#ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.07.2022

sosyalizm ve din

marcel cachin

çağımızda, egemen sınıflar ayrıcalıklarını kaptırmamak amacıyla dinlerin yaşamasını kendileri için yararlı görüyorlar. iktidarda bulunan burjuvazi; kitleleri uyuşturmak, gerçeği görmelerini önlemek üzere dini bir araç olarak kullanıyor. onun gözünde din, ezilenlerin acıları için bir uyuşturucudur, bir teselli kaynağıdır. bu yüzden, halkın bir dini olması egemen sınıfça isteniyor; oldum olası tutucu ve yavaşlatıcı bir büyük kuvvet şeklinde kendini gösteren dinsel geleneklerin sürüp gitmesine çalışılıyor. ama dinler kapitalizm için sonsuz bir korunak ve destek olmayacaktır.

tanrı düşüncesi özneldir, yani insan tarafından yaratılmıştır. insanoğlu tanrı'ya kendi özelliklerini vermiş, onu kendi hayaline göre biçimlendirmiştir. dinler insan zihninin ürünleridir; insan bilincinin dışa vurmuş izdüşümleri, tasarımlarıdır. ilkel toplumlarda, doğa güçlerinin yendiği, ezdiği insan, bu güçleri tanrılaştırmıştır. zihninin bu ürünleri, ona dışarıda özel bir yaşam sürüyormuş gibi görünmüştür. daha sonra, sınıflara ayrılmış toplumlarda, sömürülen sınıf köleleşmesinin nedenlerini bilmediğinden, bu ürünlere anlaşılmaz bir güç yükleyerek tanrı'yı yaratmıştır. 

çökmekte olan kapitalizmin doğurduğu acılarla ezilmiş üzgün insanlık için sosyalizmden başka bir kurtuluş yolu yoktur. sosyalizm, yalnızca insan uygarlıklarındaki ilerlemelerin doğurduğu bir ihtiyaç değil, aynı zamanda modern bilimin aydınlattığı aklın da bir gereğidir. bir zorunluluktur.

19.04.2022

leninizm

vedat türkali

marks'ın lenince yorumundan dünya şunları kazanmıştır: o yöntemle koca bir coğrafya parçasında, yıkılışıyla bile insanlığa engin deneyimler bırakmış ilk proleter sosyalist toplum kurulmuştur.

çin'den, kore'den, çin hindi'nden afrika'ya, küba'ya, güney amerika ülkelerine, dünyanın hemen her köşesinde tüm devrimcilere esin kaynaklığı eden leninizmdir. sırasında o devrimlerin ilk destekçisi de, lenin'in kurduğu o ilk sosyalist ülke olmuştur.

devrimin ille de sanayi ülkelerindeki sınıf savaşlarıyla gelişmiş ülkelerde olacağı dogmasını aşarak dünyayı kuşatmış emperyalist zincirin zayıf halkasına saldıran ulusal bağımsızlık savaşlarıyla bağlantılı biçimde, dünyanın sanayice gelişmiş ülkelerinin dışında herhangi bir yerinde de başarıya ulaşabileceği savıyla tarihin bu aşamasındaki toplumsal devrimi de, onun ayrılmaz bağlaşığı anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarını da en doğru değerlendiren leninizm'dir.

yoksul, topraksız köylülüğün, köy emekçilerinin toplumsal devrimde işçi sınıfı yanında yer almalarını devrimin olmazsa olmaz koşullarından sayarak köylülüğün devrimdeki doğru yerini saptayan da leninizm'dir.

ikinci enternasyonalin kapitalist düzenle bütünleşmiş olan partileri, kanlı iki cihan savaşından sonra, iktidara geçtikleri ülkelerdeki emekçi halklara, gerçek sosyalist dünyadaki uygulamalardan ürküp yılmış burjuvazilerden koparabildikleri, göz boyama biçiminde bir iki düzeltmeden öte ne kazandırmışlardır? iktidarı bıraktıkları anda da, temelde değişmeden dönen kapitalist çark, -hele sovyetler birliği'nin dağılışından sonra- emekçilere kaptırdıklarını bir biçimde geri almıştır.

ayrıca unutmamak gerekir ki, reformist partilerin iktidarda emekçilere bir şeyler kazandırdıkları ülkeler dünya soygununu paylaşan tekellerin ana vatanlarıdır; emekçilere verdikleri de geri bırakılmış başka ülkeler halklarının soygunundan, vurgunundan elde edilmiş artıdeğer, artı-ürün yağmasının parçacıklarıdır.

tüm insanlığın umut kaynağı bir düzen içinde olduğuna inanılan sovyetler birliği'nin çöküşü nasıl değerlendirilmelidir; hangi temel etkenlerin yıkıcılığından söz edilebilir?

hiçbir gerçek marksist-leninist sovyet devletinin yıkılışını marksizm-leninizm'in çöküşü diye almaz; tam tersine, işin incesine indirse, olup bitenlerden, öğretinin ne denli sağlam, sağlıklı tanılara varmamıza ışık tutacak, güçlü niteliği çıkar ortaya.

16.09.2021

kuzey kore

daron acemoğlu / james a. robinson

kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.

bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.

kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.

sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.

kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.

para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.

hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.

2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.

20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.

1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.

rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.

yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.

bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.

13.11.2020

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

5.11.2020

komünizm ve kürtler

server tanilli

devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır. demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların gerçek çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur. milliyetçilik, belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ilke olup tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten ilkeler arasında değildir.

yargıcın hiçbir etki ve baskı altında kalmadan; hukuk, kanun ve vicdanından başka kimseden ve hiçbir makamdan emir, talimat, genelge ve tavsiye almadan işlevini yapması, birey ve toplum için yaşamsaldır.

"türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortada. halkımızın cehaleti ortada. o zaman bu ülkeyi atatürk ilkelerinden saptırmaya kalkan bir lider, isterse sandıktan çıksın, oyların tamamını alsın; bizi aşamaz. bunu kabul edemeyiz. halkı aldatabilirler, bizi aldatamazlar." (bir subay)

tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi, özü bakımından demokrasi aleyhtarıdır, gericidir, halk düşmanıdır ve günden güne belirginleşmektedir bu niteliği.

türkiye'de tekelci burjuvazi, demokrasiye saldırıp zorbalığını dayatmada daima iki araç kullanmıştır: "komünizm düşmanlığı" ve "kürt düşmanlığı". işçi sınıfının iktisadi, siyasal ve sosyal istemleriyle örgütlenme girişimleri, her zaman komünizm suçlamasıyla engellenmiştir; kürt halkının ulusal demokratik istemleri de bölücülük suçlamalarıyla.

"başka halkları ezen uluslar özgür değildir." kürt halkının varlığının yadsındığı, diline ve kültürüne ambargo konulduğu, iktisadi ve sosyal bakımdan mahrumiyet içinde tutulduğu, yurttaşlık hakları tanınmadığı, özümlemeci ırk ayrımı politikalarıyla ezildiği ve sömürüldüğü sürece, türkiye'de tek bir aydın, tek bir sanatçı ve tek bir bilim adamı "özgürüm" diyemez.

kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olamayan türk, demokrat değildir.

10.08.2020

komünizm vs. nasyonal sosyalizm

george sabine

nasyonal sosyalizm ile komünizm arasındaki benzerliklerin çoğu apaçık ve ortadadır.

her ikisi de, bir ölçüde savaş sonrasının sorunları olan; ama bir ölçüde de batı toplumunun yapısındaki uyumsuzlukları ortaya koyan toplumsal ve ekonomik moral yıkıntısı üzerinde güçlendiler. her ikisi de siyasal deneylerinin, diktatörlüğün yerine daha durağan ve daha işleyebilir bir yol olarak geliştirdiği parlamento görüşme ve tartışmalarını aşağılayarak bir yana attı. her ikisi de dışarı atma yolunu siyasal bir kuram olarak yeniden canlandırdılar. her ikisi de yalnız bir siyasal partiye ve bu partinin kendisine ait zorlayıcı bir aygıt bulunmasına hoşgörülü davrandı. her ikisinin de kuramına göre parti kendi kendisini kuran bir aristokrasiydi ve ödevi bir ölçüde önderlik etmek, bir ölçüde öğretmek, bir ölçüde de insanların büyük çoğunluğunu izlemeleri gereken yola zorlamaktı. her ikisi de bireysel takdir alanıyla kamu denetimi alanı arasında yapılan liberal ayrımı ortadan kaldırmaları dolayısıyla totaliterdi ve her ikisi de eğitim düzenini evrensel bir aşılama aracı durumuna getirdi.

felsefeleri bakımından her ikisi de son derece bağnaz olup birisi aryan ırk, öteki de proletarya adına sanat, edebiyat, bilim ve dinin kurallarını koyabilecek daha üstün bir kavrayış gücüne sahip olduklarını söylüyordu. her ikisi de dinsel bağnazlığa benzer bir düşünce yapısı geliştirdi. stratejileri bakımından her ikisi de savlarında gözüpek, isteklerinde sınırsız, karşıtlarına karşı sövgücü, kendilerinin verdiği herhangi bir tavizi geçici bir "durumu götürme", karşıtlarınınkini ise bir zayıflık belirtisi saymaya yatkın idi. ikisinin de toplum felsefesi toplumu asıl olarak bir güçler -ekonomik ya da ırksal- düzeni sayıyordu; bu güçlerin birbirine uyumu karşılıklı anlayış ve ödünle değil, kavga ve baskıcılıkla olurdu. bundan dolayı her ikisi de siyaseti bir güç ifadesinden ibaret saydılar.

ancak bu açık benzerliklere karşın, komünizmin hem ahlaki hem de entelektüel bakımdan nasyonal sosyalizmden çok daha yüksek bir düzeyde olduğu kesindir. bu fark, her birinin simgesi olan iki insanın yaşamları arasında açıkça görülmektedir. hem hitler hem de stalin birer baskıcı idiler; kişisel kötülük bakımından ikisi arasında bir seçim yapmaya olanak yoktur. fakat uygar siyasal değerler bakımından hitler bir nihilisttir; meslek yaşamının hiçbir yapıcı düşüncesi ya da politikası olmamıştır. almanya ve avrupa için sözcüğün tam anlamıyla bir yıkımdı. stalin de şiddet ve vahşet yöntemlerini sonuna değin kullandı; ancak kuşku yok ki tarihçiler onun çeyrek yüzyıllık yönetimini, rusya'nın yalnız büyük bir siyasal güç olduğu dönem değil; ama aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bakımdan çağdaş bir ulus durumuna geldiği dönem olarak nitelendireceklerdir.

iyi ya da kötü, komünizmin ortaya çıkması, çağdaş siyaset ve uygarlık tarihine yeni bir sürekli öge eklemiş oldu. bundan başka, hitler'le stalin'in meslek yaşamları arasındaki bu fark, her birinin temsil ettiği felsefeler arasındaki farkı da anlatmaktadır.

