james joyce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
james joyce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.05.2020

sürgünler

james joyce

kişinin kendinden başkasını tanıması zordur.

yaşamda hiçbir şey huzur ve mutluluk getirmiyor size. yalnız şunu bilin ki özlediğiniz huzur ve mutluluk bir yerlerde sizi bekliyordur. belki de manastırın birinde, kim bilir.

bitti artık, bitti. bitirmek istiyorum bu yaşamı, alacağımı aldım artık ben bu dünyadan. her şeye bir son vermek için -ölüm. yüksek bir uçurumun tepesinden kendini bırakıvermek boşluğa, sonra da dosdoğru denizin dibine.

en güzel kadında bile en çekici şey nedir? en güzel kadında olup da öteki kadınlarda olmayan nitelikler değil de, o kadının ötekilerle ortak nitelikleri. yani. en ortak, sıradan.

bir kadınla dokuz yıl yaşamış bir adamın pek çok düşünce takılır usuna.

sevdiği kadına sahip olmak için -bedenine sahip olmak için yani- can atmayan hiçbir erkek bu yeryüzünde yaşamamıştır bugüne dek. doğa yasasıdır bu.

ölümden sonra da yaşamını sürdürür ruh. ölüm dediğin, yaşamın, geriden gelecek yeni bir yaşamın doğmasını sağlayan en yetkin aşamasıdır. doğanın da değişmez yasasıdır bu zaten.

savaş.. tüm yaşam bir fetihtir, insan tutkusunun alçaklığın buyruklarına karşı kazandığı utkudur.

biz doğmadan önce bir sonsuzluk vardı: biz öldükten sonra da başka bir sonsuzluk gelecek.

yalnız tutkunun -özgür, alnı açık, önüne geçilmez tutkunun- o gözler kamaştıran anı; kölelerin, yoksulların yaşam dedikleri şeyin bezginliğinden kaçıp kurtulabileceğimiz tek çıkış yoludur.

insanlarca konan hiçbir yasa sevi güdüsü önünde saygıya değmez. kim demiş onu, yalnız bir kişi için yaratıldık diye? eğer öyleysek, kendi varlığımıza karşı işlenen bir suçtur bu.

hiçbir yasa konmamıştır güdülerin önüne. yasalar tutsaklar ve köleler içindir. yalnızca bizi gençlik ve güzelliğe yönelten güdü ölmez.

daha nice iyi günler var önümüzde. hayır, yaşam boyunca ancak bir kez gelir öyle bir dönem. yaşamın geri kalan yılları da o dönemi anıp durmaktan başka bir şeye yaramaz.

28.10.2019

azizler ve alimler

terry eagleton

mihail bahtin: bütün etkili eylemler araya bir mesafe koyularak yapılır. kayıtsızlıkla değil, yalnızca ironiyle. insanlar biraz mesafeli olabilselerdi çocukların derilerini yüzmezlerdi. en azından çoğu. tarihe bak. işe yaramış olan başka bir eylem biçimi var mı?

wittgenstein: tarih, annesinin gözleri önünde yavaş yavaş kızartılan yeni doğmuş bir bebektir.

james connolly: yalnızca cahillerle politikacılar tarihi yadsır. egemen sınıf bir kez doğduğunu kabul ederse ölebileceğini de kabul etmek zorunda kalır çünkü.

bahtin: ölüm, dünyaya geçmiş yüzünden geldi. geçmiş bize ömrün kısalığını, geleceğin de kısa sürede geçivereceğini hatırlatıyor. şu anda birbirimizi böyle umutsuzca boğazlamamızın nedeni bu. yalnızca geçmişi unutabilirsek özgür olabiliriz.

wittgenstein: anlam, bir duvar kağıdı rengi seçer gibi senin karar vererek belirlediğin bir şey değildir.

connolly: milliyetçilik sınıfa benzer. ondan kurtulmak için önce ona sahip olmak zorundasınız.

