31.5.15

uzun lafın kısası

alfred döblin: genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.

william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.

bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.

christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.

jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.

konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.

mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.

sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.

şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.

29.5.15

güzellik

marcel proust

en önce keşfedilen güzellikler, aynı zamanda en çabuk bıkılanlardır; kuşkusuz aynı sebepten ötürü: daha önce bildiklerimizden en az farklı olanlar bunlar oldukları için. ancak, bu güzellikler uzaklaştıktan sonra, dimağımıza karışıklıktan başka bir şey sunamayacak kadar yeni olan üslubunun bizim için anlaşılmaz kıldığı, el değmemişliğini koruduğu bir cümle kalır seveceğimiz; o zaman, her gün farkına varmadan önünden geçtiğimiz, bekleyen, sırf güzelliğinin gücüyle görünmez olup bilinmezliğini korumuş olan cümle, en son gelir bize. ama en son terk edeceğimiz de odur. üstelik ona olan sevgimiz, diğerlerinden uzun sürecektir; çünkü onu sevmemiz daha fazla zamanımızı almıştır. zaten biraz derin bir eseri bir bireyin kavraması için gereken zaman, gerçekten yeni olan bir şaheseri kitlelerin sevebilmesi için geçmesi gereken yılların, hatta bazen asırların, küçük bir örneği, adeta simgesidir. bu yüzden de dahiler, halkın kavrayışsızlığından kurtulmak için, çağdaşlarının yeterli mesafeden yoksun olduğu gerekçesiyle, gelecek kuşaklar için yazılmış eserlerin ancak gelecek kuşaklar tarafından okunması lazım geldiğini düşünebilirler; tıpkı bazı resimlerin fazla yakından bakıldığında yanlış değerlendirildiği gibi. ama aslında yanlış hükümlerden kaçınmak için alınan bütün korkakça önlemler faydasızdır; çünkü yanlış hükümler kaçınılmazdır. bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur; çünkü onu yazan kişi olağandışıdır, ona benzeyen pek az insan vardır. eserin kendisi, onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek, sayısını artıracaktır.

27.5.15

schopenhauer

alain de botton

arthur schopenhauer 1788'de danzig'de doğar. daha sonraki yıllarda bu olayı pişmanlıkla anacaktır:

"hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir olay diye niteleyebiliriz hayatımızı. insan varoluşu bir tür hata olmalı. insan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de böylece sürüp gidecek."

schopenhauer'ın babası heinrich zengin bir tüccar, kocasından 20 yaş küçük annesi johanna ise aklı havada, sosyal ortamlara pek meraklı bir kadındır. anne babasından fazla ilgi göremeyen schopenhauer felsefe tarihinin en karamsar filozoflarından biri olmaya adaydır:

"daha 6 yaşında bir çocuktum; annemle babam bir akşam yürüyüşten döndüklerinde beni derin bir keder içinde buldular."

schopenhauer’ın annesi oğlunun, "insanın sefaleti üzerine" bu denli "tutkuyla kafa yormasından" rahatsızlık duymaktadır.

babasının intiharından sonra (heinrich'in cesedi aileye ait ambarın hemen yakınındaki kanalda bulunmuştu) 17 yaşındaki schopenhauer, hayatını hiç çalışmadan sürdürmesine yetecek kadar büyük bir servete kavuşur. yine de bunu düşünmek onu rahatlatmaya yetmez. filozof o dönemi şöyle anıyor:

"17 yaşındaydım, doğru dürüst bir okul eğitimi almamıştım; ama yaşamın sefaleti beni ele geçirmişti; tıpkı gençliğinde hastalığı, yaşlılığı, acıyı ve ölümü gören buddha'ya olduğu gibi. aslında bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil; varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi. bütün gördüklerim bu düşünceye işaret ediyordu; sonunda bunun doğru olduğuna inandım."

schopenhauer, ingilizce öğrenmek üzere wimbledon'a, eagle house adlı bir yatılı okula gönderilir. arkadaşı lorenz meyer ondan aldığı bir mektuba şöyle yanıt veriyor: "ingiltere'de kaldığın süre içinde ingiliz ulusundan tümüyle nefret etmeye başlaman üzücü." duyduğu bütün nefrete karşın schopenhauer ingiliz dilini neredeyse kusursuz biçimde öğrenir; öyle ki konuştuğu zaman pek çok kişi onun ingiliz olduğunu sanır.

schopenhauer göttingen üniversitesi'nde okumaya başlar ve filozof olmaya karar verir: "hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim."

bir kır gezisine gitmek için plan yaptıkları sırada, erkek arkadaşlarından biri, "geziye getirecek birkaç kadın bulmaya çalışmalıyız." deyince, schopenhauer geziyi iptal eder ve şöyle der: "hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez."

