#acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.09.2022

hikâye

walter benjamin

mısır firavunu psammetikhos pers kralı kambyses'e yenilip esir düştüğünde, kambyses onu aşağılamak için pers zafer alayının geçeceği yola götürülmesini emreder. her şey öyle ayarlanmıştır ki, psammetikhos kızını bir hizmetçi olarak, testiyle kuyuya giderken görür. bütün mısırlılar bu görüntü karşısında ağlayıp yakınırken, psammetikhos öylece durur; gözlerini yere diker, kılı kıpırdamaz, ağzından tek bir söz çıkmaz. idam edilmeye götürülen oğlunu gördüğünde, gene tepkisiz kalır. ama esirler arasında yaşlı, yoksul düşmüş hizmetkârını görünce, yüzünde derin acı işaretleri görülür, dövünmeye başlar.

bu hikâye gerçek anlatıcılığın ne olduğu hakkında bir fikir verebilir.

enformasyon yalnızca yeni olduğu an değer taşır, yalnızca o an yaşar. kendini tümüyle o ana teslim etmeli, zaman kaybetmeden kendini ona açıklamalıdır. oysa hikâye farklıdır: kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete geçirebilir.

örneğin montaigne, mısır firavununun neden yalnızca hizmetkârını görünce ağlayıp dövündüğünü sorar kendine. ve şöyle cevaplar: "o kadar kederliydi ki" der, "kederindeki ufacık bir artış, duygularını zaptedememesine yetmişti."

ama şöyle de söylenebilir: "kendi soyundan olanların yazgısı firavunu etkilemez; çünkü bu onun kendi yazgısıdır." ya da: "gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. firavun için hizmetkârı yalnızca bir oyuncudur." ya da: "kederin büyüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışavurulabilir. hizmetkârın görülmesi, bu gevşeme anıdır."

6.07.2021

sevinç

paul auster

onun yüzüne tekrar bakabilmenin sevinci, ona tekrar sarılmanın sevinci, gülüşünü tekrar dinlemenin sevinci, sesini tekrar duymanın sevinci, yemek yiyişini tekrar seyretmenin sevinci, ellerine tekrar bakmanın sevinci, çıplak vücuduna tekrar bakabilmenin sevinci, çıplak vücuduna tekrar dokunmanın sevinci, çıplak vücudunu tekrar öpmenin sevinci, kaşlarını çatışını tekrar görmenin sevinci, saçlarını fırçalayışını tekrar seyretmenin sevinci, tırnaklarını boyamasını tekrar görmenin sevinci, tekrar onunla birlikte duş yapmanın sevinci, onunla tekrar kitaplardan söz etmenin sevinci, gözlerinin sulanmasını tekrar seyretmenin sevinci, yürüyüşünü tekrar izlemenin sevinci, angela'ya verip veriştirmesini tekrar dinlemenin sevinci, ona tekrar yüksek sesle kitap okumanın sevinci, geğirişini tekrar duymanın sevinci, dişlerini fırçalamasını tekrar izlemenin sevinci, onu tekrar soymanın sevinci, ağzını tekrar onun ağzının üstüne kapamanın sevinci, onun boynuna tekrar bakmanın sevinci, tekrar birlikte sokakta yürümenin sevinci, kolunu tekrar onun omzuna atmanın sevinci, memelerini tekrar emmenin sevinci, onun içine tekrar girmenin sevinci, tekrar onun koynunda uyanmanın sevinci, onunla tekrar matematikten söz etmenin sevinci, ona tekrar giysiler almanın sevinci, onu tekrar okşamanın ve tekrar okşanmanın sevinci, tekrar gelecekten bahsetmenin sevinci, bu günü tekrar onunla yaşamanın sevinci, kızın onu sevdiğini tekrar söylemesinin sevinci, kıza onu sevdiğini tekrar söylemenin sevinci, tekrar onun sert bakışlı kara gözlerinin karşısında olmanın sevinci, sonra da onunla tekrar birlikte olmanın nisana kadar, üç aydan fazla bir süre sonraya kadar gerçekleşmeyeceğini bilerek 3 ocak öğleden sonra onu port authority terminalinden otobüse binerken görmenin acısı.