bahtin: dünyaya boyun eğdiren bütün ülkeler kendilerini dar görüşlülüğe mahkum ederler. kendilerinin üstün olduğuna inanır ve onlara işin doğrusunun bu olmadığını söyleyebilecekleri için fikirlerden tiksinirler. en melez ulus, savaş gemileri her kıtada yayılan ulustur.

james joyce: insanı hayvandan büyük yapan dildir. trajedisi de burada yatar.

bahtin: fikir, insanın hamurunda vardır. insanlar onunla yaşarlar ya da onunla ölürler.

wittgenstein: soyut bilgi masum değildir. zehirdir: karanlık, şiddet dolu, acımasızdır. hayattan kopuk olmakla kalmaz; hayatı terörize eder, kanla canla beslenir. bu korkunç bilgi isteğinin nerede biteceğini biliyor musun? yaz bir kenara. bir tarlada korkuluk olarak bitecek.

terry eagleton: şehirde yaşayanlar seksten çok ender olarak söz ederler ama onu akıllarından hiç çıkarmazlar; gerçeklik ile onun temsili arasında adı konmamış bir uçurum vardır.

30.09.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

james joyce: niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

amin maalouf: bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

nietzsche: az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana.

panait istrati: eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

albert caraco: bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir. bizim tinselliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir.

cesare pavese: hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

j.j. rousseau: aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

emil cioran: bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

jean-claude kaufmann: kabul görme isteğinin toplumun her yerini sarmış olması çok doğal. herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

19.09.2018

dublinliler

james joyce

niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

şairin dediği gibi: "büyük dehalar deliliğe çok yakındır."

evlendin mi işin bitiktir. baş dönmesinin de sonu gelir. her bağ bir acı bağı haline gelir.

eski dostlar başka türlü oluyor. her şey bir yana, onlar gibi güvenilir dost bulunmuyor.

hızlı hareket insanları coşturur; ün de öyle, para sahibi olmak da öyle.

kır yollarından nasıl parlak bir şekilde geçip gelmişlerdi! yolculuk hayatın gerçek nabzına büyülü parmağını bastırıyor, insan sinirlerinin mekanizması da zarafetle bu hızlı mavi hayvanın sıçramalı ilerleyişine cevap vermeye çalışıyordu.

hizmetçiyle yapılmayacak şey yoktur.

genç adam gençliğinin gereğini yapmalı. bizim şu büyücü filozofa da hep söylediğim bu zaten; bedenini harekete alıştır. ben çocukken her allahın sabahı soğuk suyla yıkanırdım, yaz-kış. şimdi de onun için sağlığım yerinde. eğitim, okumak iyi hoş filan da..

hepsini denemiş adamın lafı dinlenir.

insanı yıpratıyor gazetecilik hayatı. koş dur, her an, yazdığın haberi ararsın, bazen de bulamazsın. sonra, her zaman yeni bir şey söyleyeceksin. provaların da, mürettiplerin de canı cehenneme!

insan, düşüncenin eziyetinde bir musiki işittiğini sanıyor.

erkek ile erkek arasında sevgi imkansızdır; çünkü cinsel ilişki olmamalıdır ve erkekle kadın arasında arkadaşlık imkansızdır; çünkü cinsel ilişki olmalıdır.

hep çalışıp hiç oynamamak çocuğu aptallaştırır.

tanrım, ne ölüm! belli ki yaşamayı becerecek durumda değildi, amaçlılığın gücünden yoksundu, iptilalara kolayca kapılabiliyordu, uygarlığın üzerinde kurulu olduğu enkazlardan biriydi. ama nasıl olur da bu kadar alçalabilirdi!

