31.5.15

uzun lafın kısası

alfred döblin: genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.

william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.

bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.

christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.

jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.

konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.

mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.

sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.

şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.

27.5.15

schopenhauer

alain de botton

arthur schopenhauer 1788'de danzig'de doğar. daha sonraki yıllarda bu olayı pişmanlıkla anacaktır:

"hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir olay diye niteleyebiliriz hayatımızı. insan varoluşu bir tür hata olmalı. insan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de böylece sürüp gidecek."

schopenhauer'ın babası heinrich zengin bir tüccar, kocasından 20 yaş küçük annesi johanna ise aklı havada, sosyal ortamlara pek meraklı bir kadındır. anne babasından fazla ilgi göremeyen schopenhauer felsefe tarihinin en karamsar filozoflarından biri olmaya adaydır:

"daha 6 yaşında bir çocuktum; annemle babam bir akşam yürüyüşten döndüklerinde beni derin bir keder içinde buldular."

schopenhauer’ın annesi oğlunun, "insanın sefaleti üzerine" bu denli "tutkuyla kafa yormasından" rahatsızlık duymaktadır.

babasının intiharından sonra (heinrich'in cesedi aileye ait ambarın hemen yakınındaki kanalda bulunmuştu) 17 yaşındaki schopenhauer, hayatını hiç çalışmadan sürdürmesine yetecek kadar büyük bir servete kavuşur. yine de bunu düşünmek onu rahatlatmaya yetmez. filozof o dönemi şöyle anıyor:

"17 yaşındaydım, doğru dürüst bir okul eğitimi almamıştım; ama yaşamın sefaleti beni ele geçirmişti; tıpkı gençliğinde hastalığı, yaşlılığı, acıyı ve ölümü gören buddha'ya olduğu gibi. aslında bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil; varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi. bütün gördüklerim bu düşünceye işaret ediyordu; sonunda bunun doğru olduğuna inandım."

schopenhauer, ingilizce öğrenmek üzere wimbledon'a, eagle house adlı bir yatılı okula gönderilir. arkadaşı lorenz meyer ondan aldığı bir mektuba şöyle yanıt veriyor: "ingiltere'de kaldığın süre içinde ingiliz ulusundan tümüyle nefret etmeye başlaman üzücü." duyduğu bütün nefrete karşın schopenhauer ingiliz dilini neredeyse kusursuz biçimde öğrenir; öyle ki konuştuğu zaman pek çok kişi onun ingiliz olduğunu sanır.

schopenhauer göttingen üniversitesi'nde okumaya başlar ve filozof olmaya karar verir: "hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim."

bir kır gezisine gitmek için plan yaptıkları sırada, erkek arkadaşlarından biri, "geziye getirecek birkaç kadın bulmaya çalışmalıyız." deyince, schopenhauer geziyi iptal eder ve şöyle der: "hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez."

1813'te schopenhauer weimar'a annesini ziyarete gider. johanna schopenhauer, şehrin en ünlü kişisiyle, goethe ile arkadaş olmuştur. goethe düzenli olarak johanna'yı ziyarete gelmektedir. goethe ile tanışmasından sonra schopenhauer onu şöyle anlatıyor: "sakin, hoşsohbet, nazik ve arkadaş canlısı: adı sonsuza dek övgüyle anılsın!" goethe ise schopenhauer için şunları yazıyor: "genç schopenhauer hayli garip ve ilginç biri gibi geldi bana." filozof weimar'dan ayrılırken, goethe onun için 2 dize yazar:

"keyif almak istiyorsan hayattan
değer vermelisin dünyaya"

schopenhauer şiirden pek etkilenmez ve goethe'nin bu öğüdünü not ettiği sayfanın yan tarafına chamfort'tan bir alıntı yapar: "insanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir."

schopenhauer "irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtını bitirdiğinde kitabın bir başyapıt olduğundan emindir. bu, niçin arkadaşsız kaldığını açıklıyor: "bir dahinin hoşsohbet olması pek de mümkün değil; hangi diyalog dahinin kendi monoloğundan daha zekice ve eğlenceli olabilir ki?"

kitabın bitişini kutlamak için italya'ya gider. sanat, doğa ve iklim onu keyiflendirir. floransa'yı, roma'yı, napoli'yi ve venedik'i ziyaret eder. bu kentlerdeki resepsiyonlarda pek çok çekici kadınla tanışır: "hepsinden çok hoşlandım, -ah bir de beni isteselerdi." kadınlar tarafından sürekli reddedilince o da şu görüşü geliştirir:

"bir tek, cinsel güdülerle bulanıklaşmış erkek zekası, bu ufak tefek, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsi, cins-i latif diye adlandırabilir."