9.11.2020

rüya

georg büchner

kirpiklerinin arasından bir rüya geçiyor. uykunun altın çiy damlasını gözlerinden silmek istemiyorum.

delilik saçlarımdan yakaladı beni.

sırf başkalarının benden daha kötü olduklarını düşünmek gibi sefil bir zevk uğruna, otuz yıl boyunca gökle yer arasında yüzümde ahlaklı bir ifadeyle dolaşmaktan utanırdım ben.

yaşamdan bir dua taburesinden değil, merhametli bir rahibenin (fahişenin) yatağından iner gibi uzaklaşmak istiyorum. bir orospudur yaşam, tüm dünyayla iş tutar.

acı yegane günahtır ve ıstırap yegane rezalettir. ben erdemli kalacağım.

çok geçmeden sığınağım hiçlik olacak. hayat benim için bir yük. beni ondan kurtarabilirsiniz. zaten sırtımdan atmaya çalışıyorum.

canlı ceset olarak dolaşmaktansa toprağın içine uzanmak daha iyidir.

bugünlerde her şeyi insan etiyle hazırlıyorlar. çağımızın laneti bu. şimdi benim bedenim de tüketilecek.

insanların neden sokakta durup birbirlerinin yüzüne gülmediklerini anlamıyorum. pencerelere ve mezarlara doğru düşmeleri gerekirdi. gülmekten gökyüzünün çatlaması, yeryüzünün de sarsılması gerekirdi.

7.07.2020

görev

sigmund freud

sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. yaşamı çekilir hale getirmek için bazı yatıştırıcılardan vazgeçemeyiz. theodor fontane, "çeşitli ikameler olmadan yaşayamayız." demişti.

böylesi üç tür yatıştırıcı vardır: zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler.

acı bizi üç yönden kuşatır: kaderi çöküş ve yok oluş olan, uyarı işaretleri olarak ağrı ve kaygıdan da yoksun kalmayan kendi vücudumuz; karşı durulmaz, acımasız, yıkıcı güçlerle bizi mahveden dış dünya ve son olarak da diğer insanlarla ilişkilerimiz. bu son kaynaktan gelen acıyı belki de diğerlerinin hepsinden daha can yakıcı buluruz. başka yerlerden kaynaklanan acılar kadar kaçınılmaz olsa da, bu acıyı gereksiz bir fazlalık olarak görme eğilimindeyizdir.

mutluluk, olanaklı olduğunu kabul ettiğimiz daraltılmış biçimiyle, bireysel libido ekonomisine ait bir sorundur. bu konuda herkese uyabilecek bir öğüt yoktur, herkes hangi özel yoldan mutlu olabileceğini kendi bulmalıdır.

insanları mutluluğa götürebilecek pek çok yol vardır; ama insanı mutluluğa götüreceği kesin olan hiçbir yol yoktur.

28.04.2020

büyük acılar

oğuz atay

insanlar büyük acılara her zaman ilgi göstermişlerdir. büyük insanlar ve büyük acılar! işte tiyatronun iki temel direği. fakat nerde eski acılar, nerde kralların eski iç çekişleri? nerde büyük ihanetler ve büyük sadakatler? şimdi sıradan vatandaşların okuyucu mektuplarında yer alan dertleriyle seyircide merhamet uyandırmaya çalışıyoruz. yani seyirciye kendisini göstermeye çalışıyoruz. insan kendisi gibi olanlara merhamet eder mi hiç? dilenciler ya da soylu kişilerle doldurmalıyız sahneyi. çünkü insan ya düşkünlere acır ya da yüce varlıkları kıskanır. eskiden tanrılar varmış, insanların kaderine hükmeden tanrılar! ve onların yeryüzündeki gölgesi krallar, imparatorlar! onlar bir iç çekti mi bütün millet inlermiş.

