31.12.14

uzun lafın kısası

alain: hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

yılmaz güney: herkesin yüreğine insanca yaşamanın ateşi düşecektir bir gün. işte o zaman yangın büyüyecek, önü alınmaz olacaktır.

tahsin yücel: bulmak, iyiyi aramayı bırakmak için bir neden değildir.

ernesto sabato: bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve ikiyüzlü olduklarının farkına varana dek kendilerini özel sanabilirler.

boris vian: kızlar yüzünden ağlamamalı insan. hiçbir kız buna değmez.

yılmaz odabaşı: aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise hiçbir özgürlüğü hak edemezler.

jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

ömer hayyam: açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse -bizler tanrı'nın elinde birer oyuncağız; -kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, -sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.

melih cevdet anday: dünyadaki şiddet, evdeki şiddetin bir uzantısıdır.

salman rushdie: biraz şüphe o kadar da kötü değildir. kendinden kesinlikle emin olan adamlar korkunç şeyler yaparlar. kadınlar da öyle.

comte de lautreamont: denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini yıkamaya yetmez.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur.

29.12.14

havva'nın kızları

lidia yuknavitch

"havva'nın kızlarına, ki onlar erkeklere aşkın ne şehvet düşkünlüğü ne de kösnüllüğün kutsallığı satın alışı; ancak ve ancak yeryüzü cennetinin en yüce ve en kutsal bölgelerinde yaşayan bir coşku olduğunu; onu erdemin en büyük ödülüne, dehanın en görkemli fethine, insani gelişimin birincil gücüne dönüştürebileceklerini öğretebilecek olanlardır." (paolo mantegazza)

"ve aşk: dehanın en görkemli fethi. insani gelişimin birincil gücü." kitabı kapayıp göğsümün üstünde tutuyorum. havva'nın kızları. süper. bu benim işte. havva'nın yılana kanan bir salak olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. bence havva belalı bir tipti. adem'e ne yapacağını o göstermişti ve o olmasa adem budak deliklerini, keçilerin poposunu, vantuz balıklarını falan yoklayacaktı. havva olmasa, var ya. adem elinde malafatıyla ortalarda dolaşacaktı. havva'nın kızları. süper grup ismi olur.

insanların bilmediği bir kız dinginliği vardır. bir ergen kız durağanlığı. kıpırtısız bir huzur. başka bir yerden değil kendi içimizden gelir ve sadece birkaç yıl sürer. henüz bir kadın olmamaktan gelen bir şey. özgürce akar ve görünmezdir. "benim ergen kızım" dediğiniz fırtınanın merkezidir. oradayken hakkımızda düşündüğünüz salakça şeylerin hiçbiri bizi rahatsız edemez. seslerimiz yağmur gibidir. sakinizdir. huzurlu. bir daha asla sahip olamayacağımız kadar kusursuz saçlarımız ve tenimizle. havva'nın kızları.

on dört, on beş, on altı, on yedi. bunlar önemli yaşlardır. herkes bunun ergenlik çağı olduğunu düşünür -gerçek hayata geçiş dönemi olduğunu- ama bundan daha fazlasıdır. bazen bütün hayatınızı bu yıllarda yaşarsınız ve sonraki hayatınız aynı hikayenin farklı karakterlerle tekrarlanışıdır sadece.

27.12.14

küçük yerlerin ruhu

george sand


küçük yerlerin ruhunu bilirsiniz şüphesiz, dünyanın en kötücül topluluklarıdır bunlar. buralarda iyi insanların değeri hiçbir zaman bilinmez, zeki insanlar doğuştan halk düşmanıdır. budala ya da görgüsüz bir adama ilgi gösterirseniz herkes onun başına üşüşür. biriyle kavga etseniz, bir gösteri izler gibi izlemeye gelir, bahse girer, görme ve duyma konusunda açgözlülüklerinden dibinize kadar sokulurlar. düşeni çamura bulayacak, lanetleyeceklerdir. her zaman, hata yapan zayıf kabul edilir. ön yargılar, eziklikler, hatalarla savaşırsanız, onlara kişisel olarak hakaret etmiş, en değerli varlıklarına saldırmış sayılır, ondan sonra kalleş ve tehlikeli kabul edilirsiniz. adını bile bilmediğiniz insanlar tarafından mahkemelerde tazminat ödemeye çağrılacak, karşınızdakileri dürüst olmayan insanları kastetmiş olduğunuza ikna etmek zorunda bırakılacaksınızdır. ne diyeyim? bu insanlardan biriyle karşılaştığınızda, gün batımı vakti, insanın gölgesi otuz ayak öteye uzandığında bile gölgesine basmaktan kaçının. bütün bu alan o küçük adama aittir ve ayağınızın ucuyla dokunmaya bile hakkınız yoktur. onun soluduğu havayı soluyarak bile hata eder, sağlığınızdan olursunuz. onun çeşmesinden su içerseniz, kurutursunuz. onun köyünde ticaret yaparsanız, satın aldığı mallarla sizi şereflendirmiş sayılır. ona tütün ikram ederseniz, zehirlemişsinizdir. kızını güzel bulursanız, baştan çıkarmak istiyorsunuz demektir. karısının aslında sahip olmadığı erdemleri överseniz, bu durum yüreğinizin derinliklerinde cehaletini aşağıladığınız, soğuk bir ironi yaptığınız anlamına gelir. onun evindeyken iltifatta bulunma gafletine düşerseniz, sözünüzü anlamayacak ve her yerde ona hakaret ettiğinizden söz edecektir. evlerinizi alın ve koruların derinliklerine, ıssız diyarların ortalarına taşıyın. bu küçük yer insanları yalnızca orada rahat bırakacaktır sizi.

emil cioran

sarp erk ulaş

cioran, felsefece düşünmenin tarihinde 'doğmuş olmanın sakıncası'nı en iyi dillendiren, varoluşçu yok sayıcılığın rakipsiz ve bir o kadar da acımasız savunucusu rumen düşünür ve ahlakçıdır.

fransızca kaleme aldığı ilk yapıtı olan çürümenin kitabı'nda cioran, pek çoğumuzun yaşamlarımızı sorunsuz kılacağını öngördüğümüz her şeyin üstünde bulunan bir kesinlik arayışıyla bu yaşamları boş yere geçirdiğimizi belirterek, yaşamın hiçbir anlamı olmadığını, dolayısıyla da bu tür bir kesinlik alanına ulaşmanın söz konusu olmadığını üstüne basa basa haykırmaktadır. cioran'a göre yaşamın herhangi bir anlamı olmadığını, hiçbir şeyin de ona anlam katamayacağını bilmek ya da bu farkındalığa ulaşmak bir insanın yaşamı boyunca başına gelebilecek en anlamlı şeydir. cioran uygarlıkların, felsefelerin, dinlerin, kültürlerin tarihinde doğruluk adına ortaya çıkmış ne varsa, hepsinin de bu kaçınılmaz gerçeğin üstünü örtmekten, dikkatimizi bu gerçekten başka yönlere çekmekten başka bir amaç gütmediklerine parmak basmaktadır.

schopenhauer'a atfen cioran, varoluşumuzun 'hasta', 'utanç verici' ve 'lanetlenmiş' olduğunun farkındalığından hiçbir zaman kurtulamayacağımızı, bunun bize verdiği 'azap' duygusundan kaçamayacağımızı vurgular: "hiçbir koşulda nirvana yoktur." bizim o araştırma delisi, sorgulayıcı zihinlerimiz bize ne rahat verir ne de huzur; bu yaşamın bize sunup sunabileceği tek şey, kokuşmuş bir yüzeysellik ile yanılsamalarla dolu, elimize yüzümüze bulaştırmaya yazgılı olduğumuz bir kaçış olanağıdır.

camus'ya atfen cioran, kendimize boş yere işkence etmemizin anlamsızlığını dile getirerek, hepimizin zaman yitirmeksizin yaşamın saçmalığıyla en tutarlı ilişkiye geçme biçimi olan intiharla yüzleşmemiz gerektiğini savunmaktadır. yaşamlarımızın saçmalığıyla başa çıkmanın biricik tutarlı yolu olarak intihar etmemiz aslında kaçınılmazdır. oysaki biz aptalca bir biçimde bu saçmalığın üstünü örtmeyi yeğleriz: yadsıyarak, unutarak, kaçarak, görmezden gelerek.

