v.s. naipaul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
v.s. naipaul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.09.2020

yolculuk

ferit edgü: yolcu! bir gün yolunu yitirirsen artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.

kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.

joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

1.08.2017

düş ülkesi

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır. tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, hava yolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır. günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

29.07.2017

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

10.05.2015

otel

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır, tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, havayolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır; günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

24.04.2015

büyülü tohumlar

v.s. naipaul

erkekler asla birini tavlamak için kur yaparken olduklarından daha aptal veya şaşkın olamazlar. kadınlar onlarla özellikle dalga geçerler; gerçi aynı kadınlar onlara kur yapılmaması durumunda hayal kırıklığına da uğrarlar, o başka.

dünyadaki en rahatlatıcı şey ölümün kesinliğidir.

gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

insanoğlu her şeye dayanır. gerçekte insan düşündüğünden çok daha dirençlidir.

bütün yaşamım boyunca edinmeye çalıştığım bir nitelik bu: hiçbir yeri evim olarak benimsememek; ama kendimi benimsemiş gibi göstermek.

hiçbir devrim bir sevgi hareketi olmaz.

başka insanların tuhaflıklarını görmek her zaman kolaydır. ama kendi tuhaflığımızı göremeyiz.

duyguları olan insanlar hiçbir zaman önceden hazırlanmış kalıplara sokulamazlar. bir makine aldığında yanında kullanma talimatı da verilir. insanlar böyle değil.

en etkili şeyler basit ve direkt olanlardır.

bazen bir fırtınada yaşlı, güzel ağaçlar devrilir. ne yapacağını bilemezsin. hissettiğin ilk duygu öfkedir. bir düşman aramaya başlarsın. sonra, ne kadar rahatlatıcı olsa da öfkenin anlamsızlığını çabucak kavrarsın; çünkü öfkeni yöneltebileceğin biri ya da bir şey yoktur çevrende. kaybınla başa çıkmak için başka bir yol bulman gerekir.

günahtan nefret edin; günahkardan değil.

gerçek her zaman kazanır. öfke bir insanın en büyük düşmanıdır. iyilik en büyük dindir. çalışmak ibadettir. şiddetten kaçınmak dinlerin en büyüğüdür.

insanları ancak aynı sofradan yemek yersen tanırsın.

18.12.2014

taklitçiler

v.s. naipaul

bizi küçük düşmüş durumda görenleri asla bağışlamayız.

günümüzde tarih diye bir şey yok; sadece manifesto ve antika araştırmaları, imparatorluk konusunda da hödüklerin broşürcülüğü var.

zulümden nefret et, zulüm görmüşlerden kork.

politikacılar yoktan bir şeyler var eden insanlardır. sunulacak elle tutulur yetenekleri azdır. mühendis, sanatçı veya üretici değildirler. kukla oynatırlar, kendilerini kukla oynatıcısı olarak sunarlar. sunulacak yetenekleri olmadığından, neyin peşinde olduklarını pek ender bilirler.

başarının kendi uyarıları vardır.

izleyici topluluğu asla önemli değildir. dinleyici topluluğu, çoğu muhtemelen sizden aşağı olan bireylerden oluşur. izleyicilerini sevdiğini söyleyen aktörlere asla inanmadım. aktör, izleyicilerini köpeklerini sevdiği gibi seviyordur. hangi alanda olursa olsun, izleyici karşısında başarılı olan sanatçı belki küçümsemeden olmasa da onlara karşı derin bir saygı yokluğundan hareket eder.

bir ailenin bütün üyelerinin zaman zaman da olsa bir araya gelmeleri, yemeklerini birlikte yemeleri iyi bir şeydir, aile bağlarını güçlendirir. aile tüm kültür ve uygarlıkların temelindeki birimdir.

"yukarı çıkarken karşılaştıklarına iyi davran; çünkü aşağıya inerken de aynı insanlara rastlayacaksın."

bir insan sadece umudu varsa, bir düzen kavramına sahipse, üzerinde yürüdüğü toprakla kendisi arasında bir ilişki olduğuna kuvvetle inanıyorsa kavga eder.

melodram ve üsluba boşvermeyin: her ikisi de insani ihtiyaçlardır.

yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

11.04.2013

yarım hayat

v.s. naipaul

"her şey ön yargılara bağımlıdır. dünya durmalı; ama dönmeye devam ediyor."

hikaye belirsiz bir yerde, belirsiz bir zamanda geçiyordu. bir kıtlık döneminde başlıyordu. kıtlıktan brahmanlar bile etkilenmişti. açlıktan nefesi kokan, derisi kemiklerine yapışmış bir brahman, onurunu yitirmeden yalnız başına ölmek için topluluğunu bırakıp başka bir yere gitmeye karar verir; sıcak, kayalıklı ıssız yerlere gelir. gücünün tükenmek üzere olduğunu hissettiği sırada bir kayalıkta alçak, karanlık bir mağara bulur ve orada ölmeye karar verir. elinden geldiğince arınır ve son kez uyumak üzere mağaraya yerleşir. bitkin başını bir kayaya yaslar. kaya brahmanın başını ve boynunu rahatsız eder. kayaya dokunmak için elini uzatır, bir iki kez yoklar ve kayanın aslında bir kaya olmadığını anlar. başının altındaki sert, kirli, girintili çıkıntılı bir çuvaldır ve brahman doğrulup oturunca kaya sandığı şeyin aslında içi hazineyle dolu eski bir çuval olduğunu görür.

