31.1.14

uzun lafın kısası

albert camus: bu dünya değersizdir; bunun farkına varan özgürdür.

annie besant: ateist en büyük unvanlardan biridir. ateizm dünyanın kahramanlarının erdem nişanıdır: copernicus, spinoza, voltaire, paine, presley.

boris vian: kadınlar saf şeyleri hiç sevmezler.

robert m. pirsig: öğrencinin en büyük sorunu, yıllardır kafasında oluşturulmuş, havuç ve kırbaca dayalı köle zihniyetidir; bu, "kırbaçlamazsan çalışmam!" diyen katır zihniyetidir.

fay weldon: değerli olan hiçbir şey yok pahasına elde edilemez.

henry david thoreau: ne zaman bir tilkinin, sanki dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi, tam bir özgürlük içinde, buz tutmuş bir gölün üstünden geçişini veya güneşli bir havada tepelerde koştuğunu görsem, güneşin ve dünyanın gerçek sahibinin o olduğunu düşünürüm.

romain rolland: sıradan insanların huzurlu olmasının nedeni, düşüncelerinin olmamasıdır.

sabahattin ali: hayatın bir değişmeler silsilesi ve her bir değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.

la rochefoucauld: ciddiyet, zekanın kusurlarını gizlemek için uydurulmuş bir beden gizemidir.

michel foucault: bir filozofun okulu doktor muayenehanesidir. bu okuldan çıktığında, insanın haz duymuş olması değil acı çekmiş olması gerekir.

paul auster: aşk olmazsa hayat berbat bir şakadan ibarettir.

samuel beckett: herkese, er ya da geç, yazın uzun sevinçlerini bekleyen sineklere imrenme duygusu gelir.

29.1.14

charles dickens

stefan zweig

o zamanlar okurları postanın geleceği günleri iple çekerlerdi, elinde tuttuğu dickens'ın mavi fasikülünü nihayet getiren postacıyı evde oturup beklerken zaman geçmek bilmezdi. bütün bir ay boyunca onun açlığını çekerler, beklerler, umut ederler, copperfield'ın dora'yla ya da agnes'le evlenip evlenmeyeceği konusunda tartışırlar, micawber'in ilişkilerinin yine krize dönüşmesine sevinirlerdi; çünkü onun bu sıkıntıları sıcak punç ve mizacı sayesinde kahramanca atlatacağını elbette biliyorlardı.

yaşlı genç, herkes her ay o belli günde kitabı daha önce elde edebilmek için iki mil yol kat edip postacıya koşuyorlardı. daha dönüş yolunda okumaya başlıyorlar, bazıları yüksek sesle okuyor ve sadece en iyi kalpli olanlar ganimeti kaptığı gibi koşarak karısına ve çocuklarına götürüyordu.

o zamanlar her köy, her şehir, bütün ülke, hatta çok daha ötelere, dünyanın her yerine dağılmış bütün ingiliz dünyası charles dickens'ı seviyordu; karşılaştıkları ilk andan hayatının son anına kadar sevdiler onu. 19. yüzyılda, dünyanın hiçbir yerinde bir yazar ve halkı arasında bu derece sıkı bir gönül ilişkisi kurulmamıştır.

pickwick'in ilk fasikülü 400 adet basılmış, daha 15. fasikülünde bu sayı 40 bine ulaşmıştı; onun ünü bir çığ gibi çağın üzerine düşmüştü.

dickens eserlerini bizzat halka okumaya karar verdiğinde, okuruyla ilk kez göz göze geldiğinde ingiltere sallandı, insanlar salonlara koştu ve salonları tıklım tıklım doldurdu; bazı hayranları, sırf sevdikleri yazarı dinleyebilmek için sütunlara tırmanıyor, bazıları sürünerek kürsünün altına giriyordu. amerika'da insanlar en dondurucu kış soğuklarında gişelerin önüne serdikleri yataklarda geceliyor, yakın lokantalardan garsonlar yemeklerini getiriyor, kalabalığın ardı arkası bir türlü kesilmiyordu. bütün salonlar küçük gelmeye başlamıştı ve en sonunda brooklyn'de bir kilise yazar için okuma salonuna dönüştürüldü. dickens da vaiz kürsüsüne çıkıp oliver twist'in maceralarını ve küçük nell'in hikayesini okudu.