10.05.2019

haz ve acı

halil cibran

nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

kanatlı ruh bile doğal gereksinimlerinden bağımsız olamaz. bazılarınız "haz, ıstıraptan daha anlamlıdır." der; diğerleri ise "hayır, ıstırap daha anlamlıdır." bense "ikisi birbirinden ayrılamaz." diyorum. onlar beraber gelirler. ve siz bir tanesiyle masanızda otururken, unutmayın ki diğeri de yatağınızda uyuyordur.

bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar. haz bir özgürlük şarkısıdır; ama özgürlük değil.

kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

büyük bir acı ya da büyük bir sevinç olmadan içindeki gerçek ortaya çıkmaz. eğer kendi gerçeğin açığa çıksın istiyorsan, ya güneşin altında çıplak dans etmeli ya da kendi çarmıhını taşımalısın.

neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir!

13.05.2017

perhiz

albert caraco

her yerde acı var, ilk görev acıyı ortadan kaldırmak. acı aşkın parasıdır, aşk ve acı aynı çizgide yürüyorlar.

ne kadar az seversek o kadar az tehdit altındayız. sevginin özü soysuzlaşıp ürpermektir. severek başkaları için ürpermeyi öğreniyoruz ve kaygı zincirini boynumuzda taşıyoruz. yazgılarımız en masum bakirelerin gözlerinde uyukluyor, en hayranlık verici kızların gölgesinde kölelik silahlarını kuşanmış yürüyor, yanılsama her kuşakta yeniden doğuyor, sarılıp kucaklaşmalar yanılsamayı sürdürüyor; yüzyıllar ve binyıllar var ki bunun tek çaresi cinsel perhizdir.

acının çaresi aşkınlıktır, hiçbir acı aşkınlığa direnemez. yol uzun değil, bizim erdemlerimiz de bu yolu kısaltır. erdemin ödülü alışkanlıklarımıza damgasını vuran düzendedir. çoğu zaman alışkanlıklar sayesinde varlığımızı sürdürdüğümüzden, sonunda alışkanlıklarımız en az doğal erdemleri bile doğallaştırırlar. biz de dönüşürüz ve sonuçta bizi dönüştüren hareketin elimizden kaçtığını fark ederiz. nihayet olgunlaşmışızdır ve belli belirsiz yol alarak doğa durumundan lütuf durumuna geçeriz.

22.03.2017

kötülük sorunu

cesare pavese

insanlar acı çekmekten değil, onları egemenliği altına alan, onlara bu acıyı çektiren güçten yakınırlar.

bir haksızlığa uğramanın acısı güçlendiren bir irkiltidir insan için -bir kış sabahı gibi. canlılığımızı ve yaşama sevincimizi doruğuna ulaştırır, nesnelerle aramızdaki bağ açısından önemimizi bize yeniden kazandırır, bizi yüceltir; herhangi bir talihsizlik sonucu acı çekmekse sadece utanç verir insana.

başkasından nefret eden bir insan hiçbir zaman yalnız değildir. nefret ettiği insan her zaman onun yanındadır.

gerçek kötülük başlangıcından beri kötü olduğu için daha da kötüleşmeyip kendi soysuzlaşması sonucu bir gün kuruyup gidecek birinden değil de, bir zamanlar iyi olmuş birinden gelir.

hiçbir zaman öfkelenmeyen adamdan kendini koru.

korktuğumuz şeyden, dolayısıyla kendimiz olabileceğimiz, bizimle belli bir yakınlığı olan şeyden nefret ederiz; çünkü herkes kendinden nefret eder.

bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu, onun acı çektiğine inanmamaktır.
hepimiz kötü şeyler düşünürüz; ama pek seyrek kötülük yapabiliriz. hepimiz iyi şeyler yapabiliriz; ama iyi şeyler düşünebilenlerimiz pek azdır.

nefret her zaman kendi ruhumuzla bir başkasının bedeni arasındaki çatışmadır.

bir şey bilmediğinin farkında olmak öğrenme isteğini içerdiğine göre, nefret de sevgiye susamışlıktan başka bir şey değildir.

işimize geldiği zaman bağışlarız başkalarını.

birisi bizi küçük gördüğü, aşağıladığı, bize uşak gibi davrandığı zaman ona bağlanır, ardını bırakmaz, elinden tutar ve büyülenmiş gibi onu yürekten kutsarız.

savaş insanı barbarlaştırır; çünkü insanın bir savaşa katılabilmesi için kendisini her türlü pişmanlığa, inceliğe ve soylu değerlere karşı duygusuzlaştırması gerekir. insan sanki bu değerler yokmuşçasına yaşamak zorundadır ve savaş bittiği zaman o değerlere yeniden dönebilme gücünü de yitirmiştir.