1813'te schopenhauer weimar'a annesini ziyarete gider. johanna schopenhauer, şehrin en ünlü kişisiyle, goethe ile arkadaş olmuştur. goethe düzenli olarak johanna'yı ziyarete gelmektedir. goethe ile tanışmasından sonra schopenhauer onu şöyle anlatıyor: "sakin, hoşsohbet, nazik ve arkadaş canlısı: adı sonsuza dek övgüyle anılsın!" goethe ise schopenhauer için şunları yazıyor: "genç schopenhauer hayli garip ve ilginç biri gibi geldi bana." filozof weimar'dan ayrılırken, goethe onun için 2 dize yazar:

"keyif almak istiyorsan hayattan
değer vermelisin dünyaya"

schopenhauer şiirden pek etkilenmez ve goethe'nin bu öğüdünü not ettiği sayfanın yan tarafına chamfort'tan bir alıntı yapar: "insanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir."

schopenhauer "irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtını bitirdiğinde kitabın bir başyapıt olduğundan emindir. bu, niçin arkadaşsız kaldığını açıklıyor: "bir dahinin hoşsohbet olması pek de mümkün değil; hangi diyalog dahinin kendi monoloğundan daha zekice ve eğlenceli olabilir ki?"

kitabın bitişini kutlamak için italya'ya gider. sanat, doğa ve iklim onu keyiflendirir. floransa'yı, roma'yı, napoli'yi ve venedik'i ziyaret eder. bu kentlerdeki resepsiyonlarda pek çok çekici kadınla tanışır: "hepsinden çok hoşlandım, -ah bir de beni isteselerdi." kadınlar tarafından sürekli reddedilince o da şu görüşü geliştirir:

"bir tek, cinsel güdülerle bulanıklaşmış erkek zekası, bu ufak tefek, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsi, cins-i latif diye adlandırabilir."

irade ve tasarım olarak dünya adlı yapıtı basılır. kitabın yalnızca 230 kopyası satılır. "her yaşam öyküsü, acıların öyküsüdür. yılanlardan, kurbağalardan oluşan bu kuşağı kendi eşitim gibi görme yanılsamasından bir kurtulabilsem, bunun bana çok faydası olurdu."

schopenhauer berlin'de üniversite hocası olarak "genel felsefe: dünyanın ve insan aklının özüne ilişkin kuram" başlıklı dersler vermeye başlar. derse yalnızca 5 öğrenci katılır. biraz ötedeki binada ise rakibi hegel 300 kişilik bir öğrenci grubuna ders anlatmaktadır. schopenhauer, hegel'in felsefesini şöyle değerlendiriyor:

"hegel felsefesinin temelleri, saçma sapan fantezilerden, baş aşağı çevrilmiş bir dünyadan ve felsefi maskaralıktan ibaret. içeriği, bütün kalın kafalıların şimdiye kadar uğraşıp bir araya getirdikleri sözcüklerin en boşlarından, en anlamsızlarından oluşuyor, sunumu ise inanılmaz derecede itici ve anlaşılmaz bir laf kalabalığı; insana bir akıl hastasının abuk sabuk sözlerini hatırlatıyor."

schopenhauer 19 yaşındaki şarkıcı caroline medon'a aşık olur. ilişki, aralıklarla 10 yıl kadar sürer ama filozofun ilişkiyi resmileştirmek gibi bir niyeti yoktur: "evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır."

"eğer bu dünyayı tanrı yarattıysa ben tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı."

"ne zaman öğreneceğim; opera için teleskop, tavşan avı için havan topu ne kadar fazlaysa, günlük hayat meseleleri için de benim aklım ve ruhum o kadar fazla."

schopenhauer 40 yaşına girer: "hiçbir değerli insan yoktur ki, 40 yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın." (chamfort)

berlin'de yaşayan 43 yaşındaki schopenhauer evlenmeyi bir kez daha düşünmeye başlar. dikkatini 17 yaşına yeni basmış, güzel, neşeli bir kız olan flora weiss'a çevirir. bir sandal partisinde, kızı etkilemeye çalışan filozof ona gülümseyerek bir salkım beyaz üzüm uzatır. flora, günlüğünde bu olaydan şöyle söz ediyor: "üzümleri yemek istemedim. yaşlı schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı. avucumu açtım, salkım yavaşça kayarak suya düştü."

schopenhauer hemen berlin'den ayrılır: "dünyanın gerçek, içkin bir değeri yok; dünya aslında isteklerle, yanılsamalarla dönüyor."

filozof, 50.000 kişinin yaşadığı bir kent olan frankfurt'a, mütevazı bir apartman dairesine yerleşir. kıta avrupasında bankacılığın merkezi olarak ün yapmış kentin sakinlerinden şöyle söz eder: "küçük, resmi, ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan bu insanların yanına bile yaklaşmak istemiyorum."

bundan sonra schopenhauer bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kuracaktır. ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır: "hangi hayvana baksam büyük keyif alıyorum; onlara bakmak beni mutlu ediyor."

filozofun hiç aksatmadığı bir günlük rutini vardır. sabahları 3 saat yazı yazar, 1 saat flüt çalar, sonra beyaz kravatını takarak rossmarkt'taki englischer hof adlı lokantada öğle yemeğine gider. çok iştahlıdır. yemek yerken büyük beyaz peçetesini yakasına takar ve çevresindekilerle hiç ilgilenmez ama kahve içerken ara sıra diğer müşterilerle sohbet eder. bunlardan biri onu şöyle tarif ediyor: "insana komik gelecek kadar asık suratlı ama aslında zararsız ve tatlı-sert biri."

öğle yemeğinden sonra schopenhauer yakınlardaki casino society adlı kulübe giderek kütüphaneye geçer. orada, dünyada yaşanan üzücü olaylardan kendisini en iyi biçimde haberdar edeceğine inandığı gazeteyi, yani the times'ı okur. üç sularında köpeğini de alarak main ırmağı kıyısında 2 saatlik bir yürüyüşe çıkar, yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. akşam operaya ya da tiyatroya gider. geç gelenlerin, durmadan hareket edenlerin ve öksürenlerin çıkardığı seslerden deliye döner:

"uzun zamandır şuna inanıyorum: insanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür. ancak düşünen canlıların bilincine ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında uygar olabiliriz."

giderek daha fazla zamanını yalnız geçirmektedir. annesinin oğluyla ilgili ciddi kaygıları vardır: "bir tek insan bile görmeden 2 ay odandan çıkmıyorsun. bu hiç iyi değil, oğlum. çok üzülüyorum. insan kendini dış dünyadan bu şekilde yalıtamaz, yalıtmamalı." schopenhauer gün içinde uzun uzun uyur: "eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. ama durum bunun tam tersi: herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor."

"irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtının yeni baskısı çıkar. bu yapıtın ikinci cildi de yayımlanır. schopenhauer yapıtın ön sözünde şöyle diyor: "tamamladığım bu yapıtı çağdaşlarıma ya da vatandaşlarıma değil, bütün insanlığa bırakıyorum. yapıtımın değeri çok sonra anlaşılacaktır; hangi biçimde sunulursa sunulsun iyinin kaçınılmaz kaderi budur." gerçekten de kitap 300 kopyadan az satar.

deneme ve aforizmalardan oluşan "parerga ve paralipomena" adlı kitabı yayımlanır. kitabın çok satmasına en çok yazarın kendisi şaşırır.

schopenhauer’ın ünü avrupa'da yayılır. kendisi bundan "ünün komedisi" diye söz eder. bonn, breslau ve jena üniversitelerinde ders vermesi için öneriler gelir. filozof hayranlarından da mektup almaya başlar. silesialı bir kadın filozofa örtük önerilerle dolu upuzun bir mektup yollar. bohemia'dan bir adam schopenhauer’ın portresinin önüne her gün bir çelenk koyduğunu anlatır. felsefeye ilgi duyan frankfurtlular, filozofa olan saygılarını göstermek için kaniş satın almaya başlarlar.

"koskoca bir ömür boyu önemsiz, dikkate alınmayan biri olarak yaşıyorsun; tam perde kapanırken davullarla, çalgılarla çıkageliyor, sonra da bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyorlar."

ün kadınların schopenhauer'a daha fazla ilgi göstermesini sağladıkça filozofun kadınlarla ilgili düşünceleri de yumuşar. önceden, "kadınlar, çocuk gibi, aptal ve basiretsiz, yani tek kelimeyle koca birer bebek oldukları için, özellikle ilk çocukluk dönemimizde bize bakıcılık ya da öğretmenlik yapmaya çok uygundurlar." diyen filozof artık kadınların egolarından vazgeçebilme ve kavrama yeteneklerinden sözetmeye başlamıştır. schopenhauer’ın felsefesine hayran olan ve napolyon'un soyundan gelen çekici bir kadın heykeltıraş, elizabeth ney, 1859'un ekim ayında frankfurt'a gelerek bir ay kadar filozofun evinde kalır ve onun bir büstünü yapar.

"bütün gün evimde çalışıyor. ben öğle yemeğinden dönünce kanepeye oturup birlikte kahve içiyoruz. evliymişim hissine kapılıyorum."

schopenhauer’ın giderek bozulmaya başlayan sağlığı sonun yakın olduğuna işaret etmektedir: "toprak altındaki kurtların bedenimi kemirip yok edeceği düşüncesine katlanabilirim; ama felsefe hocalarının felsefemi lokma lokma yutacaklarını düşününce korkudan taş kesiliyorum."

1860 eylül ayının sonunda, main ırmağı kıyısında yaptığı yürüyüşten dönünce, soluk soluğa kaldığından yakınır, derken "insan varoluşunun bir tür hata olduğuna" inanarak ölür.

26.5.15

kelt rüyası

mario vargas llosa

kadınlar yatmak içindir.

saygı uyandırmak için arada bir dövüşmek gerek; yoksa hayat boyu ezilirsin.

paul nizan: yirmi yaşındayım. kimse bana hayatın en güzel dönemi olduğunu söylemesin.

orduda öğrenilen ilk şey budur: bir erkek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi bilmelidir. 

bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur. 

eğer kız hoşuna gidiyorsa, kabul edene kadar yakasını bırakmamalı. sonra da canından bezdirmeli.

aşktan daha kötü bir şey yoktur. insan gerçekten aptala döner ve kendini kaybeder. her şey altüst olur, insan her türlü çılgınlığı yapabilir, bir anda hayatını mahvedebilecek bir şey yapabilir.

düzen ve disiplin adaletin unsurlarıdır ve akılcı bir toplu yaşayışın vazgeçilmez araçlarıdır.

.. ve her kuşakta
çürüme yağmasını sürdürüyor (carlos german belli)

jean-paul sartre: korkak olduğumuz için kahramanı oynarız, kötü olduğumuz için de ermişi; yakınlarımızı öldürme isteğiyle yanıp tutuştuğumuz için katili oynarız, doğuştan yalancı olduğumuz için oynarız.

kadınlar böyledir, hiçbir zaman ne istediklerini bilmezler.

düşman silahsızsa ve teslim olmuşsa asker ateş edemez. bunun nedeni yalnız ahlaki değil, ekonomikliktir de. savaşta bile gereksiz ölülere yer yoktur.

kadınlar uyanıktır; ancak işlerine gelirse aşık olurlar. adamın biri kendileriyle ilgilenmedi mi sırtlarını dönüp bir başkasını ararlar. hiçbir şey olmamış gibi.

tanrı söz konusu oldu mu inanmak gerekir, akıl yürütmek değil. akıl yürütecek olursan, tanrı tıpkı bir nefes duman gibi buhar olup uçar.

samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.

öğrendiğim bir şey varsa, o da insanoğlundan daha kan dökücü bir canavarın var olmadığıdır.