bu ün geçici değildi, walter scott'un ününü bir kenara itti, thackeray'ın dehasını hayat boyu gölgede bıraktı ve ateş söndüğünde, dickens öldüğünde bütün ingiliz dünyasını baştan başa yaran bir çatlak meydana geldi. sokakta yabancılar birbirlerine bundan söz ediyordu, londra'yı sanki bir savaş kaybedilmiş gibi derin bir keder sarmıştı. onu ingiltere'nin panteonu "westminster abbey kilisesi"ne, shakespeare ile fielding'in arasına gömdüler, binlerce insan oraya akın etti ve o sade mezar günlerce çiçek ve çelenk yağmuruna tutuldu.

bugün hala, oradan minnettar bir elin serptiği çiçekleri görmeden geçmek pek mümkün değildir: sevgi ve ün bütün bu yıllar içinde hiç solmamıştır. tıpkı o zamanlar olduğu gibi bugün de ingiltere bu isimsiz yazarın eline dünya çapında, beklenmedik bir ün hediyesi tutuşturduğu için, charles dickens bütün ingiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir. 

kimileri şiddeti yaratır, kimileri huzuru. charles dickens dünyadaki bir huzur anını şiire yerleştirmiştir.

27.1.14

din adamı

nazım hikmet

yatılı okuldan çıktıktan sonra -orada namaz- oruç zorunluydu- namazı da, orucu da bıraktım. kuran'ı da hiçbir zaman doğru dürüst okuyamadım. esresi, üstünü, şeddesi, yardım edeceğine, hep şaşırttı beni. ama dindardım. daha doğrusu, allah'ın var olmayabileceğini düşünmemiştim. sonra bir gün allah'ın varlığını, yokluğunu değil de, dindar adamın tanrıdan mükafat beklediği için, cennete girmek için, ölümsüz bir hayata kavuşmak için sevap işlediğini ve cezadan, cehennemden korktuğu için günahtan kaçındığını düşündüm. dindar adamın bu hürriyetsizliği, bu bencilliği, hiç dindar olmamışım gibi şaşırttı beni. gün bugündür bütün işlerini mükafat kaygısıyla ceza korkusunun dışında yapmaya çalıştım.

yakamı tanrının elinden kolayca sıyırmamın nedenlerinden biri de, anadolu din adamını, işinin üstünde görüp tanımamdır. bu adam, ne mevlevi dedeme ne de yatılı okulda din bilgisi öğreten, kravatlı, penseli hocamıza, hatta ne de bizim üsküdar'daki mahalle camiinin nüktesever imamına benziyordu. bu adam, masallardaki ejderha gibi çeşmenin önüne oturup suyunu kesmişti. yanında, cahilliğin, batıl itikatların, ikiyüzlülüğün, hoşgörmezliğin, karanlık bir terörün sancağı dalgalanıyordu.

25.1.14

paranoya

stephen grosz

çoğumuz, belki de hepimiz bir kez olsun usdışı fantezilere kapılmışızdır. ama onların varlığını ender olarak kabulleniriz -eşlerimize, yakın arkadaşlarımıza bile anlatamayız. onlardan söz etmek zor, hatta olanaksızdır. ne anlama geldiklerini, hakkımızda ne söylediklerini bilmeyiz. kendimizi mi yitiriyoruzdur? bir an için deliriyor olmamız mümkün müdür?

paranoid fantezileri normal zihinsel yaşamın parçası olarak açıklayan birçok psikoloji kuramı var. bunlardan biri, paranoyanın bazı saldırgan duygulardan kurtulmamızı sağladığını söyler. öfke bilinçdışı yansıtılır: "ona zarar vermek istemiyorum; aslında o bana zarar vermek istiyor."

bir başka teori, paranoya aracılığıyla istenmeyen cinsel duygularımızı reddettiğimizi öne sürer: "onu sevmiyorum, ondan nefret ediyorum; o da benden nefret ediyor." bu açıklamaların ikisi de doğru olabilir ama ikisi de tam anlamıyla yeterli görünmüyor.

herkes paranoid belirtiler sergileyebilir -mantık dışı ihanet edilme, alay edilme, istismara uğrama ya da zarar görme fantezileri geliştirebilir- fakat güvensiz, bağlantısız, yalnız hissediyorsak paranoid fantezilere kapılma eğilimimiz artar. paranoid fanteziler, her şeyden önce duyarsızlık ve aldırışsızlıkla karşılandığımız duygusuna verdiğimiz tepkidir.

bir başka deyişle, paranoid fanteziler rahatsızlık vericidir fakat savunma mekanizmamızın ürünüdürler. bizi daha korkunç bir duygusal durumdan korurlar -kimsenin bizimle ilgilenmediği, kimsenin umurunda olmadığımız duygusundan. "şu şu kişi bana ihanet etti" düşüncesi, bizi daha acı verici olan "kimse beni düşünmüyor" düşüncesinden korur. askerler arasında paranoyanın yaygın olmasının nedenlerinden biri budur.