nasyonal sosyalizm, temelinde, siyasal sinizmden ibaretti. bir değeri gerçekleştirmek için değil; ama çeteden başka bir şey olmayan kendine özgü bir seçkinler kümesinin erkini artırmak için insan doğasını zehirleme ve histeri yollarıyla durmadan sömürme arzusuydu. komünizm de bağnazdı; ama asıl olarak dürüsttü ve hiç olmazsa başlangıcında temel amacı yüce gönüllü ve insancaydı. nasyonal sosyalizmin kuramı, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın ad hoc bir biçimde bir araya getirilen söylenceler ve ön yargıların saçma bir karışımıydı.

lenin'in kalıt aldığı marksizmin arkasında yalnız bir avrupa geleneği değil, hem manevi ve hem de entelektüel süreklilik savında bulunabilen iki kuşaklık bir sosyalist bilim adamlığı vardı. demokrasinin de paylaştığı bir inançtan doğmuştu: sanayi teknolojisinin ve kapitalizmin ilk sonuçları insanlık dışı ve toplumsal bakımdan moral yıkıcıydı. marksizmin sonul amaçları da doğrudan doğruya demokrasinin amaçlarıydı.

buna karşılık nasyonal sosyalizm, sömürüyü görkemli bir ulusal ödevin duygusallığıyla yaldızlayan bir ekonomik emperyalizm düzeniydi. amacı kirli ahlakına uygun bir düzeydeydi. bizzat kendi amaçlarının kaçınılmaz kıldığı yenilgi tam bir yıkılma biçiminde oldu ve bir nevi doğu despotizmi durumunu alan nasyonal sosyalist hükümet, ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal yapıya dokunulmaması için iktidardan istifa bile edemedi.

ancak aralarındaki büyük ve gerçek farklılıklara karşın nasyonal sosyalizm ve komünizm felsefelerinin ortak bir tanıtıcı özellikleri vardı: bir noktada, kendisini adamış olmayan bir kimse için entelektüel bakımdan anlaşılmaz oluyorlardı.

her ikisi de eleştirel düşüncenin yerini kör bir inanca bırakmasını istiyor ve içerdekilerle dışardakiler, önderlerle ardıllar arasında haberleşme ve teması önleyecek engeller kuruyorlardı. kuşkusuz bunu oldukça farklı biçimlerde yaptılar. nasyonal sosyalizmin kurduğu engel yalan bir ırk arılığı savı ve aryan ırkından olmayan halkların anlayamayacağı bir aryan bilimi ve sanatı masalıydı ve seçkinlerle yığınlar arasında geçilmesi olanaksız bir çizgi yarattı. sahip olduğu bu felsefe açıkça usdışı olup us yoluyla eleştirilemeyen, yalnızca algılanması gereken bir kavrayış gücüne dayalıydı.

komünizm de gerçekte aşılmaz duruma gelen bir engel çıkarmaktadır. çünkü bir tür 'yalan usçuluk' yoluyla diyalektik maddecilik, evrimi sona erdirmek isteyen bir evrim oldu.

gizemsel bir kavram olan sınıfsız toplum olarak tamamlanmadıkça uygarlık, kapitalist ve sosyalist uygarlıklar arasında bölünmüştür; bu uygarlıklar birbirlerine öylesine düşmandırlar ki savaş durumunda bir arada bulunmaktadırlar. bu savaş ancak taraflardan birinin egemenliğiyle sonuçlanabilir. uluslar bugün proletaryanın egemen olduğu uluslar ve orta sınıfın egemen olduğu uluslar diye ikiye bölünmüşlerdir. diyalektiğe egemen olmak, yalnız yönettikleri yığınların eleştirisinin üstünde bulunan marksçı ustaların sahip olduğu gizli bir bilgi durumuna gelmektedir.

hem nasyonal sosyalizm hem de komünizm için hükümet, gerçeği bilmek tekeline ve bundan dolayı hem davranışları hem de inançları belirlemek ayrıcalığına sahip olan bir seçkinler kümesinin toplumu denetlemesidir.

batı felsefesinin ve çağdaş bilimin usçu geleneği içinde yetişmiş herhangi bir kimse için, daha üstün bir bilgi biçimine sahip olmak yolundaki bu savı ciddiye alma olanağı yoktur. çünkü bu sav, deneylerin gösterdiği üzere bilimsel bilginin olanaklı olması için kaçınılmaz koşul olan yöntemleri çiğnemektedir. bu yöntemler, yeni ya da gizli bir kavrayış türüne sahip olunduğu anlamına gelmez; tersine, herkese açık doğrulama ölçülerinin kullanılmasını ve hiçbiri en üst ve en son otorite olduğunu ileri sürmeyen araştırmacılar arasında eleştiri yolunun serbestçe işlemesini öngörür. böyle araştırmacıların sahip oldukları şey de, üstün bir kavrayış yeteneği ya da doktrin değildir; pratikte nitelikleri bakımından kendi kendilerini düzeltici olan ve böylece gözlem yanlışlarıyla çıkarsama başarısızlıklarının birbiri arkasından giderilmesini olanaklı kılan bir dizi işlemlerdir.

nasyonal sosyalizmin ırktan gelen bir algı ya da kavrayış yetisi bulunduğu yolundaki savı, görünüşte, marksistlerin herkesten önce belirttikleri gibi, bir şarlatanın savıdır. ama lenin'in diyalektikle ilgili savı da -bunun mantık yönteminin biricik türü olduğu savı- özü bakımından aynı niteliktedir. çünkü diyalektik yönteme sahip olan kimseyi bir usta haline getirmekte, marksizmi de bir tür büyüye, her kapıyı açabilen bir anahtara çevirmektedir; oysa bunlar bilimin ya da ussal bilginin tam karşıtı olan şeylerdir.

lenin'in peygamberce sözlerinde ve her türlü toplumsal ve kültürel ilerlemenin yönetim ve denetimini tekeli altına alacak bir parti yaratmak gibi insanlık dışı tasarısındaki dar görüşlülüğün arkasında, büyülü bir kavrayış gücüne sahip olma duygusu vardı. çünkü bu tasarı, dünyada örgütlenmeye gelmeyen biricik şeyi, yani özgünlüğü ve buluculuğu örgütlemeyi öneriyordu.