25.5.15

uyuşturucu

irvine welsh

neden insanlar uyuşturucu kullandığınızı öğrenince birden kendilerinde sizi aşağılama ve yargılama hakkını görüyorlar ki? toplum, sıradanlığın dışında olduğunu fark ettiği insanları absorbe etmek ve değiştirmek için ilginç bir mantık kullanıyor. düşünün ki ben her şeyi biliyorum; ama yine de hayatın kısa olduğunun farkında olduğum için ot kullanmak istiyorum. seni bırakmazlar ki.. seni bırakmazlar; çünkü bu onların başarısızlıklarının bir simgesi olur. işin aslı, sen sadece onların sana önerdiklerini reddediyorsun hepsi bu:

bizi seç. hayatı seç. banka ipoteklerini seç, çamaşır makinelerini seç, otomobilleri seç, bir divana oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına rezil gıdalar tıkıştırmayı seç. çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. hayatı seç.

eh, ben de yaşamayı seçmemeyi seçiyorum.

23.5.15

aforizmalar

~criminal minds

john wooden: oyuna kimin başladığı çok da önemli değildir; kimin bitirdiği önemlidir.

erich fromm: bir insan için en büyük seçim, elindekiyle kendini aşmak için, yaratacağı mı yoksa yok mu edeceği, seveceği mi yoksa nefret mi edeceğidir.

cory doctorow: bütün sırlar derindir, bütün sırlar karanlıklaşır; bu, sırların doğasında vardır.

konfüçyüs: intikam yolculuğuna atılmadan önce iki mezar kazın.

emerson: her şey bilmecedir ve onları çözmenin anahtarı başka bir bilmecedir.

samuel beckett: hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil.

la rochefoucauld: zihinsel hata ve kusurlar vücuttaki yaralara benzer. hayal edilebilecek en iyi tedaviden sonra bile yara tamamen kapanmaz.

francis bacon: ışığın ışıldaması için karanlığın var olması gerekir.

samuel johnson: hemen hemen tüm saçmalıklar benzemeye çalışıp da başaramadığımız insanları taklit etmeye çalışırken çıkar.

22.5.15

cennetin dibi

gündüz vassaf

zehri yaratan, panzehiri bulmanın da ustasıdır.

türümüzün bir özelliği bu: bir yandan beş para etmeyen şeylere dünyanın parasını verir, bir yandan da maddi değeri yok diye dünyanın en güzel şeylerinin bedava olduğunun farkına varmaz ya da küçümseriz.

"insan, tarihi kendisinin seçmediği koşullarda yaratır."

darwin'in, insanın maymundan türediği tezini duyan ingiliz aristokrasisi, "inşallah doğru değildir" demiş; "ama doğruysa mutlaka halktan gizli tutmalıyız.

her orgazmıyla milyonlarca spermin ölümüne neden olan erkek, üretken döneminde ayda bir yumurta yitiren dişisinden çok farklı. ne gibi psikolojik baskılar ve çatışmalar altında olabileceği bilimsel literatürde yeni yer almaya başladı. orgazm olduktan sonra sımsıkı sarılmak isteyen eşini, bir kutu biraya, televizyona tercih etmesi, sessizlik araması ya da kaçarak yalnız kalmak istemesi kaç zamandır erkeğin bencilliğine, maçoluğuna bağlanmıştır. oysa şimdi şimdi öğreniyoruz; kadın orgazm mutluluğunun doruğunu yaşarken, erkeğin sevişme sonrası "sperm soykırımı depresyonu" tabir edilen bir bunalıma girdiğini. 

kadın niçin bekaretini teslim ettiği erkeği hiç unutmaz ve onu hayatı boyunca hayal eder, sever? ve tersine, niçin erkek ilk beraber olduğu kadını önemsemez? çünkü cinsel ilişkide erkek kadını mükemmelleştirirken, kendisi eksilir. ve tabii ki erkekler kendisini eksilteni unuturken kadınlar mükemmelleştireni hatırlar.

kirpinin zarafeti

muriel barbery

tek bir dostunuz olsun; ama onu da iyi seçin.

önemli olan ölmek değil, kaç yaşında ölündüğü de değil, ölürken ne yapıldığıdır.

aristokrat kimdir? etrafı bayağılıklarla çevrili olsa bile bayağılığın erişemediği bir kadın.

politika, küçük zenginlerin kimseye ödünç vermedikleri bir oyuncak.

genç bir kadın evini ateşe verdi. neden yaptığı sorulduğunda, bir duygu hissetmek istemiştim, cevabını verdi.

evren boşlukla el birliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır.

"asıl yenilik, zamana rağmen yaşlanmayandır."

her şey vaktinde gelir. beklemeyi bilen için her şey vaktinde gelir.

inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!

her günü, sanki yarın tekrar doğmak zorundaymış gibi yaşıyoruz.

yoksulların nefret ettikleri bir şey varsa, o da diğer yoksullardır.

kaygılı olduğumda sığınağa girerim. yolculuk etmeye hiç ihtiyaç duymam. edebi belleğimin kürelerine erişmek yeter. edebiyattan daha soylu bir vakit geçirme, daha dinlendirici arkadaş, daha nefis kendinden geçme var mıdır?

gelecek zamanı unutursan, şimdiki zamanı yitirirsin.

yaşlıların biraz saygıya hakları var sanırım. ve bir huzurevinde olmak, saygının sonudur. bu kesin.

yarından çekinmenin nedeni şimdiki zamanı inşa etmeyi bilmemektir.

felaket geldi mi asla tek başına gelmez.

fosiller dünyasında, yardan en ufak bir çakıl taşı kayması neredeyse dizi halinde kalp krizlerine yol açabilir; peki ya biri kalkıp da dağı havaya uçursa?

bayan michel'de kirpinin zarafeti var: dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale; ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.

bir dekoratör pahalı kanepelerin üzerine yastıkları yerleştirip yarattığı etkiye hayran kalmak için iki adım gerileyen uçucu bir varlıktır.

