31.7.15

uzun lafın kısası

şükrü erbaş: hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

andre malraux: insan dediğin nedir ki? küçük, acınacak bir gizler yığını. insan bir rastlantıdır ve temelinde dünya, unutulmuşluktan yaratılmıştır.

alexandre dumas: tüm vahşi yapılı insanlar güçlü bir eylemi beğenmeye yatkındırlar.

bertrand russell: olağanüstü bir karar verme yetisine sahip kimseler dışında, insanların çoğu, emirler sert olmamak koşuluyla, kendilerine günün her saatinde ne yapacaklarının bildirilmesinden hoşlanırlar.

christine arnothy: sağcılar, her türlü iktidarın kıçını yalayan insanlardır.

erik orsenna: tek konu takıntılarına şükürler olsun! ister cinsellikle, ister pulculukla, ister başka bir şeyle ilgili olsun, tek konu takıntısı sizi olmayacak yerlere götürür, çoğunlukla sarsıcı şahsiyetlerle tanıştırır.

lucrezia borgia: sanatları sevmek, düşüncenin yapıtlarını sevmek, sevdiklerimizi sevmek; dünyada budur yalnız büyük olan.

jean jaures: bugünkü devlet büyük bir patrondan başka bir şey değildir; ücret ve rekabet yasalarına bağlanan, onları uygulayan kocaman bir patron.

konfüçyüs: bir insan uzağı düşünmezse, yakın bir zamanda kesinlikle üzüntüyle karşılaşacaktır.

oscar wilde: çocuklar hayata ana babalarını severek başlar, zamanla onları eleştirir ve nadiren affederler.

sadi şirazi: mutlu, yiyen ve eken; mutsuzsa ölüp ardında bırakan kişidir.

mehmet eroğlu: hiç tanrı'ya inandın mı? her şeyden, bir parça da olsa, o da sorumlu değil miydi? kutsal kitapların hepsinde "öldürme" diyordu; ama tanrı adına öldürülenler kadar çok insanoğlu öldürmeyi başaramadı kimse.

29.7.15

dünyaca

fazıl hüsnü dağlarca


burda, hindistan'da, afrika'da
her şey birbirine benzemektedir
burda, hindistan'da, afrika'da
buğdaya karşı sevgi aynı
ölüm önünde düşünce bir

nece konuşursa konuşsun
anlaşılır gözlerinden dediği
nece konuşursa konuşsun
benim duyduğum rüzgarlardır
dinlediği

biz insanlar ayrı ayrı kalmışız
bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların
biz insanlar ayrı ayrı kalmışız
gökte kuşların kardeşliği
yerde kurtların

27.7.15

barınak

theodor adorno

dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelle tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlar uzlaşmayı. canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir.

sözcüğün alışılmış anlamıyla barınak, artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel evler çekilmez hale gelmiştir. orada yaşanan her konforun bedeli bilgiye ihanettir bugün; en küçük sığınma duygusuna bile aile çıkarlarının küflü kokusu karışmaktadır. bir tabula rasa üzerinde inşa edilen o modern, işlevsel konutlarsa, uzmanların zevksizler için imal ettiği, içlerinde yaşayanlarla hiçbir bağlantısı olmayan yaşama kutularıdır; ya da yolunu şaşırarak tüketim alanına girmiş fabrika tesisleri; zaten sönüp gitmiş olan bağımsız varoluş özlemine taban tabana zıttır bütün bunlar.

bugün eklememiz gerekir: kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır. yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.

25.7.15

true detective

hak ettiğimiz dünyada yaşarız.

her bir beden, dürtülerinden daha fazlası olduğuna öyle emin ki.. tüm o işe yaramaz danslar, yorulmuş zihin arzu ile cehaletin çarpışması.

bağışlanma diye bir şey yok. insanların kısa hafızası var sadece.

insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. çok fazla bilinçlendik. doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. hepimiz bir yanılsama içindeyken duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat aslında bir hiç olan bireyleriz. bence türümüzün yapması gereken onurlu davranış programlamamızı reddedip üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa bir gecede son vermektir.

din, beyinde bazı patikaları düzenleyerek eleştirel düşünceyi körelten bir virüstür.

herkes olmadığı bir şey olacağını sanır. herkesin büyük planları vardır.

bütün tarih boyunca ihtiyarların hepsinin aynı şeyleri söylediklerinden eminim. ama ihtiyarlar ölüyor ve dünya dönmeye devam ediyor.

hepimiz bu hayat tuzağının içindeyiz. kendi içinde herkes düşünüyor ki her şey farklı olacak. başka bir şehre gidecekler, sonsuza kadar arkadaş olacakları insanlarla tanışacaklar. aşık olacaklar ve tamamlanmış olacaklar. tamamlanmakmış. bir de sonuca bağlamak var. bu ikisi her ne sikimse! bu hayatı doldurmak için uydurulmuş sikik şeyler. sona ermediği sürece, hiçbir şey, hiçbir zaman tamamlanmaz. sonuca bağlamakmış. hayır, hayır, hayır. hiçbir şey, hiçbir zaman bitmez.

en çok şişenin dibinde gördüm kaybolan ruhları.

insanlar.. binlerce hayatın sonunu gördüm. genci, yaşlısı.. her biri gerçekliğinden emindi. duyumsal tecrübelerinin oluşturduğu amacı ve anlamı olan özel bireyler. biyolojik bir kukladan fazlası olduklarına o kadar emindiler ki.. gerçek er ya da geç ortaya çıkar ve herkes görür. ipler kesildiğinde herkes aşağı düşer.

geceki gökyüzü gibi hiçbir şey yoktur.

erkekler aşık olamaz, en azından kastettikleri şekilde. gerçekliğin yetersizlikleri her zaman bastırır.