birinci dünya savaşı'nda, siperlerdeki ingiliz askerleri, ingiliz savunma hattının arkasında tarlalarını sürmeye devam eden fransız köylülerinin gizlice alman topçularına işaret verdiğine inanıyorlardı. "büyük savaş ve modern bellek"te paul fussell, köylülerin alman toplarını ingiliz mevzilerine yönelttiğine bütün kalpleriyle inanan askerleri anlatır. şöyle yazar fussell: "cephedeki askerlerin sarsılmaz inancına rağmen, iki savaşta da mevzilerin arkasında kalan topraklardaki fransa, belçika, alsas köylülerinin fantastik ölçüde karmaşık, ayrıntılı, incelikli ve zekice yöntemlerle uzaktaki alman topçularını yönlendirdiğine dair bir kanıt bildiğim kadarıyla bulunamadı." askerler, bir yel değirmeninin rüzgarla gelişigüzel dönen kanatlarında, iki ineğini önüne katmış tarlasında yürüyen bir adamın halinde tavrında, çamaşır asan bir hizmetçinin hareketlerinde korkunç şifreler görüyorlardı. anlaşılan, ihanete uğramak unutulmaktan daha az acı vericiydi.

ciddi bir psikolojik rahatsızlığa yakalanma olasılığı ilerleyen yaşla azalıyor fakat paranoya geliştirme olasılığı aksine artıyor. hastanede, "buradaki hemşireler beni zehirlemeye çalışıyor." diye şikayet eden yaşlı erkek ve kadınları sık sık dinledim. "gözlüğümü nereye koyduğumu unutmadım; belli ki kızım onu çaldı." "bana inanmıyorsunuz ama sizi temin ederim ki odama böcek yerleştirmişler, mektuplarımı da okuyorlar." "lütfen beni eve götürün, burada güvende değilim."

şuna hiç şüphe yok: yaşlılar aile üyeleri tarafından istismar edilebilir, kandırılabilir veya bakıcılarının kötü muamelesine maruz kalabilir. bunlar gerçekten oluyor; dolayısıyla yaşlıların korkularını dikkatle dinlemek çok önemlidir. fakat sık sık -siperlerdeki askerler gibi- yaşlılar da ölümle yüzleşirken unutulmuş hissediyorlar. bir zamanlar çekici ve önemli kişiler olan bu erkeklerle kadınlar giderek daha sık görmezden gelindiklerini fark etmeye başlıyorlar.

benim deneyimim, paranoid fantezilerin sıklıkla dünyanın umursamazlığına verilen bir yanıt olduğu yönünde. paranoid kişi, birinin kendisini düşündüğünden emindir.

bilgili astronom

walt whitman


bilgili astronomu dinlediğim zaman
ispatlar, şekiller
sıra sıra dizildiği zaman önümde sütunlarda
çizimler ve diyagramlar
gösterildiği zaman bana
onları eklemek
bölmek ve ölçmek için
oturduğum zaman astronomun
konferans salonunda
orada ders verdiğini
duydum çok alkışla
anlaşılmaz bir şekilde ne kadar
çabuk yoruldum ve hasta oldum
kalkıp dışarı süzülerek
kendi başıma
dolaştığım zamana kadar
gizemli rutubetli gece havasında
ara sıra
mükemmel sessizlikte yukarı baktım
yıldızlara

via breaking bad

23.1.14

üç arkadaş

amin maalouf

"üç arkadaş iran'ın yüksek yaylalarında gezintiye çıkmış. karşılarına bir pars çıkmış, dünyanın en yırtıcı yaratığıymış.

pars üç adamı uzun uzun süzmüş, sonra üzerlerine doğru koşmaya başlamış.

birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlüleriymiş. haykırmış: "ben buraların hakimiyim, bana ait olan bu toprakları bir hayvanın mahvetmesine asla izin vermem." yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine salmış. köpekler parsı ısırmayı başarmışlar gerçi; ama bu yaptıkları yırtıcı hayvanı iyice azdırmış, köpekleri öldürdükten sonra efendilerinin üzerine atlamış ve karnını deşmiş.

nizamülmülk'ün payına bu düşmüş.

ikincisi şöyle demiş kendi kendine: "ben bir ilim adamıyım, herkes bana saygı duyup itibar ediyor, niye kaderimi köpeklerle parsın arasındaki kavganın sonucuna bağlayayım?" dövüşün sonunu beklemeden sırtını dönüp kaçmış. o zamandan beri yırtıcı hayvanın kendi izinde olduğunu düşünüyor ve mağaradan mağaraya, kulübeden kulübeye dolanıp duruyormuş.