sartre'a atfen cioran, özgürlüğün bizi zehirlemesini, bizde yarattığı esrimeyi ya da sarhoşluğu yalnızca uğursuz yazgımızın bir ürpertisi olarak değerlendirir. her yaşamın doğum ile ölüm arasında vuku bulan yararsız bir uyarıcı olduğunu dillendirerek yaşamın anlamsızlığını ve boşluğunu bize tanıtlamaya çalışır. cioran sorgulayıcı bir zihnin er ya da geç, öyle ya da böyle insanı huzura çıkaracağı beklentisinin hiçbir temeli olmadığını kesinleyip altını oyduktan sonra, ancak sığ dünyalarda yanılsamalar içinde yaşayanların kendilerine acı vermeden yaşayabilir olduklarının altını koyultarak çizmektedir.

cioran tam bir dizge düşmanıdır; dizgecilik karşıtlığının en uç adlarından biridir. aristoteles, thomas aquinas ve hegel'i düşünce tarihinin gelmiş geçmiş en büyük zorbaları olarak ilan eder. öte yandan tıpkı kendi gibi özdeyişlerle, kesik kesik 'çekiçle felsefe yapan' lichtenberg, schopenhauer, kierkegaard ve nietzsche adlarını ve tüm 'lanetlenmiş' yazarları saygıyla anar. çağımızın bu 'uyumaz' adamı, 'uykusuzluğun tanrısı' umutsuzluk ile intihar düşüncesinden beslenen özgün bir metafizik kurmuştur kendisine.

cioran'ın düşüncesinde 'hınç' kavramının ayrı bir yeri ve önemi vardır. gerek felsefenin gerekse sanatın güdüleyicisinin, itici gücünün hınç olduğunu vurgular; bunların üstesinden hınçsız gelinemeyeceğini savunur. cioran'ın kendi hıncından en büyük payı ise tanrı alır. koyu dindar bir aileden gelen cioran'ın tanrı'yla hesaplaşması yaşamının sonuna dek sürmüştür. elindeki tüm olanaklara karşın bizi böylesine yetersiz, eksik ve anlamsız yaratmasından ötürü tanrı'ya olan kızgınlığı hiç dinmeyecektir. üstelik tanrı tüm bunlar yetmiyormuş gibi başımıza bir de hiçbir insanın kaçamayacağı 'saltıklık arayışı'nı musallat etmiştir. cioran işte tam da bu noktada sesini yükselterek insanın, özellikle de uygar insanın yazgısının düğümlenişinden söz açar; insan yaşamının trajik boyutu da burada aralanır ve bir daha asla kapanmaz. insan yetersiz, eksik ve anlamdan yoksun olduğunu bilmesine karşın kendisine anlam katmak adına tam ve yetkin olmaya çalışan bir ahmak; alttan alta kötülük için yanıp tutuştuğunu duyumsamasına karşın kendisinin 'iyilik' için yaratıldığını, en azından 'iyi'ye doğru yol alması gerektiğini düşünen bir ikiyüzlü; hiçbir koşulda 'özgürlük'e ulaşamayacağını bile bile -hemen her zaman altında ezildiği ve ezilmeye yazgılı olduğu- bir 'saltık özgürlük'tür tutturmuş giden bir şaşkın; olmaktalığının ya da yaşamaktalığının biricik ereğinin 'güçsüzlük istenci' olduğunu göremeyip kendisini ayakta tutacağını sandığı 'güç istenci'ne sarılan bir çaresizdir. nitekim filozofun yaşam karşısındaki umarsızlığını dillendirdiği bir özdeyişinde de şöyle der: "dünyayla tutuştuğu kavgada filozof hemen her zaman bir sıska, bir raşitiktir; biyolojik bakımdan düşüklüğünü duyumsadığı ve bunun acısını çektiği ölçüde sertleşir."

cioran'a göre bir insanın başına gelebilecek en kötü şey 'doğmuş olmak'tır; gerisiyse boştur. bir kez doğduktan sonra ölüme doğru yol alıyor olmamızın hiçbir önemi yoktur. insan, doğduğu andan itibaren her şeyini yitirmiştir. yaşamaksa sonucu belli olan bir savaşı sürdürmekten, yenilgiye yazgılı olduğumuz bir karmaşanın içinde bulunmaktan ibarettir.

tanrı'ya karşı tüm serzenişlerine karşın tanrı yine de onu ödüllendirdi: cioran yaşamının sonlarına doğru 'hastalıkların en güzeli' alzheimer'a yakalandı ve içini kemiren her şeyi unuttu. yaşamı boyunca peşinden koştuğu 'güçsüzlük istenci'ne artık kavuşmuş gibiydi.

insanlığın çürüyüşünün ve dünyanın kokuşmuşluğunun tarihçisi; yaşamda tutunacak dalı olmayanların, yersiz yurtsuzların sözcüsü, 20. yüzyılın önde gelen 'insandankaçan'ı, 'insansevmez'i, 'tanrıkovucu'su cioran'ın başlıca yapıtları şunlardır: çürümenin kitabı, umutsuzluğun doruklarında, aldanışlar kitabı, gözyaşları ve azizler, düşüncelerin alaca karanlığı, mağlupların kitabı, hüzün kıyasları/burukluk, var olma eğilimi, tarih ve ütopya, zamanda düşüş, kötü tanrı, doğmuş olmanın sakıncası, gerici düşünce üzerine bir deneme, işkence, hayranlık duyma alıştırmaları, itiraflar ve aforozlar..

25.12.14

hannibal

son her zaman aynıdır ve o aynı şey her zaman sondur.

affetmek, o kadar yoğun ve hem bilinçli hem de bilinçsiz gerçekleşen bir durum ki insan bunu yapmayı aslında seçemiyor; öylece oluveriyor.

öfke, kışkırtılmaya verilen duygusal bir cevaptır.

delilik, modern dünya için bir ilaç olabilir. ölçülü bir şekilde ele alırsan yararlı bir şeydir. fazla kaçırırsan talihsiz yan etkileri olabilir.

trajik olan ölüm değil, ziyan olmaktır.

kelimeler canlıdır. kişilik sahibidirler; bakış açıları, anlatmak istedikleri vardır. kelimeler kitle avcılarıdır.

bazen yapabildiğimiz tek şey izlemektir.

akıl hastalığından daha tecrit edici bir şey yoktur.

her hayat müziğin bir parçasıdır. müzik gibi biz de sonlu olaylardan, özgün düzenlemelerden ibaretiz. bazen armonik, bazen ahenksiz. bazen tekrar duyulmaya değmeyen.

köpekler, bir insanın tutamayacağı sözü tutarlar.

herkesin birini öldürmeyle ilgili düşüncesi vardır.

aile sürtüşmeleri genelde kişilik gelişimi için katalizör görevindedir. tüm niyet ve sorumluluk ilk doğan çocuğa yüklenir. onları gelecekteki başarıları için hazırlarlar. sorun ortanca kardeşlerde. ortanca kardeşler daha etkili bir konumdalar. çünkü sürekli nereye ait olduklarını çözmeye çalışırlar. harika bir politikacı olabilirler. ya da alçak bir politikacı.

23.12.14

dexter

kanun dışı adalet ulus içi terörizmdir.

benim eserimin mesajı, ürünün kendisinde değil sunumundadır.

dün gece bana konuşmamız gerektiğini söyledi. bundan asla hayırlı bir şey çıkmaz.

geçmişine takılıp kalan biri hiç olmadım. geçmişin bir sır olarak kalmasından hoşnuttum. hiçbir ayrıntı yok. sadece gelip geçen bulanık imgeler.

duygularım olsaydı bunu hissetmek zorunda kalırdım.

aşk zahmetli olabilir hatta uygunsuz da olabilir, tehlikeli de. yapmayı hayal bile etmediğimiz şeyleri yaptırır bize. ama yanlış mıdır? bu, sonumuzun nasıl olduğuna göre değişir.

ya tanıdığın olacak ya da güzel yağ çekmesini bileceksin.