önemi olan tek şey çocuklardır. bir kadın-erkek dramasının tek sebebi onlardır. insanlar sıçar batırır. yaşlanırız. kadın-erkek ilişkisinin çocuk yapmak haricinde yürümesi gerekmiyor zaten.

herkes suçludur. ya güzel yıllarınızı, onları yaşarken bilirsiniz ya da onları beklerken kanser olup güzel yılların çoktan gelip geçtiğini fark edersiniz.

23.7.15

ahmet kabaklı

uğur mumcu

kurtuluş savaşımız bugünlerde iki tarih anlayışının konusu olmaktadır. bir yandan yerli ve yabancı araştırmacılar, bilimsel inceleme yöntemleri ile tarihsel olayları yorumlarken, bir kısım yazarlar da hiçbir belge ve bilgiye dayanmaksızın eleştiri ve yorumlar ileri sürmektedirler. türkiye'de sermayeci azınlığın sözcülüğünü yapan bir gazetede, ahmet kabaklı adındaki yazarın bir yazısında belirttiği kurtuluş savaşımızla ilgili "amiyane" görüşleri şöyle:

"50-55 yıl önce sömürgelikten kurtuluş savaşı yapmış ve yeryüzünün başka esir milletlerine öncülük etmiş de değiliz. kızıl edebiyatının getirdiği bu aşağılığı da reddederiz. haşa, türkiye o zaman kimsenin sömürgesi olmamıştır ki, sömürgelikten kurtuluş savaşı yapmış olsun."

bu "mütareke artığı" kaleme göre "sömürgelikten kurtuluş" savaşı yaptığımızı söylemek, "aşağılık kızıl edebiyatı"dır. bakınız mustafa kemal izmir iktisat kongresi'ni açarken ne diyor:

"arkadaşlar, osmanlı devleti hakikatte ve fiilen mahrum-u istiklal bir hale getirilmişti. bir devlet ki, tebasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi vesaire tanzimi hakkından men edilir; bir devlet ki, ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur; o devlete müstakil denemez. hayatını teminden aciz olan devlet müstakil olabilir mi? osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi."

işte kurtuluş savaşı önderi mustafa kemal, "osmanlı imparatorluğu yabancıların sömürgesiydi. biz buna karşı savaştık." diyor. buna karşın kabaklı, "bunu söylemek aşağılık bir kızıl edebiyatıdır." diye yazabiliyor yarım yüzyıl sonra.

vahdettinlerin, damat feritlerin, anzavurların, ali kemallerin "manevi mirasçısı" kabaklı'ya yine mustafa kemal'in sözleriyle karşılık verelim: 1 aralık 1917'de kurtuluş savaşı önderi şu sözleri söylüyordu:

"efendiler, biz, hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için, toptan bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız."

bu da kabaklı'ya göre komünistlik. kabaklı, "yeryüzünün başka esir milletlerine öncülük etmiş de değiliz. kızıl edebiyatının getirdiği bu aşağılığı reddederiz." diyor. fakat mustafa kemal 1920'lerde şunları söylemişti:

"biz garp emperyalistlerine karşı halas ve istiklalimizi muhafaza etmekle iktifa etmiyoruz. aynı zamanda garp emperyalistlerinin kuvvetleri ve malum olan her vasıta ile türk milletini emperyalizme ittihaz etmek isteyenlere mani oluyoruz."

ve aynı konuşmasında mustafa kemal, bütün dünyaya sesleniyor:

"bu suretle bütün beşeriyete hizmet ettiğimize kaniyiz."

işte bu sözler, 50-55 yıl sonra bir "mütareke artığı" yazarın kalemiyle, "aşağılık kızıl edebiyatı" olarak damgalanabiliyor.

oysa mustafa kemal, esir uluslar için şunları söylüyordu:

"bizim bu büyük zaferimizin tevlit edeceği netayic-i azime, yalnız türkiye'nin mukadderatı üzerinde müessir olmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün zulümdide milletleri, kendi hayat ve istiklallerini tehdit ve tazyik eyleyen zalimler aleyhine hareket için teşci eyleyecektir."

kabaklı'ya göre bunlara inanmak da "aşağılık kızıl edebiyatı"dır. ahmet kabaklı, yasalara aykırı olarak yıllarca hem öğretmenlik yapmış hem de siyasal yazılar yayımlamıştır. 12 mart döneminde de bütün atatürkçüler, devrimciler, solcular, sosyalistler cezaevlerindeyken bu "mütareke artığı" yazar, faik türün paşa'nın "yüksek himayelerinde" işte bu kafayla "milliyetçilik" yapmıştır. kurtuluş savaşımıza dil uzatan bu saygısız "mütareke artığı"nı dilinden tutup teşhir ediyor ve gerici edebiyatının getirdiği bu aşağılığı reddediyoruz.