12.05.2020

marksizm vs. anarşizm

vladimir ilyiç lenin

marksistleri anarşistlerden ayırt eden şeyler şunlardır:

marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.

marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkmanın ve onu silahlı işçilerin komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin zorunlu bir şey olduğunu söylerler; anarşistler ise, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak çok belirsiz bir biçimde düşünürler; onlar devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatörlüğü yadsımaya dek giderler.

marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler ise böyle bir davranışa karşıdırlar.

engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan proudhonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir? ve şöyle yazar: "en aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu tek yanıtın arkasına sığınırlar: ‘ah! doğru, ama burada bizim, delegelerimize vereceğimiz bir otorite söz konusu değildir, biz onlara yalnızca belirli bir görev veriyoruz.' bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar."

engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir açıklıkla çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. bu, yanlıştır. engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi fransız cumhuriyeti ve federatif isviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.

15.03.2020

mülakat

nazım  hikmet

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır."

beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkârlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

4.02.2019

herkes

john fowles

bir hristiyan şöyle der: "herkes iyi olsa herkes mutlu olurdu."

bir sosyalist şöyle der: "herkes mutlu olsa herkes iyi olurdu."

bir faşist şöyle der: "herkes devlete itaat etse herkes hem mutlu hem iyi olurdu."

bir lama şöyle der: "herkes benim gibi olsa mutluluk ve iyiliğin önemi kalmazdı."

bir hümanist şöyle der: "mutluluk ve iyilik daha fazla çözümleme gerektirir."

bu sonuncusu en az yadsınabilir olan görüştür.

4.01.2018

materyalizm

nazım hikmet

materyalizm sözü, felsefeyle uğraşmamış olanlar için, felsefece anlamının dışında, menfaatperestliği, hassas bir ruha malik olmamayı, kaba sabalığı gösterir.

çok yerde "şu adam materyalistin biridir." demekle, o adamın paradan, özel menfaatinden başka bir şey gözetmediğini ileri sürmek istediklerini işittim.

oysaki, gerek eski yunan'da, gerek eski roma'da, gerek on sekizinci ve on dokuzuncu asırlarda, gerekse bugün, materyalist filozofların, materyalist felsefeden yana olanların büyük bir çoğunluğu, yaşayışlarında ne paraya, ne pula, ne özel menfaate, ne konfora önem vermeksizin, kendi felsefi düşünceleri uğrunda kavga etmiş, sıkıntıya girmiş adamlardır. bundan başka, bu filozoflar, bu felsefede materyalizmden yana olanlar, hiç de kaba saba, hassasiyeti olmayan insanlar değildirler. içlerinden birçoğu şiiri, müziği, güzeli sevmiş, anlamışlardır.

birçoklarının materyalizm sözünü menfaatperestlik, paraseverlik vs. anlamında almaları çok ters ve yanlış bir düşüncedir. bu, materyalizm sözü için ara sıra bilgisizce, ara sıra bilerek yapılagelen düşmanca propagandaların verimidir.

materyalizmi bir tek anlamda, bir felsefe okulu olarak anlamak gerektir. ona bundan başka bir anlam vermek ya bilgisizliktir, yahut aptalca bir düşmanlık.

8.06.2017

liberalizm

george sabine

john stuart mill'e göre siyasal özgürlük lehinde ileri sürülecek gerçek görüş, yüksek bir ahlaki karakter türü yaratması ve ona gelişme olanağı vermesidir. kamu sorunlarının özgürce tartışıldığını duymak, siyasal kararlarda payı olmak, ahlaki inançlara sahip olmak ve bu inançları yürürlüğe koymak için sorumluluk almak usa uygun davranan insanları yaratan yollardandır.

john stuart mill: bireyin özgür gelişmesinin gönencin başta gelen temel koşullarından biri olduğu; uygarlık, eğitim, öğretim ve kültür terimlerinin anlattığı şeylerle birlikte giden bir öge olarak kalmayıp onların zorunlu bir bölümü ve koşulu olduğu anlaşılsaydı, özgürlüğün değerinin düşmesi diye bir tehlike kalmazdı.

mill'in fark ettiği ve kendinden önceki liberalizmin hiç göremediği şey, liberal bir hükümetin arkasında liberal bir toplumun bulunması gerektiği idi.

jeremy bentham: yasama doğası gereği kötüdür, dolayısıyla en düşük düzeyde tutulmalıdır.

mill'in genellikle toplum felsefesi gibi iktisadi düşüncesine de yön veren şey, emeğin ürününü "hemen hemen emekle ters orantılı olacak biçimde" dağıttığını söylediği kapitalist topluma karşı duyduğu ahlaki tiksintiydi.

mill'in ahlakındaki temel düşünce, gerçekten insanlara saygı, yani onlara ahlaki sorumluluğun gerektirdiği ve onsuz olanak bulunmayan saygınlığa uygun biçimde davranılması inancıydı. mill'in ahlakı başlıca, kişiliğin değerini metafizik bir dogma olarak değil, özgür bir toplumun gerçek koşullarında sağlanması gereken bir şey sayması bakımından yararcıydı.

ikinci olarak mill'in liberalizmi siyasal ve toplumsal özgürlüğü, daha ilerdeki bir amaca hizmet ettikleri için değil ama özgürlük sorumlu bir insana özgü olduğu için kendi başına iyi bir şey saymıştır. insanın kendi yaşamını yaşaması, doğal özelliklerini ve yeteneklerini geliştirmesi mutluluğun bir aracı değildir; mutluluğun çok önemli bir parçasıdır. bundan dolayı iyi bir toplum, hem özgürlüğe müsaade eden hem de özgür ve doyurucu yaşam biçimlerine olanak sağlayan bir toplum olmalıdır.