öldürmek bir amaca hizmet etmeli. yoksa düpedüz cinayet olur.

hayatım boyunca başkasının ne yapmam gerektiğini söylemesini dinledim, onun olmam gerektiğini söylediği kişi oldum. onun kurallarını izledim. planına sadık kaldım. hiçbir zaman durup da ne istediğimi ya da neye ihtiyacım olduğunu düşünmedim. ve şimdi kim olmam gerektiğini bilmiyorum.

gerçek, benimle huzur verici bir yerden konuşur.

"bir adamı öldür, bir katilsin. binleri öldür, bir fatihsin. hepsini öldür, bir tanrısın."

korku ve aşktan daha güçlü bir insani duygu yoktur. birçok açıdan pek farkları yoktur. ikisi de insana akıl almaz şeyler yaptırabilir. kardeşine, ona aşık olduğunu söyletir, sevdiğin kişiyi senden alan adamı öldürmek için hayatını riske attırır. veya ödünüzü kopartan bir şey yaptırır.

kağnı

sabahattin ali

bir tarla meselesi yüzünden savrukların hüseyin, arkbaşında sarı mehmedi vurdu.

otuz evli köy birbirine girdi. şaşırdılar. herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede hüseyin'in babası mevlüt ağa'nın etrafına toplandılar. sarı mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayrı kimsesi yoktu. onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. imam:

"ülen kocakarı" diyordu. "dava edersen ne kazanacaksın? kim gider de mevlüt ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? etse bile ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. işte bir kazadır oldu. cenabıhak böyle istemiş, allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? ne yapsan oğlun geri gelmez. gel bu işi kapatalım. sarı mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. bak mevlüt ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. ne dersin?

bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. bir demet kuru ot gibi, başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: "öyle değil mi, ha? diyiversene, ha! aklın yattı mı? diyiversene!" diye diller döktüler.

bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.

kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. bir hastanın başını bekliyor gibiydi. elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. akşama doğru her şey eski haline gelmişti. sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. mevlüt ağa ezandan evvel sarı mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.

bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. kahvenin önünde indiler. bunları görünce muhtarın yüreği "hop" dedi; çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

mesele derhal köye yayıldı. savrukların hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan garip mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

sarı mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. yalnız, "ben kimseden davacı değilim" dedi. "oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?" sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı; fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. o zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. halbuki o zaman daha gençti de.

sonra mehmet geri gelecek değildi, mevlüt ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. onun için hep inkar etti.

ikindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu. herkes beş on adım geri çekildi. candarmalar mehmedin anasını çağırarak "koş bakalım kağnıyı! oğlunu kasabaya götüreceksin. doktor muayene edecek!" dediler.

kadın, "yavrumu mezarında bile rahat komadılar!" diye iki yanını dövüyor ve bütün anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu, "kalk bakalım!" dedi.

kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, savrukların hüseyini birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

ihtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak yürüyordu. yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. ayakları birbirine dolaşıyordu. öküzlere "oooha" diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

22.12.14

iyi adamın sorguya çekilmesi

bertolt brecht


öne çık: duyduk ki
iyi bir adammışsın
satılık değilmişsin ama
eve düşen yıldırım
satılık değildir o da
dönmezmişsin bir kez söylediğinden
neymiş söylediğin
onurluymuşsun, söylermişsin düşünceni açıkça
hangi düşünceni
yürekliymişsin
kime karşı
bilgeymişsin
kimin için
düşünmezmişsin kendi çıkarını
kiminkidir o zaman düşündüğün
iyi bir arkadaşmışsın
iyi insanlar da var mı arkadaşların arasında

dinle şimdi: biliyoruz
düşmanımız olduğunu. onun için
bir duvar önüne götüreceğiz şimdi seni
ama hizmetlerini
ve iyi yanlarını da göz önünde tutarak
iyi bir duvar seçeceğiz sana ve
seni iyi tüfeklerden çıkacak iyi kurşunlarla vurup
iyi bir kürekle iyi toprak atacağız üstüne

21.12.14

şey!