22.7.15

1Q84

haruki murakami

derin bir inanç ile hoşgörüsüzlük hep atbaşı gider.

yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. o seni sevmese bile.

yılanın yolu da dolambaçlıdır.

doğru olanı yaptığından emin bir insan kadar aldatılması kolay biri olamaz.

bir şekli olup da parayla satın alınamayacak hiçbir şey yoktur.

şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.

hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

yazmayı sevmek, yazar olmayı hedefleyen biri için çok önemli bir meziyettir. düzgün metin, ya doğuştan yetenek ya da ölesiye çaba gerektirir. başka yolu yoktur.

ruhsal bir keskinliğin rahat ortamlarda doğması mümkün değildir.

sırlarla ilgili olarak çok önemli bir kural vardır: ne kadar az kişi bilirse o kadar iyidir.

bir şey gibi olmamak asla kötü değildir. henüz bir çerçeveye sıkıştırılmadığın anlamına gelir.

güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir.

birini yürekten seversen, o ne kadar rezil bir tip olsa da, seni sevmeyen biri olsa da, en azından yaşam cehennem olmaktan çıkar. biraz karanlık olsa bile.

bu dünyada mantığa yer yok, empati de yetersiz.

dünya dediğin şey, birbiriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır.

yaşantınız için dehanızı ve zamanınızı parça pinçik satmanız iyi sonuçlar doğurmaz.

insan için ölüm anı önemlidir. doğum şeklini seçemezsin; ama ölüm şeklini seçebilirsin.

ölmekten korkmuyorum. korktuğum şey gerçeklikten çıkmak, gerçekliğin beni arkasında bırakması.

bilgi, değerli bir toplumsal servettir.

açıklanmadığı zaman anlayamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir.

insan, çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.

dünyada insanın bilmemesinin daha iyi olacağı şeyler vardır.

acı, çoğu durumda başka bir acıyla dindirilir.

kendi ruhun hakkında düşünmek, pratik faydasının olup olmayacağı bir yana, insanın ihmal etmemesi gereken uğraşlardan biridir. 

aşk olmasa her şey ucuz bir tiyatrodan öteye geçmez.

uzun zaman boyunca kök salan şeyler, hiçliğin içinde o kadar kolayca yitip gidemezler.

önemli şeyleri elde etmek için o ölçüde bedel ödemek gerekir. dünyanın kuralı budur.

havuza atlamadan önce suyun derinliğini tespit etmek gerekir.

tüm insanların ölümü için yas tutulması gerekir. kısa bir süreliğine de olsa.

görünüş sizi aldatmasın. gerçek daima tektir. gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.

21.7.15

kan

frida kahlo

kan. evet, bol bol kan.
kan-yaşam.
kan-kadın.
kan-acı.
kan-tutku.
kan-yürek.

peret, "kan damarları, kadınların en eski takılarının su damlalarıdır." diye yazmış.

toprağın, güneşin, evrenin varlıklarını sürdürmeleri için kan isteyen tanrı'ya, chac'a hibe edilen, azteklerdeki kurban-kan.

resmimde kan var, ölüm var, yaralı bir kadın olarak ben varım. evet.

imzam, neredeyse hep kan kırmızısı. kırmızı kurdeleler, saçlarımda kan damarları gibi bağcıklar var. evet.

evet, bunların tümü var. iyi de, insanların asıl korktuğu nedir? midesi bulanmadan, baygınlık geçirmeden bakılamayacak olan şeyden korkuyorlar. yaşamımızın parçası olan ama utançla saklamak istediğimiz, dehşete düştüğümüz, tabu olan şeyden.. ama böylesine saklamak istediğimiz, bizzat kendi yaşamımızın temsilidir. damarlarımızda akan ve suyun bitkiye can vermesi gibi bize yaşam veren kan; saklamak istediğimiz belki de aslında yaşamın antitezi olmayan ölümdür; çünkü ölümden yeni bir yaşam doğar, toprağın yaşamı, biz ona karışırız, onunla, kökleriyle, özsuyuyla, demiriyle, kireciyle, kum taneleri, taşları, ölü yaprakların maddesiyle, katmanlara inen yağmurla dolarız. ve saçlarımızda köklenerek başımızın üzerinde çiçekler açar. yaşam oradadır, tek eksik olan bizim bilincimizdir. hatta bunu bile bilmiyoruz, nasıl olduğunu bilemiyoruz.

ne kadar çok kan var! ne kadar çok kan diye şaşırıyor insanlar. onları, tablolarımı gördüklerinde bir tiksinti ifadesiyle sırtlarını dönenleri, laflarını yutanları ya da tersine, o lafları bir balgam, bir silah, bir kurtuluş gibi fırlatanları görür gibiyim.

işin tuhafı, savaşlarda akıtılan kan, o adaletsizlik ırmakları, insanlık utancının kırmızısı, işte bu kan insanları tiksindirmiyor, kaçırtmıyor. insan "aşıldığını" düşünüyor. ama bir cenin, açık bir yürek resmi (halbuki onlar bizim bir parçamız, burada söz konusu olan kendi varlığımız, bilinçdışı temsilimizden, saklı gerçeğimizden gelen bir şey bu, kaçmak istediğimiz bir anı), işte bundan korkuyoruz, insani zaaflarımız, bedensel bir tutarlılık karşısındaki yetersizliğimiz gözlerimizin önünde seriliyor.