"adem iyilik ile kötülük arasındaki farkı bilmiyor değildi; böyle bir fark yoktu." (leon chestov)

kötülük yapma isteği yeniyetmeliğe özgü bir şeydir. bununla evrenin bir parçası olduğumuzu, beylik kısıtlamalara aldırmadığımızı kendimize kanıtlamak zorunluluğunu duyarız.

hiç öfkelenmeyen insandan sakın; çünkü insan ancak kendini denetlemediği zaman içtendir.

"iyilik ile kötülük arasında bir seçim yapmanın gerekli olması, özgürlüğün zaten yitirilmiş olduğu anlamına gelir. kötülük dünyaya nüfuz etmiş ve tanrısal iyinin yanında yerini almıştır." (leon chestov)

tedirginliğimizin nedeni, tek gerçeğimiz olan kelimelere güvenmeyişimiz, henüz ne olduğunu açıkça bilmediğimiz bir öz arayışımız, kararsızlığımız, acı çekmemizdir.

en korkunç acı, acının dineceğini bilmektir.

birinden öç mü alacaksın? onu bağışlamış gibi davran; bırak, hayat öç alsın ondan. senin düşmanından başkalarının öç alması kadar tatlı bir öç alma duygusu yoktur. üstelik bunun sana iyi yürekli insan rolünü vermesi gibi bir yararı da vardır.

insan kendisinden nefret ettiği için başkalarından nefret eder.

bir insanın hayatın tadını çıkarmasına, kıskançlık duymadan katlanamadığımızı kesinlikle söyleyebiliriz.

8.04.2015

sancı

frida kahlo

tanrım! sancının kökü bende herhalde. sancı bende büyüyor, bende haykırıyor. beynim bu dağılmayı ne dereceye değin yönetiyor acaba? yaşamımın sorumluluk derecesi ne? bazen çocuk felcini hiç geçirmediğimi ya da kazanın hiç olmamış olduğunu, bedenimin kendiliğinden bozulup karanlık bir kendi kendini yıkma isteğiyle her şeyi uydurduğunu düşünüyorum.

beden bir bütündür, öyle değil mi? bir uyumdur. ögelerinden biri koparılıp alınırsa -estetik cerrahi yoluyla bile olsa- bir şeyleri eksik kalacaktır. bedenin bir bölümünün dönüştürülmesi ya da kesilmesi, uzun bir sakatlanmanın başlangıcıdır. ardından o bedenden başka şeyler de alınacak ve sonunda hiçbir şey kalmayacaktır. ben böyle düşünüyorum. benim yaşamım işte bu süreci izledi.

bazı safdiller -ya da alaycı kişiler mi bilemiyorum- hala neden tablolarımda kendimi hep çok ciddi çizdiğimi sorma cüretini gösteriyorlar. kıpırdamadan ve yanıtlamadan bakıyorum olanlara. herhalde kendimi sürekli kahkahalar atarken resmedecek değilim. gündelik yaşamımda kahkaha atmadığımdan değil ama kendi kendimle baş başa kaldığımda -ki resim yaptığım zamanlar tam da bu anlara karşılık gelir, başka türlü olamaz- hiç gülecek halim yoktur. onlara yaşamımın acıklı bir öykü olduğunu, resim yapmanın da yaşamımdan bir farkı olmadığını söyleme cüretini gösterebilir miyim acaba?

oh tanrım! uzanmak nasıl bir şey? bilemiyorum. sırtıma yerleşen sancıyı tek isteyen omurgam değil bence, ona bağlı damarların diken diken olduğunu sanıyorum, ona destek olan kaslar düğümlenerek çalışıyor, işlerini yarım bırakmamak için kendi kendilerine sancılanıyorlar. ensemden belime kadar bütün halinde sağır bir sancı ve korkunç bir dayanıksızlık duygusu hissediyorum. neyin neyi ayakta tuttuğunu bilmiyorum. her şey sıkışıp kalıyor ya da her şey birden iflas edecek gibi.

