31.1.17

uzun lafın kısası

alexandre dumas: bir kadın sizi on altına satar.

anatole france: adalet ancak gerçeklerden, mutluluk ancak adaletten doğabilir.

bertrand russell: dünyada mutlu dediğimiz insanların en göze çarpan özellikleri kendilerinde yaşama zevki olmasıdır.

charlotte bronte: cahil kişilerin ruhu gübrelenmemiş, sürülmemiş topraklar gibi katıdır. ön yargılar bu ruhlara, kaya diplerinde biten otlar gibi sımsıkı yapışır, inatla büyürler.

epikuros: ölüm varken ben yokum. ben varken, ölüm yok. o halde üzülecek ne var?

gustave flaubert: insan şarabı, aşkı, kadınları ya da zaferi ancak sarhoş, aşık, koca ya da asker olmadığı zaman tasvir edebilir. hayatın içine çok fazla karışırsa insan, hayatı çok da açık bir şekilde göremez. ya çok acısını çekeriz hayatın ya da çok fazla keyfini süreriz.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

kierkegaard: bir kızı baştan çıkarmak ustalık değildir ama baştan çıkarmaya değer birisini bulmak büyük şans gerektirir.

orhan pamuk: her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar.

rollo may: ölümle -insanın kendi varlığının hiçbir yankısını bulamadığı bir dünyayla- yüz yüze gelebilme yeteneği ve cesareti, gelişmenin ön koşuludur; insanın kendi bilincine varmasının ve kendisini bulmasının ön koşulu.

max frisch: vicdanımız ne kadar güçlüyse çöküşümüz de o kadar kesindir.

wilhelm reich: doğayı düzeltmeye kalkışma. bunun yerine, onu anlamaya ve korumaya çabala. boks maçı yerine kitaplığa, lunaparka gideceğine yabancı ülkelere git.

30.1.17

hızımızı tadacaksınız

dave eggers

iyi bir sıçış, kötü bir sevişmeden daha iyidir.

yaşamı veya acıyı tartamazsın. bütün acılar gerçek ve kişiseldir. sahip olduğumuz en kişisel şeydir acı. her birimizi farklı şekillerde yiyip bitirir.

para, gerçekten de somut olan yegane iletişim aracıdır.

gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir; eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.

yaşamlarımızın tek şaşmaz gerçeği, sevdiğimiz her şeyin bizlerden alınacak olmasıdır.

bir yere gitmeden orası hakkında hiçbir şey bilemezsiniz. hiçbir şey. bir başka insan hakkında, bir başka yer hakkında hiçbir şey bilemezsiniz. bu bilginin ışığında -gördükleriniz dışında hiçbir şey bilemeyeceğiniz gerçeği- işler karmaşık bir hal alır. insanlar kolayı seçer; bu yüzden tahminlerde bulunur.

uyumadan durmak, ilerlemek anlamına gelmez.

hazır olmak için çok şey görüp geçirmiş olmanız, yorulmanız gerekir veya çok şey görüp geçirdiğinizi düşünmeniz -hepimizin oylumları, sindirip özümseyebildiğimiz imgelem ve acı miktarları farklıdır.

her hayır işinin temelinde bir seçim yatar.

çoklu evrenin güzelliği, temelde her seçeneğin mümkün olmasıdır; görebileceğin veya hayal edebileceğin her şey mümkündür. benliklerinden biri bu seçeneği kullanmıştır. sürdürebileceğin tüm yaşamların gölge benliklerinden biri tarafından yaşanması muhtemeldir böylece. sen öldükten sonra bile.

eğer kaosu içinize çekerseniz, kaosu beslerseniz kaos da sizi besler.

seyahat ve bebekler var şu dünyada. geri kalan her şey ya angarya ya ölüm.

dilenci

pascal mercier

kişinin ne pahasına olursa olsun yapmayacağı ya da izin vermeyeceği şeylerin olması: belki de onurlu olmak budur. ahlaki sınırlar olması gerekmiyor. onur başka yollardan da kaybedilebilir. müzikholde horoz ötüşü taklidi yapan bir öğretmen.. kariyer uğruna yalakalık yapanlar. sınır tanımayan fırsatçılık. bir evliliği kurtarmak için yalancılık yapmak, tartışmadan kaçınmak. bunun gibi şeyler.

ya dilencilik? insan, onuruyla dilencilik yapabilir mi?

belki, eğer hikayesinde bir zorunluluk varsa, kaçınılmaz bir şey, çözümleyemeyeceği bir durum varsa. ve eğer o da ona sahip çıkıyorsa. kendine sahip çıkıyorsa.