çünkü biz kendimizin idealleştirilmiş, sürekli idealleştirilmiş bir görüntüsünü bulmak istiyoruz. çünkü her birimiz bir tanrı olmayı arzuluyoruz. ama tanrı değiliz, işte! bal gibi, et ve kan karışımıyız. tüm berelerin üzerine yazıldığı bir bedenimiz var ama biz yalnızca manevi yaralara ilgi gösteriyoruz; çünkü onlar incelenebilir, düşlenebilir ama ele gelmez. çıplak gözle görülemeyeni yüceltiyoruz. hepimiz tanrılaşmak, bilmediğimiz bir konumda, öümsüzlük içinde var olmak istiyoruz.

rembrandt "anatomi dersi"ni yaptığında bizi gerçekte olduğumuz şeye indirgedi; buna tahammül edemedik. böyle bir doğruculuk bakışları yaraladı.

ben ise bir insanoğlu olan frida kahlo'nun, yaşamdaki olgular sayesinde bedeninin tam varlığının bilincine erdiğini söylüyorum. bir kadın olan frida kahlo'nun bedenini açtığını ve o bedende hissettiklerini dile getirdiğini söylüyorum. o bedende hissettikleri öyle şiddetliydi ki, eğer onları kavrayıp, tanımlayıp, sonra da düzene sokmasaydı, asla anlayamadığı ve üzerinde oynayamadığı şeyler ve acılarla çıldırabilirdi. bence insanın acısını gömmesi, içten içe o acı tarafından, bulanık ve anlamsız yollardan geçerek kemirilmesi demektir. insanın ifade edemediği şeyin gücü patlayıcı, hasar verici, kendi kendini yıkıcı bir güçtür. ifade etmek, kurtulmanın başlangıcıdır.

20.7.15

leopar

giuseppe tomasi di lampedusa

her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak her şeyi değiştirmeliyiz.

fikirler de zarar görür.

efendileri anlamak kolay değildir. onlar kendi alemlerinde, doğrudan doğruya tanrının yarattığı dünyada değil, yüzyıllar boyu edindikleri deneyimleri ve uzmanlaştıkları dertleri ve sevinçlerinden kurulmuş bir alemde yaşarlar; çok güçlü bir ortak bellekleri vardır; sizi ve beni hiç ırgalamayacak şeyler onları üzer ya da sevindirir; çünkü bunların hepsi, yüzyıllar boyu biriktirip kuşaktan kuşağa aktardıkları anılar, umutlar, ayrıcalık korkularından oluşan gelenek ve görenekleriyle çok etkin biçimde ilgilidir.

ölüm oldukça ümit vardır.

en gözü pek nişancı bile neredeyse hiç karşılaşmadığı bir hedefi vurmakta zorluk çeker.

insan yoğun biçimde kendini bir işe verdiği, tüm dikkatini bir yere topladığı anlarda kaybolan ve tıpkı sürekli bir kulak çınlaması, başka sesler dindiği zaman duyulan bir saatin tik takları gibi, en küçük bir sessizlik ya da iç gözlem anında tüm kayıtsızlığıyla yine ortaya çıkan o duygu, sessizlikte işitilebilen tıkırtılar gibi hep vardır ve biz duymasak bile tetikte beklediğini anlarız.

tanrım, bana, yüreğime ve gövdeme tiksinmeden bakacak cesaret ve gücü ver.

düş

melih cevdet anday


düş müydü gün doğmalarımız göze görünmeden
yüreğimiz bomboş göğü zaman mezarlığımızın
iki mızrak saplanmış şarap tulumlarımızdan
kadına yakılar hazırlatan horlanmış kuşku
çiğ etleri gibi kervan sofralarının gizli
üzüntü kokar bekleyiş kumulunda yağmurlar
çorak gecenin damında korku yıldönümleri

19.7.15

yaratıcılık

clarissa pinkola estes

yaratıcılık bin bir kılığa girer. her an değişik bir şekle bürünür. hepimize görünen; ama kimse o parlak ışıkta ne gördüğü üzerinde anlaşamadığı için tanımlanması zor olan şaşırtıcı bir hayalet gibidir.

kimileri yaratıcı hayatın fikirlerde olduğunu söyler, kimileri de eylemde. çoğu durumda, basit bir varlığın içindeymiş gibi görünür. bu kendi içinde fazlasıyla incelikli olsa da, büyük bir ustalık gerektirmez. ister bir kişi olsun, isterse bir sözcük, bir imge, bir fikir, isterse ülke ya da insanlık, bir şeye duyulan sevgidir, bir şeyi çok fazla sevmektir; taşkınlıkla yapılan her şey, bir yaratım eylemidir. bu ne bir ihtiyaç meselesidir ne de tekil bir iradi eylem; yalnızca bir şarttır.