oh, tanrım! uzanıp yatmak..

yaşamım boyunca kaç korse ve benzeri ortopedik gereç kullandım? kabaca düşündüğümde yaklaşık otuz tane sayabiliyorum. onları süsledim; boyalarla, küçük kumaş ya da kağıt parçaları yapıştırarak, renkli tüyler, minik ayna parçalarıyla süsledim onları.

yine de, bu alçı parçaları ya da çirkin demirlerle donanmış yaralı bedenime karşın, breton'un terimiyle "çılgınca sevilmiş" olduğumu kabul etmeliyim.

tlazolteotl, aşk tanrıçası benimleydi, herhalde.

sevildim, sevildim, sevildim. yine de yeterince değil; zira insan asla yeterince sevemez, bir ömür buna yetmez. ben de hep sevdim. aşkla, dostlukla. erkekleri, kadınları.

bir erkek, bir seferinde bana lezbiyen gibi seviştiğimi söylemişti. kahkahayla güldüm. ona bunun bir iltifat olup olmadığını sordum. iltifat olduğunu söyledi. bunun üzerine ona, bir kadının tüm bedeniyle doyuma ulaştığını ve kadınlar arası aşkın en büyük ayrıcalığının bu olduğunu söyledim. karşısındakinin bedenini, kendininkinin benzeri bir bedeni daha derinden tanımanın verdiği daha bütünsel bir haz. bir müttefiğin tanınması. yeniyetmeliğimde sürüklendiğim o çok yüzeysel serüvene karşın kaza geçirmemiş olsaydım, bir kadınla yeniden ilişkiye girer miydim, emin dğeilim.

kaza, resim yapmaktan tutun da sevme biçimine kadar öyle çok şeyimi belirledi ki! böylesine büyük bir yaşama arzusu, yaşamdan çok şey talep etmeyi de beraberinde getiriyordu. kaybetmeme ramak kalan şeyin her adımda bilincine vararak, yaşamdan çok şey bekledim. yarım yamalak şeylere yer yoktu; yaşam ya hep ya hiçti. yaşama, aşka susamışlığım dinmek bilmiyordu. hem sonra bedenim incindikçe, onu kadınlara teslim etmeye daha çok gereksinim duydum: onlar bedenimi daha iyi anlıyorlardı. sessiz anlaşma, dolaysız yumuşaklık. (halbuki erkekleri tercih ederim, gerçekten, diego new york'ta topluluk önünde georgia o'keeffe'yle nasıl flört ettiğimi hatırlatarak tersini savunmaktan hoşlansa da!)

kimi zaman, "cinselliğin bulanık; bu tablolarında da okunuyor." dediler. sanırım yüzümün daha erkeksi çizgilere sahip olduğu tablolarımı düşünüyorlar. ya da ayrıntıları ele alıyorlar: örneğin, şu tabloda bir salyangoz var, salyangoz hermafroditliğin simgesidir. a, evet, bir de şu küçük bıyığım var. sözü gelmişken, itiraf edeyim: bu, diego'yla aramızda bir sorun olmuştur. bir gün bıyığımı aldırmak istemiştim, diego korkunç öfkelendi. diego bıyığımı sever, onun için bu bir ayrıcalık belirtisidir. on dokuzuncu yüzyılda meksikalı burjuva kadınları bıyıklarıyla ispanyol kökenli olduklarını sergilerlermiş (çünkü malum, yerliler kösedir).

bence insan çoğuldur: erkekler kadınsılığın izlerii taşır, kadınlardaysa bir erkek ögesi vardır. ve her ikisi birden içlerinde çocuk ögesini taşırlar.

resmimde erotizm var mıdır? resmim, erotizmin sınırındadır. zaten bence erotizmin gücünü ortaya çıkaran da bu sınırdır. erotizmin tümünün keşfiyle hem gerilim düşecek hem de gerilimle birlikte bir bakışın, bir elin duruşunun, bir giysi kıvrımının, bir bitkinin, bir gölge ya da bir rengin içerdiği şehvet duygusu azalacaktır.