29.1.17

bir kadının gülüşü

clarissa pinkola estes

jung, ofisine cinsel bir sorundan yakınarak gelen birinin, gerçek sorununun daha çok bir ruh ve tin sorunu olduğundan söz ediyordu. biri tinsel bir sorundan söz ettiğinde de bu, çoğu zaman, aslında cinsel doğaya dair bir sorundu.

cinsel içerikli bir gülmede daha uysal şeylere gülmekten farklı olan bir şey vardır. cinsel içerikli bir gülme, öyle görünüyor ki, psişenin hem en uzak hem de en derin bölgelerine ulaşmakta, her tür şeyi sallayıp gevşetmekte, kemiklerimizi oynatmakta ve bedenin içinde latif bir duygu akışının oluşmasına neden olmaktadır. o, her kadının psişik dağarcığında bulunan bir vahşi zevk biçimidir.

kutsal olan ile cinsel olan, psişede birbirine yakın yaşar; çünkü hepsi bir şaşma hissiyle, entelektüalize ederek değil ama bedenin fiziksel yolları aracılığıyla, o an ya da sonsuza kadar bir öpücük ya da bir görü, bir karın gülüşü veya her neyse onunla bizi değiştiren, sarsan, zirvelere taşıyan, hatlarımızı yumuşatan, bize bir dans adımı, bir ıslık, gerçek bir hayat patlaması veren bir şey yaşantılayarak bilince girer.

gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. genital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. kutsaldır; çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. şehevidir; çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. cinseldir; çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. tek boyutlu değildir; çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. bir kadının en vahşi cinselliğidir.

28.1.17

felsefe, bilim ve din

rene maublanc / marcel cachin

victor hugo, 15 ocak 1850'de yasama meclisi'nde verdiği ünlü söylevinde din adamlarının mahkemesine şöyle sesleniyordu: "kim mi sizi kızdıran? söyleyeyim: siz insan aklına kızıyorsunuz; çünkü o, ipliğinizi pazara çıkarıyor."

marcel cachin: mutlak hakikat diye bir şey yoktur. eğer bir mutlak varsa, o da her şeyin görece olduğudur.

rene maublanc: insanlar ikiye ayrılır: bir yanda, dünyayı açıklamak için insan zekasına, yalnız ona güvenen kişiler. öte yanda, inancın duygusal etkilerine ve insanötesi açıklamalara bel bağlayan dinci ve mistik kişiler. birinci kümedekiler maddecidirler, tanrı'yı tanımazlar. ikinci kümedekiler ise türlü biçimler altında idealizmi tutarlar.

marcel cachin: gök mekaniği ile ilgili çalışmalarını kutlamak üzere napolyon, laplace'ı huzuruna kabul ettiği zaman, ondan yapıtında tanrı'dan niçin hiç söz etmediğini sordu. büyük matematikçi, imparator'a şöyle yanıt verdi: "böyle bir varsayıma hiç ihtiyaç duymadım da ondan."

lenin: yeryüzünde henüz insan ya da herhangi bir canlı varlık yokken dünya vardı. organik madde uzun bir evrimin eseridir ve çok sonra ortaya çıkmıştır. ilk ve ana öge maddedir. düşünce, bilinç, duyarlık ancak oldukça ilerlemiş bir gelişmenin ürünüdür.

rene maublanc: dünyayı tanrı mı yaratmıştır yoksa dünya başından beri var mıdır? bu soruya verdikleri karşılığa göre filozoflar ikiye ayrılırlar: ruhun doğadan önce geldiğini ve dolayısıyla dünyanın yaratıldığını kabul eden idealistler ile doğayı ilk ve ana öge sayan maddeciler.

27.1.17

deneyim

pascal mercier

yaşadığımız binlerce şeyden olsa olsa bir tanesini dile getiririz; onu da gelişigüzel ve hak ettiği özeni göstermeden yaparız. dile getirilmemiş bütün o deneyimlerin arasında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler de vardır. bizler, ruhları araştıran arkeologlar olarak, bu hazinelere yöneldiğimizde, onların ne kadar dağınık olduklarını keşfederiz. incelediğimiz şey, kımıldamadan durmak istemez; kelimeler yaşananın üzerinden kayıp gider; sonunda kağıdın üzerinde bir sürü çelişki kalır. uzun zaman, bunun bir eksiklik, üstesinden gelinmesi gereken bir şey olduğuna inandım. bugünse durumun başka türlü olduğunu düşünüyorum: bu bildik ama yine de gizemli deneyimlerin anlaşılabilmesi için geçerli çözüm yolu, dağınıklığı kabul etmektir. kulağa tuhaf geliyor bu, evet; hatta aykırı, biliyorum. ama olaya bu açıdan baktığımdan beri ilk kez gerçekten uyanık ve hayatta olduğumu hissediyorum.