üçüncü olarak özgürlük yalnız bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir iyiliktir. bir görüşün zorla susturulması hem ona inanan kişiye haksızlıktır hem de toplumu bu düşüncenin özgür tartışmasından ve eleştirisinden sağlayabileceği yarardan yoksun kılmaktır.

gerçekte bu iki sav, yani bireyin hakkı ve toplumun yararı, birbiriyle yakından ilişkilidirler. çünkü düşüncelerin özgür bir tartışma süreci sonunda yaşadığı ya da öldüğü bir toplum, yalnız ilerici bir toplum değildir; gerçekte özgür tartışma haklarından yararlanmaya değen kişileri yetiştirebilecek tek toplum türüdür.

dördüncü olarak özgür bir toplumda liberal bir devletin görevi olumsuz değil, olumludur. yalnızca yasa yapmaktan kendini alıkoymakla yurttaşlarını özgür kılamaz; ya da yalnızca yasal engeller kalktığı için özgürlüğün koşullarının var olduğunu varsayımlamaz. yasama, olanakların yaratılması, artırılması ve eşit dağıtılmasına hiçbir keyfi sınır koymaz. sınırları, elindeki araçlarla yaşamı daha insanca ve daha az zorlayıcı kılan koşulları korumak ve daha çok kişiye sağlamak yolundaki gücü ile belirlidir.

yasaların çoğu kötüdür; çünkü doğanın en güçlünün yaşaması yoluyla sağladığı yetkinliği bozarlar. evrim, bireyi topluma yetkin biçimde uydurma noktasına yaklaştıkça hemen bütün yasalar işe yaramaz duruma gelecektir.

11.05.2017

din üzerine

vladimir lenin

bugünkü toplum, tamamen geniş emekçi kitlelerinin nüfusun ufak bir azınlığı; yani toprak sahipleri ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. bütün yaşamları boyunca kapitalistler hesabına çalışan "özgür" işçilere sadece kazanç sağlayan kölelerin yaşamını sürdürmeye, kapitalist köleliğin güvenini ve sürekliliğini sağlamaya yetecek oranda geçim olanağı "tanındığından", bu toplum bir köle toplumudur.

işçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. işçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır.

başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar.

din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. *

din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir. ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel ön yargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.

* marx'ın bu sözü, din konusundaki marksist görüşün temel taşıdır. marksizm bütün modern dinleri, kiliseleri ve her türlü dinsel örgütü, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini savunmaya hizmet edecek birer burjuva gericiliğinin aracı olarak görür.

10.02.2017

demokrasi, barış, sosyalizm

jean jaures

bir sınıfın tahakkümü, insanlığa karşı yapılmış bir suikasttır.

sık sık okuruz: geçmiş çağlarda, monarşi döneminde zenginler görkemli saraylarda yaşar, yoksullar kulübelerde sürünürlermiş. şimdi, işçi ailelerinin toplandığı yoksul kulübelerden çıkıp zengin caddelerden geçerek okula giden bir halk çocuğu düşünün. korkarım ki, çocukcağız kaygıyla başını kaldıracak ve "peki ama, bugün de öyle değil mi?" diye soracaktır.

bugünkü devlet büyük bir patrondan başka bir şey değildir; ücret ve rekabet yasalarına bağlanan, onları uygulayan kocaman bir patron.

"ordudan söz edildiğinde artık demokrasiden söz etmek gerekmez."

insanların birliği, kaba kuvvetin egemenliğini tanımayan, genel hukuk kurallarına bağlanan eşit ve bağımsız ulusların özgür federasyonuyla sağlanabilir. böylece yurtlar dehalarından, özgünlüklerinden, bağımsızlıklarından, özgürlüklerinden hiçbir şey yitirmeksizin insanlığa katılmış olurlar.

salt kardeşlik çağrısıyla insanlar birbirleriyle uzlaşmazlar; ancak, içinde kendilerini unuturken benzersizliklerini de unuttukları ortak ve soylu bir eserde birleşirlerse uzlaşabilirler.

sömürgecilik, kapitalist rejimin en kötü, en acı sonuçlarından biridir.

insan için kutsal, yani irdelenmesi, tartışılması yasaklanmış hakikat yoktur; dünyada en değerli şey düşünce özgürlüğüdür; iç ya da dış hiçbir kuvvet, hiçbir iktidar, hiçbir dogma aklın sürekli araştırma çabasını sınırlayamaz.

burjuva toplumunda geçmiş şimdiye hükmeder; sosyalist toplumda ise şimdi, geçmişe hükmedecektir.