irade ve tasarım olarak dünya adlı yapıtı basılır. kitabın yalnızca 230 kopyası satılır. "her yaşam öyküsü, acıların öyküsüdür. yılanlardan, kurbağalardan oluşan bu kuşağı kendi eşitim gibi görme yanılsamasından bir kurtulabilsem, bunun bana çok faydası olurdu."

schopenhauer berlin'de üniversite hocası olarak "genel felsefe: dünyanın ve insan aklının özüne ilişkin kuram" başlıklı dersler vermeye başlar. derse yalnızca 5 öğrenci katılır. biraz ötedeki binada ise rakibi hegel 300 kişilik bir öğrenci grubuna ders anlatmaktadır. schopenhauer, hegel'in felsefesini şöyle değerlendiriyor:

"hegel felsefesinin temelleri, saçma sapan fantezilerden, baş aşağı çevrilmiş bir dünyadan ve felsefi maskaralıktan ibaret. içeriği, bütün kalın kafalıların şimdiye kadar uğraşıp bir araya getirdikleri sözcüklerin en boşlarından, en anlamsızlarından oluşuyor, sunumu ise inanılmaz derecede itici ve anlaşılmaz bir laf kalabalığı; insana bir akıl hastasının abuk sabuk sözlerini hatırlatıyor."

schopenhauer 19 yaşındaki şarkıcı caroline medon'a aşık olur. ilişki, aralıklarla 10 yıl kadar sürer ama filozofun ilişkiyi resmileştirmek gibi bir niyeti yoktur: "evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır."

"eğer bu dünyayı tanrı yarattıysa ben tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı."

"ne zaman öğreneceğim; opera için teleskop, tavşan avı için havan topu ne kadar fazlaysa, günlük hayat meseleleri için de benim aklım ve ruhum o kadar fazla."

schopenhauer 40 yaşına girer: "hiçbir değerli insan yoktur ki, 40 yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın." (chamfort)

berlin'de yaşayan 43 yaşındaki schopenhauer evlenmeyi bir kez daha düşünmeye başlar. dikkatini 17 yaşına yeni basmış, güzel, neşeli bir kız olan flora weiss'a çevirir. bir sandal partisinde, kızı etkilemeye çalışan filozof ona gülümseyerek bir salkım beyaz üzüm uzatır. flora, günlüğünde bu olaydan şöyle söz ediyor: "üzümleri yemek istemedim. yaşlı schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı. avucumu açtım, salkım yavaşça kayarak suya düştü."

schopenhauer hemen berlin'den ayrılır: "dünyanın gerçek, içkin bir değeri yok; dünya aslında isteklerle, yanılsamalarla dönüyor."

filozof, 50.000 kişinin yaşadığı bir kent olan frankfurt'a, mütevazı bir apartman dairesine yerleşir. kıta avrupasında bankacılığın merkezi olarak ün yapmış kentin sakinlerinden şöyle söz eder: "küçük, resmi, ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan bu insanların yanına bile yaklaşmak istemiyorum."

bundan sonra schopenhauer bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kuracaktır. ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır: "hangi hayvana baksam büyük keyif alıyorum; onlara bakmak beni mutlu ediyor."

filozofun hiç aksatmadığı bir günlük rutini vardır. sabahları 3 saat yazı yazar, 1 saat flüt çalar, sonra beyaz kravatını takarak rossmarkt'taki englischer hof adlı lokantada öğle yemeğine gider. çok iştahlıdır. yemek yerken büyük beyaz peçetesini yakasına takar ve çevresindekilerle hiç ilgilenmez ama kahve içerken ara sıra diğer müşterilerle sohbet eder. bunlardan biri onu şöyle tarif ediyor: "insana komik gelecek kadar asık suratlı ama aslında zararsız ve tatlı-sert biri."

öğle yemeğinden sonra schopenhauer yakınlardaki casino society adlı kulübe giderek kütüphaneye geçer. orada, dünyada yaşanan üzücü olaylardan kendisini en iyi biçimde haberdar edeceğine inandığı gazeteyi, yani the times'ı okur. üç sularında köpeğini de alarak main ırmağı kıyısında 2 saatlik bir yürüyüşe çıkar, yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. akşam operaya ya da tiyatroya gider. geç gelenlerin, durmadan hareket edenlerin ve öksürenlerin çıkardığı seslerden deliye döner:

"uzun zamandır şuna inanıyorum: insanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür. ancak düşünen canlıların bilincine ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında uygar olabiliriz."

giderek daha fazla zamanını yalnız geçirmektedir. annesinin oğluyla ilgili ciddi kaygıları vardır: "bir tek insan bile görmeden 2 ay odandan çıkmıyorsun. bu hiç iyi değil, oğlum. çok üzülüyorum. insan kendini dış dünyadan bu şekilde yalıtamaz, yalıtmamalı." schopenhauer gün içinde uzun uzun uyur: "eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. ama durum bunun tam tersi: herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor."

"irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtının yeni baskısı çıkar. bu yapıtın ikinci cildi de yayımlanır. schopenhauer yapıtın ön sözünde şöyle diyor: "tamamladığım bu yapıtı çağdaşlarıma ya da vatandaşlarıma değil, bütün insanlığa bırakıyorum. yapıtımın değeri çok sonra anlaşılacaktır; hangi biçimde sunulursa sunulsun iyinin kaçınılmaz kaderi budur." gerçekten de kitap 300 kopyadan az satar.

deneme ve aforizmalardan oluşan "parerga ve paralipomena" adlı kitabı yayımlanır. kitabın çok satmasına en çok yazarın kendisi şaşırır.

schopenhauer’ın ünü avrupa'da yayılır. kendisi bundan "ünün komedisi" diye söz eder. bonn, breslau ve jena üniversitelerinde ders vermesi için öneriler gelir. filozof hayranlarından da mektup almaya başlar. silesialı bir kadın filozofa örtük önerilerle dolu upuzun bir mektup yollar. bohemia'dan bir adam schopenhauer’ın portresinin önüne her gün bir çelenk koyduğunu anlatır. felsefeye ilgi duyan frankfurtlular, filozofa olan saygılarını göstermek için kaniş satın almaya başlarlar.

"koskoca bir ömür boyu önemsiz, dikkate alınmayan biri olarak yaşıyorsun; tam perde kapanırken davullarla, çalgılarla çıkageliyor, sonra da bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyorlar."

ün kadınların schopenhauer'a daha fazla ilgi göstermesini sağladıkça filozofun kadınlarla ilgili düşünceleri de yumuşar. önceden, "kadınlar, çocuk gibi, aptal ve basiretsiz, yani tek kelimeyle koca birer bebek oldukları için, özellikle ilk çocukluk dönemimizde bize bakıcılık ya da öğretmenlik yapmaya çok uygundurlar." diyen filozof artık kadınların egolarından vazgeçebilme ve kavrama yeteneklerinden sözetmeye başlamıştır. schopenhauer’ın felsefesine hayran olan ve napolyon'un soyundan gelen çekici bir kadın heykeltıraş, elizabeth ney, 1859'un ekim ayında frankfurt'a gelerek bir ay kadar filozofun evinde kalır ve onun bir büstünü yapar.

"bütün gün evimde çalışıyor. ben öğle yemeğinden dönünce kanepeye oturup birlikte kahve içiyoruz. evliymişim hissine kapılıyorum."

schopenhauer’ın giderek bozulmaya başlayan sağlığı sonun yakın olduğuna işaret etmektedir: "toprak altındaki kurtların bedenimi kemirip yok edeceği düşüncesine katlanabilirim; ama felsefe hocalarının felsefemi lokma lokma yutacaklarını düşününce korkudan taş kesiliyorum."

1860 eylül ayının sonunda, main ırmağı kıyısında yaptığı yürüyüşten dönünce, soluk soluğa kaldığından yakınır, derken "insan varoluşunun bir tür hata olduğuna" inanarak ölür.

23.5.15

türküler

ali püsküllüoğlu


türküler telli duvaklı, türküler gelin
türküler sevda yeli, dost eli
türkülerinde yazılı memleketimin kaderi
bulunsun mezar taşımda dilerim
türkülerin en güzeli

aforizmalar

~criminal minds

john wooden: oyuna kimin başladığı çok da önemli değildir; kimin bitirdiği önemlidir.

erich fromm: bir insan için en büyük seçim, elindekiyle kendini aşmak için, yaratacağı mı yoksa yok mu edeceği, seveceği mi yoksa nefret mi edeceğidir.

cory doctorow: bütün sırlar derindir, bütün sırlar karanlıklaşır; bu, sırların doğasında vardır.

konfüçyüs: intikam yolculuğuna atılmadan önce iki mezar kazın.

emerson: her şey bilmecedir ve onları çözmenin anahtarı başka bir bilmecedir.

samuel beckett: hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil.

la rochefoucauld: zihinsel hata ve kusurlar vücuttaki yaralara benzer. hayal edilebilecek en iyi tedaviden sonra bile yara tamamen kapanmaz.

francis bacon: ışığın ışıldaması için karanlığın var olması gerekir.

samuel johnson: hemen hemen tüm saçmalıklar benzemeye çalışıp da başaramadığımız insanları taklit etmeye çalışırken çıkar.