ömer hayyam'ın payına bu düşmüş.

üçüncüsü bir inanç adamıymış. ellerini açıp, hakim bakışlarını üzerine dikip, güzel sözler söyleyerek parsa doğru ilerlemiş. "bu topraklara hoş geldin." demiş. "arkadaşlarım benden daha zengindi, onları soydun, benden daha gururluydular, onları alçalttın." hayvan büyülenmiş, uysallaşmış bir halde dinliyormuş. adam onun üzerinde egemenliğini kurmuş, onu evcilleştirmeyi başarmış. o zamandan beri hiçbir pars adama yaklaşmaya cesaret edememiş, insanlar da ondan uzak durmuşlar.

kargaşa devri gelip çatınca kimse onun seyrini durduramaz, kimse ondan kaçamaz; ama bazıları onu kullanmayı becerir. bu dünyanın yırtıcılığını, şiddetini hasan sabbah'tan daha iyi evcilleştirecek birisi çıkmadı. alamut'ta çekildiği inde kendine küçücük bir huzur alanı yaratabilmek için dört bir yana korku saçtı."

22.1.14

şifre

jorge luis borges



cennetten önceki hangi adem'in
hangi açıklanamaz tanrısal gücün
kırık bir aynasıyız biz insanlar

her gece aynı korkulu rüya
her gece dehlizin katılığında
devinimsiz bir aynanın yorgunuyum ben
ya da bir müze tozunun
yalnızca bekliyorum tatsız bir şeyi
bir armağanı, gölgeden bir altını
ölüm denen bakireyi

biliyorum insana yasak olan cennetlerin
yitik cennetler olduğunu

daha iyidir başkalarını düşünmek
kapıyı çalınca ölüm

tek bir eylem yoktur tehlikeye koşmayan
büyünün eylemi olmaktan
tek bir eylem yoktur
sonsuz bir dizinin ilki olmayan

acımasızdır yazgı
ve tanrının gecesi sonsuzdur
elindeki zamandır, bitmeyen
zaman. yapayalnız kalmış her ansın sen

gökyüzü boşa değişir durur. herkesin
payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir

21.1.14

armağan

paulo coelho


bir delikanlıyla bir genç kız birbirlerine çılgıncasına aşık olmuşlardı. nişanlanmaya karar verdiler.

nişanlılar her zaman birbirlerine armağanlar sunarlar. ama delikanlı yoksuldu; sahip olduğu tek zenginlik, ona dedesinden kalan saatti. sevgilisinin güzel saçlarını düşünerek, ona çok güzel bir gümüş tarak alabilmek için, dedesinden kalan saati satmaya karar verdi.

genç kızın da sevdiği erkeğe nişanlılık armağanı alacak parası yoktu. o da, yaşadığı yerin en büyük tüccarına giderek saçlarını sattı. eline geçen parayla da, sevdiği adamın saatine altın bir köstek satın aldı.

nişanlanacakları gün yeniden buluştuklarında, genç kız ona, sattığı saat için bir köstek armağan etti; delikanlıysa genç kıza, kestirdiği saçlarını taraması için gümüş bir tarak.

hannibal

sadece öldürmek için öldüren tek canlı insandır.

kendi öfkesine cevap verebilen bir insandan daha vahşi bir hayvan yoktur.

başından geçenlere alışmak gibisi yoktur.

eğer söz konusu olan düşünce, kişinin kültüründe, alt kültüründe ya da ailesinde normal olarak kabul ediliyorsa o kişi kuruntulu değildir.

hepimiz sahip olamayacağımız şeyleri isteriz.

esir bağı. yeni efendiye gösterilen pasif psikolojik tepki milyonlarca yıldır sağ kalmanın anahtarı olarak kullanılmıştır. seni esir alana bağlanırsan hayatta kalırsın. bağlanmazsan kahvaltılık niyetine gidersin.

psikolojik travma güçsüzlerin felaketidir.

sosyopatik davranışın ilk ve en kötü belirtisi hayvanlara eziyet etmektir.

dramatik şeylere yeteneği olan bir sarhoş bile kendini tanrı olduğuna ikna edebilir. ya da "kertenkele kral" olduğuna. tanrı'yı oynamanın başka avantajları da vardır. onlardan birisi de her zaman yalnız olmaktır.

algı, iki ucu keskin bir araçtır.

bazı mesleklerin mensupları daha çok psikopatlık eğilimi taşır: ceo'lar, avukatlar, din adamları, cerrahlar, gazeteciler, güvenlik güçleri.

kendi kafandan çıkamıyorken başka biriyle olmak epeyce zordur.