9.03.2016

neo-liberalizm

ece temelkuran

insanlık, son yüz yılda, en az tanrı kadar iyi bir masal daha üretti: neo-liberalizm.

başka hangi yüzyılda krallar, daha az kişinin daha çok yiyeceği, daha çok kişinin aç kalarak öleceğini ve herkes için en iyisinin bu olduğunu söylese bu kadar geniş bir tebayı inandırabilirdi kendine? hangi kral, "gökyüzünün ve yeryüzünün tüm renkleri yok olana kadar somuracağız maviyi ve yeşili. doğanın kusmuklarından ciklet ve deodorant yapacağız." dese, hangi çılgın teba sevinçle koşardı cikletlerle deodorantları almaya? "asyalı çocukları tuvalete bile gitmelerini yasaklayarak çalıştıracağız ve onların küçük elleriyle yaptıkları plastik oyuncakları hazır yemek zincirlerinde dünyanın dört bir yanında hediye olarak, zehirli 'çocuk menüleriyle' birlikte başka çocuklara vereceğiz. böylece doğu'daki ve batı'daki çocukların aynı anda canına okuyacağız" dese krallar, hangi cahil orta çağ insanı inanırdı buna? başka ne diyor krallar:

bir kıtanın bütün güzel, küçük kızlarını alıp para karşılığı tecavüze uğramaları için gemilere bindirip başka memleketlere göndereceğiz!

geri kalan erkeklere birbirlerini öldürmeleri için eski masalları hatırlatacağız. "kimlik" ve "inanç" diye iki karışmış yumağı önlerine atacağız ve onlar bu yumakların olmayan ucunu bulmaya çalışırken gerek duydukları silahları, kurşunları biz onlara satacağız!

güney'i öyle sömüreceğiz ve susturacağız ki, iyice sersemleyip gövdelerine bombalar bağlayarak şehir merkezlerinde patlayacak insanlar. biz bu arada fabrika gemilerimizle kendimize ucuz işçi aramak için ülke ülke dolaşacağız. hangi ülkenin zenginleri bizi yerli açlardan korumak için daha çok silaha ve vicdansızlığa sahipse orada konaklayıp emeceğimiz zenginlikler bitince "bay bay!" diyerek çekip gideceğiz. belki geride bizden hatıra olsun diye ufak tefek toplumsal sorumluluk projeleri bırakacağız. diyelim nijerya'da toprağın canını emip buna karşı çıkanları astırarak arkasından bir çocuk parkı yapacağız.

orta doğu'nun kalbini duvarlarla ikiye ayıracağız. duvar işi tutarsa bu fikri amerika kıtalarına taşıyacağız.

batı'da insanların yapılanlardan vicdan azabı duymaması için yeni filmler üreteceğiz durmadan. kötü adamları vampirlerden ve şeytanlardan tutacağız. gençler artık dünyayı kurtarmak istemeyecekler; çünkü kötülüğün, vampirler ve ufo'lardan geldiğine inanacaklar. eski isyan hikayelerini onlardan o kadar iyi saklayacağız ki, yoksunluğun kaderleri olduğundan başka bir şey bilmeyecekler. öfkelendikçe ellerindeki "play station" düğmelerine daha hızlı basıp hayali canavarları öldürecekler. yetmezse internetten silah ısmarlayıp kurşunlarını wall mart'tan alarak gidip okullarında asgari ücretle çalışan öğretmenlerini vuracaklar. onlar öğretmenleri vurmazsa öğretmenler aklını oynatıp öğrencilerini kurşunlayacaklar. bu arada hiçbir şey üretmeden sayılarla oynayanlar wall street'te, öğretmenler ve öğrenciler için onlar hiç bilmeden karar verecekler. onlar karar vermeden önce sabahları gelip askerler, orta doğu'ya uzaktan attıkları bombaların çocukları öldürdüğünü saklayarak borsanın başlangıç çanını çalacaklar.

gün akşam olacak, avrupa'nın arka sokaklarında "kağıtsız" ve "kayıtsız" adamlar ve kadınlar, nelerini satsalar sabaha bir çörek parası kazanacaklarını düşünecekler. en çok kamyonların arkasında gelen yeni kağıtsız ve kayıtsız adamlardan ve kadınlardan, yani kendilerinden de ucuz olandan nefret edecekler. gölge gibi büyüyecek kalabalıklar sokaklarda. çünkü sistemin güneşi battıkça uzayacak yoksulluğun gölgesi. bütün avrupa kapkara bir buluta benzeyen yoksulluk gölgesiyle karanlıkta kalana kadar sürecek bu. sonra bir gün paris'in arka sokaklarında gölgelerin arasından bir patlama duyulacak, bir araba yanacak. büyük isyanlar için geri sayım başlayacak.

bütün bunlar olurken, bütün bunlar geçip giderken yerin yüzünden, karın kaslarınızın düzleşmesi için yeni aletler icat edilecek ve victoria's secret defilesi için yeni seçmeler yapılacak. güzellik yarışmalarında kızlar insanlara yardım etmekten söz edecek ve dünya barışından; ama yine de en güzel memelisi birinci gelecek. araba ve kot pantolon reklamlarında icat edilecek hayat sloganları. giderek daha büyük kalabalıklar, içlerindeki sıkıntıdan nike ayakkabı giyerek kurtulabileceğine inanacak. kadınların dudakları kolajenle şişerken, erkekler içinden ferrari'ler geçen hayaller için bir araya gelecek sadece. çocuklarımızı göndermek için en iyi okulları bulmaya çalışacağız ve bu okulların hiçbiri çocuklara ağaçların isimlerini öğretemeyecek, bir simidi tam ikiye bölerek paylaşmayı ve arka sıralarda oturan bahtsızlarla dayanışmayı. arada birkaç tane üretim hatası çıkarsa, bir çocuğun aklına bütün bunların yanlış olduğu takılıverirse onların da icabına, zamanı gelince hapishanelerimiz bakacak. hapishanelerimiz kıymalaştırılamamış genç insanları sadece atm'lerden para çekebilen yaratıklara dönüştürene kadar işkence edecek. işkenceden bir sonuç alınamazsa bazı mahkumlar "sabuna basıp kayarak düşecek." ölenler hesabı sorulamayacak kadar çoğalacak. hesap sormak isteyenler aç kalmakla tehdit edilecek. sonunda ekranda kolları ve bacakları olmayan bir çocuk göreceksiniz. zenginlerin bombalarıyla yok edilmiş bir çocuk çıkıp o zenginlerden takma kol ve bacak alacak. dünya ağlarken izlediklerine, reklamlar girecek. en sonunda, bütün bunların yeniden başlaması için bir reklam arası verilecek. reklamlar bitince.. ne demiştik en başta? krallar yeniden konuşmaya başlayacak. konuştuklarında en çok bütün bunların insanlığın başına gelebilecek en iyi şey olduğunu söyleyecek krallar. biz başka bütün hayat seçeneklerinin uzak birer hayal olduğuna inanacağız bu keşmekeş içinde. ya ulaşılmayacak kadar güzel ya da güzel olamayacak kadar masalsı. işte bu yüzden venezuela çok uzak geliyor bize. bu yüzden öyle inanmaz ya da kötü bir son bekler gibi bakıyor insanların gözleri o ülkeyle ilgili anlattıklarıma.