22.5.15

sevi anıtı

özdemir asaf


silinir sokaklardan, her geçen bin adım
adımlardan, biri, bir adım kazılıverir
binlerce davranışın kargaşasında bir sus
gürültülü bir başkaldırışla yazılıverir

sevginin adına aranan sevgililer
gürültüler arasında bir bir, kaçamak belirlenir
hep kabadır kalabalıklar meydanlarda sokaklarda
adı kalır, karınca eziliverir

16.5.15

bakakai

witold gombrowicz

bir bakireyi gerektiği gibi sevmek için, insanın kendisinin de bakir ve cahil olması gerek.

tanrı evrenin en büyük yalnızıdır, evrenin ezeli ve ebedi yeniyetmesi.

dehşetin sınırı yoktur; hatta daha da kötüsü, tersine, mutlak, sınırsız bir acımasızlık vardır. iğrençlik üst üste gelmeye, birbiri ardına dizilmeyegörsün, daima daha da yükselecek derecede üst üste yığılarak işe koyulur ve art arda gelir; çoğalmaya, kendini aşmaya başlar, gerçek bir mekanizma gibi.

su ve sıkıntı denizcinin belasıdır.

bir yerde duramamanıza neden olan, kadınlardır.

aristokrasiye asla güven olmaz; aristokrasiye, evcilleştirilmiş bir leopardan daha sakınımlı yaklaşmak gerekir.

dış, için yansıdığı bir aynadır.

fantezileri ödemek gerekir, fanteziler için tarife yoktur.

hiçbir şey insanoğlu kadar zor ve hassas, hatta kutsal değildir; giderek birbirini korkunç zincirlerle bağlamak üzere, herhangi bir yücelik ya da neden olmaksızın yabancı kişiler arasında doğan bu gizemli bağların açgözlü gücüne denk hiçbir şey olamaz.

insan eti açıkça, başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir şeye sahiptir.

kirlilik her zaman sizindir, temizlik her zaman başkalarının.

bilgi çirkinleştirir, cahillik güzelleştirir.

genç kız betimlemelerimizden ve bu amaçla uydurulan karşılaştırmalardan daha yapay bir şey yoktur. kiraz gibi dudaklar, gül goncası gibi göğüsler.. ah, gidip manavdan birkaç meyve ve sebze almakla iş bitseydi! hem bir ağızda gerçekten de olgun bir kiraz tadı olsaydı kim aşık olabilirdi ki? gerçek anlamda bir şeker kadar tatlı olan bir öpücüğe kim kaptırabilir kendini?

ah! yaşam bize ne çılgınca ihanetler hazırlıyor!

oda

arthur rimbaud


-gece düşler kurardı yatağa yattığı an
sevmiyordu tanrıyı ama, kızıla çalan
akşamları tellallar davula üç kez vurup
sağır gürültülerle kulakları doldurup
buyrukları duyurur, halkı eğlendirirken
kara tulumlarıyla varoşlarına dönen
işçileri kendine daha yakın bulurdu
düşlerini sevdalı çayırlar doldururdu
çayırlar ki içinde ışıklı çalkantılar
altın rengi yapraklar, kutsal, ermiş kokular
kıpırdanıyordu, sular gibi, sessiz, durgun

karanlık nesnelerdi tek dostu. akşam, yorgun
duvarları küf kokan, pencereleri örtük
soluk mavi boyalı, içinde, eski, tek tük
eşyanın bulunduğu odaya çekilince
düşlediği romanı kurardı bütün gece
neler neler geçmezdi özlem dolu usundan
aşı boyası gökler, sislere batmış orman
dallarda yıldız yıldız açan ten çiçekleri
düşler bitip yalnızlık odanın her yerini
doldurunca, bozgunlar, bunalımlar başlardı
insaf! orda, odada çarpan bir yürek vardı
yalnız, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul gürültüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşünde çarşaf gibi yelkeni gemilerin

15.5.15

edebiyat mutluluktur

zülfü livaneli

kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.

çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.

kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.

gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.

süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.

hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.

bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.

lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.

jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.

kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir. 

william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür. 

hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.

insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.

kültür, kendi başına bir barış eylemidir. 

friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.

"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)

insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.

woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.

entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.

jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!