çalışan adama bas tekmeyi, ekmeğini de elinden al. oysa her şeyi üreten emektir. çalışan adam oğullarına, yeğenlerine, teyzezadelerine arpalık aramıyor. çalışan adam, bir alman kralına şirin görünmek için dublin'in şerefini çamura batırmıyor.

hepimizin yaşayan ödevleri ve yaşayan sevgileri var ve bunlar, haklı olarak, bizim zorlu çabalarımızı talep ediyor.

19.07.2018

sanatçının bir genç adam olarak portresi

james joyce

sanatçının hedefi güzeli yaratmaktır.

yeryüzünde yazılagelmiş en derin cümle, zoolojinin son cümlesidir: çoğalma ölümün başlangıcıdır.

düşüncesiz coşkunluk, yolunu şaşırmış bir gemiye benzer.

erkeğin kadında beğendiği her fiziksel nitelik, kadının insan türünü devam ettirmek yönünde çeşitli işlevleriyle dolaysızca ilişkindir.

tennyson'ın en büyük şair olduğunu herkes bilir.

acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çeken insanla birleştiren duygudur. dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

zorbanın insan kardeşlerine çektirdiği en büyük işkence ateş işkencesidir.

kendi bilgeliğini başkalarından uzakta öğrenmekti alın yazısı ya da başkalarının bilgeliğini yeryüzünün tuzakları arasında tek başına dolaşarak öğrenmek.

nesneler merkezde uzak noktalarda olduğundan daha yeğindirler.

lirik biçimde sanatçı imgesini kendisiyle dolaysız bir ilişki içinde sunar; epik biçimde imgesini kendisi ve başkalarıyla dolaylı bir ilişki içinde sunar; dramatik biçimde, imgesini başkalarıyla dolaysız bir ilişki içinde sunar.

29.07.2017

deha

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

alain de botton: oscar wilde'ın gümrüğe tabi bir şeyi olup olmadığını soran gümrük memuruna verdiği yanıt, "yalnızca deham" olmuştu.

danilo kis: yetenek bir tür lanettir. puşkin yeteneği yüzünden öldü. tanrıdan gelen bir armağan kadar kıskanılan bir şey yoktur. yeteneklere az rastlanır; ama niteliksizler yığınladır.

apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

james joyce: deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

saul bellow: gerçek hayatta hiçbir şey kusur kaldırmayan bir beklentiyi karşılayamaz ve beklentinin kusursuzluğu iç sıkıntısının en büyük nedenlerinden biridir. çeşitli yetilere sahip, zihinsel yönden ve yaratıcılık açısından üst düzeyde olanlar, kısacası bütün yetenekliler kendilerini on yıllar boyunca bir kümese tıkılmış, silik bir hayat sürmeye mahkum kişiler olarak görürler.

philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

charles dickens: büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.

oğuz atay: belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler; bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle dışa dönük bir elbise giyerler. yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

31.12.2016

uzun lafın kısası

charles bukowski: her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız.

amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!

benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.

james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.

kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.

maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.

rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

7.05.2016

ulysses

james joyce

hayat en büyük öğretmendir.

ruhlarımız, günahlarımızın utancıyla yaralı, kene gibi yapışır bize, sevgilisine yapışan bir kadın gibi.

muhammet, kediyi uyandırmasın diye cübbesinin bir parçasını kesmiş.

ölüm, en yüksek yaşam biçimidir.

masum bir insanın haksız yere mahkum edilmesindense doksan dokuz suçlunun serbest bırakılması daha evladır.

kendisinde olmayan bir şeyi veremez hiç kimse.

bir erkeğin karısını arkadaşına sunmasından daha büyük bir sevgi olamaz.

deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

tanrıdan sonra en büyük yaratıcı shakespeare'dir.

bazıları başka insanların gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği görmez.

bir kusur, kadındaysa on kat daha kötüdür.

derler ki, irlanda, yahudilere hiç zulmetmemiş biricik ülke olma şerefine sahiptir. zira, onları hiç içeri sokmamış da, ondan.

bir adamın en zayıf noktası karısıdır.

en küçük kardeş daima uyuyan güzelle evlenir ve en büyük mükafatı kazanır.

içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

4.02.2016

kızlar

james joyce

her oğlanın bir küçük sevgilisi vardır.

genç adamlar yakınlarda bir genç kız olduğunu bilmekten hoşlanırlar.

karısını kendi zevkler listesinden öylesine kesinlikle silmişti ki bir başkasının kadına ilgi duyacağından kuşkulanmıyordu.