hazineyi bulduğu anda bir cinin kendisine seslendiğini duyar: "bu hazine yüzyıllardır seni bekliyordu. isteğimi yerine getirirsen çuvalı alabilirsin, hazine de sonsuza dek senin olur. kabul ediyor musun?" korkudan titreyen brahman, "benden isteğin nedir?" diye sorar. cin, "her sene bana küçük bir çocuk kurban etmelisin." der. "bunu yaptığın sürece hazine senin olacak. yapamazsan hazine kaybolacak ve buraya dönecek. yüzyıllar boyunca pek çok kişi denedi ama hepsi başarısız oldu." brahman ne diyeceğini bilemez. cin öfkeyle yeniden sorar: "eceli gelen adam, kabul ediyor musun?" brahman, "çocukları nereden bulacağım?" der. cin, "sana yardım edemem." diye cevap verir. "azmedersen bir yolunu bulursun. kabul ediyor musun?" brahman, "kabul ediyorum." der. cin, "uyu, zengin adam" der. "uyandığın zaman kendini eski tapınağında bulacaksın, dünya ayaklarının altına serilecek. ama sakın verdiğin sözü unutmaya kalkma."

brahman uyandığında eski evinde olduğunu görür; karnı tok, gücü kuvveti yerindedir. en açgözlü anlarında bile hayal edemeyeceği kadar zengin olduğunu anlar. aynı anda, mutluluğun tadını çıkarmasına fırsat kalmadan, ettiği yemin ona işkence etmeye başlar. ıstırabı azalmak bilmez. her saati, her dakikası ıstırap içinde geçmeye başlar.

bir gün tapınak binasının önünden bir grup kabilelinin geçtiğini görür. esmer ve ufak tefek, açlıktan kemikleri fırlamış, yarı çıplak insanlardır. açlık bu insanları yerlerinden yurtlarından etmiş ve eski gelenekleri hiçe saymalarına neden olmuştur. aslında tapınağın yakınından bile geçmemeleri gerekir; çünkü bu insanların gölgesi, görüntüsü; hatta sadece sesleri bile tapınağı kirletir.

brahman bir aydınlanma anı yaşar. kabilenin kampının yerini öğrenir. gece, yüzünü şalıyla örterek oraya gider. kabile reisini bulur, hayırseverlik ve dini vecibeleri adına kabile halkının açlıktan ölmek üzere olan çocuklarından birini satın almayı teklif eder. kabile reisiyle anlaşır; çocuk ilaçla uyutulacak, ıssız, kayalıklı bölgedeki alçak bir mağaraya götürülüp bırakılacaktır. bu işi doğru dürüst becerebilirse, kabile reisi bir hafta sonra aynı mağarada halkını açlığın pençesinden kurtarmaya yetecek miktarda, eski bir hazine bulacaktır.

kurban mağaraya bırakılır, eski hazinenin bir parçası el değiştirir ve brahmanla kabile halkı bu töreni yıllar boyu sürdürürler.

yıllar sonra bir gün, artık daha iyi beslenen ve daha iyi giyimli kabile reisi yağlanmış, parlak saçlarıyla brahmanın tapınağına gelir. brahman ona kaba davranır. "sen kimsin?" diye sorar. kabile reisi, "kim olduğumu biliyorsun." der. "ben de seni tanıyorum. ne dolaplar çevirdiğini biliyorum. başından beri biliyordum. seni daha ilk geceden tanıdım ve her şeyi anladım. hazinenin yarısını istiyorum." brahman, "hiçbir şey bilmiyorsun." der. "asıl ben, senin ve kabilenin 15 yıldır bir mağarada çocuk kurban ettiğinizi biliyorum. kabile geleneklerinizden biri olmalı. artık iyice palazlandınız, kasabalı oldunuz, utanıyor ve korkuyorsunuz. bu yüzden gelip her şeyi bana itiraf ettiniz ve bağışlanmayı dilediniz. sizi bağışladım; çünkü kabile yaşantısı sürenler nasıl insanlardır bilirim; ama dehşete kapılmadığımı söyleyemem ve kimi istersem çocuk kemikleriyle dolu o mağaraya götürebilirim. şimdi defol git. saçlarını yağlamışsın ama gölgen bile bu kutsal mekanı kirletmeye yetiyor." kabile reisi korkuyla siner ve geri çekilir. "affet, affet" der. brahman, "sakın verdiğin sözü unutmaya kalkma" diye cevap verir.

kurban verme zamanı gelmiştir. brahman, gecenin bir yarısı kemiklerle dolu mağaraya gitmek için yola koyulur. kabile reisinin olanları ihbar etmesi ve mağarada bekleyen birileri olması ihtimaline karşılık her türlü açıklamayı zihninde evirip çevirmektedir. mağarada kimse yoktur. buna şaşırmaz. karanlık mağarada ilaçla uyutulmuş iki tane çocuk vardır. demek ki kabile reisi akıllıca davranmaya karar vermiştir. brahman, alışkın eliyle çocukları mağaranın cinine kurban eder. küçük cesetleri yakmak için yaklaşınca, elindeki meşalenin ışığında kendi çocuklarını kurban etmiş olduğunu görür.