13.5.15

eski uygarlıkların şiirleri


et kafalılar bile bilir ki
dünyanın tutar tarafı kalmamıştır
(mende/afrika)

insanların günleri sayılıdır
başarıları esip giden hava gibidir
hiçbir zaman hiçbir şey kalıcı olmamıştır
(akad-babil)

güçlü olmak istersen söz ustası ol
dil, yiğit elindeki kılıç gibidir
(mısır)

gözünüzü dört açın
denk alın ayağınızı
insanoğlunun ayağı dağa değil
tümseğe takılır da ondan düşer
(çin)

ortalama olmalı insanın aklı, en iyisi bu
fazla zeki ya da kurnaz olmamalı
çok bilen, derin düşünen akıllı adamın yüreği
mutluluk nedir bilmez çünkü
(izlanda)

sana abayı yaktım sanıyorsan
o senin hüsnü kuruntun
sizin eve gelişim
küçük kardeşini görmek için
(kızılderili)

kimseyi kınamayın durumu bozuldu diye
nice insanlara olmuştur bu
koca kahramanları sünepe yapar sarsıcı arzular
aptala çevirir en akıllı adamları
(izlanda)

tatlı duygular içinde yürek
sevgi yüzünden yaralı bereli
(kızılderili)

vakit, hiç durmadan uçup giderken
akıllıya her gün, bayram günüdür
(sulpicia/latin)

ölümsüz tanrılar bile bağışlar
güzel bir kadının yalanlarını
(ovidius/latin)

devletlim, buyurmuşsun, yoksulluk kanun dışı
olmuş bizim ülkede; ama haberin olsun
buyrukla kanun dışı ettiğin şu yoksulluk
ortalıkta kalınca sığındı bizim eve
(rajasekhara/sanskrit)

başarı istiyorsan altı kusurdan kaçın:
uyku ve uyuşukluk
korku ve azgın öfke
düzensizlik ve gevezelik
(rajasekhara/sanskrit)

dere tepe dolaşmakla geçti ömrüm
ölünce geziye çıkar gibi ölürüm
(lamba/afrika)

via talat sait halman

12.5.15

varolmanın dayanılmaz hafifliği

milan kundera

suç üzerine kurulu yönetimler mücrimler değil, cennete giden tek yolu bulduklarını sanan coşkulu yandaşlar tarafından kurulur.

her iki tarafı da mutlu edecek tek ilişki, duygusallığa yer vermeyen ve sevgililerden ne birinin ne de ötekinin birbirlerinin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde hak öne sürdükleri ilişki biçimidir.

birisine merhamet duyarak sevmek gerçekten sevmek değildir.

bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur; sadece farklı değil aynı zamanda zıt tutkular. aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.

hiçbir karnaval sonsuza dek sürmez.

kendisi farkına varmasa da, birey en sıkıntılı anlarında bile güzelliğin yasaları uyarınca örer yaşamını.

üniversite mezunu ile kendi kendini yetiştirmiş kişi arasındaki fark, bilgi düzeyinden çok dirim gücü ve kendine güven düzeyinin yüksekliğinde ortaya çıkar.

ilk ihanet onarılmazdır. başka ihanetlerden oluşan bir zinciri harekete geçirir ve bunlardan her biri bizi ilk ihanetimizden uzaklara, daha uzaklara götürür.

bedensel sevgi şiddetsiz düşünülemez.

bir toplum zenginse bireylerin elleriyle çalışmalarına gerek yoktur; kendilerini zihin ve ruh etkinliklerine adayabilirler.

yaşam ne kadar acımasız olursa olsun, mezarlıkta hep huzur vardır.

gündüz okunsun diye yazılmış kitaplar vardır; bir de geceleri okunabilecek olanlar.

sevgi, insanın gücünden vazgeçmesi demektir.

aşklar da imparatorluklar gibidir; üzerine dayandırıldıkları düşünceler unufak olduğunda onlar da silinir gider.

terörle yönetilen bir toplumda hiçbir ifade ciddiye alınamaz. hepsi güdümlü, zorlamadır ve bunları görmezlikten gelmek her dürüst kişinin görevidir.

mutluluk, yinelenmeye duyulan özlemdir.

eğretilemelerle oyun olmaz. eğretilemeler tehlikelidir. tek bir eğretileme aşkı doğurabilir. aşk bir eğretilemeyle başlar. aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.

aşk kaybettiğimiz yarımızı özleyişimizdir.

yüzyılların içinden yürüyüp duran coşkun bir kalabalığın parçası olduğumuzu düşlemek her zaman hoş bir şeydir.

hüzün, son duraktayız demektir. mutluluk, birlikteyiz demektir. hüzün biçimdir, mutluluk içerik. mutluluk hüznün uzamını doldurur.

cennete duyulan özlem insanın insan olmamaya duyduğu özlemdir.