26.1.17

gün olur

orhan veli kanık


gün olur, alır başımı giderim
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim
yelkovan kuşlarının peşi sıra

dünyalar vardır, düşünemezsiniz
çiçekler gürültüyle açar
gürültüyle çıkar duman topraktan

hele martılar, hele martılar
her bir tüylerinde ayrı telaş

gün olur, başıma kadar mavi
gün olur, başıma kadar güneş
gün olur, deli gibi

25.1.17

phaedrus

robert m. pirsig

analitik bilgiyi oluşturup ilişkilendirecek sistematik düşüncenin kural ve yöntemlerini belirleyen klasik "sistemin sistemi"ni, yani mantığı çok iyi bilirdi. bunda çok ustaydı; özellikle analitik düşünme yeteneğinin ölçütü sayılan stanford-binet iq değeri 170'ti ki bu, ancak elli bin kişide bir rastlanan bir rakamdı.

sistematikti; ama bir makine gibi düşünüp davrandığını söylemek, onun düşüncesinin doğasını yanlış anlamak olur. öyle pistonların, tekerleklerin ve dişlilerin birden çalışması gibi eşgüdümlü bir şey değil. bunun yerine lazer ışını imgesi düşünülebilir. bir kalem kalınlığındaki bu ışın öyle aşırı bir yoğunluktadır, öyle korkunç bir enerji içerir ki aya dek gidebilir ve yansıyıp tekrar dünyaya dönebilir.

phaedrus, zekasını herkesi aydınlatmada kullanmaya çalışmadı. o, uzaklarda belli bir hedef aradı, ona nişan aldı ve vurdu. hepsi bu. vurduğu hedefin herkesi aydınlatması ise bana kalmış gibi görünüyor.

zekasına oranla aşırı derecede yalnızdı. yakın arkadaşları olduğu hakkında kayıt yok. yalnız yolculuk etti. her zaman. başkalarının yanında da tümüyle yalnızdı. insanlar kimi kez bunu sezinler, onun kendilerini istemediğini düşünür ve ondan hoşlanmazlardı; ama onların hoşlanmamaları onun için önemli değildi.

en çok acıyı karısının ve ailesinin çektiği anlaşılıyor. karısı, onun içine kapandığı alanın bariyerlerini aşmaya çalışanların kendilerini bir boşlukla karşı karşıya bulduklarını söylüyor. ailesi, onun asla vermediği bir parça sevgiye hasret kalmıştı sanırım.

kimse onu gerçekten tanımadı. anlaşılan, o da böyle olmasını istemiş ve böyle olmuştu. yalnızlığı belki zekasının sonucuydu. belki de nedeniydi. ama bu ikisi hep bir arada gidiyordu. yapayalnız. tekinsiz bir zeka.

24.1.17

küçük şeylerin tanrısı

arundhati roy

her şey bir günde değişebilir. herkesin başına her şey gelebilir. en iyisi hazırlıklı olmaktır.

düşlerini yitirirsen aklını da yitirirsin.

büyük öyküler, dinlemiş olduğunuz ve yeniden dinlemek istediğiniz öykülerdir. herhangi bir yerinden içine gireceğiniz ve rahatça yerleşebileceğiniz öykülerdir. onlar heyecanlarla ve şaşırtıcı sonlarla gözünüzü boyamazlar. beklenmedik şeylerle şaşırtmazlar. içinde yaşadığınız ev kadar tanıdıktır size. ya da sevgilinizin teninin kokusu kadar. nasıl bittiklerini bilirsiniz; ama yine de bilmiyormuş gibi kulak verirsiniz. tıpkı, bir gün öleceğinizi bilmenize karşın hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanız gibi. büyük öykülerde kimin yaşayacağını, kimin öleceğini, kimin aşkı bulacağını, kimin bulmayacağını bilirsiniz. ama yine de yeniden bilmek istersiniz. onların gizemi ve büyüsü budur işte.

ortalıkta bu kadar bok varsa, bir yerlerde mutlaka bir de at vardır.

kadına dokunurken, onunla konuşamıyordu; onu severken bırakıp gidemiyordu; konuşurken dinleyemiyordu; savaşırken kazanamıyordu.

yaşlı kuşlar ölmek için nereye gider? ölü kuşlar neden taş gibi gökten düşmezler?

23.1.17

orta sınıfın çilesi

zygmunt bauman

hem maddi hem de simgesel değerlere (prestij, saygı, aşağılanmaya karşı korunma) erişim konusunda keskin bir kutuplaşmayla belirlenen, adamakıllı tabakalaşmış toplumlarda, mutsuzluk tehdidine karşı en hassas kişiler, tepeyle en dip arasında bulunan "aradaki" insanlardır.