öğretmenlerin korkulu rüyası sınıfın birincisinin memnuniyetsizliğidir. özellikle de çetin cevizse.

postmodern bir düşünür olmaktansa düşünen bir keşiş olmak yeğdir.

zeka kutsal bir bağış değil, primatların tek silahı.

beden bütün giysilerden sıyrıldığında bile ruh süslerle dolu kalır.

nerede para varsa orada uyuşturucu da vardır.

hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.

sonsuzluk kovalayan yalnızlık biçer.

güç ilişkisi dengedeyse diplomasi daima yenilgiye uğrar. daha güçlü birinin ötekinin diplomatik önerilerini kabul ettiği hiç görülmedi.

biz insanların bir hiçin peşinde koşmaya, gereksiz ve saçma düşünceleri birbirine katmaya büyük bir enerji adayabiliyor olmamız, buradaki fedakarlık beni her zaman büyülemiştir.

biz hayvanların türümüzü sürdürmek için bulduğumuz başka bir yordamdır sanat.

hakikat hiçbir şeyi sevmez.

belki de en büyük öfke ve en büyük yoksunluk işsizlik değildir; sefalet değildir; gelecek yokluğu değildir. en büyük öfke, en büyük yoksunluk, kültürler arasında, bağdaşmaz semboller arasında tereddüt geçirmektir; bir kültüre sahip olmama duygusudur.

canlı olmak belki de budur: ölen anların ardından koşmak.

sanat yaşamdır; ama bir başka ritimde.

güçlüler yaşar, zayıflar ölür. her biri kendi hiyerarşik yeriyle orantılı zevk ve ıstırap içinde.

bir şeylerin bitmesi gerek, bir şeylerin başlaması gerek.

sevi anıtı

özdemir asaf


silinir sokaklardan, her geçen bin adım
adımlardan, biri, bir adım kazılıverir
binlerce davranışın kargaşasında bir sus
gürültülü bir başkaldırışla yazılıverir

sevginin adına aranan sevgililer
gürültüler arasında bir bir, kaçamak belirlenir
hep kabadır kalabalıklar meydanlarda sokaklarda
adı kalır, karınca eziliverir

21.5.15

diyorsun ki

melih cevdet anday

bulut şemsiye açmıştı. zamana bağlı olmadan varlığını sürdüren kapılar olgu bağlamını kuruyorlardı. gökyüzü bir genellemedir. ancak lambalar varsa dünyanın belirgin bir sorusu ortaya çıkabilir. çünkü yazın kutsallığı olmasaydı onu ben de ayırt edemezdim, yoksa soyluluğun çakmak taşı bir gerçeklik tasarımıdır. bir gün, şaşkın bir dalla bakışmıştık, o an gözlerimle onun arasında çok ince bir ip geriliverdi ve bütün öteki nesneler silindi. bakılan şey vardır sade. neye baksam onu var ediyorum. dünya panayırı. yineleme olasılık dışıdır. yanlış olanı hep nesnelerde aradım. aklı da. akıl biçimsel bir kavramın izidir. gördüklerimi yazmadığıma öyle pişmanım ki! su kenarında acılı kediler, gözyaşı bulamayan ağaçlar, ölümün soyduğu toprak ve gecenin ağılı. ah şu kırmızı renk ile öteki, bir iç bağlantıda sallanıyorlar. buna renk değişkeni demek gerek. her değişken bir im tanımlamasıdır. arayın! bulunacak bir şey varsa! yazı imi ile ses imi, betimlenmemiş özdeşliklerdir. gerçekte mantık gökyüzünü aşar ve bize dışardan bakar. ben kendi mantığımım. diyorsun ki, karanlığı delmek için zaman bıçağı kullanılmaz. ölemem, bölünmemişti güz ve damın sınırını yoksayan yağmur, duraklayan sabah. her yerde bulabilirim ışıklı bir çiftliğin kadınlarını ve gençliğin yıldızlarla başlanan yitirilmişliğini. ey kendi benzerini arayan bahçe, ey anımsanan karlar ve kokulu şaraplar. bu gece uyandırmak zorundayım içte çığlıklarla örtüşmüş bedenini, ki ateş böceğidir uçurumla tehdit arasında. bir sevi ki, ona yaşamı anlatan saatlerdir. kimse söyleyemez bize, seni anımsatan ayın sınırsız acısını. yok olun oluşturucu öğeler! yok olun yinelenen tümceler! yok olun zaman dışı idealar! çiçeğin içinde bulunacak yardımsever bir esinti vardır, sevecen bir yazgı, gece kuşu gibi bir gülümseme. artık gecenin imgesi denize bağlanmış bir kırlangıçtır. bu yüzden de denizde hiç beklenmedik şeyler olmaz. bütün bunlar apriori bilgilerdir ve yaşantısız bir sele benzerler. diyorsun ki, çingenelerin çalıştıklarını ve paniğe kapılmadan para topladıklarını duy. duydum sırtında gün dönümünü taşıyan horus'u. ölüleri hiçliyorum artık. siz ey uzaklıkların gömütleri, siz ey yokluğun bağışlanmış kentleri, siz ey bakışlarında taş döşeli avlular bulunan ışıktan köpekler! olmayacak sabah rüzgarları yazıyorum. yukardan aşağı.