nehrin belli bir noktasında bir şey yaratmak, nehre gelenleri de besler, akıntının uzağındakileri olduğu kadar derinlerdeki yaratıkları da besler. yaratıcılık yalıtılmış bir hareket değildir. onun gücü burada yatar. onunla temasa geçen her şey, onu işiten, gören, hisseden, tanıyan herkes ondan beslenir. başka birinin yaratıcı sözlerini, imgelerini, fikirlerini görünce bizim de kendi yaratıcı işlerimizle dolmamızın, esinlenmemizin nedeni budur. tek bir yaratıcı eylem, koskoca bir kıtayı besleme potansiyeli taşır.

mazeretler, kirlenmenin bir başka şeklidir. "zamanı gelince yapacağım, param yok, zamanım yok, zaman bulamıyorum, zaman ayıramıyorum, en güzel, en pahalı aletlere ya da deneyimlere sahip olana kadar başlayamıyorum, sadece tam şu anda canım istemiyor, ruh halim henüz uygun değil. onu yapabilmek için en azından bir günlük zamana ihtiyacım var, onu yapabilmem için birkaç günlük zaman lazım. bunu yapabilmek için kendime ayırabileceğim birkaç haftalık bir zamanımın olması icap eder, ben sadece, ben sadece.."

yaratıcı kompleksin en büyük sorunlarından biri mantıklı düşünmediğiniz, mantıklı hareket etmediğiniz, bugüne kadar yaptıklarınız zaten mantıklı olmadığı ve bu yüzden başarısız kalmaya mahkum olduğu için ne yaparsanız yapın hiçbir sonuç alamayacağınız yönündeki ithamıdır. her şeyden önce, yaratmanın ilk evreleri mantıklı değildir -zaten öyle de olmamalıdır. kompleks sizi bununla durdurmayı başarırsa yenilirsiniz. ona oturup sakin olmasını ya da siz işinizi bitirene kadar uzaklaşmasını söyleyin. unutmayın, mantık gerçekten dünya için makul bir şey olsaydı, bütün erkekler eyerde yan otururdu.

evleri, eşleri ya da çocukları için çok pahalı şeyler satın almak amacıyla hor gördükleri işlerde çok uzun saatler boyunca çalışan kadınlar gördüm. bunlar küçümsenemeyecek yeteneklerini arkadaki ocağa atarlar. yazı yazmaya oturmadan önce evdeki her şeyi temizlemekte ısrar eden kadınlar gördüm. elbette, ev temizliğinin tuhaf yanını biliyor olmalısınız. asla sonu gelmez. bir kadını durdurmanın en iyi yoludur.

18.7.15

gene aşk

doris lessing

bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

cinsel albeni yalnızca meme ve kıç değildir.

fiziksel çekicilikle atbaşı giden korkunç bir küstahlık vardır; eleştirmek bir yana, hayran bile oluruz o küstahlığa.

"bir erkek, gerçekten aşık oldu mu, inanılmaz derecede salak görünür."

aşkta, iki kişinin birbirlerine bakakaldıkları bir an gelir: nasıl şu oldukça sıradan insan bana bu kadar acı çektirebilir?

insanların ilginçlikleri, hayatın onlara sunduklarında yatmaz.

şu ya da bu gruba -birleştirici güç ister din, ister siyaset, ister tiyatro, ister entelektüel etkinlik olsun- yamanmaya ne kadar can atarız. cadı kazanlarında kaynayan çorbaların en güçlü iksiri iyiye de yarar kötüye de; yine de biz gözümüz bağlı, hayallere dalarız.

"bin tasa, bir tek borcu ödemez."

aşk yalnızca deliliktir; tıpkı deliler gibi karanlık bir tımarhaneye, kırbaçlı gardiyanlara gereksinim duyar. delilerin şimdilerde bu yoldan cezalandırılmamalarının ve sağaltılmamalarının tek nedeniyse, deliliğin çok yaygınlaşması, kırbaçlıların da deliler gibi aşık olmasıdır.

kişisel onur, çoğu zaman başarının meyvesidir.

hiçbir canlı, ailesiz ve koruyucusuz kalmış bir genç kadından daha bahtsız, daha çaresiz olamaz.

goethe: eski tutku daha tam geçmemişken içimizde yenisinin uyanabilmesi ne hoş bir duygu!

aşık olmak, kişinin sürgünde olduğunu anımsamasıdır.

belki de aşıkken düştüğümüz cennet, başta kovulduğumuz cennettir; orada bütün kucaklaşmalar masumdur çünkü.