10.12.2015

faşizm

uğur mumcu

faşizm, ayrıcalıklı sınıfların ekonomik ve siyasal egemenliğine dayanan bir diktatörlük çeşididir.

sosyalizm ile faşizmi birbirinden ayıran kesin ölçü, emek ve sermayeye karşı takınılan tavır ile belli olur. devlet düzeni ve gücü sermayeye dayatılmak istenirse, bu düzene isim babaları tarafından ne ad verilirse verilsin, bu düzenin adı faşizmdir.

faşizmin sıkı sıkıya sarıldığı milliyetçilik kavramı da aslında bir kavram hırsızlığı, ulusal duygular dolandırıcılığıdır. faşist, dış çevrelere dayandığı ve de dayanmak zorunda kaldığı için, milliyetçi olamaz. enternasyonal sermayenin ancak basit bir komisyoncusudur.

sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte kurma savaşıdır. entelektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

kapitalizm, hakim ekonomiler nazariyesi gereğince enternasyonaldir. yani asıl milliyet tanımayan akım budur. sol akımlar bu enternasyonal güçle savaştıkları için millidirler. daha doğru bir tanımla, kapitalizm bugün uluslararası soygun örgütünün kibarca bir adıdır. sol bu soyguna karşı milli direnişleri örgütleyen milliyetçiliğin gücüdür. ve milli uyanışları örgütlediği ölçüde sol olacaktır.

14.10.2015

edebiyat

hilmi yavuz

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

9.09.2015

anarşi

elsa morante

tek gerçek devrim anarşidir! anarşi; bu da hiçbir türden, hiç kimsenin, hiç kimse üstünde hiçbir biçimde iktidar kuramayacağı demektir. her kim devrimden ve onunla birlikte iktidardan söz ederse yalancının biridir! sahtekardır! ve her kim kendisi için olsun, başkası için olsun iktidar arzularsa bir tutucudur; proleter bile doğmuş olsa burjuvadır! evet, burjuvadır; çünkü artık iktidar ve kentsoyluluk birbirinden ayrılamaz! ortak yaşam iyice yerleşmiştir! nerede iktidar varsa orada kentsoyluluk büyür; tıpkı lağımlardaki asalaklar gibi.

günümüzde anarşi, her türlü otoriteye, her türlü iktidara, her türlü devlete saldırı demektir, savaş demektir. geleceğin toplumunda anarşi, herhangi bir otoritenin, herhangi bir iktidarın, herhangi bir devletin yeniden kurulmasına karşı savunma, engelleme olacaktır. cafiero!

anarşist toplulukta para yoktur. toprak herkesin olacak, herkes birlikte çalışacak, ürünlerini de doğa yasasına göre eşit olarak paylaşacak. gerçekten de kazançmış, mülkiyetmiş, hiyerarşiymiş, bunların hepsi de doğa dışı yozlaşmışlıklardır, doğada bunlara yer yoktur. çalışmak da, dinlenmek gibi, bir dostluk bayramıdır. aşk, her tür tutuculuk ve bencillikten özgür, masum bir kendini bırakıştır. çocuklar -hepsi de aşktan doğmuş- o toplumda herkesin çocuklarıdır. gerçekte aldatmacanın veya hep fesat peşinde olan yerleşik toplumun birinci düğümü olan aileler yoktur orada. oysa öteki toplulukta soyadı bilinmez; herkes birbirini adıyla çağırır; unvanlara, rütbelere gelince, orada takma burun veya kağıttan kuyruk takmış kadar gülünç bir etki bırakır. orada duygular içten geldiği gibi açığa vurulur; çünkü karşılıklı doğal davranış, yakınlık duymaktır; iktidarın felaket çılgınlığından kurtulmuş olan duyular da sarhoş edici bir sağlık içerisinde, doğa ile birleşmeye yönelirler. orada tat alma da görme de, işitme de, akıl da, hepsi gerçek birleştirici mutluluğa giden basamaklardır.

anarşi dünyanın onurudur, kutsal addır, yeni tarihin üzerine doğmuş gerçek güneştir; pek yakında, önüne geçilmez devrimdir!