bu parçalanmış bedenin temsilinde mazoşizm, sapkınlık var mı derseniz, insanın derisine kazınmış olan böylesi bir yazgının çözümlemesini yapmayı yetkili kişilere bırakıyorum.

ama buna karşılık, gerçek ya da simgesel yaralarımı yargılama hakkını hiç kimseye vermiyorum. yaşamım işte o yaraların üzerine kızgın demirle dağlanmış, zarfım saydammış. ve bu zarf, beni fazlasıyla ele geçirerek her an bana sahip olmuş. alışverişin güçlüğüne karşın ben o zarfı hep duyumsadım. böylesine yoğun bir yaşamı ya da o yaşamın ifadesini resimde bulan gücünü yargılamaya hiç kimsenin hakkı yoktur.

rastlantı mı? yoksa yazgı mı? böyle bir sancının yanıtı yoktur.

1.12.2014

acı

honore de balzac

acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

bütün üzüntülerimiz bizi midenin ortasından vurur. böylece yürekleriyle yaşayanlar mideden giderler. fazla keskin acılar sinir sistemini kışkırtır. bu aşırı duyarlık mide salgı bezini sürekli olarak zorlar. bu durum sürecek olursa, sindirimde ilkin fark edilmeyen düzensizlikler başlar: salgılar bozulur, iştah azalır, sindirimin bir saati öbür saatine uymaz; çok geçmeden, keskin acılar belirir, ağırlaşır, günden güne sıklaşır, midenin alt deliğinin çevresi sertleşir, burada bir katı şiş oluşur, ölüm de bundan gelir.

acı sonsuzdur; sevincinse sınırları vardır.

"biliniz ki bu dünyadaki hayat bir oyundur, vakit geçirmedir, boş bir görüntüdür, aranızda yaptığınız bir gurur savaşıdır, zenginliklerle ve çocuklarla kibirlenmedir. yağmura benzer bu dünyadaki hayat: bu yağmurun yeşerttiği bitkiler inançsız insanları heyecanlandırır; sonra da solar, sararır ve kuru ot haline gelir. bu dünyadaki hayat geçici bir zevkten başka bir şey değildir." (via david le breton)

6.08.2014

acının antropolojisi

david le breton

acı hiç kuşkusuz insanın ölümle birlikte en güçlü biçimde paylaştığı deneyimdir: hiçbir ayrıcalıklı onu bilmezlikten gelemez ya da herhangi birinden daha iyi bilmekle övünemez. insanın içinde doğmuş bir şiddettir acı.

rene leriche: katlanılması kolay tek bir acı vardır: başkalarının acısı.

"acı hisleri, öteki hoş olmayan hisler gibi cinsel tahrik alanını aşarlar ve bir zevk durumu yaratırlar." diyor freud. acının erotikleşmesinin başkasına yapılan işkencelerle özdeşleşerek zevk duyma yoluyla sadik bir karşılığı vardır. ama mazoşist kendi fantazma alanları dışında öteki insanlar gibi acı çeker.

katherine mansfield: boyun eğmek gerekir. direnme. kabul et! acını hayatının bir parçası yap. yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.

teşhis edilmiş, nedeni belirlenmiş bir ağrı ya da acı belirsiz, teşhis edilmemiş, anlamsızlık içinde kalmış, aktör tarafından anlaşılmamış bir acıya göre daha katlanılabilirdir.

j. sarano: acı, bir işlev değildir; bir işlevin hasar görmesidir.

