıldım tahta köprülerden yıkık değirmenlere, kar bir çan sesiydi

açıklandı yazgım:

anılarımız yok bizim
senin de olmayacak
ölülerimiz sayılmıyor
senin de sayılmayacak

kapalı yollar. ey tipide gözbebeğini kavlayan ulak, fırtınanın tirşeden kulesi

gezdiriyordu yüzünde ninem kurdun bilgisini, avın ve kanın kokusu ve tütün

kehribarsı, canyoldaşı üzüncünün, sabahçıl su kuşuyla karşılayan ilkyazı, ölülerin çetelesini tutan
aynı tadı veren türkçede de öteki dillerde de
tütün

açıkladılar yazgımı. gürültüyle düştü ağacın gölgesi, koydu avuçlarıma ninem:

bir tuz, katık et
bu gurbetçiliğin, katık et
bu yoksul ölümün
kabul et

tipi dindi ve buldular donmuş ulağı. paslı bıçağı, dibindeki buğuyu yarların, özlemin diş izlerini, bir de divit yazayım diye

kükürdün damarına
güzün görkemli çiçeklerine
buz tutmuş bıyığına türkülerin

çarığın ve kıl heybenin zaman kadar eski dört mevsimine

ey çarık ne çok şaşırttın uzaklığı
kıl heybe omuz kaslarını sen de masmavi kesilen, ebemkuşağı kaç kez düştü yolumun üstüne kıskançlıkla

küllenmez anısına buğdayın
çaylağın kurşun hızına
yolcunun hayretine

resmimizi çektiler. yüzümüz
doruklarda tan atımından daha keskin bir haykırış
ey kaçakçı ürkekliği
bir de menekşe olacaktı çatırdayan

kuyulara
çıkrıklara
talihsiz dölüme
yazayım diye açlığımı"

ey büyük su. kan kardeşi ölümün. sesini bin yıl içinde gezdiren ve kentlerde kara sevdadan beter bir ustalıkla kullanan oğlun böyle dedi

kıyılarında dimledim ben de tarihini kendi ağzından, sızılı bir akşam elime çarptı hoşap kalesi'nin orda

kuşanıp geldi hünerini su diplerinin, av yataklarının ve kılıçların öykücüsü. ey güzel hatemi'nin aşk üzre üç yitik cildi, yemin ve kasem eden kızoğlankız dili evliya çelebi'nin:

kar olur on adam boyu. her tan atımında geçerdi kızkaçıran cemal filintasının ucunda al bir mendille, kuş soyundandı küheylan oramar, velikan, horkaniş üstünden eserdi

bulunmadı hiçbirinin ne ölüsü, ne dirisi

ruh oldular herhal
bulunmadı kendilerini yukardan savuran kırk kalebent de
ağıt oldular herhal

ve üç gün üç gece geçti afyon kervanları
ve yedi gün yedi gece sürdü candarma taburları
ve açlık oldu
ve kıtlık oldu
kasem ederim

kasem ederim ey sualtı bilginleri
ilkyaz sürünce kayaların ordan
açılınca yarların dibi
herkes iner ölülerini görmeye
ve konuşurlar sabah çiğinin yumuşak sesiyle
çünkü dönüşür her çiçek
bir sevdiğin yüzüne

ey su
ey toprak
ey insan

yaşanır, yazılmaz acı tarihin.

20.5.09

bilgi üzerine üç söyleşi

paul feyerabend

gülmece en büyük, en insanca koruyucu donanımlardan biridir.

felsefeci özgür bir ruhtur; öğretmense bir izlenceye bağlı kalması gereken; ama bunun için para da alan bir kamu görevlisidir.

bir tek kişiye dürüst davranmamak bütün insanlığı yaralar; çünkü insanlık güvene dayanır. dünyada söylenen en küçük bir yalan bu güveni sarsar, insanlığı yaralar.

hiçbir ölçmede saltık kesinlik yoktur; hep birtakım yanlışlar olur.

yeni düşünceler, yeni bir yaşama biçimi ortaya koymak isteyen bir öğretmenin iki şeyi anlaması gerekir: ilkin bir kendini koruma düzeneği olmadıkça düşüncelerin kötüye kullanılacağını. voltaire'in düşüncelerinde bir koruma vardı, nietzsche'nin düşüncelerinde yoktu. nietzsche nazilerce kullanıldı, voltaire kullanılmadı. iki, kimi durumlarda işe yarayan bir "ileti"nin başka durumlarda ölümcül olabileceğini anlaması gerekir.

birtakım hazır inançları olan yetişkinler için gülmece büyük bir yıkıcı güçtür.

düşünceler, tıpkı kelebekler gibi, yalnızca var olmakla kalmaz; gelişir, başka düşüncelerle ilişkiye girer, etkide bulunurlar.

iyice tanımlanmış, bağdaşık bir etkinlik alanı olarak "felsefe"nin varlığı, "bilim"in varlığından ne daha az ne daha çok. sözcükler var, kavramlar da var; ama insan varoluşunda kavramların gerektirdiği sınırların izi yok.

19.5.09

vicdan

victor hugo

insan vicdanının şiirini yazmak, bir tek insan için bile olsa, insanların en önemsizi için bile olsa, bütün destanları tek bir üstün ve nihai destanda eritmek olur. vicdan, insanı utandıran vehimler, tamahkarlıklar, girişimler karmaşası, hayaller fırını, fikirler ini, safsataların kaynaştığı cehennem başkenti ve ihtirasların savaş meydanıdır.

nasıl denizin bir kayaya gelmesine engel olunamazsa, düşüncenin de bir fikre gelmesine öylece engel olunamaz. gemici için bunun adı med ve cezirdir; suçlu içinse vicdan azabı. tanrı, ruhu tıpkı okyanus gibi kabartır.

insan hiçbir zaman vicdanıyla hesap kesemez. kararını ver, brütüs! kararını ver, caton! vicdan, tanrı olduğu için, sonsuzdur. bu kuyuya insan bütün hayatının emeğini atar, servetini atar, zenginliğini atar, başarısını atar, özgürlüğünü ya da yurdunu atar, rahatını atar, sevincini atar. kabı boşaltın, kutuyu eğin! en sonunda oraya kalbini atmak gerekir. eski cehennemlerin sisleri içindeki bir yerlerde buna benzer bir kuyu vardır.

18.5.09

yürek burgusu

henry james

kadınlar birbirlerinin zihinlerini okuyabilir.

kitaplarda rastladığımız, sevdiğimiz gerçek şövalyeler kazandıkları üstünlüğü hiçbir zaman karşılarındakinin yüzüne vurmazlar. artınartık ne istediğini anladım: sen rahat bırakılmak, köşeye kıstırılmamak istiyorsun. demek bundan sonra canımı sıkmaktan, peşime düşüp beni gözetlemekten vazgeçeceksin, ben de istediğim gibi gidip geleceğim. işte gördün bak, kendi isteğimle geldim sana ve gitmiyorum. gitmek için zamanım çok. gerçekten hoşlanıyorum seninle birlikte olmaktan. giriştiğim savaşım bir ilke uğrunaydı.