özlem

inci aral

kimse unutamaz. unutmada özlem yoktur. insan film sahneleri gibi bir bir görür eski anıları. daha önce fark ettiği ama hızlı geçtiği için üstünde durmadığı her şeyi açık seçik görür. seven, sevdiğinin yokluğuna saplanıp kalmadan özleyemez. özlerken daha iyi tanırsın sevdiğini. oğlunun bir köpeğin boynunu okşayan elini, başını çevirmeden önce bir an sana bakışını, ekmek kesişini, su içişini, uçurmaya çalıştığı yaralı bir kuşu avcunda tutuşunu, küçülmüş patiklere sığmayan ayaklarını, mamayı tüküren ağzını, elindeki yanığa uf deyişini, ayak parmaklarının ucunda sokağa süzülüşünü, bir kadının yanından ilk gelişini, şarkı söylemesini, bir duvarı boyayışını hiç görmemiş gibi görürsün. henüz doğmamış da doğru doğacakmış gibi yokluğunu yüreğinde duyarak özlersin onu o zaman. henüz gerçekleşmemiş bir düş gibi. sözü verilmiş bir sevinç, uzun sürmüş bir ölüm gibi. özlem beklemektir. çaresi yoktur bunun, bir şey yapılamaz. yatıştırılabilir belki biraz.

20.1.14

mitos, dağıl, toz

lale müldür


depremler
şeylerin alanında ne ise
kelimeler
şiir alanında artık o
şairler artık hep mitos, dağıl, toz

ve insanlar
senin kemiklerinden
hep aşk tılsımları yaptılar

şair
insanların gözünde ne ise
insanlar
şairin gözünde artık o
şairler artık hep mitos, dağıl, toz

tanıdın sen dokunuşların
kelimelere dönüştüğü yeri
pembe küfünden acıların
tanıdığın yüreğini
sen istemesen de seni kullandılar
duygusallıkta belirleyip farkını
kişisel bir hüzne soyutladılar
bak ölüm perendesi atmakta artık onlar

artık silkin sen pörsümüş derinden
ıslak cevizler gibi yenile kendini
buzlu sularından tanı asıl yüreğini
yok et, yok et kendini
ki şiir bir kez daha doğsun külünden

ve insanlar
senin kemiklerinden
söz ve suskunun en üst bireşimini yaratsınlar

fanny

erica jong

hiç kimse kendi uşağının gözünde kahraman değildir.

büyük evler, büyük adamlara benzer. dışları göz alıcı teras ve verandalarla süslü olabilir ama, içerisi yalnızca çılgınlık ve kalleşlikle doludur.

matematiksel hesaplamalara dayanan düzenlemelerden daha fazla gözü rahatsız eden hiçbir şey yoktur.

ruh dediğimiz şey insanoğluna yarı verilmiş, yarı alın teriyle kazanılmıştır. herkes kendi ruhunun mimarıdır.

bu dünyada hiçbir şeye, bu sıradan organ [penis] kadar çok ve çeşitli isimler takıldığı görülmemiştir.

mezara ne kadar yakınsak hayata o kadar sıkı sarılıyoruz; doğumdan ne kadar az uzaklaşmışsak hayat armağanına o kadar boş veriyoruz.

bir serveti elde etmek için kendimizden nefret etmek zorunda kalıyorsak ne değeri var öyle servetin? servet dediğin şey, hayatın çarkını döndürmek için gereken yağdan başka nedir ki?

saldırıdan masun olma duygusu kadar insanı özgürleştiren ikinci bir duygu yoktur.

korku, diğer her tür düşünceden daha yüksek seslidir. oysa düşüncelerin en budalaca olanıdır aslında.

doğruluk, ahlaktan da, masumiyetten de daha katı bir tanrıçadır.

kişilik sahibi bir kadın, bazılarının kendisine gülmesine, bazılarının da bilinçsiz bir hayranlık beslemesine asla engel olamaz.

en sevdiğimiz kitaplar, onları yaratanlar kadar kendine özgüdür.

"başkalarının bize gösterdiği şiddet, kendi kendimize gösterdiğimiz şiddetten daha az acı verir."

"tanrı her şeyi iyi yapar. insan eli değince kötüleşir."

insanın şansı onu olabilecek en kötü duruma düşürdüğünde, felaketlere, umutsuzluğa razı olan bir tavır yer alır içinde. çünkü hayatta mantıktan daha güçlü şeyler de vardır.