şiddetle direnen insana boyun eğdirebilecek bir güç yoktur.

acı katıksız, biyolojik bir olgu değildir; her zaman insanın yüklediği anlamın damgasını taşır; asla ulaşılmaz ve egemenlik altına alınamaz değildir.

j.b. pontalis: bunalım dile getirilebilir, belirtiler oluşturabilir, birtakım işaretlere ve fantazmalara dönüşebilir ya da eylemle giderilebilir hatta bulaştırılabilir; acı ise sadece insanın kendisine aittir.

gururla ve hoşnutluk içinde kendini acıya gark etmek, acıyı yok etmek ya da azaltmak için hiçbir çaba göstermemek bilincin sorunlu olduğunun işaretidir.

acının sözle ifade edilmesinde örtük bir sevgi beklentisi, duygusal bağların sıklaştırılması isteği vardır.

bir yerin havası, ortamı da hastanın, koşullarını üstlenme tarzında rol oynar. safra kesesi ameliyatı geçiren 69 hasta üstüne yapılan araştırmalardan çıkan sonuca göre odaları ağaçlıklı bir alana bakan hastalar, odaları tuğladan örülmüş bir duvara bakan hastalara göre 2 kat daha az ağrı kesici tüketirler. aynı şekilde son grupta yer alan hastalar ortalama bir gün daha fazla kalırlar hastanede.

albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

"acıdan kaçabileceğimizi düşünerek ve bu kaçış olanaklarından yararlanarak ama aynı zamanda etkilerinin olası sınırlarını da kabul ederek "acısız yaşama" sanatına sahip olamayız; daha iyi acı çekerek daha az acı çekeriz."

11.07.2013

acı nedir?

david le breton

acı hiç kuşkusuz insanın ölümle birlikte en güçlü biçimde paylaştığı deneyimdir: hiçbir ayrıcalıklı onu bilmezlikten gelemez ya da herhangi birinden daha iyi bilmekle övünemez. insanın içinde doğmuş bir şiddettir acı.

rene leriche: katlanılması kolay tek bir acı vardır: başkalarının acısı.

"acı hisleri, öteki hoş olmayan hisler gibi cinsel tahrik alanını aşarlar ve bir zevk durumu yaratırlar." diyor freud. acının erotikleşmesinin başkasına yapılan işkencelerle özdeşleşerek zevk duyma yoluyla sadik bir karşılığı vardır. ama mazoşist kendi fantazma alanları dışında öteki insanlar gibi acı çeker.

katherine mansfield: boyun eğmek gerekir. direnme. kabul et! acını hayatının bir parçası yap. yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.

teşhis edilmiş, nedeni belirlenmiş bir ağrı ya da acı belirsiz, teşhis edilmemiş, anlamsızlık içinde kalmış, aktör tarafından anlaşılmamış bir acıya göre daha katlanılabilirdir.

j. sarano: acı, bir işlev değildir; bir işlevin hasar görmesidir.

acı katıksız, biyolojik bir olgu değildir; her zaman insanın yüklediği anlamın damgasını taşır; asla ulaşılmaz ve egemenlik altına alınamaz değildir.

j.b. pontalis: bunalım dile getirilebilir, belirtiler oluşturabilir, birtakım işaretlere ve fantazmalara dönüşebilir ya da eylemle giderilebilir hatta bulaştırılabilir; acı ise sadece insanın kendisine aittir.

gururla ve hoşnutluk içinde kendini acıya gark etmek, acıyı yok etmek ya da azaltmak için hiçbir çaba göstermemek bilincin sorunlu olduğunun işaretidir.

acının sözle ifade edilmesinde örtük bir sevgi beklentisi, duygusal bağların sıklaştırılması isteği vardır.

bir yerin havası, ortamı da hastanın, koşullarını üstlenme tarzında rol oynar. safra kesesi ameliyatı geçiren 69 hasta üstüne yapılan araştırmalardan çıkan sonuca göre odaları ağaçlıklı bir alana bakan hastalar, odaları tuğladan örülmüş bir duvara bakan hastalara göre 2 kat daha az ağrı kesici tüketirler. aynı şekilde son grupta yer alan hastalar ortalama bir gün daha fazla kalırlar hastanede.

"acıdan kaçabileceğimizi düşünerek ve bu kaçış olanaklarından yararlanarak ama aynı zamanda etkilerinin olası sınırlarını da kabul ederek "acısız yaşama" sanatına sahip olamayız; daha iyi acı çekerek daha az acı çekeriz."