"acelem yok. beklesinler biraz. kendimi tek bir kadına bağlamaktan hoşlanmıyorum, anlıyor musun?" ağzıyla bir şey tadar gibi yaptı, yüzünü buruşturdu. "bayatlar sonra." dedi.

insan iç yüzünü bilirse kızların göründükleri kadar iyi olmadığını anlar.

rüzgârlar sustu ve akşamın kasveti durgun, zephyr bile kıpırdamıyor koruda, margaret'imin mezarında ben durmuşum çiçekler serperek sevdiğim tozlara.

31.12.2013

uzun lafın kısası

joel kovel: hiçbir şey insanca yaşama hakkından daha değerli değildir.

antoine furetiere: genç bir erkeği kadınlarla sohbet etmekten daha fazla uygarlaştıran ve kibarlaştıran bir şey yoktur.

botho strauss: en kötüsünü yaşamışsan artık öyle saf olamıyorsun.

samuel johnson: hemen hemen tüm saçmalıklar benzemeye çalışıp da başaramadığımız insanları taklit etmeye çalışırken çıkar.

james joyce: hayat en büyük öğretmendir.

felicien challaye: bütün öteki kutsal kitaplar gibi, hristiyanlığın kutsal kitabı da insan elinden çıkmadır.

henry miller: bazı kancıklar kendilerine çiçek bahçeleri gönderilmesinden hoşlanırlar. kendilerini önemli hissederler.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

romain gary: görkemli senfonilerin ortasında bir yerde beliriveren, yumuşacık bir flüt sesini beklemek gibi bir eğilimim vardır.

la rochefoucauld: insanın sevdiğine sadık kalmak için kendine çektirdiği işkence hemen hiçbir zaman sadakatsizlikten daha iyi değildir.

michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.

sabahattin eyüboğlu: ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de köreltiyorlar.

25.07.2013

hayat

james joyce

her şeyin bir nihayeti de hasılası da muayyen bir tarz ve vezinde o şeyin iptidaı ve menşeiyle ahenk içinde bulunacağından naşi, doğumdan itibaren neşvünemayı neticeye doğru tabiata muvafık bir şekilde inkıraz ve zail olarak yozlaştırıcı bir istihaleyle nasıl tahakkuk ettiriyorsa, dünyevi mevcudiyetimiz de aynı çok safhalı ahenkle öyle ifa edilir.

yaşlı hemşireler bizi hayata doğru çekerler: feryat ederiz, besleniriz, oynarız, kucaklaşırız, öpüşürüz, ayrılırız, zeval buluruz ve sonunda ölürüz. naaşımızın önünde eğilirler. evvela nil'in sularından, yol yol kamışlardan örülü bir yatağa benzeyen sazlıklardan kurtarılırız: sonunda bir dağ kovuğu, dağ aslanıyla balık kartalının çığrışmaları arasında esrarengiz bir kabir.

hiç kimse höyüğünün mevkiini ve hangi muamelelere tabi tutulacağını ve hatta tophette'e mi veya edenville'e mi havale edileceğini dahi bilmediğinden, geriye dönüp baktığımızda hangi uzak diyarlarda kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, nereden gelip ne zaman nereye gittiğimizi de hakeza bilemeyiz.