17.7.15

hayata farklı bakanlar

hakan günday

eskiden hayata farklı bakanlar bulurlardı beni. gerçek entelektüeller, anarşistler, nihilistler.. mıknatıs gibi çekerdim toplumun dışında yaşamayı seçmiş robinson crusoe'ları. ama şimdi seyrek de olsa benimle karşılaştıklarında başlarını önlerine eğiyorlar, bakışlarımızın kesişmesini engellemek için. çünkü anlayabildikleri kadar anlıyorlar benim artık uzun, alkollü, yüksek sohbetlerden eyleme, gerçeğe geçtiğimi. ve korkuyorlar. çünkü onların oynadıkları oyun, günün üç saatini, içlerinde bağırıp çağıran anarşiste ayırıp geri kalan zamanında normal bir insan gibi yaşamaktan ibaret. çok azı söylediklerini yapar. çok azı gece anlattığını gündüz yaşar. bunlar daha çok düşünsel kurt adamlardır. barış ve anarşi işaretlerini sokaktaki aynı kadın heykelinin iki göğsüne çizenler bu salaklardır işte. coşarlar insan hayatının değersizliğini anlatırken. ama daha sonra işkence gören bir teröristin haberi karşısında en çelik hümanist kesilip insan haklarından dem vururlar. çelik hümanistler çelik kapı taktırırlar evlerine, adlarına methiyeler dizdikleri kaosun, devrimin geldiği gün kedilerine bir zarar gelmesin diye. sağdan nefret ederken soldan da etmeyi unutanlardır bunlar. kişisel muhalefetlerine bir kalabalığın fikrini eklemekten zevk duyarlar. "sola daha yakınım" derler utanmadan. gölgesiz yaşayamazlar, yalnız kalmaktan ödleri koptuğu için. yakın olmazlarsa herhangi bir tarafa, yok olacaklarını düşünürler. açık deniz adamlarının yanında karadan uzaklaşamayan dubalar gibi dururlar.

16.7.15

şaman

mehmet can doğan



ancak acılarıyla uçabilen geçer acıyı

insan bir yaşa gelince ya da geldiğini hissedince
deniyor gözden geçiriyor yaşadıklarını
yeni giysilerle
bir akıl ediniyor insan bir yeryüzü telaşı
gökyüzünü fark ettiği zaman
yeni edindiği akılda kaynayan bir yeraltı
"yüreğim mi katılaştı yoksa açılmış bir makasta
ağır da gelmiyor giydiklerim artık bana
eskiden inanırdım dünyaya hazırdım ayartılmaya
yanlış olan bir şey var her doğruda
yanlış olan bir şey doğru ile yanlışta"

dünya diyordum önce dünya böyledir
hem öper oğlunu kanının akacağı yerden
hem öptükçe akla bölünmüş bir şey gelir
yani o ki bölünmüş bir akılla ömre ziyan gelir

hissettirmeden öper ölümüne oğlunun
babadır dünya eker biçer
bir dudakların bir boyuna
kılıç olduğu görülmemiştir
böyle nazik dokunuşuyla
ölüm olsa olsa kanadı kırık bir kuş olur
dünya böyledir ama başka türlü de olur

bir bozkırdı gördüm
gören bir bozkırdı üstelik
geçtim içinden bir ırmağa geldim
gerçi batak da vardı ama ne çıkar
içinde taşıdığı kadar bir batak herkesin
bilmeli insan boğulması gereken acılar için

demek her şey yaşadığı yerle tanımlanıyor
demek avuçlarında kökünden sökülmüş otlarla
yıkıldığı yerde sımsıkı bağlanıyor insan hayata
kanı akıtılmak üzere bir hayvanın bağlanması gibi ama
acımalı "demek" diye söze başlayana
yenilmiştir o üstelik yıkılmıştır hem de
hem de "acımalı" diyenin üzerine
yıkılmıştır
metruk bir şehrin içinden geçen kardeş gürültüsüyle

yerleşmek gerekli bir yere
böyle diyor lalenin göğsündeki kara leke
demese de olur ama diyor işte
leke olmak gerekli birinin göğsünde
zamanı geldiğinde
savrulmak için dünyaya delice

içimde çiçek açtığında kırlar çağırdı beni
kim ki acısını bilmek istiyor çağrıldığı yere gitmeli
acısını avucunun içinde tutmayı öğrenmeli
öğrenmeli acıların hafifliğidir kuşun kanadındaki

15.7.15

bütün şiirleri

sabahattin ali



hayat ki akıp gider bulanık bir su gibi
hakikat, sanat, ilim masaldan ibarettir
insanlar ki bir sürü aptaldan ibarettir

korkutmaz beni ölüm
bir şeytan kadar hürüm
süremez bende hüküm
ne allah ne de nahit

gece, yavaşça siyah mantosunu sürükler
sabah, ıstırap çeken kalplerin akşamıdır

seneler sürer her günüm
yalnız gitmekten yorgunum
zannetme sana dargınım
ben gene sana vurgunum

itilmiş, tekmelenmişim
doğduğum günde yanmışım
yalnız sana güvenmişim
ben gene sana vurgunum

yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider
gözyaşları içinde seneler yürür gider

kara saçım dik başımda kar oldu
ak saçımla yar sevmesi ar oldu
bana vuran eller değil yar oldu
bu dert benim dertlerimin başıdır

sen aklıma gelince her şeyler gülümserdi
ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi

ekmeğim bahtımdan katı
bahtım düşmanımdan kötü
böyle kepaze hayatı
sürüklemekten yoruldum

mayıs, ayların gülüdür
taze bir çiçek dalıdır
içerim ateş doludur
mayısta gönlüm delidir

yaşamak, yatağından seller gibi taşmaktır
yaşamak, kartal gibi göklerde dolaşmaktır
yaşamak, asırları bir hamlede aşmaktır

14.7.15

yaşamımdan şiir ve hakikat

goethe

ustayı usta yapan, ortaya çıkardığı iştir.

anekdot ve özdeyişler dağarcığı, görgülü adam için en büyük hazinedir; eğer birincilerini yeri geldikçe sohbetlerinde kullanmayı, ikincileri de yeri geldikçe hatırlamayı bilirse.