28.08.2008

acı

paulo coelho

insanı kendine müptela eden güçlü bir uyuşturucudur acı. günlük hayatımızda, gizli ıstırabımızda, dünya nimetlerine sırt çevirmemizde, aşktan oluyor sandığımız hayal kırıklıklarımızda hep o vardır. acı, gerçek yüzünü gösterdiğinde insanı korkutur; ama kendini feda etme, dünyadan vazgeçme ya da alçaklık süsüne büründüğünde çekicidir. insanoğlu onu reddedebilir; ama onunla cilveleşmenin, onu hayatının bir parçası haline getirmenin bir yolunu bulur hep.

acı olmadan da yaşayabileceğini anlayabilirsen bu, başlı başına büyük bir adımdır; ama herkesin senin gibi davranacağını sanmayasın. kimse onu istemez; ne var ki hemen herkes acının, kendini feda etmenin peşinde koşar. bu sayede arınırlar, aklanırlar; çocuklarının, eşlerinin, komşularının, tanrı'nın saygısına layık olurlar. şunu bil ki, dünyayı döndüren haz arayışı değil, temel olan her şeyden vazgeçmektir. asker savaşa, düşmanı öldürmeye mi gider? hayır, amacı ülkesi uğruna ölmektir. kadın, hayatından ne kadar memnun olduğunu kocasına belli etmekten hoşlanır mı? hayır, onun uğruna saçını süpürge ettiğini ve çile çektiğini görsün ister. koca, işe kendini geliştirmek için gittiğini aklından geçirir mi? hayır; o, ailesinin iyiliği için ter ve gözyaşı dökmektedir. ve böyle devam eder: çocuklar anneleriyle babalarının hatırına hayallerini bir kenara bırakırlar; ana-babalar çocukları için ömürlerinden vazgeçerler; acı ve ıstırap, aslında neşe kaynağı olan aşkın kanıtı olup çıkar.

"en sıradan bir kız öğrenci aşık olduğunda derdini anlatmak için shakespeare ya da keats'ten yararlanır. ama bir adam hekime baş ağrılarını anlatmak istediğinde dil kaçar. acısını bir eline alır ve kendinden bir parçayı da öbür eline; bunları birbirleriyle çarpıştırıp içlerinden yeni bir sözcük çıkarabilmek amacıyla." (virginia woolf)

marquis de sade, bir erkeğin yaşayabileceği en önemli deneyimlerin onu en uç noktalara götürenler olduğunu söylüyordu. böyle böyle öğreniyoruz; çünkü bütün cesaretimizi kullanmak zorunda kalıyoruz. işçisini aşağılayan bir patron, karısını aşağılayan bir adam ya alçağın tekidir ya da hayattan intikam almaktadır. kendi ruhlarının derinliklerine bakmaya asla cüret edememiştir onlar. vahşi hayvanı serbest bırakma arzusunun kaynağını keşfetmeye; seksin, acının, aşkın erkek için sınırlı deneyimler olduğunu anlamaya yanaşmamışlardır. sadece bu sınırları tanıyanlar hayatı bilir; kalanı vakit geçirmektir altı üstü, aynı işi tekrarlayıp durmak, şu ölümlü dünyaya niye geldiğimizi gerçekte anlayamadan yaşlanıp ölmektir.

30.03.2008

gerçek

nietzsche

belki daha düşük düzeydeki; ama daha incelikli ve daha hafif türlerdeki varlıklarda olduğu gibi kadınlarda da gönlümüzü rahatlatan bir şey buluruz. kafaları her zaman eğlenceyle, gelip geçici heveslerle ve giysilerle dolu olan yaratıklarla karşılaşmak ne büyük bir zevktir. onlar, yaşamları sınırsız sorumluluklarla dolu, baştan aşağıya gerginlik içinde yaşayan ciddi erkek ruhlarını büyülerler.

gerçek, bir tür varlığın yaşaması için olanak yaratan yanılmadır. hayattan korkanlar kendilerini koruyan yanılsamalar kurarlar ve bunlara "gerçek" adını verirler; fakat gerçekte bunlar bilinçli olmayan yalanlardır. buradaki "gerçek", kişiye güven sağlayan fikirlerin tümüdür.

acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan, çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül, yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. bu ikisi ya bir arada büyür ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez; hep küçük kalır.