"doğada değişmeyen tek şey değişimdir."

bu dünyada bilgeliğin yolu genellikle dilini tutmakla başlar. insan her bildiğini vakti gelmeden ortalığa dökmemeli.

19.1.14

the texas chainsaw massacre

douglas kellner / michael ryan

the texas chainsaw massacre filminde, makineleşmenin çalıştıkları mezbahayı kapanmaya zorlamasıyla işlerinden olan aile üyeleri, hayatta kalma yolu olarak yamyamlığa yönelir ve hayvan eti yerine insan etine dayalı bir et ticaretine girişirler. dolayısıyla, dehşet verici davranışları, ekonomik sıkıntının ve insan emeğinin yerini alan makineleşmenin ürünüdür; içine düştükleri durum, zoraki işsizliğin yıkıcı psikolojik sonuçlarını alegorize eder. mary wacker'ın sözleriyle: "işsiz aile, gerçek bir amerikan azimkarlığı gösterir ve sosyal yardıma başvurmaz. bunun yerine baba, otoyolun üzerinde küçük bir mangal tezgahı kurar, iki oğul ve büyükbaba da et bulma işini hallederler. ancak bu kez et, gelip geçen turistlerdir: bu ailenin bakış açısıyla, herhangi başka tür bir kesimlik hayvan sürüsünden farkı olmayan bir insan grubu. bu filmde yoksullar, hayatta kalabilmek için, resmen zenginleri yerler." aslında aile, özellikle de baba, kapitalizmin ethosunu içselleştirmiştir; insandan önce kâr, insan yaşamından önce üretim ve başkalarından önce benlik gelir. örneğin, bir kız çocuğunu kesmek üzere kaçırırken baba şunları mırıldanmaktadır: "ışıkları söndürmeyi unutmamalı. bu elektrik faturaları insanı iflas ettirir." dolayısıyla film, kapitalist verimlilikle toplumsal etik arasındaki son derece reel çelişkileri temsil eder.

özgür bir kadın

edip cansever

o zaman ıhlamur ağaçları kardan görünmezdi. gözlerim azalırdı, gizlenirdim. babam koyu kahverengi çizmeleriyle karları ezer ezer ezerdi çakıl taşlarının ayaklarının altında oynaştıklarını duyuncaya kadar. annem çatı katının yanındaki sivri kuleden gözlerini ayırmazdı, yeter ki gök kanasındı beyaz beyaz ve kocaman bir alabalığın karnı. uşaklar bir köşeye sinerlerdi, hiç konuşmazlardı, bir kristal sürahi bir rüzgardan ürperir titrerdi. iniltiye benzeyen bir ses yayılırdı. karanlığa yapışırdım, bir kapı karanlığına, bir duvar karanlığına, bir yokuş karanlığına, bir yok oluş karanlığına. ölüm çok uzaklardaydı, o zaman çok uzaklardaydı ölüm.

siz iyi tanımıyorsunuz onu bayan sara, özgür bir kadındır o, bağlanamaz, kimseye bağlanamaz. iyi biliyorum bunu, çok iyi biliyorum. ayrıca.. düşünüyorum da, niye bağlanmalı iki insan birbirine? niye? sevginin sadece sevgiye benzemesini anlayamıyorum ben. çok yapay, çok alışılmış bir şey bu. nedense çoğunluk böyle yaşıyor. o çoğunluk ki, yüzyıllar boyu sevginin gerçek dengesini bozmuş, yaşamın gerçek yüceltisini altüst etmiş.

acılarınıza iyi bakın! sevinçlerinize iyi bakın! çiçeklerinize iyi bakın! onu her zaman görüyordum. her gün hep aynı saatte, aynı yerde, aynı durumda bir fotoğraf çektiriyordu. günlerce sürüyordu bu. yaşamı durdurur gibi, ölümü anlaşılır yapar gibi, kendini bir fotoğraf ölüsüne, yapıştırıyordu sürekli. ölümden gün çalan.. ölümden gün çalıp yaşama bağışlayan.. demek istediğim.. karşılıklı sevginin özgürlükle de, bağlılıkla da hiçbir ilgisi yoktur. sevgi demek çelişki demektir. denge bozulmalı, çelişkiler altüst etmeli her şeyi. gruşenka ile dimitriy'i anımsayın. çelişkiler ayırdı onları, çelişkiler birleştirdi sonunda. mutluluk sürüp giden çelişkilerdir. müzik bitti. geldiler işte. meydan ateşinden, külden geldiler. yaratırken yaratılmaktan geldiler. yaşamla kaplanmışlar, gümüşle, altınla kaplanmış gibi. ilk kez oluyor, böylesi ilk kez oluyor.