üst sınıflar kendi üstün konumlarını korumak için neredeyse hiçbir şey yapmaya gerek duymaz, alt sınıflar da kötü talihlerinden kurtulmak için neredeyse hiçbir şey yapamaz. oysa orta sınıflar için, imrendikleri ancak sahip olamadıkları şeyler ele geçirebilecekleri şeyler gibi görünürken, sahip oldukları ve keyfini sürdükleri şeyler -en ufak bir dikkatsizlikte- kayıp gidecekmiş gibidir. diğer insan kategorilerine kıyasla, zorundadır ve mutsuzluk korkusu ile görünürde güven dolu olan keyifli fasılalar arasında salınır dururlar. orta sınıf ailelerin çocukları, servetlerini yitirmemek ve var güçleriyle ve coşkuyla çalışarak ebeveynlerinin sahip olduğu rahat toplumsal mevkiyi yeniden yaratmak istiyorlarsa, durmadan çalışmaları gerekecektir.

"erdem gururun maskesiyse, insanlar güvenilmezse ve kimsenin kendinden başka dostu yoksa, herkesin herkese karşı olduğu bu savaştan nasıl kaçacağız?" (jean-claude michea)

düş

rabindranath tagore


düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke
bir ülke ki insanları dimdik
dünya duvarlarla bölünmemiş
kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır
emek kemale uzatır kollarını
aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş
ne olurdu tanrım, benim yurdum da böyle bir ülke olsa

22.1.17

düşünceler

marcus aurelius

güçlü olmak ve direnmeyi bilmek, her iki durumda da ılımlılığı elden bırakmamak ruhsal dengesi yerinde ve yılmaz bir insanın belirgin özelliğidir.

her kim yaşam yorgunuysa, her atılımını ve her düşüncesini yöneltecek bir amaçtan yoksunsa, bir eyleme giriştiğinde aptallıklar yapar.

bir şey doğru değilse onu yapma, gerçek değilse söyleme.

başkalarının ruhunda olup bitenlerin ayrımına varamadığı için mutsuz olan bir insana rastlamak zordur; ama kendi ruhunun devinimlerinin ayrımına varmayan bir insanın mutsuz olması kaçınılmazdır.

kurdun kuzuya gösterdiği dostluktan daha kötü bir şey yoktur.

ölüm ve yaşam, ün ve tanınmamışlık, acı ve haz, varsıllık ve yoksulluk, hiç ayrım gözetmeksizin iyilerin de kötülerin de başına gelir; çünkü bunlar, başlı başlarına, ne doğru ne de yanlıştırlar. bu nedenle de ne iyidirler ne de kötü.

gururdan bağımsız olmakla gururlanmak gururların en kötüsüdür.

ezelden beri her şey aynıdır ve hep aynı döngü yinelenir; bunun için yüz ya da iki yüz yıl ya da sonsuz bir zaman için aynı görünümü görmek hiç fark etmez.

doğaya uygun olarak meydana gelen hiçbir şey kötü olamaz.

kendi zihnine saygı duymayı seçen ve kendini onun mükemmelliğine bağlanmaya adayan insan sahnedeymiş gibi davranmaz.

bütün tedirginlikler içimizdeki düşünceden kaynaklanır. 

şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

insanlar en kalıcı birlikteliği yaşadıkları şeyle uyuşmazlık içindedirler. her gün karşılaştıkları olayları kendilerine yabancı görürler. 

boş gurur korkunç bir yanıltıcıdır.

iyilik konusunda bazı insanlar üzüm üreten, bir kez meyvesini verdikten sonra başka bir ödül beklemeyen asmalar gibidirler.

başına ne gelirse gelsin felsefeden uzaklaşmamak, budalalarla ve cahillerle konuşmamak tüm felsefe okullarının ortak ilkesidir.

başına gelecek her türlü kötülük ya da zararın gerçek barınağı kendi zihnindir. 

öfke ve üzüntü, bizi öfkelendiren ya da üzen şeylerin kendilerinden çok daha fazla zarar verir.

iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini tartışma artık, iyi bir insan ol.

herkes bağıra çağıra sana karşı dilediği suçlamayı yöneltse de, yabanıl hayvanlar seni saran şu yumuşak kili pençeleriyle parçalasalar da, özgürce, sevinç içinde yaşa.

21.1.17

senkroni

steven strogatz

sir francis drake zamanında, on altıncı yüzyılda, güneydoğu asya'ya giden ilk batılı seyyahlar ısrarla aynı şeyi, ırmak kenarlarındaki ağaçlarda binlerce ateş böceğinin eşzamanlı olarak ışık saçtığını anlatır, görülesi manzaralardan söz ederlerdi. bu haberler batı'ya gelmeye devam etti ve bilim dergilerinde yayımlandı; ama gözleriyle görmeyenler buna inanamadı. bilim adamları, bunun insanların yanlış algısından kaynaklandığını, var olmayan şekiller gördüğümüzü, bunun bir optik yanılsama olduğunu söylediler. pek de akıllı yaratıklar olmayan ateş böcekleri nasıl olurdu da bu kadar geniş bir alanda ve hayret uyandıran bir şekilde eşgüdümlü olarak yanıp sönebilirdi?