12.03.2015

din ve ideoloji

raoul vaneigem

tarım ve ticaret, meta uygarlığını karşıt anlamlarda temellendirir. egemen tarımsal üretim, değişime yer olmayan, hareketsiz, değirmi bir toplumun merkezidir. tarımsal yapının etrafı çevrili alanı, bireyin ve kolektivitenin üzerine kapanır, her ikisini de kilit altına alır. burası hareketsizliğin, döngüsel düşüncenin, korkunun yeridir: alışılmış yollardan çıkma, rutinden uzaklaşma, önyargının ve geleneğin ötesine geçme, engelin kötü tarafına geçme, malını mülkünü, yerini, alışkanlıklarını yitirme korkusu.

ataletin, pasifliğin, kaderciliğin, karanlıkçılığın yatağının oyulduğu yer burasıdır. mitler, dinsel dogmalar, gerici ideolojiler, yeniliği ve ilerlemeyi reddetme, yabancıdan nefret ve korku, milliyetçilik, ırkçılık, bürokratik despotizm, suçların ve cezaların acımasızlığı, fanatizm, hoşgörüsüzlük, kendini ve başkasını yok etme çılgınlığı burada kök salar.

insan yüzlü hayvanlık burada getto biçimli bir toplumun, cenin haline geri dönen, kuşatılmışlık hayali içindeki, koruyucu ve kaslı bir kabuk içindeki kendi üzerine kapanmış bir toplumun tuzağına düşer.

kadından çekinen ve kadını küçümseyen patriarkal erkekliği besleyen bu katı toplum türünün zihniyeti, nazi almanya'sı, stalin ve stalin-sonrası rusya, çin ve amerika birleşik devletleri gibi bazı sanayileşmiş ülkelerde dahi sürer.

5.05.2014

cinayet

arthur koestler

demokrasilerimizin adaleti inkâr ettiğini herkese duyururken seslerimiz erdemli bir öfkeyle nasıl da titriyor; ama aynı zamanda yoldaşlarımız sorgusuz sualsiz, yargılanmadan öldürülürken nasıl da sessiz kalıyoruz! içimizden her biri, yüreğinin derinliğinde bir ceset taşıyor; ama orada güzel bir toplu mezar neye yarar?

hiçbir ülkede, hiçbir zaman bu kadar çok devrimci, sovyet rusya'da olduğu kadar öldürülmedi ya da köleleştirilmedi. upuzun yedi yıl boyunca tüm bu saçmalıklara, marksizm adına işlenen tüm cinayetlere ben bile mazeretler bulduğuma göre, zeki ve iyi niyetli insanları yanıltmayı başaran diyalektiğin hiçbir esneklik göstermeyen ipi üzerindeki bu zihinsel akrobasi gösterisi, sıradan zekaların işlediği korkunç suçlardan çok daha fazla cesaret kırıcı.

düşmanı yatıştırma eylemine girmeniz, farklı yollardan sizinle aynı amaç peşinden giden dostlara eziyet etmeniz kadar akıl almazdır.

ütopya

arthur koestler

marx ve engels'in dediklerine bakılırsa, komünizmin sınıfsız toplumu, sarmal diyalektiğin bitiminde, ilk çağların komünist toplumunun bir dirilişi olmalıydı. dolayısıyla, yürekten inanç, inançlının her zaman sosyal ortama karşı bir ayaklanmasını, çağların derinliğinden çekilip çıkarılmış bir idealin gelecekteki yansımasını kapsar.

bütün ütopyalar mitolojinin kaynağından beslenir. toplum mühendisinin ayrıntılı çizimleri, ilkel metnin yeniden okunup düzeltilmiş baskısından öte bir şey değildir.

katıksız ütopyaya özveri ve kokuşmuş bir topluma karşı başkaldırı, bu durumda, tüm militan inançların yönelimini sağlayan, birbirine taban tabana zıt iki kutuptur. bu iki zıt kutbun hangisi, idealin çekiciliği mi yoksa sosyal ortamın iticiliği mi, diye sorgulamanın kökeninde şu hep sorulan tavuk ve yumurta meselesi yatmaktadır.

psikiyatra göre ütopya susuzluğu ve olan bir şeye karşı başkaldırı, toplumsal bir nevrozun belirtileridir. toplumsal reformcunun gözünde bunlar, sağlıklı ve aklı başında tavrın göstergeleridir. psikiyatr, içinde kendisinin de bozulduğu yozlaşmış bir topluma ayak uydurdukça kendisinin de yozlaşacağını; reformcuysa, iyice kökleşmiş olayların içine böylesine işlemiş de olsa, nefretin ütopya niteliğinde bir toplumun temelleri de olan bu erdemi ve bu adaleti doğurmadığını unutma rizikosunu taşır.

psikologun tutumu gibi, sosyologun tutumu da, bu durumda yarı gerçekliği yansıtır. devrimcilerin birçoğunun yaşam öykülerinin, aileler ya da toplumla nevroza kadar varabilen bir çatışma yaşadıklarını ortaya koyduğu doğrudur. ama bu da marx'ı açmak için, can çekişen bir toplumun kendi mezar kazıcılarını kendisinin yarattığının bir kanıtı değil midir?

insanı çileden çıkaran bir haksızlığa karşı takınılacak tek onurlu tutumun, içe bakışı daha uygun zamanlara erteleme pahasına, ayaklanma eyleminde sergilenen tutum olduğu da bir gerçek. ancak kokuşmuş bir toplumun, devrimci sürgünler verinceye dek kokuşturduğuna güven getirmek için, gerçek tarihte devrimlerin patlak vermesinde ağır basan yüksek nitelikli amaçlarla, devrimlerin son bulduğu yürekler acısı finali karşılaştırmak yeterlidir.

sosyologun ve psikologun yarım gerçekleri göz önünde bulundurulacak olursa, toplumsal adaletsizliğe aşırı duyarlılık ve ütopyanın marazi susuzluğunun nevroz ve uyumsuzluğun belirtileri olduğu sonucuna varılır. yalnız toplum öyle bir çürüme noktasına gelir ki, sinir hastasının başkaldırısı, açların gözleri önünde domuzlarını suda boğan bir topluma akıllı uslu boyun eğmekten iyidir tanrı katında. oysaki 1931'in aralık ayında, yirmi altı yaşımda, alman komünist partisi'ne katıldığımda, bizim uygarlığımızın durumu da böyleydi.