18.1.14

güzellik hırsızları

pascal bruckner

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kimsedir.

turist milleti bir şeye, ancak onu fotoğrafa dönüştürdükten sonra inanır.

insan başkalarını rahatlatmak için değil, onlara tamamen legal bir biçimde zulmetmek, düşmüşler diye onları cezalandırmak için doktor olur.

bozukluk kural halini alınca, tuhaf bir biçimde, sağlık bir anomali gibi görülür.

insan yeniyetmelik dönemini, kendinden pek emin olmayan, sıkılgan biri olarak yaşayınca cinsiyetler arasındaki engeller, aslanla kurt kadar birbirinden uzak iki cinsi ayıran metafizik engellere dönüşüyor.

yalan, insanların canını sıkmamak için onlara borçlu olunan nezakettir.

j.s. bach'ı dinlemek, insanın dünyayla kendisi arasına bir harikalar kalkanı yerleştirmesi, cehenneme cennetin tepesinden bakması demektir.

aşkta klişelerden en kötüsü, klişelerden kaçmaya çalışmaktır.

ailesini terk etmek, insanın içine zorla sokulduğu bir kavgayı bırakarak özgürce göze aldığı bir başka kavgaya girmesi demektir.

yirmi yaşında güzellik bir gerçekliktir, otuz beşinde bir ödül, ellisindeye bir mucize.

hayatta insanı tatil kadar yoran başka bir şey yoktur.

çift demek, sitemlerin sermayeye dönüştürülmesi ve her birinin diğerine bu sermayyi faiziyle ödetmesi demektir.

genç olmak, insanın kefaretini hayatı boyunca ödediği geçici bir ayrıcalıktır.

tene bağlanmak, rutin olanla anlaşmak demektir; düşünceye merak sarmak ise ona karşı direnmek, yaşamın anlamsızlığını aşmak demektir.

uzanmış bir kadına övgü

federico garcia lorca


seni çıplak görmek, toprağı anmak demek
toprak, dümdüz uzanan, atların çiğnemediği
sürüp yeşertmediğim, salt biçim olan toprak
o gümüşten sınıra, geleceğe, kapalı

seni çıplak görmek anlamaktır tutkusunu
ince bir bel arayan yağmurun
yahut, yanağının aydınlığını bulamayan
koca denizin yanıp tutuşmasını

kanlar uğuldayacak yataklarda
ateşten kılıçlarla gelecek
bilmeyeceksin ama nerede gizlendiğini
kurbağa yüreğinin, mor menekşeciğin

kökler birbirine girmiş karnında
dudaklarını, bir gündoğusu, sınırsız
yatağın ılık güllerinin altında
bekliyor sırasını ölüler, gamsız

17.1.14

manhattan projesi

david b. resnik

atom bombası; bilim, teknoloji ve ordu arasında ortaya çıkan içsel ilişkinin korkutucu bir sembolüdür. bugün, 500.000 bilim insanı ve mühendisin orduda çalıştığı ve dünyanın araştırma geliştirme bütçesinin dörtte birinin askeri araştırmalara ayrıldığı tahmin edilmektedir. abd'de federal hükümet diğer araştırma geliştirme bütçelerinin iki katını orduya harcamaktadır.

bilim insanları, manhattan projesi gibi büyük, gizli faaliyetlerde görev aldılar. hükümet askeri araştırmaları desteklemek için çok para harcadı.

manhattan projesi üzerinde çalışanların çoğu ordu için ne yaptıklarının farkında değildiler. başkan yardımcısı truman bile, başkan oluncaya kadar bu araştırmanın detaylarından habersizdi.

alman fizikçi fritza strassman, uranyum atomlarını nötronlarla bombardıman ederek nükleer füzyonu keşfetti. abd, bazı bilim insanlarının nazi almanyası'ndan füzyon bilgileriyle ayrıldığı 1939 yılına kadar atomların nasıl bölünebileceğine ilişkin bilgiden yoksundu. 1939 yılında, bir grup önemli fizikçi, o zamanlar dünyaca ünlü bir bilim insanı olan einstein'ı, başkan roosevelt'e bir mektup yazması için ikna etti. bu mektupta, nazilerin nükleer bir silah geliştireceği, bu yüzden abd'nin füzyon araştırmalarını hızlandırması gerektiği ifade edilecekti. bu mektup roosevelt'i, enrico fermi, robert oppenheimer, hans bethe gibi ünlü fizikçilerin yürüteceği manhattan projesi'ne başlamak konusunda ikna etti. bu bilim insanları, söz konusu proje üzerinde toplumsal sorumluluk duygusuyla çalıştılar; çünkü 2. dünya savaşı'nda müttefiklerin yenilgiye uğraması durumunda nazi almanyası'nın uygarlıkları yok edeceğinden büyük endişe duyuyorlardı.