bir varsayıma göre bir önderleri olabilirdi. ama bir tek ateş böceğini farklı kılan şey ne olabilirdi? gülünç bir şeydi bu. artık bir önderin varlığına inanmıyoruz ya da senkroniye yol açan atmosferik koşulların var olabileceğine; örneğin ateş böceklerinin hepsini ürküten ve hepsinin aynı anda yanıp sönmeye başlamasına yol açan şimşek gibi bir şeye. senkroni, gökyüzünün tamamıyla açık olduğu gecelerde görülebiliyor.

ancak 1960'larda, ulusal sağlık enstitüleri'nde çalışan john buck adlı bir biyolog ile arkadaşları bu olayın ne olduğunu çözdüler. olay ateş böceklerinin kendi kendilerini örgütleyicilikleriyle ilgiliydi. bu böcekler yılın her gecesi birbirlerine ayak uydurmayı, tam bir uyumla saatlerce yanıp sönmeyi başarırlar. ne bir önderleri ne de çevreden gelen bir hareket uyarısı vardır; bu, ateş böceklerinin gizlendikleri yerlerden gizemli bir şekilde ortaya çıkması sürecidir.

şimdiki görüşümüze göre ise, tek tek ateş böcekleri yanıp sönmeye başlayan diğer ateş böceklerine yanıt veriyorlar; yani kendi saatlerini ayarlıyorlar. buck ile karısı elizabeth, tayland'a gidip torbalar dolusu ateş böceği topladılar ve bangkok'taki otel odalarına getirip hepsini karanlık odaya salıverdiler. ateş böcekleri sağa sola uçuşup duvarlara ve tavana tırmandılar; daha sonra yavaş yavaş iki, üç, dörtlü ateş böceği grupları senkronize bir şekilde ışımaya başladı. daha sonraki laboratuvar deneyleri, bir ateş böceğine el feneri ışığı tutarak onun ritmini hızlandırıp yavaşlatabileceğinizi, kendi ışıma zamanından biraz önceya da sonra ışımasını sağlayabileceğinizi gösterdi.

bunun ne önemi var diyebilirsiniz. ateş böceklerinden kime ne? oysa buna önem vermemizi gerektiren pek çok neden var: birincisi, teknolojideki ve tıptaki bütün uygulamaların, aynen bu doğaçlama senkronu tutturmaya dayalı olmasıdır. kalbinizde 10 bin tane hız ayarlayıcı hücre vardır; kalbinizin geri kalanının uygun bir şekilde çarpmasını sağlayan bu 10 bin hücre binlerce ateş böceği gibidir. her birinin kendi ritmi vardır -kalpte ritmik bir elektrik boşalımı. ışık aracılığıyla iletişim kurmak yerine birbirlerine, ileri geri, elektrik akımı gönderirler ama soyut düzeyde bunlar birer ateş böceğidir -durumlarının periyodik olarak tekrarını isteyen ve birbirlerini etkileyebilen- tek tek osilatörler.

tıpta ve ileri teknolojide buna benzer pek çok uygulama var. çağımızın en kullanışlı cihazlarından biri olan lazerin temelinde senkronize ışık dalgaları bulunmaktadır. hepsi aynı anda nabız gibi atan, hepsi aynı renkte ışık yayan, uygun adım hareket eden, en tepe ve en dip noktaları tıpatıp aynı hizada olan ışık dalgacıklarına sahip atomlar. lazerin ışığı ile bir elektrik ampulünün ışığı arasında, atomlar yönünden bir fark yoktur; farklı olan, atomlar arasındaki eşgüdümdür. yani farklı olan koreografidir, dansçılar değil.

senkroni olgusunun heyecan verici yanı doğada, atomaltı boyutundan tutun da kozmik boyuta kadar, her ölçekte rastlanmasıdır. doğada en çok görülen olgulardan biri senkronidir; ama aynı zamanda kuramsal açıdan en gizemli olanıdır.

entropiyi, yani karmaşık sistemlerin gittikçe daha fazla bozulma eğilimini, doğadaki egemen güç olarak düşünmeye alışkınız. insanlar bana genellikle şunu soruyor: "senkroni bunu inkar etmiyor mu? bir sistemin kendiliğinden düzenli hale gelmesi doğa yasasına aykırı değil mi?"

aslında burada bir çelişki yok. entropi yasası, dışardan enerji girişi olmayan, bir anlamda yalıtılmış ya da kapalı sistemler için geçerlidir. ama biz canlıları tartışırken bundan söz etmiyoruz. termodinamik dengeden yoksun sistemlerde her şey mümkündür ve kendi kendini örgütleme konusunda şaşırtıcı faaliyetlere tanık oluyoruz; bunun en basit örneği de senkroni. sorun, dengeden çok uzak olan termodinamik sistemleri, bu ilişkiyi görebilmemize yetecek kadar iyi anlamamamızdır -ama o anlama noktasına yaklaşıyoruz.