10.5.15

statü endişesi

alain de botton

statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

henry david thoreau: insan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

dünya azıcık iyiye gidiyorsa eğer, bunun nedeni, tarihte kendine bir yer edinememiş eylemlerdir. eğer her şey senin için ve benim için olabileceği kadar kötü bir hal almamışsa, bu, gizliden gizliye sadık hayatlar yaşamış ve şimdi hiç ziyaret edilmeyen mezarlarında yatan insanlar sayesindedir.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

bir şeyi yüceltmeye son vermenin en hızlı yolu ona sahip olmaktır; tıpkı bir insanı yüceltmeyi engellemenin en hızlı yolunun onunla evlenmek olması gibi.

mizah, en güçlü eleştiri yollarından biridir; ukalalığa, zalimliğe, burnu büyüklüğe karşı bir silahtır; erdemden ve iyi duygulardan uzak kalındığında şikayet etmenin bir yoludur.

epiktetos: beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.

hepimiz birtakım başarılar elde ederek ya da belli bazı şeylere sahip olarak sürekli bir tatmin hissine kavuşacağımız düşüncesini taşırız. hepimiz, mutluluğun dik ve yaman yokuşunu bir süre tırmandıktan sonra dümdüz ve uçsuz bucaksız bir platoyla karşılaşacağımızı zannederiz. o dik yokuşun sonunda sürekli bir tatmin bizi beklemektedir. oysa bize şu hiçbir zaman hatırlatılmaz: zirveye ulaştıktan çok kısa bir süre sonra yeniden inişe geçecek, kendimizi yine endişenin ve arzunun yere yakın topraklarında bulacağız.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

bütün o arzuladığımız hedefler, bize bir kere başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi vaat ederler. ancak vaatlerini hiçbir zaman gerçekleştirmezler.

henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.

sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

chamfort: doğa bana "fakir olma" demedi, "zengin ol" da demedi; ama "özgür ol" diye yalvarıyor.

araçların en zarifi ve en donanımlısı bile bize güzel bir ilişkinin yaşattığı doyumu sağlayamaz; bir kavganın veya ayrılığın yaşattığı hüsrana deva olamaz.

thomas browne: zamanın bize sunduğu afyonun panzehiri yoktur. nesiller gelir geçer, bazı ağaçlar yaşamını sürdürür, en eski aileler bile üç tane meşenin ömrü kadar yaşayamazlar.

4.5.15

doğdum

georges perec

gerçeğini arayan yazı serüvenini satır aralarında belli eden şu nafile arayışın izidir kitap: kuralları son derece basit ama oynanışı fena halde umutsuzca karmaşık bir oyun.

varlığı üzerine yazılar döktürmek, kendi çelişkiler bulamacına yapışıp kalmak edebiyatçının mayasında var: bilinçli ve umutsuz, yalnız ve sorumlu, suçluluk duygusunu okkalı sözlere döken geveze vs.

"araç, sonuç kadar gerçeğin de bir parçasıdır."

aştığım birkaç yol var mı ölçebileceğim? eğer bir gün kendime gerçekten hedefler tespit etmişsem, tespit ettiğim bu hedeflerden birkaçını gerçekleştirdim mi? bir zamanlar ne olmak istediysem şimdi oyum diyebilir miyim bugün? içinde yaşadığım dünyanın benim hayallerime cevap verip vermediğini sormuyorum kendime; çünkü bir defa hayır diye cevap verirsem, fazla yol almamışım hissine kapılacağım. ama sürdürdüğüm hayat istediğimle, beklediğimle örtüşüyor mu?

gülmeden, bunun gülünç bir hadise, bir yanılsama ya da göz boyayıcı bir kahramanlık olduğu izlenimine kapılmadan kazma küreği, çekiç ya da malayı alabildiğimiz gün, biraz ilerleme kaydetmiş olmayacağız (çünkü işler de bu düzeyde değerlendirilmeyecek artık); ama dünyamız nihayet zincirlerinden kurtulmaya başlıyor olacak.