samuel beckett


şey! nasıl da anımsıyorum bütün bunları, aman yarabbim! bu bakışı! bu hiçliği! bu dikkati! bu yorgunluğu! adam gelir! karanlık yollar, uzun karanlık yollar ardında, içinde, kafasında, bedeninin yanlarında, ellerinde, ayaklarında kalmıştır, alacakaranlıkta oturur, günün ağarışını beklerken burnunu karıştırır. günün ağarışı! güneş! ışık! şey! uzun, mavi günler kafası için, bedeninin yanları için, küçük patikalar ayakları için, bütün bu aydınlık dokunması ve tutması için. otların arasında kemikli, yaşlı köklü yosunlarla kaplı küçük patikalar ve toprağa çakılı ağaçlar ve toprağa çakılı çiçekler ve yere sarkan meyveler ve bitkin beyaz kelebekler ve bütün gün boyu saklanmak için kaçışan hiç aynı kalmayan kuşlar. ve hiçbir anlam taşımayan bütün bu sesler. sonra gece sessiz evde dinlenme, yollar ve sokaklar geride kalmıştır artık, sığınağa bakan bir pencere kenarında yatılır, hiçbir şey istemeyen, hiçbir şey buyurmayan, hiçbir şey açıklamayan, hiçbir şey önermeyen küçük gürültüler gelir ve kaçınılmaz, kısa gece erkenden biter ve mavi gök hiç kimsenin hiçbir zaman gelmediği bütün gizemli yerlerin, hiç aynı kalmayan; ama hep yalın ve kayıtsız olan gizemli yerlerin, devinmenin gidiş ve gelişlerin ötesinde bir nitelik taşıdığı, varlığın hiçliğin varlığıymışçasına hafif ve özgür olduğu, hep arı kalmış yerlerin üzerindedir yeniden. onca zaman sonra burada, nasıl da yeniden hissediyorum bütün bunları, burada, ellerimde ve gözlerimde, güven, masumiyet ve saflık dolu yukarı kaldırılmış bir yüz gibi, sunulmuş bir yüz gibi; eski korku, zayıflık ve pisliklerimiz bütünüyle sunulmuş, arınsın ve bağışlansın diye! şey! şu ana kadar hissetmedim mi bütün bunları! artık doğrulama olanağımın kalmadığı şu anda. şaşmam buna. her şey bağışlanmış ve onarılmış. sonsuza kadar. bir anda. yarın. altı, beş, dört saat daha, eski karanlıktan, eski ağırlıktan, sonra hafiflediğini hissetmek. biri kalmaya geldiği için. şey! bütün eski yollar buraya getiriyordu, bütün eski ve dolambaçlı yollar, korkuluklara yapışmış, basamakları sayarak ecel teri döktüğünüz sahanlıksız merdivenler, göğün uzun örtüleri altındaki en kısa yolların heyecanı, ölülerinizin yanıbaşınızda yürüdüğü vahşi kır yolları, gece çakılları üzerinde her seferinde son diyerek kasabanın ışıklarına geri dönüşler, gerçekleşen buluşmalar, gerçekleşmeyen buluşmalar, kentteki ve kırsal kesimdeki yer değiştirmelerin tüm güzellikleri, tüm tamamlanmış ve bitmiş çıkış ve geri gelişler buraya gelmek içindi. her şey buraya sürüklüyordu, kıçını iskemleye yaslanmış orta yaşlı adamın burnunu karıştırarak günün ağarmasını beklediği bu alacakaranlığa. çünkü söylemek bile fazla, buraları tanımıyor daha. öyle ki nasıl bölgeyi bulup da dış kapıyı bulduğunu, nasıl dış kapıyı bulup da iç kapıyı bulduğunu ve nasıl iç kapıyı bulup da açmayı becerdiğini anlamış değil, hiçbir zaman da anlayamayacak bunu. ne olursa olsun hayatından memnun. hayır abartmayalım. keyfi yerinde. çünkü sonunda bulunması gereken yerde olduğunu biliyor. ve sonunda olması gereken adam olduğunu biliyor. başka bir yerde hepten gereksiz birine dönüşüverir, bir başkası da burayı anlamsız bir yer olarak görebilirdi. ama o her neye dönüşmüşse yer de her nasıl nitelikler taşıyorsa uyuşum mükemmel. bunu biliyor. hayır. ölçüyü kaçırmayalım. hissediyor bunu. uyum duyguları, yakın bir gelecek için duyulan uyum önsezileri yadsınmaz bir şey; tüm onun dışındaki unsurlar o olduğunda, çiçekler çevresindeki çiçekler, gökyüzü üzerinde onu aydınlatan gökyüzü, çiğnediği toprak çiğneyen toprak ve bütün sesler onun yankısı olduğunda. tek bir sözcükle özetlersek merkezinde olacak sonunda, onca bıktırıcı yıl boyunca çevresinde dolandıktan sonra. pahalıya mal olmuş bu ilk izlenimler kuşkusuz mutluluk verici. ne büyük güvenlik duygusu! doğanın bir yandan, insanın öteki yandan esnekliklerini düşündüğümüzde coşkuya kapılmamak elde değil. geçmişin deneyimleri ve yanılgıları hangi renkler içinde ışıldar yeni ve gerçek boyutlarında: geçilmesi gereken noktalardı yalnızca. şey! bütün günahlar bağışlanmıştır, fazlasıyla. çünkü o gelmiştir. şapkasını çıkarıp torbaları korkusuzca yere bırakmayı bile göze alır. bir düşünsenize! varlığını kendi kendisi olmanın uzun sevincine tam bir arılık ve açıklıkla sunarak (bunu bir leğenin kusma edimine kendini sunmasına benzetebiliriz) korkusuzca çıkarır şapkasını, paltosunun düğmelerini çözer ve oturur. yo hayır, işsizlikten değil. çünkü yapacak bir iş var. mükemmel olan da bu. bütün yaşamı boyunca yüzeydeki bir uyuşukluğun acılarıyla çıkar gözetmeden harcanan çabaların korkuları arasında salındıktan sonra kendini özellikle hiçbir şey yapmamanın en değerli ve en anlamlı bir edim olma özelliği taşıdığı bir durumda buluyor. olup biten nedir? kaygı ve tiksinti içinde annesini, sütünü emerek rahatlattığından beri ilk kez, kendisine yararı tartışılmaz, kesin görevler verildiğini görüyor. büyüleyici değil mi? ama pişmanlığı, öfkesi kısa sürüyor ve genelde üçüncü ya da dördüncü ayın sonunda kayboluyor. bunun nedeni? yapacağı işlerin doğası, bunların olağanüstü verimliliği nedeniyle yalnızca bay knott'un şahsı ve evi için çalışmadığını; ama aynı zamanda, hatta özellikle kendisi için, kendi varlığını yaşadığı yerde olduğu gibi sürdürebilmesi ve çevresindeki yerin de varlığını olduğu gibi sürdürebilmesi için çalıştığını sonunda anlaması nedeniyle. bu gevşetici düşüncelere karşı koymaya gücü yetmeyerek ilk önceleri duyduğu yoğun pişmanlık sonunda yerini her şeyin iyi ya da en azından olabildiğince iyi olduğu inancına terk ederek eriyor, bütünüyle eriyor ve usulca dağılıyor. öfkesi de benzer bir azalmaya uğruyor ve sonunda dingin ve neşeli, işlerine koyuluyor, patatesini dingin ve neşeli soyuyor, oturağı dingin ve neşeli boşaltıyor, algılama ve algılanma biçimleri dingin ve neşeli. belli bir süre boyunca. çünkü, bugün biraz keyifsizim galiba, diyeceği gün gelecektir. kendini keyifsiz hissettiği için değildir bu, tam aksine, olasıysa her zamankinden gıcırdır keyfi. şey! olasıysa her zamankinden gıcırdır keyfi ve biraz rahatsız mıyım, diye sorar kendine. sersem! hiçbir şey öğrenemedi. hiçbir şey. telaşımı bağışlayın. ama korkunç bir gün bu (geçmişe bakıldığında), olup bitenin dehşetinin onu, bir aynada dilini, her zamankinden daha serin ağzındaki her zamankinden daha pembe dilini incelemek gibisinden iğrenç bir yöntemi uygulamaya ittiği bugün. bir salı öğle sonrasıydı, ekim ayıydı, çok güzel bir ekim öğle sonrasıydı. avluda merdivenin basamağına oturmuş, duvardaki ışığa bakıyordum. güneş içindeydim, duvar güneş içindeydi. güneştim ben, eklemek bile fazla, duvardım, merdiven basamağıydım, avluydum, yılın zamanıydım, günün zamanıydım, ötekileri saymayacağım tek tek. böylece kendi yollarının böylesine hoş bir kesişme noktasında, kendisinde, kendisiyle birlikte oturmuş olmak, kuşkusuz boş zamanı geçirmenin herhangi bir biçiminden daha kötü değildir, üstelik birçoğundan da iyidir kanımca. o öğle sonrası bir eczacı malası kadar düz ve geniş olan pipomdan nefes çekerken göğsümün, yanılmıyorsam bir pelikanınki kadar şişkinleştiğini hissettim. sevinçten miydi? yo hayır, belki de bütünüyle sevinçten değildi. çünkü sözünü ettiğim değişiklik henüz gerçekleşmemişti. değişime uğramak üzere olan şey, bir kızlık zarı gibi benimle sevincin bütün unutulmuş dehşetleri arasına giriyordu. ama göğsümün üzerinde artık durmayalım. bakın şuna, öf sikeyim şu düğmeleri, bir tef kadar, uf, düz ve boş. gördünüz mü? işittiniz mi? önemi yok. neredeydim? değişiklik. neydi niteliği? söylemesi güç. bir şey kaydı. işte oradaydım, oturuyordum, sıcaktım, aydınlıktım, pipomu içiyordum. sıcak, aydınlık duvarı seyrediyordum, aniden bir yerde, küçük bir şey kaydı, küçük minik bir şey kaydı. kay...yyy...yyy... durdu. her şeyi açıkladığımı sanıyorum. çamlarla okyanus arasında, yüz metre yükseklikte, kocaman bir kum dağı var ve orada, sıcak, aysız gecede, kimseler görmediğinde, kimseler dinlemediğinde, iki ya da üç milyonluk minik yığınlar halinde tanecikler kayar, hep birlikte, belki iki ya da üç milimetrelik bir kaymayla ve sonra dururlar, hep birliktedüzene uymayan tek bir kum tanesi bile bulamazsınız, işte hepsi bu kadar, bu gecelik hepsi bu, belki de sonsuza kadar hepsi bu, bir yaya ayağıyla dağıtır onları. o salı öğle sonrası, böylesi bir kaymayı, milyonlarca küçük şeyin hep birlikte eski yerlerinden, hemen yakınlarında