4.08.2012

oda müziği

james joyce



aşk ve gülüşler şarkılar söyler
yürek ümitsizlik içindeyken

girmek için cennete, cehennemden geçmeli
acınacak olsun veya dehşetli
herkes muhakkak muhtaçtır
mutlak bağışlanmanın rahatına

birinin hayatını sağduyuysa belirleyen
nasıl uzak durabilir insan acımasız olmaktan

aşk kahreder insanı uzaklardayken
aşk uzaklarda

eski ve soylu bir söyleyiş için
sevgilim, aşırı bilgeydi dudaklarım
ne flütleriyle ozanların övgüler
düzdüğü bir aşka rastladım
ne de bir aşk gördüm ki
içinde hiç sahtelik bulunmasın

benim akşam vakti çalan kapını

19.07.2012

kış günlüğü

paul auster

insanın, sahtesi olmayan tek niteliği zekasıdır.

bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.

"yazmak, dansın daha az gelişmiş biçimidir."

insan elli yaşındayken ölümden yetmiş dördündeyken korktuğundan daha çok korkar.

güneşin parladığı, çamaşırların çabucak kuruduğu, camcıların, onarım işlerinin, işçi tazminatlarının ya da su basan bodrumların olmadığı bir yer vardır daima.

james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

yazmak gövdede başlar, gövdenin müziğidir ve sözcüklerin anlamı varsa, bazen anlamlı olabilirlerse, sözün müziği anlamların başladığı yerdir.

joseph joubert: hayatın sonu acıdır.

hepimiz kendimize yabancıyız; kim olduğumuzla ilgili algılarımız ise yalnızca başkalarının gözlerinin içinde yaşadığımız kadarıyla var.

12.09.2009

saptırılmış vasiyetler

milan kundera

hiç kimse duygusal insanlardan daha çok duyarsız değildir.

bir yazar için eleştirilmemekten daha berbat bir şey olamaz. büyük müzik yapıtları nasıl sonsuz sayıda dinlenebilirse, büyük romanlar da tekrar tekrar okunmak için yazılmışlardır.

nesneler birbirine ne kadar yabancı ise buluşmalarından doğan ışık da o ölçüde büyüleyicidir.

ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır. insanın, hemen, durmaksızın, herkesi, bütün dünyayı yargılamak gibi söküp atılamayan alışkanlığına karşı çıkan ahlak. bu ateşli yargılama yeteneği, romanın sağduyusu açısından en korkunç budalalık, en tehlikeli kötülüktür.

dünyanın tanrısızlaştırılması, modern çağ'ı belirleyen olaylardan biridir. tanrısızlaştırma, tanrıtanımazlık anlamına gelmez; bireyin, düşünen ben'in (ego'nun) her şeyin temeli olarak tanrının yerini aldığı durumu belirtir; insan inancını korumayı, inançlı olmayı, kilisede diz çökmeyi, yatağında dua etmeyi sürdürebilir; dindarlığı artık yalnızca kendi öznel evrenine ait olacaktır.

sanat için en korkunç şey, onun kendi tarihinin dışına düşmesidir; bu, estetik değerlerin artık algılanamaz duruma geldiği bir kaos içine düşüştür.

yaratıcı aklı "sanat dışı" bir öge, kişilerin "yaşayan" kişiliklerini sakatlayan bir öge olarak gören ön yargı, sanattan kesinlikle hiçbir şey anlamayanların duygusal saflığından başka bir şey değildir.

romana özgü görecelik dünyasında kine yer yoktur: hesaplaşmak (ister kişisel ister ideolojik hesaplaşma olsun) amacıyla bir roman yazan romancı, tam ve kesin bir yıkıma teslim etmiştir kendini.