20.5.15

buluşmalar

stefan zweig

dostlarına teşekkürü, onları sevindirecek bir davranışı, bir gün; hatta bir saat bile ertelememelisin.

dünyadaki bireyselliği kurtarmak olanak dışı; insan sadece kendi bireyselliğini kurtarabilir. düşünen insan için en büyük başarı her zaman özgürlüktür. kişinin özgürlüğü, düşüncelerin özgürlüğü. ve bu bizim görevimizdir; ötekiler kendilerini bilinçli bağımlı yaparken bizlerin her geçen gün daha çok özgür olmasıdır. onlar gittikçe daha çok tekdüze, tek yönlü şeylere ilgi duyar, makineleşirken bizler değişik ilgilerimizi düşüncenin her yönüne yaymalıyız.

dostoyevski: insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

kişi sadece ve sadece kafasından geçenlerin peşinden gittiği, yaşamından bir inanç, inancından bir yaşam yaptığı sürece etkili olabilir.

günümüzün iki kutuplu dünyasında insanın en yakın komşusu duygularıdır. olanları hiçbir zaman, bir an bile unutmak istemezsek, üzerinde yaşadığımız dünyaya dürüst davranmış oluruz. işte o zaman daha iyi anlarız her şeyi. ve biz unutmak istemiyoruz, ne iyiyi ne de kötüyü. ancak böyle yaparsak anlatabiliriz başkalarına dünyanın yücelerini ve alçaklarını, söz edebiliriz gerçeklerden. şimdi yaptıkları gibi insanların gözünü boyamadan.

bizler unutma makineleriyiz. insan öyle bir yaratık ki, biraz düşünür, çok unutur.

biz insanlar böyleyizdir: dünyada olup biten bütün kötülüklerden haberimiz vardır. her sabah gazeteler yüzümüze savaşları, cinayetleri ve kötülükleri haykırır; politikanın çılgınlıkları beynimizi doldurur. geri planda, sessiz ve huzur içinde olup biten şeylerden ise pek haberimiz olmaz.

goethe: coşku, uzun yıllar dayanması için ringa balığı gibi salamura yapılamaz.

yeryüzünde bütün hareketlerin kaynağı insan bilincinin iki buluşudur. mekanda hareket, tekerleğin bulunmasıyla; düşündeki hareket de yazının bulunmasıyla gerçekleşmiştir.

beethoven, çalışmalarını yazı masasında değil, gezinirken, yolda yürürken, hareket ederken yapardı. viyana çevresindeki köylüler şapkasız, nefes nefese yürüyen bu ufak tefek adamı elinde bir kağıt parçasıyla sık sık tarlalarda dolaşırken görürlerdi. onu bir kaçık sanırlar, ona "salak" derlerdi. çünkü beethoven başı önünde, bir şeyler mırıldanarak, homurdanarak, bağırarak, şarkı söyleyerek, ellerini kollarını havada sallayarak yürürdü. sonra aniden durur, cebinden küçük bir defter çıkarıp içinden bir sayfayı hızla koparır ve elindeki kurşunla birkaç nota karalardı. alelacele yazılmış bu şeyler o anda ilk akla gelenler, ilk esinlerdi.

19.5.15

edebiyat

jack london

insanları edebiyatın dikenli yollarına adım atmaya yönelten pek çok güdü vardır; bu zorlayıcı sebeplerin başta geleni hırs olsa gerek. peki hırs kimin için önemlidir? iki sınıf için -dünyanın duyması gereken ya da duymaktan hoşlanacağı bir mesajı olan ya da olduğunu düşünenler ile yaşamını zor şartlarda, kıraç yerlerde geçiren, karnını doyurmak için uğraşanlar. ilki daha küçük olan sınıftır. bunlar ilahi, ateş fırlatan, ateş getiren yaratıklardır; yaradılışları gereği, kulaklar sağır olsa, gökler yıkılsa da konuşmak zorundadırlar. tarih onlarla doludur ve sina dağı'ndaki oyma tabletlerde olsun, sonraki bir dönemin savaş broşürlerinde ya da bugünün çığırtkan pazar gazetelerinde olsun, onların hep konuşmuş olduklarını görürüz. hırsları öğretmek, yardım etmek, yükseltmektir. özbenlik belirleyici bir unsur değildir. esas olarak kendileri için değil, dünya için yaratılmışlardır. şeref, şan ve iktidar onlara çekici gelmez. bir ekmeğin kabuğu ve bir dilencinin giysisi bütün maddi arzularını karşılar. varoluş bir dönemdir; bir sonuca götüren araçtır. dünyanın rahatlık ve mutluluğu, onların rahatlık ve mutluluğudur. yardımcılar ve akıl hocaları olarak, ne yardım ne de akıl isterler; önerilse de kabul etmezler; çünkü yolları yıldızlar gibi önceden belirlenmiştir. her şey söylenmiş ve hazırlanmışken, olacakları kim değiştirebilir?