bulunan yeni bir yere doğru, sanki bu yasakmış gibi, sinsice devinmelerini hissettim. kuşkusuz bunu keşfeden tek canlı bendim. bundan içsel bir olayla karşı karşıya olduğumu çıkarsamak sanırım abartılı bir yaklaşım olacaktır. çünkü, nasıl söylesem, söz ettiğim devirde kişisel dizgem öylesine gevşekti ki bu dizgenin içindekini ve dışındakini birbirinden ayırt etmek pek kolay değildi. olup biten her şey bu dizgenin içinde gerçekleşiyordu. sanırım her şey çok açık. eklemek bile fazla, olanları görmedim, işitmedim de; ama öylesine somut bir biçimde algıladım ki lizbon'da, lizbon'un kurtuluş günü canlı canlı gömülen bir adamın hissettikleri benimkinin yanında usun yapay ve soğuk bir yaratısı olarak kalırdı. duvardaki güneş (o anda duvardaki güneşe bakmam söz konusuydu çünkü) bir an içinde, kökten diye tanımlama cesaretini kendimde bulduğum bir değişikliğe uğramıştı. aynı güneş, aynı duvardı ya da öylesine az yaşlanmışlardı ki fark tehlikesizce gözardı edilebilirdi; ama bir anda öylesine değişmişlerdi ki başka bir avluya, başka bir mevsime, meçhul bir ülkeye sürüklenmiş duyumsuyordum kendimi. aynı zamanda pipom (bir muz yoktu ağzımda çünkü) yararlandığım bir avuntu nesnesi olma özelliğini tümüyle yitirdi, ben de bu bir derece mi yoksa bir saralının ağzına tıkılmış bir tıkaç mı diye kesinlemek için çıkardım ağzımdan. üzerindeki incecik tüylerin, göğüsteki incecik tüylere özgü o güzelim biçimde titreştiğini duyumsadığım göğsüm, üniversitedeki sevgili okutmanımın eskiden ona crécy'i hatırlattığını söylediği çukur ve kemikli içbükey görünümüne kavuşmak için çöktü iyice. çünkü sidikli bir bastıbacak olduğum günlerden beri göğüs kemiğim ve belkemiğim hep neredeyse iç içe olmuştur. işte o telaşla, kendimi rahatlatma zayıflığı içinde, kısa bir süre önce yakalandığım kabızlık ve iştahsızlığımı sorumlu tuttum bu değişiklikten. ama niteliği neydi bu değişikliğin? ne değişmişti ve nasıl değişmişti? doğru bilgilendiysem eğer, basit bir değişiklikten öte bir şeyler olduğu duygusuydu değişen, böyle hissediyordum. olağandışı bir yaşam başlamıştı, değişen buydu. size bunu söylemekten mutluluk duyuyorum, tersine bir dönüşümdü söz ettiğim. defnenin daphne haline gelişi. hep aynı yerde duran bildik bir şeyin yeniden ortaya çıkışı. bir adamın en sonunda aradığını, örneğin bir kadını ya da bir arkadaşını bulması ve yitirmesi ya da ne olduğunun ayırdına varması gibi. bununla birlikte aramamanın, istememenin yararı yok; çünkü aramayı bıraktığınızda bulmaya başlamanız, istemekten vazgeçtiğinizde de yaşamın, tüm iğrenç nimetlerini siz kusuncaya kadar boğazınızdan aşağı boşaltmaya koyulması; sonra kusmukları yine siz bu kusmukları kusuncaya kadar ve nihayet siz bu kusmuklardan hoşlanıncaya kadar ağzınızdan boca etmesi. ıssız adaya düşmüş obur, çölde kalmış ayyaş, tutukevine atılmış şehvet düşkünü, işte mutlu kişiler. açlık, susuzluk ve cinsel tutkular içinde eski tıkınmalardan, eski ayyaşlıklardan, eski fahişelerden sonra, günbegün yeniden ve boş yere kıvranmak, işte mutlulukların doruğuna en fazla yaklaştığımız nokta, cennet ve altın kapısı. tüyoyu veriyorum size, gerisine karışmam. ama basit bir değişiklikten öte bir şeyler olduğu duygusu nereden geliyordu? ve hangi gerçeklik sorunsalıyla ilintiliydi? ortadan kaldırılmasının onuru hangi güçlere bağlanmalıydı? işte bu sorulardan yola çıkılarak gün ağarana kadar, bütün gece, sabır göstermek koşuluyla bunlarla bağlantılı başka sorular da sorulabilir. ne yazık ki aktarmam gereken uygulayımsal nitelikli bilgiler var, yani ayrılmadan önce kapatmam gereken bir hesabım ya da ödenecek bir borcum söz konusu. öyleyse nereden geldiğini, nereye gittiğini hiç araştırmadan, şu söz ettiğim varlık, var olmamış olanın şu iç varlığı, şu dış varlığı, şu arada varlığı konusunda sürüp gittiği sürece bir yanılsamayla karşı karşıya olmadığıma inandığımı söylemekle yetineceğim. ama başka ne olabilir diye en ufak bir şey düşünüyorsam siksinler beni. ama bütün bunları ve öteki şeyleri, zamanı gelince siz kendi başınıza değerlendireceksiniz ya da halinize bakılırsa kararsız kalmayı yeğleyeceksiniz. çünkü benim başıma gelmiş olanlar, benim başıma gelenler, sizin de başınıza gelecek diye ya da sizin başınıza gelenker, sizin başınıza gelecek olanlar benim başıma geldi diye ya da daha doğrusu, sizin başınıza gelirse, benim başıma geldiyse, bunun bir kural olarak benimsenmesi gerektiğini söylemek istediğimi sakın düşünmeyin. çünkü doğrusunu söylemek gerekirse aynı şeyler hepimizin başına gelir, özellikle de bizim durumumuzdaki adamların, her nasıl adamlarsak işte, bir tenezzül etseydik öğrenmeye. ama ben, bir zamanlar uzaktan tanıdığım bay ash'ten daha kötü durumdayım. bir akşam westminster bridge'te karşılaştım onunla. rüzgar müthiş esiyordu. kar müthiş bastırmıştı. müthiş bir kafa selamı verdim. boşuna. bir eliyle beni tutarak dişleriyle öteki elinden iki çift deri eldiven çekti, kalın yün atkısını gevşetti, paltosunun, hırkasının, ceketinin, iki yeleğinin, gömleğinin, üst üste giydiği iç çamaşırlarının düğmelerini art arda çözüp önünü açtı, boynuna astığı ve tabii ki yanıbaşında bir haç bulunan güderiden bir kılıfın içinden paslanmaz çelikten, kapaklı bir cep saati çıkardı, kapağını açtı, gözüne yaklaştırdı (akşam oluyordu), aynı işlemleri bu defa tersine gerçekleştirdi, ilk halini yeniden aldı, tanrı tanığımdır ki beşi on yedi dakika geçiyor, eşinize saygılarımı sunarım (hiç evlenmedim ben), dedi, kolumu bıraktı, şapkasıyla selam verdi ve uzaklaştı. bir saniye sonra big ben (adı bu mu?) altıyı vurdu. işte ister kendiliğinden verilsin ister istek üzerine aktarılsınher türlü bilginin niteliği. bir taş mı arzuluyorsunuz, ekmek isteyin. bir ekmek mi arzuluyorsunuz, pasta isteyin. bu ash, benim zamanımda, saygıyla, donanma bürosu yardımcı müdür muavini denilen kişilerdendi, bunun yanı sıra da başka bir sürü özelliği vardı, kısacası çevremizde yığınla bulunan mikroplardan biriydi. ecel vakitsiz çaldı kapısını bir hafta sonra sizlere ömür, vücudunu yağladılar, kutsadılar, cep saati temizlikçi kadına kaldı. şahsen ben, kuşkusuz her şeyden pişmanlık duyuyorum. tek bir söz, tek bir sevinç, tek bir davranış, tek bir ses, tek bir düşünce, tek bir gözyaşı, tek bir kuşku, tek bir korku, tek bir evet, tek bir hayır, tek bir göt, tek bir am, tek bir susuzluk, tek bir üzüntü, tek bir gülüş, tek bir nefret, tek bir isim, tek bir yüz, ne bir saat, ne de bir yer var hatırladığımda bana pişmanlık vermeyen. hepsi bir bok yığını. bununla birlikte sabahtan akşama kadar, lisansüstü sınavlarıma oturmuş çalışırken kıçımdaki şu çıban olmasaydı.. gerisi bir bok yığını. salı somurtmaları, çarşamba homurdanmaları, perşembe öfkeleri, cuma söylenmeleri, cumartesi demlenmeleri, pazar uykuları, pazartesi uyanışalrı, pazartesi uyanışları. vuruşlar, darbeler, ayakla yapılan, ağızla yapılan, bam, güm, acıyın, ay, ay, acıyın, bam, güm, vuruşlar, darbeler. ve şu zavallı, yaşlı, bitli, yaşlı yeryüzü, benim yeryüzüm ve babamınki ve anneminki ve babamın babasınınki ve annemin annesininki ve babamın annesininki ve annemin babasınınki.. bir pislik yığını. ötekilerden iki hafta önce yeşeren safranlar ve karaçamlar ve kanlı koyun plasentalarıyla kızarmış otlaklar ve uzun yaz günleri ve yeni biçilmiş kuru otlar ve sabah yabangüvercini ve öğle sonrası gugukkuşu ve akşam bıldırcın kılavuzları ve reçelde yabanarıları ve katırtırnaklarının kokusu ve katırtırnaklarının görüntüsü ve düşen elmalar ve dökülmüş yapraklar üzerinde yürüyen çocuklar ve ötekilerden bir hafta önce sararan karaçam ve düşen kestaneler ve uluyan rüzgarlar ve dalgakıranın üzerinde parçalanan deniz ve ilk ışıklar ve yoldaki toynaklar ve picardy'de güller açıyor'u ıslıkla çalan veremli postacı ve bildik gaz lambası ve doğallıkla kar ve tabii dolu ve yüreğiniz ferahlasın çamur ve dört yılda bir şubatta buzların çözülmesi ve sonu gelmeyen nisan sağanakları ve safranlar ve sonra yeniden başlayan tüm bu aşağılık düzen. bir kepazelik. tüm bunlara bugünkü bilgilerimle donanmış olarak yeniden başlayabilsem sonuç aynı olurdu. tüm bu bilgilerle donanmış olarak üçüncü kez başlayabilsem sonuç aynı olurdu. ve her birinde bir öncekinden biraz daha fazla bilgiyle donanmış yüz kez yeniden başlayabilsem sonuç hep aynı olurdu yine, yüzüncü yaşam ilk yaşamdan farksız, yüz yaşam tek bir yaşama indirgenmiş. bu iğrençlik. ama bu gidişle bütün geceyi burada geçireceğiz.