"kadınlar içten bir erkeğin cinsel ilişkiden başka bir şey düşünmediğine inanarak yanılgıya düşerler. cinsel ilişki ancak bir simgedir ve tam tersine önem bakımından onu güzelleştiren duygunun kat kat fazlasına eşittir. erkeğin bütün aşkı kadının teveccühünü (sözcüğün gerçek anlamında) ve iyiliğini kazanmayı amaçlar."

insan sürgündeyse ve her şeyden yoksun kalmışsa, pek az tanıdığı, bira şişeleri arasında seviştiği mini minnacık bir kadın ise, aşk maşk karışmaksızın bütün bir evrene dönüşür.

jean-jacques rousseau: müzik, nesneleri doğrudan doğruya temsil etmez; ama insanın ruhunda onları gördüğümüz zaman hissettiğimiz duyguların aynını uyandırır.

ernest ansermet: insanın yüreğinde gizli kalan duygusal etkinlik her zaman müziğin kaynağında bulunmuştur.

öze, asıl olana seslenen şey derindir.

duyarsızlık yatıştırıcıdır; duyarsızlığın dünyası, insansal yaşamın dışındaki dünyadır, sonsuzluktur.

bir sanat yapıtında gerçekliğin şu ya da bu görünümünü tanımak, anlamak, ele geçirmek niyettir. aramak yerine, onda bir tavır (siyasal, felsefi, dinsel, vb.) bulmak isteyenlerden oldum olası derinlemesine ve şiddetle nefret etmişimdir.

herhangi bir olguyu derinlemesine tanımak için, onun gerçek ya da gizil güzelliğini anlamak gerekir.

susmaktan başka bir şey yapılamayacak şeyler vardır.

şimdiki zaman, şimdiki zamanın somutluğu, incelenecek olgu olarak, yapı olarak bizim için bilinmeyen bir gezegendir; bu nedenle, onu ne belleğimizde tutabiliriz ne de imgelem gücümüzle yeniden kurabiliriz. insan yaşadığı şeyin ne olduğunu bilmeden ölür.

hiçbir şey yaşamın biçeminden daha gizli değildir: her insan yaşamını mitosa dönüştürmeyi dener, onun adeta şiir olarak suretini çıkarmayı, onu dizelerle (ama kötü dizelerle) örtmeyi dener.

insanları birbirlerinin üzerine salan uzlaşmaz bir ideolojik düşmanlık değildir; ama karanlık ve açıklanmaz bir güçtür, insanlar için düşünceler bir paravanadan, bir maskeden, bir bahaneden başka bir şey değildir. 

"beethoven'da insanı şaşırtacak ölçüde zayıf bölümler vardır. ama güçlü bölümleri değerlendiren de bu zayıf bölümlerdir. tıpkı, olmasaydı, üzerinde boy atan güzel ağaçtan zevk alamayacağımız çimenlik gibi."

roman, bir insan hayalinin ürünüdür: başkasını tanıyabilme hayali. ama birbirimiz hakkında ne biliyoruz? yapılacak şey, insanın kendi hakkında bir rapor hazırlamasıdır. gerisi yalandır. james joyce'tan bu yana, yaşamımızın en büyük serüveninin serüvensizlik olduğunu biliyoruz.

düşüncenin özgürlüğü, sözcüklerin, davranışların, şakaların, düşüncelerin, tehlikeli fikirlerin, zihinsel kışkırtıların özgürlüğü daraldıkça, genel konformizm dikkati onu gözaltında tuttukça, itkilerin özgürlüğü giderek büyür.

kültürün gücü buradadır: varoluşsal bilgiye dönüştürerek zulmü bağışlatır.

başkalarının özel yaşamının dile düşürülmesi, bir alışkanlık ve kural olur olmaz, bireyin yaşamasının ya da ölümünün kumarın en büyük kavı olduğu bir çağda buluruz kendimizi.

bir yaşamöyküsünün değeri açıkladığı gerçek olguların yenilik ve doğruluğundan kaynaklanır. bir romanın değeri, yaşamın yaşam olarak o zamana kadar gizlediği ulakların ortaya çıkartılmasındadır; başka bir deyişle, roman hepimizin içinde gizli olan şeyi bulgular. 

iyi bir şair olmak ve aynı zamanda kuşku götürmez bir zulmü benimsemek bir skandaldır.