18.5.15

yaşlı rind'in ölümü

mehmed uzun

hayat, tesadüflerin güzel renkleriyle boyanmış bir tablodur.

her gezi, her gidiş, her yolculuk güzel bir şiir gibi dalgalanır yürekte ve güzel, yeni şeyler keşfetme imkanı sunar. bütün iyi, süslü, güzel şeyler yolculuklarda olgunlaşır.

savaşlar, haksız savaşlar; çılgınlık, alçaklık, kötülük ve zayıflığın en aşağılık mertebesidir.

insan, hiçbir şeyi unutmaması gereken yerde birden çok şey kaybeder.

kendi kökünden ve izinden, toprağından ve dilinden kopma. onlar bu kötü, naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır.

insan ileriye tek bir adım bile atsa iyidir bu.

insan yalnızlığın ağır perdesi altında sözcüklerle derin ve duygu dolu bir dostluk kurabilir.

insan, kendini insanlarda bulunan bazı şeylerden kurtarmalı.

topraktan daha iyi, daha güzel ve daha mukaddes bir şey yoktur.

zaman akıyor. zaman çarpıyor bize. zamanın akışı önünde hiçbir şey yapamıyoruz ve zaman bizi de alıp kendisiyle götürüyor.

korku gücün kız kardeşidir.

içinde yaşadığınız dünyada pek çok şey söyleniyor. hayatımın, anılarımın, sözlerimin; kelimelerin, kıssaların beyaz kalesi karşısında ne kıymeti var ki?

sınırlar, şartlar, zorunluluklar bizi bizden, insandan ve insanlıktan uzaklaştırıyor.

ruhunu dış dünyanın kirinden temizlemek ve ondan uzaklaşmak istediğin zaman köylülerin yanına gelmeli ve bir süre onlarla kalmalısın.

insanın yarattığı şey insanı kıvrandırıyor, öldürüyor.

insan küçük ve zavallıdır; ama kötü ve çirkef değil. bununla birlikte zavallılığımızı asla birine anlatmak ya da göstermek istemeyiz. çünkü utanıyoruz, korkuyoruz, itiraf edemiyoruz. yalnız bu kadar da değil. ortalıktaki koşuşturmadan dolayı birbirimizi dinleme fırsatı da bulamıyoruz. böylesi bir hırgür içinde birbirimizin canını yakıyor, birbirimizi üzüyoruz.

hayatın son adımının ölümün kapısına doğru olduğunu biliriz. ama bizi hayattan uzaklaştıran bu son adım, ölümsüzlüğün ilk adımı değil midir?

gülün mucizesi

jean genet

umutsuzluk, insanı kendinden dışarı uğratır.

bazen her birimiz, aşklarımız, bir kavga, kıskançlığımız, gerçeklerinden daha zorlu hayali serüvenlerle karışık bir kaçış planı gibi birçok ögenin yol açtığı dramlar yaşarız içimizde.

kabadayıların otoritesi uçkur güçlerinden gelir.

fizik ya da metafizik gökyüzü bir tavan değildir. dinlerin göğü ise tavandır. bu tavan dünyayı bitimli kılar. sonsuzluk korkusuyla, dinler bizi hapishane evreni kadar sınırlı bir evrene hapseder.

zekanın, gözleri derinden sarsan çalkantıları vardır; bakışları buğulandırır zeka.

açık yüreklilik, hiçbir şey saklamama arzusudur; oysa kendiliğindenlik bir şey saklamanın olanaksızlığıdır.

askere zorunluluktan ya da vatan borcu diye gidilir ama bir aşk uğruna ölünür.

devlet memurları bazen bir oyuk, bir yarıktan bir parça gökyüzü görürler. aman pek şaşırtır bu onları. gökyüzü görmeye alışık değillerdir. o gökyüzü parçası da, kapıdan bacadan kovulsun diye, inadına doldurur orayı.

tamamlanmış en basit iş bile mucizevidir.

bazı insanlar gözeneklidir. onlardan bir buğu yayılır ve gelir sizin içinize dolar.

aşk oyunlarında kullanılan kösnül dil, heyecan ve iniltilerin doruğa çıktığı anda dudaklardan akan bir tür salgı, yoğun bir özsudur. tutkunun ana ifade biçimi olduğundan, her aşık çiftin kendine özgü aroması, parfümü olan çok özel bir dili vardır.

aşkta rakip zorunludur; aşkı somutlaştırır, ona biçim verir. aşığın saldırıp yıktığı, bu sayede kendi bilincine vardığı benttir rakip.

17.5.15

sisler bulvarı

attila ilhan


elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terk edilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı

sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlayamayacaksın ağlayamayacaksın

sisler bulvarı'ndan geçtim sırsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarı'nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodostan bir satır yağmurdan iki
senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı'ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

16.5.15

bakakai

witold gombrowicz

bir bakireyi gerektiği gibi sevmek için, insanın kendisinin de bakir ve cahil olması gerek.

tanrı evrenin en büyük yalnızıdır, evrenin ezeli ve ebedi yeniyetmesi.

dehşetin sınırı yoktur; hatta daha da kötüsü, tersine, mutlak, sınırsız bir acımasızlık vardır. iğrençlik üst üste gelmeye, birbiri ardına dizilmeyegörsün, daima daha da yükselecek derecede üst üste yığılarak işe koyulur ve art arda gelir; çoğalmaya, kendini aşmaya başlar, gerçek bir mekanizma gibi.

su ve sıkıntı denizcinin belasıdır.

bir yerde duramamanıza neden olan, kadınlardır.

aristokrasiye asla güven olmaz; aristokrasiye, evcilleştirilmiş bir leopardan daha sakınımlı yaklaşmak gerekir.

dış, için yansıdığı bir aynadır.

fantezileri ödemek gerekir, fanteziler için tarife yoktur.

hiçbir şey insanoğlu kadar zor ve hassas, hatta kutsal değildir; giderek birbirini korkunç zincirlerle bağlamak üzere, herhangi bir yücelik ya da neden olmaksızın yabancı kişiler arasında doğan bu gizemli bağların açgözlü gücüne denk hiçbir şey olamaz.

insan eti açıkça, başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir şeye sahiptir.

kirlilik her zaman sizindir, temizlik her zaman başkalarının.

bilgi çirkinleştirir, cahillik güzelleştirir.