3.5.15

gecenin içinde geçici yüzler

pascal mercier

çoğu zaman bana öyle geliyor ki, insanların karşılaşmaları, gecenin karanlığında şuursuzca akıp giden trenlerin karşılaşması gibi. donuk camların arkasında loş ışıkta oturan, tam olarak görmemize fırsat kalmadan görüş açımızdan çıkıverenlere hızla, telaşla göz atarız. birden ortaya çıkıveren, insansız karanlığa anlamsızca, amaçsızca gömülmüşçesine duran ışıklı bir pencerenin çerçevesinden iki hayal misali hızla geçip gidenler gerçekten bir adamla bir kadın mıydı? o ikisi birbirlerini tanıyorlar mıydı? konuşmuşlar mıydı? gülmüşler miydi? ağlamışlar mıydı? şöyle denebilir: gezintiye çıkmış yabancılar yağmurda ve rüzgarda birbirlerinin yanından böyle geçebilirler; o zaman kıyaslamanın bir anlamı olabilir. ama pek çok kişiyle daha uzun süre otururuz karşı karşıya, birlikte yer, birlikte çalışırız, yan yana yatar, bir çatı altında yaşarız. geçicilik bunun neresinde? ama bize bir tutarlılık, bir yakınlık ve yakından tanıma sunacağını ileri sürerek kandırmaya çalışan her şey, her an karşı koymamız mümkün olamayacağından, parlayıp sönen, huzursuz eden geçiciliğin üstünü örtmeye, onu engellemeye çalışırken, içimizi rahat ettirmek için bulduğumuz bir aldatmaca değil mi? bir başkasını her görüşümüz, her bakışmamız, dayanılmaz hızdan ve her şeyi titretip sarsarak yumruk gibi inen hava basıncından sersemlemiş durumda birbirinin karşısından akıp geçen yolcuların gözlerinin kısacık bir an boyu buluşmasına benzemez mi? bakışlarımız başkalarının üzerinden, gecenin çılgın buluşmasında olduğu gibi kaymaz mı hep ve bizi bir sürü varsayımla, düşünce kırıntısıyla ev onlara atfedilmiş özelliklerle bırakmaz mı geride? aslında karşılaşanların insanlar değil de kafalarındaki hayallerin düşürdüğü gölgeler olduğu doğru değil mi?

mercier ile camier

samuel beckett

her yerde insanlar çoktan işlerine başlamıştı. hava keyif ve küfür dolu bağırtılarla ve yaşamda kendileri için olumlu ya da olumsuz anlamda şaşırtıcı hiçbir şey kalmamış insanların ağırbaşlı sesleriyle doluydu. nesneler tüm hantallıklarıyla harekete geçiyordu. yağmurun kudurması boşunaydı, gök sanki masmaviymişçesine her şey capcanlı yeniden başlıyordu.

yelkenleri şişiren rüzgara güvenme sakın, bu oldum olası demode bir yöntemdir.

nedenleri kavrayamadığımda, rahatsızlık duymaya başlarım.

en küçük bir şey bile, yükselen ve yiten bir mırıltı, mevsim ne olursa olsun günün, güzü anımsatan gelgitlerinin tuhaf olduğunu söyleyen bir ses, durdurabilir bu dünyanın mercier'lerini. yeni bir başlangıç; ama yaşamdan yoksun bir başlangıç nasıl olabilirdi?

yan yana bile olsak, dedi mercier, şimdiki gibi kol kola, el ele, bacaklar tek ses, her an öylesine çok şey olup biter ki, kocaman bir kitap, senin ve benim kitabım, içeremez onca şeyi. bu nedenle hiçbir şeyin olup bitmediğini, hiçbir şeyin yapılamayacağı ve hiçbir şeyin söylenemeyeceğini duyumsuyoruz mutlulukla. çünkü insan sonunda itfaiyecinin hortumundan susuzluğunu gidermekten ve kendisine kalan birkaç mumun havanın ısısında birbiri ardından eridiğini görmekten yorulur. o zaman kendini sonsuza değin karanlık ve susuzluğa adar. daha az yıpratıcıdır böylesi. ama affet beni, öyle günler oluyor ki, ateş ve su, ikisi arasında bir bağıntı kurabildiğim ölçüde, düşüncelerimi ve sonuçta konuşmamı kaplıyor.

öyle anlar olur ki en basit sözcükler anlamlarını ele vermekte gecikirler.

geriye baktığımızda, kendimizin dışında her şeyden söz ettiğimizi görüyorum.

yaşlı adamlar genelde sanılanın aksine kolayca ağlarlar.

evler seyrekleşiyor, yollar genişliyor, gökyüzü büyüyordu, yeniden görebiliyorlardı birbirlerini, yalnızca başlarını çevirmeleri yeterliydi; birinin sağa, ötekinin sola, yalnızca başlarını kaldırıp çevirmeleri. sonra aniden, her şey açıldı önlerinde, sanki uzam çatlamış ve toprak gökyüzüne fırlattığı gölgede kaybolmuş gibiydi. ama bu eğlenceler çok sürmez, çarpıcı bir biçimde durumlarının bilincine vardılar. iki yaşlı adamdılar, biri uzun, biri kısaydı, bir köprünün üzerindeydiler. uzmanların dediğine bakılırsa büyüleyici bir köprüydü, büyüleyici bir köprü. neden olmasın? zaten adı da alavere havuzu köprüsü'ydü, yerinde bir addı, nedenini anlamak için korkuluklara yaslanmak yeterliydi.