ev

gündüz vassaf

20. yüzyılın totaliter evleri, mekanı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekanlardan da yoksundurlar. eskiden hemen hemen tüm evlerin tavan arası, kiler ya da bodrum gibi "gizli" yerleri vardı. pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hala. tavan arası sadece mükemmel bir düzensizlik ortamı değil, aynı zamanda bir kuşaktan ötekine uzanan tarihsel sürekliliğe işaret eden bir yerdi. bir zamanlar yaşamış olanlardan arta kalan bir yığın öteberi, gazeteler, mektuplar, fotoğraflar -hepsi de, her şeyin bir zamanlar nasıl olduğunu gösteren tanıklardı. tavan araları, tarihi çabucak hayata, günümüze getirebilirdi. onların varlığı bizi anın gereksinimlerine göre biçimlendirmeyi amaçlayan totaliter devlete karşı önemli bir tehditti. tavan arasının yok edilmesi, evin içinde barınan tarihin silinip atılması demektir. nineden kalma oyuncak ayının tek başına yatak odasına yerleştirilmesi ya da eski bir fotoğrafın çerçevelenip oturma odasına konması, tarihin saptırılmasından, bir anakronizmadan başka bir şey değildir.

20.12.14

tanrısal öngörü

seneca

tanrısal öngörü olduğu halde, neden iyi insanların başına birtakım felaketler gelir?

kötü bir insan her şeyi kötüye çevirir; hatta en iyi görünümde ortaya çıkanları bile; ama dürüst ve namuslu bir insan talihin aksiliklerini düzeltir ve katlanmayı bildiğinden, sertliğini ve zorluğunu hafifletir; iyiliği şükranla ve alçak gönüllülükle, felaketleri metanet ve cesaretle karşılar.

aklın verdiği iyilikler gerçektir, sağlamdır ve süreklidir; düşmez, yok olmaz; hatta azalmaz bile.

bir ölüm işkenceli, öteki basit ve kolaysa neden sonuucuyu tutup yakalamayayım? nasıl deniz seyahati yapmak için bir gemi, oturmak için bir ev seçilecekse, yaşamdan ayrılmak için de bir ölüm biçimi seçilebilir. herkes yaşamını başka insanlara göre değerlendirmelidir; ama ölümü kendisine göre.

tanrı iyi insanı keyif içinde yaşatmaz; onu sınar, sertleştirir, kendisi için hazırlar.

neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.

işte size kendi eserinin üstüne titreyen tanrının seyredebileceği soylu bir gösteri, işte tanrıya yaraşır bir rakip: kötü yazgısıyla yüz yüze gelmiş bir insan; hele bir de ona meydan okuyabilmişse!

gladyatör kendi gücünde olmayan biriyle savaşmayı zul sayar; tehlikesizce kazanılan zaferin onursuzca kazanılmış bir zafer olduğunu bilir. kader de aynısını yapar: kendisine rakip olarak en cesur insanları arayıp bulur; çoğu insanı hor görür, üstünde bile durmaz. en inatçısına, en dürüstüne saldırır, olanca gücünü böyle insana yöneltir. mucius ateşle sınanır, fabricius yoksullukla, rutilius sürgünle, regilius işkenceyle, sokrates zehirle, cato ise ölümle. örnek alınacak büyük insan yaşadığı kötü kaderle keşfedilir.

refah dolu bir yaşam sıradan adama da nasip olur, sıradan yeteneklere de; ama ölümlülerin başına gelen felaketleri ve korkuları boyunduruk altına almak, ancak büyük adamın işidir. sürgit mutlu olmak, zihinsel acı çekmeksizin bir ömür sürmek doğanın bir yanına yabancı kalmak demektir. büyük adamsın; ama nereden bileyim, kaderin sana erdemini hiç sergileme fırsatı tanımamışsa? senin zavallı olduğunu düşünüyorum; çünkü hiçbir zaman zavallı olmadın. yaşamını rakibin olmaksızın geçirdin; ne yapabileceğini kimse bilmeyecek, kendin bile.

ölçüyü aşan her şey zararlıdır; ama en tehlikelisi ölçüsüz mutluluktur. beyni uyarır, akla boş hayaller çağırır, yanlış ile doğru arasına kalın bir sis perdesi çeker.

hiç dinmeden esen rüzgarın hışmına uğramadıkça ağaç köklü ve güçlü olmaz; sarsıldıkça sıkıca tutunur, köklerini sapasağlam toprağa gömer; güneşli vadilerde büyüyen ağaçlar ömürsüz olur.

altın ateşle, mert insan kötü yazgıyla anlaşılır.

güvenli bir yol acizlere, korkaklara göredir; erdem yükseklerden gider.

19.12.14

türkçülük

mehmed uzun

yazının gücüne değil, kılıcın gücüne inananlar, yazıya kulak asmazlar; ta ki günün birinde yazının gücünün, kılıcın gücünden daha kuvvetli olduğunu gözleriyle görünceye, deneyleriyle yaşayıncaya kadar.

şehzadebaşı'ndaki o gün, uzak bir yerden gelen ve iyi türkçe bile bilmeyen ismail gansperenski, konferansında sürekli türk ve türkçülükten söz etti. zorla anladığımız o kötü türkçesiyle, her sözünün başında "türk ve gayri türk" deyimini kullandı. konferansın bitiminde sadece şunu anladık: osmanlı toprakları üzerinde sadece türkler yaşar, herkes türktür ve türk olmak zorundadır. soran kürtlerinin deyimiyle işkembeden atıyordu. onu dinlemeye gelenlerin hemen hiçbiri türk değildi ve salonda türk asıllı olanlar ancak parmakla gösterilebilecek kadardı. ben ve arkadaşlarım altı kişiydik. iki kürt, bir çerkez, bir arnavut, bir gürcü, bir de rum. evet biz osmanlıydık; ancak türk değil. o işkembeden laflar, evet o laflar osmanlı imparatorluğu'nun parçalanmasına neden oldu. acılara, ayrılıklara, inlemelere, kine, nefrete, ölüme ve öldürmeye, katliamlara neden oldu. ülkenin harap bir köye dönüşmesine sebep oldu. bu laflar yüzünden ülkenin yolları insan cesetleriyle doldu, virane yerler kurda kuşa kaldı.

ittihat ve terakki iktidardaydı. sultan reşat, ellerinde bir oyuncağa dönüşmüş, istedikleri her şeyi sultan'a kabul ettiriyorlardı. ittihatçıların çoğunluğu askerdi. savaşın içinde yetişmişlerdi, elleri kanlı, beyinleri suçluydu. hayalperesttiler. türk, türkçülük şiarları, bütün asya'yı istila etmek, osmanlı'nın diğer milletlerini yok etmek, içlerinde taşıdıkları vazgeçilmez bir istekti. kılıç konuştukları dil, tabanca yanlarından ayırmadıkları vazgeçilmez bir aksesuardı. onlardan olmayan, onların dışında kalan herkes, onların düşmanıydı. herkes türk olmak, sadece türk olmak değil, türkçü olmak zorundaydı. islamiyet, osmanlılık, osmanlı halklarının kardeşliği.. her şey kaybolmuştu. baskıcı bir siyasetin ve topun tüfeğin hükmü vardı. kin ve nefret tohumları, ölüm ve öldürme tohumları her yerde ekiliyordu.