genç kız betimlemelerimizden ve bu amaçla uydurulan karşılaştırmalardan daha yapay bir şey yoktur. kiraz gibi dudaklar, gül goncası gibi göğüsler.. ah, gidip manavdan birkaç meyve ve sebze almakla iş bitseydi! hem bir ağızda gerçekten de olgun bir kiraz tadı olsaydı kim aşık olabilirdi ki? gerçek anlamda bir şeker kadar tatlı olan bir öpücüğe kim kaptırabilir kendini?

ah! yaşam bize ne çılgınca ihanetler hazırlıyor!

oda

arthur rimbaud


-gece düşler kurardı yatağa yattığı an
sevmiyordu tanrıyı ama, kızıla çalan
akşamları tellallar davula üç kez vurup
sağır gürültülerle kulakları doldurup
buyrukları duyurur, halkı eğlendirirken
kara tulumlarıyla varoşlarına dönen
işçileri kendine daha yakın bulurdu
düşlerini sevdalı çayırlar doldururdu
çayırlar ki içinde ışıklı çalkantılar
altın rengi yapraklar, kutsal, ermiş kokular
kıpırdanıyordu, sular gibi, sessiz, durgun

karanlık nesnelerdi tek dostu. akşam, yorgun
duvarları küf kokan, pencereleri örtük
soluk mavi boyalı, içinde, eski, tek tük
eşyanın bulunduğu odaya çekilince
düşlediği romanı kurardı bütün gece
neler neler geçmezdi özlem dolu usundan
aşı boyası gökler, sislere batmış orman
dallarda yıldız yıldız açan ten çiçekleri
düşler bitip yalnızlık odanın her yerini
doldurunca, bozgunlar, bunalımlar başlardı
insaf! orda, odada çarpan bir yürek vardı
yalnız, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul gürültüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşünde çarşaf gibi yelkeni gemilerin

az

hakan günday

bazı insanlar diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.

dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı: müslüman kadınlar. baksana, o kadar seksi olmalılar ki, her yerlerini kapatıyorlar. yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi, diyorlar bize. üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz, demek istiyorlar biz erkeklere. insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar. şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? yok! belki de müslüman kadınlar, bir çeşit silah gibidir. ölümcül bir silah gibi. o kadar ölümcüller ki, kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. nükleer bombalar gibi. asla ateşlenmiyorlar ama oradalar. yani ortaya bir çıksalar dünyanın sonu olacak. herkes onların kölesi olacak. belki de tutsak alınmış amazonlardır.

maddenin hallerinden biri de olağanüstü olanıdır.

15.5.15

otobiyografi

judith rich harris

öz yaşam öykülerinin kuşkuyla karşılanmasını gerektiren ilk neden, belleğin her biçime girebilir bir şey olmasıdır. drew gilpin faust adlı tarihçinin gözlemlediği gibi, "hayatlarımızla ilgili olarak anlattığımız öykülerle kendimizi yaratırız; çoğu kez rastgele ve birbirinden kopuk görünen deneyimlerimize bir anlam, bir amaç kazandıran şey bu öykülerdir." ya da psikolog elizabeth loftus'un dediği gibi, "bellek her gün yeniden doğan yaratıcı bir olgudur. kendi zihninizde bir olayı yeniden kurgularken her seferinde boş yerleri doldurursunuz." onları içinde bulunduğunuz zamanki perspektif temelinde doldurursunuz; ama bu perspektif, o olay meydana geldiği zamankinden farklı olabilir.

öz yaşam öykülerini fazla ciddiye almamamızı gerektiren ikinci neden, insanların hem geçmişteki hem de şimdiki olaylara kendi kültürlerinin gözlüğüyle bakmalarıdır. hayat deneyimlerine anlam kazandıran öyküler, o öykülerin zaman ve mekanına ait kültürel mitolojilerin ürünüdür.

bir insan kendisinin neden öyle bir insan olduğunu her zaman bilemez ve kendi kültüründe onaylanan açıklamayı kolayca kabul eder. işin tuhafı bu dersi bize öğreten kişinin kendisinin bu dersi unutmuş olmasıdır.

özyaşamla ilgili anıları kuşkuyla karşılamak zorunda olmamızın son nedeni, insan zihninin nasıl işlediğiyle ilgilidir. bu konudaki kitabında steven pinker'ın belirttiği gibi, "insan zihni modüller ya da zihinsel organlar halinde yapılanmıştır; bunların her biri özel bir amaca uygun olarak biçimlenmiştir ve dünyayla etkileşimim belli bir alanında uzmandır."

bu organlardan bazıları -örneğin, insanların adlarını, yüzlerini, ayırıcı özelliklerini kaydetmekte uzmanlaşmış olanı- bilinçli zihnimizin kolayca ulaşabileceği bir düzeyde çalışır ama çoğu öyle değildir. bilinç düzeyinin altında çalışan bir zihinsel düzeneğin etkinlikleri belleğimizde fark edilir izler bırakmaz. bugün bizi biz yapan şeyleri bilemememizin nedeni, bizi biz yapan zihinsel düzeneklerin bazılarının yaptıkları işler konusunda bizi bilgilendirmemiş olmasıdır. baştan kodlanmamış bir şeyi hatırlayamayız.

edebiyat mutluluktur

zülfü livaneli

kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.

çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.

kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.

gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.

süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.

hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.

bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.

lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.

jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.

kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir. 

william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür. 

hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.

insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.

kültür, kendi başına bir barış eylemidir. 

friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.

"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)

insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.

woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.

entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.

jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!