2.5.15

siyasalın kıyısında

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

iyi siyasetçi, aynı anda oligarşi yanlısına oligarşiyi, demokrasi yanlısına da demokrasiyi gösteren siyasetçidir.

demokratik insan bir söz varlığıdır; yani aynı zamanda şeyler ile kelimeler arasına bir aldatmaca ya da kandırmaca olarak değil de bir insanlık ürünü olarak giren mesafeyi, temsiliyetin gerçekdışılığını kabullenebilen, poetik bir varlıktır. bu poetik fazilet bir güven faziletidir. mesele, eşitliğin bakış açısından hareket etmek, onu olumlamak, neler üretebileceğini görmek için varsaydığı şeyden hareketle çalışmak ve özgürlük ve eşitlik olarak verili ne varsa azamileştirmektir. tersine, güvensizlikten yola çıkan kimse, eşitsizlikten hareket edip onu ortadan kaldırmayı öneren kimse, eşitsizlikleri hiyerarşiye sokar, öncelikleri hiyerarşiye sokar, zekaları hiyerarşiye sokar ve eşitsizliği durmadan yeniden üretir.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

"yaşamını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir." (incil)

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

emeğin ölçüsü arzunun ölçüsüzlüğüyle tamı tamına karşılıklı ilişki içindedir. emek ölçüsünün eşitliğine teslim olmak için emekçinin gereksiniminin sağlanmasına eklenen o artıdan başka bir sebep yoktur. her emekçi gücül bir oligarktır, küçük bir kapitalisttir.

"yazmak insanı kendinde barındırmaz." (franz kafka)

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.

1.5.15

sanat ve teknik

charles lalo

tekniği meslekle karıştırmamalıyız. meslek, yeni başlayanlara ve sanatın işçilerine öğretilen geleneksel ve basit, pratik ve sanatın maddesel kısmıdır. her zaman aşılması gereken zorunlu ama yetersiz mekanizmadır; çünkü meslek katıdır ve her özel duruma iyi uyum sağlayamaz. onu zeka seviyelerinin üstüne çıkaran ama mükemmellerin seviyelerinin altına düşüren aptal bir kılavuzdur.

teknik, sürekli evrim içinde olan, uyum sağlayan canlı meslektir; mesleğin öğretemeyeceği, en zekileri de dahil olmak üzere her sanatsal değerin tüm göreceliliklerinin tam bilincidir; çünkü bu görecelilikler, her duruma, zeki bir duyarlılığın sezgisine sahip olduğu ve gerçek bir bilimin açıkladığı veya açıklayacağı her sanatsal kişiliğe göre değişmektedirler. bu, diplomanın üstünde olan kafadır.

mesleğin başarısı ustalıktır; yani duyarsız, mekanik ve zeki olmayan akrobatlıktır. tekniğin ideali, duygu ve özgürlük içeren egemen kavrayıştır. usta, tüm yaşamı boyunca iyi bir öğrenci olarak kalan ve bu şekilde mükemmel ve tehlikeli bir öğretmen haline gelen kişidir. basit öğrenimi aşan sanatçı, tüm yaşamında kendisinin efendisidir. ve genel olarak oldukça kötü öğretir. bilinçaltı iyi bir dosttur ve kötü bir öğretmendir. romain rolland, ünlü kişilerin kopya çekilecek modeller olarak değil, izlenecek örnekler gibi ele alınması gerektiğini söyler: onlar kadar yapmak; ama onlar gibi yapmamak.

bir şairin mesleği hemen hemen, eşit olarak kabul edilen heceleri saymak ve bir uyağın zenginliğini ölçmekle sınırlıdır. tekniği, bu mesleğin ona söylemediği şeyi verir: örneğin her hecenin tınılarının simetrisi veya ince zıtlığı, ritmin duraklarının ve art arda gelişlerinin mantıksal düşüncenin sınırlarına ve duygunun sıçramalarına uyumu, sunulmuş seslerin ve uyandırılmış görüntülerin uyumu: grammont'un ve çağdaş deneysel fonetiğin uygulayıcılarının bilimini kurmaya çalıştıkları şey.

teknik, bir anlamda daha bilimsel, diğer bir anlamda daha derin olarak sezgisel olan meslektir; bu şekilde anlaşıldığında tekniğin sanatın özü olduğunu söyleyebiliriz. teknik, sanatsal bir rutin değil, estetik düşüncedir; refleks değil, özgürlüktür. bir yapıt olan düzenli varlığın içinde, öğrenilmiş meslek bedendir, hayali ideal ruhtur; yaşayan teknik ise sanattır, bedendir ve ruhtur.