son zamanlarda kanseri ve kanserli hücrede kimyasal tepkimeler ağında ters giden şeyin ne olduğunu öğrenmek istediğimi fark ediyorum. kuşkusuz bunun sorumlusunun tek bir gen olduğu durumlar var ama ben bütün kanserlerin böyle açıklanabileceğine inanmıyorum. onkojenleri anlamak bir başlangıçtır ama her şeyin yanıtı değildir. yine bu iş genlerin ve proteinlerin koreografisi sorunu -tek tek dansçıların değil, pek çok dansçının birlikte hareketleri. kanser, salt biyolojik ve indirgemeci düşünerek anlayamayacağımız dinamik bir hastalık. onu anlamak için -bize verileri sağlamak üzere- indirgemeciliği, yeni karmaşık sistemler kuramını, süper bilgisayarları ve matematiği bir arada kullanmalıyız. ben de bu işin bir parçası olmak isterim.

20.1.17

rubailer

ömer hayyam



var mı dünyada günah işlemeyen, söyle
yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle
bana kötü deyip kötülük edeceksen
yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle

şarap testimi kırdın allahım
zevk yollarımı bağladın allahım
yere saçtın lal rengi şarabımı
tövbeler tövbesi, yoksa sen sarhoş musun allahım

hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiç
bak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanın
onlardan değilsen şayet kafir derler adama
boşver onları hayyam, sen bak kendi yoluna

yoksulluk muydu beni huzuruna getiren
değildir yoksul azla yetinmeyi bilen
hiçbir şey beklemem senden saygıdan başka
dürüst ve özgür bir kişiye saygı göstermeyi bilirsen

her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye
altınları, gümüşleriyle övünmeye
tam işleri dilediği düzene girer
ecel çıkıverir pusudan: benim, ben diye

ne diyebilirim ki sana; varlığın sırları saklı senden, benden
bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben
bizimki perde arkasında dedikodu
bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

geçip gidiyor o asude gençlik çağı
unutmak için dikiyorum kafama şarabı
acı mı geldi? böylesi gider hoşuma
ömrümün ağızda bıraktığı tat da acı

denize düşüp kaybolan su damlası
toprağa karışan toz zerresi
nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası
fena bir böcek işte, bugün var yarın yok

ne bilginler geldi, neler buldular
mumlar gibi dünyaya ışık saldılar
hangisi yarıp geçti bu karanlığı
birer masal söyleyip uykuya daldılar

biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
kuklacı felek usta, kuklalar da biz
oyuna çıkıyoruz birer, ikişer
bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

yaşam soluğumuzun kaynağını soruyorsun
çok uzun bir hikayeyi özetlemek gerekirse
derim ki çıkmış ummanın derinliklerinden
sonra umman yutuvermiş onu yeniden

mevki sahipleri bildiğinden caymazlar
nice pisliğe gömülseler de aymazlar
şaşılacak bir iş ki, kendileri gibi
hırsa kapılmamışı adamdan saymazlar

bir yürek ki bilmez sevgi ne, acımak ne
ne manastır kurtarır onu ne seccade
aşk defterine adı yazılı olanlar
cehenneme aldırmaz, boşverir cennete

alaca "sabah-akşam" atının konağı
"dünya kervansarayı" denen şu durağı
bil ki, yüzlerce behram'dan kalmış bir köşk o
yüz cemşid'in sofrasının artık çanağı

gelecek güne bakma, geçmiş günü anma
geçmişe bağlanma, geleceğe dayanma
yaşadığın bu günün değerini bil
zamanını hoş geçirmeye bak, aldanma

derede akan su, çölde esen yel gibi
senin benim ömrümden bir gün daha geçti
iki günün gamını yememeli insan
geçip gitmiş gün biri, gelmemiş gün diğeri

şu evrende elinde oldukça fırsatın
şarapsız, sakisiz tek soluk alma sakın
niceleri sınadı senden, benden önce
dünya değmez kalbini kırmaya tek canın

hep söz eder durursun yasin'den berat'tan
yaz beratımı meyhaneye, kurtul ondan
beratımızın meyhanede olduğu gün
daha iyidir berat gecesi'nden, inan

şu dünyada en üstün söz, kuran denilir
sık ele alınmaz, okunur arada bir
ne ayetler yazılıdır ki şu kadehte
her an, her yerde, hiç durmadan hatmedilir