bir eve girer girmez sahibinin ne olduğu nasıl hemen anlaşılırsa, bir kasabaya ayak basar basmaz da yöneticiler hakkında hüküm verilebilir.

henüz hiçbir şeye sahip olunmayan ya da rahat bir mülkün değerinin bilinmediği gençlikte hepimiz demokratızdır.

en iyi insanlar yaşadıkları sürece onların kıymeti bilinmez de öldükleri zaman arkalarından aval aval bakılır.

insanlar önce yanılgım yüzünden benden hoşlanmadılar, sonra ciddiyetim yüzünden. nasıl davranırsam davranayım hep yalnızdım.

içinde huzur olmayan her imparatorluk çöker; çünkü prensleri hırsızlarla işbirliği içindedir.

ironinin kesintisiz kullanılmasından zeki insan sıkılır, fazla zeki olmayanın kafası karışır, büyük çoğunluğu oluşturan ortalama insan ise hoşlanır; çünkü bu grup çok fazla düşünme ihtiyacı duymadan kendisinin diğerlerinden daha akıllı olduğunu sanır.

yaşamda sadece eylem söz konusudur; zevk ve acı kendiliğinden gelir.

sadece geride bir şey bırakan değil, bir konuda etkin ve faydalı olup başkalarını da etkin ve faydalı kılan insan önemini korur.

zaman sonsuz denecek kadar uzun. gerçekten dolu dolu yaşamak isterseniz, her geçen gün, içine pek çok şey koyabileceğiniz bir fıçı aslında.

gerçek hayat bazen pırıltısını öyle kaybediyor ki, zaman zaman hayal ürünü denen cilayla yaşamın parlatılması gerekiyor.

her kentin, çocuklarını ya da torunlarını korkutan bir tragedyası vardır.

filizlenen bir sevgide güzel olan şey, insanın başlangıcını bilmediği gibi sonunu da kestiremeyişidir; insan kendini mutlu ve neşeli hissettiği gibi, bir mutsuzluğa neden olabileceğini de sezemez.

insan, gençliğinde sahip olmak istediği şeye yaşlılığında bolca kavuşur.

sessizce içinden okumak, konuşmanın hüzünlü bir yedeğidir.

kızlar göründükleri haliyle, delikanlılar ise vaat ettikleri şeylerle sevilir.

sevdiğiniz insanda bulabileceğiniz en katıksız mutluluk, onun başkalarını sevindirdiğini görmektir.

doğanın elinden çıkan her şey iyidir. insanın elinde her şey kötüleşir.

kendi olumlu yanlarımızla ilgili düşüncemiz bizde öyle kök salmıştır ki, bunların birazını bile etrafımızdakilere layık görmeyiz, mümkün olsa benzerlerimizi bile seve seve köreltiriz.

her yeteneğin temelinde önemli bir karakter yapısı vardır; bu bize büyülü bir şey gibi gelir; çünkü ne yeteneği ne de yeteneğin ortaya koyduğu şeyleri tek bir kavrama indirgeyebiliriz.

çiçeklerin ve kirazların tadını çocuklara ve serçelere sormak lazım!

hükmetmek kolay öğrenilir; yönetmek güç.

nice krallar vardır bakanların yönettiği; nice bakanlar vardır sekreterlerin yönettiği.

evin kıymeti ancak akşam olunca anlaşılır.

hayatın amacı, hayatın kendisidir.

çoğu zaman en küçük rastlantılar, hayatta en sürekli ilişkileri belirler.

hayata katlanabilmek ve ona yenilmemek için onunla uzlaşmayı öğrenmek gerekir.

hiçbir şey, kendisine benzer bir şey, yani bir iz bırakmayacak kadar yüzeysel değildir.

insanı gerekli kılan tek şey sevgidir kuşkusuz.

karşısındaki insana açılan büyük bir insanı görme kadar gerçek ve sıcak bir sevinç dünyada yoktur.

eğer insanlar, imgelemleriyle, geçmişteki kederin anılarını çağrıştırmak uğruna bu denli çaba gösterecekleri yerde, kayıtsız bir şimdi'ye katlansalardı, çektikleri acı daha az olurdu.

dünyadaki karışıklıklara yol açan şeyin, kurnazlık ve kötü niyetten öte belki de yanlış anlamalar ve atalet olduğunu bir kez daha saptadım. en azından ilk ikisine daha az rastlanıyor.

sanat uzun, hayat kısa

zülfü livaneli

yaşamak, direnmektir.

sürüden ayrılan insanı hiçbir rejim sevmez. sürüden ayrılmanın, birey olmanın ve kendi kafasıyla düşünmenin en önemli göstergesi ise okumaktır.

karl marx: sahip olduklarınız ne kadar çoksa, siz o kadar azsınız.

yüzlerce yıldır din kavramının öldürdüğü insan sayısı, belki de ruhunu kurtardığı insan sayısından daha fazladır.

geçenlerde iki kızımız kitapçı vitrinine bakarken biri ötekine dönüp "aaa bak kız!" demiş, "aşk-ı memnu'nun kitabı da çıkmış." öteki, "amma da çabuk yazıvermişler!" demiş.