6 nisan 1909'da serbesti gazetesinin başyazarı hasan fehmi, ittihatçıların kurşunlarına hedef oldu. bir ittihatçı zabit karşı yönden geldi ve tabancasını göğsüne boşalttı. serbesti gazetesi uygar bir çizgi izleyen, avrupalıların deyimiyle liberal bir gazeteydi. ancak ittihatçılar kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlardı, kimseyi istemiyorlardı. hasan fehmi'nin göğsüne ve kafasına sıkılan kurşunlar, aslında osmanlı devletinin kafasına sıkılmıştı. bu cinayetle devlet de hasan fehmi gibi dizlerinin üstüne düştü. bu cinayet, arkasından başka cinayetler getirdi.

bir ekim günü ittihatçılar, ellerinde silahlarıyla, gündüz vakti hükümet konağına girip öğleden sonra saat 2.45'te harbiye nazırı nazım paşa'yı, yine tabancayla öldürdüler. nazım paşa'dan başka iki devlet görevlisini de öldüren ittihatçılar, bir darbe ile yine hükümete el koydular.

1915'te ermeni katliamı yapıldı. yüz binlerce ermeni yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek ittihatçıların planlarıyla katledildi. hem de alçakça, kalleşçe. ittihatçılar hırsız, çapulcu, katil ve cahillerden "teşkilat-ı mahsusa" adı altında silahlı bir çete grubu oluşturdu. onların görevi ermeni öldürmekti, onların köklerini kurutmaktı. ve bu planlarında da başarılı oldular.

cumhuriyet ve vatan gazeteleri ile ülkü, kadro, bozkurt, türkçü dergi, yurt ve dünya gibi dergiler geliyordu. yurt ve dünya hariç bu dergi ve gazetelerin hepsi yeni rejimin borazanı gibiydiler. hepsi "türkizasyon" politikasının birer organıydılar. onlara göre türkiye'de sadece türkler, türkçe, türk kültür ve gelenekleri vardı. ya diğer milletler? öteki dil ve kültürler? onlar için sadece bir yol vardı: türkleşmek. kürt dili zaten yasaktı. isimler değiştiriliyordu. bin yıllık aile, kent, köy, ova ve yaylaların isimleri değiştiriliyor, yeni türkçe isimler veriliyordu. taşların, ağaçların, çiçeklerin adları değiştiriliyordu. insan isimleri, unvanlar değiştiriliyor, herkese birer türkçe soyadı veriliyordu. kürt ailelerine öztürk, cantürk, korutürk, soytürk soyadları veriliyordu. biz bin yıllık bedirhaniler de, bir günde çınar olmuştuk, yani bir hiç! bedirhaniler, bin yıldan beri cizira botan'ın emirleri, osmanlı siyasetini etkilemiş bir köklü aile, hep birlikte çınar olmuşlardı. çınarları kim tanırdı ki..

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

gerçeğin yazgısı

anatole france

"efendim, dedim, üstada. tecrübelerinizden yararlanmaya geldim. tarih yazacağım diye kendimi helak ediyorum, gayretlerim hiçbir işe yaramıyor."

omuzlarını silkerek yanıt verdi:

"ne lüzumsuz endişe efendiciğim, ne lüzumsuz endişe. neden tarih yazmaya kalkışıyorsunuz? en meşhur tarihleri kopya edersiniz, olur biter. usul öyle değil mi? yeni bir görüşünüz, orijinal bir düşünceniz mi var? insanları ve olayları beklenmedik taraflarıyla mı anlatacaksınız? sakın ha. okuyucuyu tedirgin edersiniz. okuyucu tedirgin olmaktan hazzetmez. tarihte aradığı, ezelden beri bildiği saçmalıklardır. onu aydınlatmaya kalkmak, gururunu incitmek ve öfkelendirmektir. sakın ha! böyle bir kendini bilmezliğe yeltendiniz mi çığlığı basacaktır: "kutsallarımızı ayaklar altına alıyor." tarihçiler, birbirlerini kopya ederler. böylece hem çalışıp yorulmaktan kurtulur; hem de küstahlık ithamından azat olurlar. onlar gibi yapın efendim, onlar gibi yapın. orijinal olmayın! orijinal bir tarihçi, cümle alemin güvensizliğine, küçümseyişine ve nefretine maruz kalır."

ilave etti: "kuzum, sanıyor musunuz ki tarihlerine yeni düşünceler, yeni görüşler sokuştursaydım bu kadar saygıya layık görülürdüm! sonra bu yeni fikir de ne oluyor? terbiyesizlik."

ayağa kalktı. gösterdiği nezakete teşekkür ederek kapıya doğru yürüdüm.

18.12.14

ay parkı

bret easton ellis

ne kadar uzağa giderseniz sorular o kadar çoğalır.

thomas mcguane: salakça şeyler yaparak insanların dikkatini çekmenizin mesleki açıdan uzun vadede tehlikesi, eninde sonunda kendinizin de bir bilet almak zorunda kalmanızdır.

"hayatta her şey paradır."

john o'hara: birisi hakkında kanaat sahibi olmuş insanlar fikirlerinin değişmesinden, yeni kanıtlar ya da savlar ışığında yargılarının zıttını benimsemekten hoşlanmazlar ve onları fikirlerini değiştirmeye zorlayan kişi en hafif tabirle zamanını harcar ve belaya davetiye çıkarıyor olabilir.

"asla uyuma; çünkü ikinci fırsat diye bir şey yoktur."

amerikan sapığı'ndaki o cinayetlerle işkenceler aslında patrick bateman'ın  amerika'daki yaşam tarzının ve kendisinin bu hayatın içinde kısılı kalmış olmasının -ne kadar parası olursa olsun- yol açtığı öfke ve hiddetle kurulmuş fantezilerdiler. o fanteziler bir kaçıştı. kitabın tezi buydu. toplumla, davranış tarzlarıyla ve geleneklerle ilgili bir kitaptı, kadınları kesip biçmekle değil.

yazarların hayatları bir yalan girdabıdır. yazarlar allayıp pullamaya odaklanır. başkalarını memnun etmek için yaparız bunu. bir yazarın fiziksel yaşamı durağandır ve bu kısıtlamayla savaşmak için her gün zıt bir dünyanın ve bir başka benliğin inşa edilmesi gerekir.

evlilik sevgiyle, boşanmaysa parayla ilgilidir.

her şeyi görmezden gelmek çok kolaydır. dikkat etmektir asıl zor olan.