şu yaşamı gönül, yaşayarak öğrendin
çözümü ölümde tanrısal bilmecenin
bugün kendinde iken bir şey bilmiyorsan
yarın kendinde değilken ne bileceksin

tanrı cenneti, kevser şarabıyla över
akıl ermez dünyada nasıl yasak eder
hamza sarhoşlukla bir deve öldürmüş de
bize ne ki, ona "yasak" demiş peygamber

türküden anladığın yok, "günahtır" dersin
yaşamak nedir bilmez, sırtını dönersin
ışık saçar bu dünya onu görenlere
boş küpsün hocam, o yüzden tın tın ötersin

var mı bir haber öbür dünyadan ey gönül
söyle, kim gidip dönmüş oradan ey gönül
ne umut beslemek ne korku duymak gerek
yoksa bir tek kanıt, bir tek nişan ey gönül

iyiliğin dost ve düşman ayrımı yoktur
iyi olan kötülüklerden geri durur
dosta kötülük yaparsan düşman kesilir
düşmana iyilik yaparsan dostun olur

yıkık bir saray bu dünya dedikleri
gece ve gündüz atlarının durak yeri
yüz cemşit'ten arta kalmış bir dünya bu
yüz behram kendinin sanmış bu gökleri

can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
ecel çiğnedi hepsini birer birer
yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler

bu ömür kervanı bir tuhaf gelir gider
kazancın, yaşamasını bildiğin günler
saki, bırak şu yarını düşünenleri
geçti gidiyor gece, geçmeden şarap ver

insanoğlunun kader kitabını anlamak için
cennetin kapısına fırlatılmış bir atmacaydım ben
şimdi ise düşüncelerimi paylaşacağım kimse yok
geç de olsa buradan uçup gidebileceğim kapıyı arıyorum

şafak vakti bir ses yükseldi meyhanenin kapısından
ayyaşlar, küçük sersemler gelin, bir kadeh daha doldurun
uyanın ve gelin, kader sizin kadehinizi doldurmadan
ve içeceğiniz günler sona ermeden

hayyam bilgelik çadırları dokudu
sonra dert potasında yandı kül oldu
bir pula satıldı kader çarşısında
ölüm celladı geldi, boynunu vurdu

düşmüş feleğin çarkına, hep fırlanırız
sizler onu esrarlı fenermiş sanınız
evren koca fanus ve güneş lambasıdır
bizler de biçim, simge, bireyler kalırız

kim görmüş bu cenneti, cehennemi
kim gitmiş de getirmiş haberini

yaptığın zulmü sen de bilirsin ey zaman
oruca, namaza koşturur bunca insan
eşek yerine koymak değil mi insanı
nimet verip yük eksik etmemek sırtından

yaratıldığım günden beri düşünceme
düştü "levh-kalem" ne, "cennet-cehennem" nere
akıl denen hocam dedi ki: "levhle kalem
kendi yüzün. cennet de sende, cehennem de."

her kim ki eylemini akla dayandırır
yazık ki, öküzden süt sağılır sanmıştır
en iyisi ahmaklık giysisi giyinmen
şu günde akıl ne alınır ne satılır

günahkarım diye hayyam, bırak şu yası
bir yararı yok sana, gereksiz tasası
tanrı'nın "bağışlayan" diye bir ünü var
günah olsun ki iş görsün bağışlaması

yiyecek-giyeceğe verilen çabanın
bir özrü vardır, bunlar için çalışanın
ama bundan öteye, mal mülk edinmeye
ne gereği var tüm bir yaşamı satmanın

derler ki, içmek doğru sayılmaz şaban'da
iyi olur kutsal recep'te sakınman da
recep peygamber ayı, şaban tanrı ayı
içelim biz de ümmet ayı ramazan'da

bir güzelle bir saki bir de yeşillik yeter
başka bir şey istemem bu üçü varsa eğer
cennet cehennem safsatasına boşver
kim gidip dönmüş öbür dünyaya bir sefer

ayıptır kazanılmış bir üne sığınmak
feleğin verdiği yükten ardır yakınmak
şıra kokusuyla sarhoş ol daha iyi
ondan üstün değil dindar diye tanınmak

üstünde durma olmuşun, olmayanın da
derdiyle dertlenme geçici dünyanın da
yaşamaya bak.. karun kadar zengin olsan
bir arpa bile götüremezsin yanında

tanrım sen ona işveli, güzel bir yüz ver
teni sümbül gibi olsun, saçları amber
ondan sonra "sakın bakma, günahtır" emrin
"eğri tastan su akmasın" hükmüne benzer

biz de sarhoşuz amma ey fetva sahibi
olmaktan yeğdir sencileyin ayık gibi
üzüm kanı içeriz biz, sense adam kanı
hangimizin eli daha kanlı ya rabbi