sanat, güzellik yaratmanın, kendini ifade etmenin ve varoluşunu gerçekleştirmenin olduğu kadar, dünyaya müdahale etmenin de bir yoludur.

nef'i: allah türk'e çeşme-i irfanı haram kılmıştır.

mağara resimlerini görünce tektanrılı dinler tarihinin ne kadar kısa olduğunu bir kez daha dehşetle fark ediyorsunuz. dünyanın kabul ettiği milat daha dün gibi. demek ki insanlar o kayalara resim çizerken daha milada 28 bin yıl varmış.

stephen hawking: evrenin, bizim gibi yok sayılabilecek kadar küçük yaratıkların tasavvuruna göre var olduğuna inanmak mümkün değil.

insan dediğin öyle ideallerden falan oluşmaz. hırs, başarı arzusu, para kazanma hırsı, cinsel tutku, kıskançlık, başkalarını ezme duygusu.. işte insan budur. ve amacına ulaşmak için her türlü aşağılık numarayı çevirir.

bernard shaw: dans etmek, yatay bir isteğin, dikey anlatımıdır.

"her şeyi kaybeden, her şeyi kazanır."

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

ilerleme, insanın başkaldırması ve kendisini engelleyen yasakları geçersiz kılması demektir. en yalın tarifiyle "ilerici" olmak da budur. ciddi bir düşünce ortamında, yasaları savunmaya öncelik verip de "ilerici" gibi görünmenin yolu yoktur. ama ne yazık ki türkiye'de böyle gariplikler yaşanabiliyor.

gülmek zeka belirtisidir.

bilimin sustuğu noktada şiir başlar ve evrenin gizli kapıları şiirle açılır.

jean-paul sartre: savaşta ölen bir tek çocuk karşısında benim bütün kitaplarımın ne değeri var?

jose ortega y gasset: ben, kendimin ve çevremin toplamıyım.

ahmet ertegün: kültür azınlık içindir. yani piramidin en tepe noktasıdır. eğer insanlara bir şey satmak istiyorsan, piramidin en alt tabanına hitap edeceksin.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

platon: bir toplumu yönetecek olan kişiler bu işe çok istekli olmamalı. neredeyse gönülsüz kişiler arasından seçilmeli. kendi paralarıyla, varlıklarıyla idare edebilecek durumda olmalılar. filozoflar arasından seçilmeleri daha uygundur.

zaman bütün devletlerden güçlüdür.

bernard shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

toplumların tarihleriyle yüzleşmelerinin ve kendilerini tanımalarının en önemli yollarından biri de romanlardır.

bernard shaw: gazetecilik, bir bisiklet kazası ile uygarlığın çöküşünü birbirinden ayıramayan bir alandır.

egoyu sadece aşk yenebilir.

edebiyatımızda bir raskolnikov yoktur. türkler suçluluk duymaz ama utanır. bu kültürde rezil olmak, küçük düşmek korkusu, işlenen bir suçun yaratacağı vicdan azabından kat kat güçlüdür.

joseph campbell: çocuğu olduktan sonra bir insan doğa bakımından ölü sayılır.

sizi bilmem ama ben dünyada en çok cehaletten korkarım. çünkü cehalet kendi bildiğinin dışında bir bilgi ve düzey olduğunu fark etmeyen bir kör karanlıktır. zehirli tutkular ve fanatik öfkeler üretir. en kötü yanı da cahilin, cahil olduğunu bilmemesidir.

içten olmak bir sanatçının en önemli avantajı ama bir politikacının da büyük zaafı.

dünyada komünizm bitti ama bizdeki anti-komünizm henüz bitmedi.

yaşam dediğimiz, duyumsamalarla, çağrışımlarla zenginleşen, ayrıntılarla yoğunlaşan bir şey. bu ayrıntıları ve duyguları çıkarıp attınız mı, elinizde kuru bir kabuk kalıyor.

hayatta referans noktaları olmayan insan, uçuruma düşer.

hiçbir başarı küçük bir kız çocuğunun gülüşündeki mutluluğu yaratamaz. hiçbir ün, baharın ilk günlerinde omzunuzu ısıtan güneş kadar değerli değildir. bir insanı sevmenin derinliği hiçbir iktidarla kıyaslanamaz. mutluluk, insanın kendi yaşamında. küçük görülen, horlanan insani ilişkilerinde ve doğayla uyumunda.

sanat da hayatın gerçeği gibi devrimcidir.

antonio gramsci'nin dediği gibi, "eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı" bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

* ars longa, vita brevis: lat. sanat uzun, hayat kısa.

13.7.15

bir ayrılış hikayesi

nazım hikmet


erkek kadına dedi ki
- seni seviyorum
ama nasıl
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya

erkek kadına dedi ki
- seni seviyorum
ama nasıl
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz
yüzde hudutsuz kere yüz

kadın erkeğe dedi ki
- baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla
severek, korkarak, eğilerek
dudağına, yüreğine, kafana
şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana
ve ben artık
biliyorum
toprağın
yüzü güneşli bir ana gibi
en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini

fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil

sen
yürümelisin
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak

sen
yürümelisin
beni bırakarak

kadın sustu

sarıldılar

bir kitap düştü yere
kapandı bir pencere

ayrıldılar