16.12.14

üç aynalı kırk oda

murathan mungan

ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir.

saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir. herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. kasada oturan kız gibi! herkes kasadaki kızı görür; ama kimse tanımaz.

karanlık ve bilinmez bir yere, sizin ilk kez girerken duyduğunuz korku ile, siz karanlıkta uyurken, savunmasızken, bilinmeyen bir yabancı gücün, evinize adım atması karşısında duyulan korku aynı değildir. bu kez korku, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur.

bazı gerçekler insanlara fazla gelir. ya da bazı insanlara gerçek fazla gelir.

kimi önseziler, gerçeğin bilgisinden daha kesindirler. zulüm kadar kesin.

bazen bir insanın nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmek, bütün bir insanlık tarihini bilmekten bile daha önem taşıyabiliyormuş meğer.. dünyanın en önemli sorusu, birinin şu an nerede, nasıl, kimlerle olduğu olabiliyormuş.

unutma, insanlar kandırılmak ister!

kızların masum kalması çok zordur. hepsi beş yaşına kalmadan kadın olurlar. entrika öğrenmek zorundadırlar. fitne fesat öğrenmek zorundadırlar. kadınlık, hayalleri temiz kalmış kızların, içlerinin kirlenmesi demektir.

en güvenilmez hikayeler, aynalara fazla bakanların başından geçer.

zamanları birbirine bağlayan en iyi yol, aynadır; bütün iyi ve sağlam yolculuklara aynanın içinden geçerek çıkılır. her insanın kendine yaptığı ilk yolculuk, ayna yoluyla olmuştur. her genç kız ve kadın, kendini ayna yoluyla keşfeder, ayna yoluyla yeniden şekillendirir ya da değiştirir. herkes kendi yolculuğunun sırrını kendi aynasına sırlar. insan, kendine tuttuğu aynayla yolunu bulur. ayna, yüzümüzün uğultusudur.

dünya, sanki var olmak için değil, kaybolmak için bulunduğumuz bir yer.

güzellik başka gözlere öğretilir, sen "ben güzelim" der gibi durursun hayatta, herkes seni güzel görür; ama sen kendi güzelliğini taşımaktan aciz durursan, herkes şüpheye düşer. güzellik, çeşit çeşittir. kimi güzellikler görülür, kimileri gösterilir, kimileri saklanır, kimileri kabul ettirilir. her şeyden önce sen, kendi güzelliğinin hangisi olduğuna karar vermelisin.

para başlı başına bir ahlaktır.

bir şairin öylesine söylediği bir laf: "biri gelse beni olduğum gibi sevse!" benim için budur aşk.

bütün mesele, hayatın çok çabuk geçtiğini kavramakta yatar. hayat, yalnızca zaman kullanma bilgisidir, başka bir şey değil!

herkes birbirinin çaresizliğinin kapanıdır. birinin vücudu, diğerinin parasını tuzağa düşürür. ya da tersi olur. birinin imkanları, diğerinin hayallerini. herkes birbirinin çaresizliğini kullanır aslında. kapana kıstırdığını sandığının kapanına kısılmış olduğunu anlarsın kimi zaman. inan, hayatın, ders vermeye bile vakti yoktur. "hayat dersi" dedikleri, iş işten geçmeden bunların farkına varmaktır yalnızca. hem unutma, bazen kötü bir yol, insanı, iyi bir sona ulaştırabilir.

zenginler her çeşit suçu, bir tören gibi yaşayabilme lüksüne sahiptirler. belki de bu yüzden, mazi dediğimiz şey, yalnızca zenginlerin geçmişidir. fakirlerin tarihi yoktur. sadece zengin olmuş fakirler, tarihten tarih satın alabilirler.

bir tek iddia bile kaybetsen, insanlar, bütün bir hayatının yalan ve gösteriş olduğunu düşünmeye başlarlar.

ölümlü bir varlık olan insanın, hayattan alacağı en büyük intikam, zamanı en iyi biçimde kullanmayı öğrenmektir. çünkü bu konuda hayat hep hile yapar.

herkes, bir başkası olmak ister aslında. bu yüzden kimse kendisi kalamaz. bütün romanlar, hikayeler, piyesler, filmler bunun içindir; insana bir başkası olma imkanı sunmak için.

yol arkadaşlığı, dünyanın en zor arkadaşlıklarından biridir.

her şey, herkesin içinde olur. sorun, yalnızca görmeyi kabul etmek sorunudur.

herkese, öylesine edilmiş boş bir laf gibi gelir ama, hayat sahiden bir masaldır.

insanlar oyalanırlar, alışırlar, unuturlar.

günler her şeyi solgunlaştırır. acılar diner, anı olurlar bir gün.

bir büyük yazarın dediği gibi, en iyi intikam şekli, kayıtsızlıktır.

bazen insanlar hiç yaşamadıkları şeyleri, diğerlerinden daha iyi gözlerler.

kimse kendini inzivada keşfetmez. insan kendisiyle ancak büyük kalabalıklarda karşılaşır. inzivalarsa dönüşler içindir. kalabalıklarda kendiyle karşılaşıp kaybolanların, yenilenlerin döküm günleri için.

kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. yol insanı başkalaştırır.

bir insanın kendini en iyi hissettiği zamanlar, kendini, başka biriymiş gibi hissettiği zamanlardır. kimse kendini çok fazla kendiymiş gibi hissettiğinde iyi değildir, olamaz.

bir hikayenin nerede bittiğini bilmek önemlidir. insanlar işte bunu bilemezler, hikayenin nerede bittiğini. çoğu zaman bilemezler. bütün yıkımların, mutsuzlukların, üzüntülerin esrarı buradadır. insanların hayatlarını hikayeler yönetir aslında. onlar, kendileri ya da kaderleri yönetir zannederler. kader denilen şey, inandığımız hikayelerin şaşmaz seyridir yalnızca. duydukları, dinledikleri, gördükleri, okudukları, inandıkları hikayelerin şaşmaz seyri.. hayatlarını hikayelere benzetmeye çalıştıkları için mutsuz olurlar. hikayelere inanırlar çünkü. hikayeleri hayatın kendisi zannederler. bütün hayatımız hikayelerle kuşatılmışken, inanmayıp da ne yapsın zavallıcıklar? bütün kutsal kitaplar bile hikayelerle doludur. tanrı yeryüzüne hikaye biçiminde görünmüştür. 

bazı umutlar başka zamanlarındır.

15.12.14

bilim

alfred noyes


savaşları yücelttik
kör ve kana susamış krallar
destansı bir müzikle tahtlarına doğru ilerlediler

niçin bu en asil savaşı yüceltmediniz
ışığı bulabilmek için savaşmış
ancak kazanılmasına katkıda bulundukları
bu zaferi hayal bile edememiş olanların
sessiz kaşiflerin, yalnız kalmış öncülerin
mahkumların ve sürgün edilmişlerin -bilimin- meşalesini
nesilden nesile aktaran hakikat şehitlerinin savaşını

14.12.14

kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

meşaleler

yves bonnefoy


kar
ki vermeyi bırakmışsın, ki değilsin artık
gelen ama bekleyensin
sessizce, getirmiş olarak ama daha bir şey
alınmamışken; oysa bütün gece
gördük, buğulanmasında
bazen akan camların
senin parıldayışını büyük masa üstünde

kar, bizim yolumuz
lekesiz daha, gidip almak için
eğik ve sanki dikkatli dallar altında
o meşaleleri, bütün varolan
onlar belirdiler tek tek ve yandılar
ama sönüyor gibiler
sanki arzunun gözlerine, o ulaştığında
düşlediği nimetlere (çünkü çoğu kez
her şey çözüldüğünde belki, silinir
bizde odadan odaya yansıması
gökyüzünün, aynalarda), ey kar, dokun

daha şu meşalelere, yeniden yak onları
bu şafağın soğuğunda ve onlara şimdiden
tasasızlıklarıyla -daha saydam ateş- saldıran
senin tanelerini örnek alıp

ve sözde bu kadar ateşe
ve anında bu kadar özleme rağmen
sözcüklerimiz aramasınlar öteki sözcükleri ama
komşu olsunlar onlara
yanlarından geçsinler sadece
ve biri birine değdiyse ve birleşiyorlarsa
bu yine senin ışığın olacaktır
bizim saçılıp savrulan kısalığımız
dağılıp giden yazı, görevi tamamlanmış

(ve kimi kar tanesi gecikmekte, gözle izleniyor
ona hep bakmak istenilir
bir diğeri kendini sunmuş elin üstüne kondu

ve daha ağır ve sanki kaybolmuş biri uzaklaşıyor
ve fır dönüyor, sonra geri geliyor. ve demek değil midir ki
bir sözcük, bir başka sözcük daha, bulunması gereken
dünyayı kurtarır? ama bilinmez
bu sözcük duyuluyor mu ya da düşleniyor mu)