"hurilerle dolu cennetin kevseri var
orda bal, süt ve şarap ırmak gibi akar"
derlerse de saki, işine bak, şarap sun
peşini varken, veresiyeye kim kanar

ev barkla, köşk sarayla boşa kaygılandın
yaşam denen masala ne diye inandın
yeller esen bir yerde mum yakılır mı hiç
sel yatağına evler kurulur mu sandın

testiyi tutan ile kavrayanın tası
ayıp olur dönmezse mescide arkası
sen kupkuru sofusun, ben sırsıklam ayyaş
kurunun mu kolaydır, yaşın mı yanması

gerçi biz bir kez daha gitmiştik camiye
ama tanrı da bilir içyüzünü, niye
vaktiyle oradan bir kilim yürütmüştük
çok eskidi de o, değiştirelim diye

zahit gibi görünsen, gönlün rezilse boş
gösterişin -seni herkes dindar bilse- boş
cübbeye bürünmüşsün sofular misali
eğer ki tanrı senden razı değilse, boş

her an dinden söz eden, bana "dinsiz" diyen
göründüğüm gibi ben, neysem oyum zaten
sözüm özüme uygun, dediğin gibiyim
insaflı ol, göründüğün gibi misin sen

türlü çözüm tekkede, lafsa medresede
aykırı düşer aşk, bunun ikisine de
ister müftü olsun, ister şehir vaizi
dili tutulur, o aşk denen mahkemede

nerde temiz aşıklar, uyanık gönüller
nerde bir amaç için yanıp tutuşan er
-kendi kaygılarının kulu olmuş herkes-
yeryüzünde tanrı'nın tek kulunu göster

şarap içip şen olmak benim ayinimdir
aldırmamak ne küfre ne dine, dinimdir
başlık parası sordum dünya gelinine
"senin şen gönlün" dedi, "benim bedelimdir"

nice zaman geçecek, dünya hep duracak
bizim ne adımız ne sanımız kalacak
biz gelmeden önce de bir eksiği yoktu
bizden sonra da bir eksiği olmayacak

sokağa düşmüş bir kadına biri şeyhin
demiş: "sarhoşsun sen, herkese açık elin"
yosma demiş ki şeyhe: "bildiğin gibiyim
acaba sen de bilindiğin gibi misin?"

şu uçsuz bucaksız evrende mutlu olan
bulunur belki yalnız iki türlü insan
dünyayı tanıyan ve kendini bilenle
dünya yansa, dünyanın farkında olmayan

doğa, esinidir sanatın ve bilimin
onunla yakından ilgilenir her bilgin
doğa işte budur ey softa! oysa senin
ya dışkı ya fışkıdır akıl erdirdiğin

"esirgeyen, bağışlayansın" der dururum
çünkü, her nimete sayende kavuşurum
yüz yıl günah işleyeyim de, öyle affet
-affın suçumdan yüceyse- görmüş olurum

aşıklar meclisinden sen kaldın da uzak
o güzelle sevgide olamadın ortak
molla da oldun, imam da oldun, şeyh oldun
olamadığın bir tek şey var: adam olmak

suda kiremit mi sektirip durayım ben
bıktım, usandım dinlisinden, dinsizinden
"hayyam cehenneme gidecek" diyorlarmış
cehenneme giden kim, kim cennetten dönen

götürün muhammed mustafa'ya bir selam
saygı göstererek şunu deyin tastamam
"ey efendiler efendisi, şeriatta
ekşi ayran helal de, saf şarap mı haram?"

damla ağladı, niçin uzak diye deniz
deniz güldü: "uzak değiliz, birlikteyiz"
-hüda yaradan demektir, cüda ayrılık-
tek harf farkıyla tanrı'dan ayrı düştük biz

aslı yok derdine daldığın şu dünyanın
yararı yok, boş yere gam yemesin canın
geçen geçmiş, elde yok, gelecek gelmemiş
olmayanla dertlenme, hoş geçsin zamanın

eğer son yargı gününün şafağında
mezarımızdakilerle birlikte doğrulacaksak
yanıma bir testi şiraz şarabı
ve güzel bir saki koyun

19.1.17

aşk

giovanni papini

iki kişinin birbirine katılarak erimeleri demek olması gereken aşk, yalnız kalmış iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir. en güçlü dehalarda bile yaratma nihayet bir aczin itirafıdır. mutluluk, geçmişe göre veya geleceğe yönelmiş bir hayal olduğu zaman vardır. demek gerçekte hayat yoktur, yalnız aksi vardır: ölüm.

kin, bir varlığın iyi taraflarını görmez; aşk, fena yönlerini görmekten yoksundur. bu fark insan ilişkileri bakımından büyüktür ama işin özü düşünülünce yok gibidir. aşkı görmeyenlerin de gözleri bozuktur, karayı görmeyenlerin de.

insan, bütün ikiyüzlülüklere ve söylentilere rağmen samimi olarak kendinden başkasını sevmez ve benliğinden başkasına tapmaz, saygı göstermez. geçmiş zamanları dolduran tarihi veya soyut tanrıları, kahramanları, vatanı, insanlığı ve daha bir sürü efsaneyi, korkusundan veya telkin ile takdis eder gibi görünür. hakikatte, bunlar kendi asıl imanını gizleyen birer takma isim veya paravandır. herkes kendi kendisinin tanrısıdır. insandan gayrı tanrı yoktur ve her insan onun tecellisidir.