2. dünya savaşı'ndan sonra manhattan projesi'nde çalışan bilim insanları nükleer birlik sağlamak için askeri sırları sovyetler birliği'yle paylaşıp paylaşmamakta tereddüt ettiler. bazı bilim insanları, nükleer silahlara ilişkin bilgilerin gizli tutulması halinde dünya barışı ve istikrarının sağlanacağını savundular. diğerlerine göre ise barışı ve istikrarı ancak bu konudaki açıklık sağlayabilirdi.

askeri sırları açıklamanın feci uluslararası sonuçları olacağından, sırları açıklamayı düşünen bilim insanları tedbirli davranmalıdırlar: bilim insanları, ancak gizliliğin açıklıktan daha kötü sonuçları olacağına dair açık ve ikna edici nedenlere sahip olduklarında askeri sırları açıklamalıdırlar.

din ve kadın

james frazer: erkekler tanrıları yaratır; kadınlar ise onlara tapınırlar.

h.l. mencken: katolik bir kadının matematiğe başvurarak gebe kalmayı önlemesi kurallarla pek bağdaşmasa da, fizik ve kimyaya başvurması yasaklanmıştır.

polly toynbee: kalemler keskinleştiriliyor: islam korkusu! böyle bir şey yok. ilkel orta doğu dinleri -ve diğerlerinin çoğu- birbirleriyle aynı. islam, hristiyanlık ve musevilik, kendilerini kadın bedenine duydukları tiksintiyle ifade ediyorlar.

wendell watters: cinsellik konusunda, kilisenin varlığını sürdürmesini garanti altına alan bir kural icat etmek amacıyla, ilk kurucular, kadın rahmini hristiyan bebekler dünyaya getiren bir fabrikaya dönüştürmek için ellerinden geleni yapmışlardır. bu yüzden mastürbasyona karşı da özel bir kınama geliştirmişlerdir. batı'daki hristiyan toplumu, mastürbasyonun tamamen yasaklandığı tek toplumdur. 

margaret sanger: eğer hristiyanlık genel ilerlemenin saatini bir yıl geriye aldıysa, kadınlar söz konusu olduğunda iki bin yıl geriye almıştır. 

amanda donohoe: çağlar boyunca kadın cinselliğine zulmetmiş bir erkek tanrıyı kucaklayamam. 

mark twain: incil, cadıların yaşamalarına izin verilmemesi gerektiğini emretmiştir. bu yüzden kilise, idam iplerini, işkence aletlerini ve meşalelerini bir araya getirmiş ve kutsal görevini hakkıyla yerine getirmeye koyulmuştur. dokuz yüzyıl boyunca gecesini gündüzünü bu işe harcamış ve cadı ordusundan oluşan kalabalığı hapsetmiş, onlara işkence etmiş, onları asmış ve yakmıştır. sonradan cadı diye bir şeyin var olmadığı ve hiç var olmamış olduğu keşfedilmiştir. insan bu duruma gülse mi ağlasa mı bilemez.

16.1.14

postmodernliğin durumu

david harvey

"eğer kitlesel olarak üretilmiş portatif nükleer silahlar için bir pazar olsaydı, onu da pazarlardık." (alan sugar)

charles baudelaire: modernite, anlık olandır, geçip gidendir, olumsal olandır, sanatın yarısıdır; öteki yarısı ise, sonsuz olandır, değişmeyendir.

"kendine iyi bir takım elbise edin; savaşın yarısını kazandın demektir."

max weber: bilgi ağacının meyvesini tatmış olan bir çağın kaderi, hayat ve evren konusundaki genel görüşlerin asla artan ampirik bilginin ürünü olamayacağını ve bizi en büyük heyecanla harekete geçiren en yüksek ideallerin, ancak, bizimkiler bizce ne kadar kutsalsa başkaları için o kadar kutsal olan başka ideallerle mücadele içinde biçimleneceğini kabul etmek zorunda kalmasıdır.

jonathan raban: sinyaller, üsluplar, hızlı, büyük ölçüde basmakalıplaşmış iletişim sistemleri, büyük kentin damarlarında akan kandır. ne zaman bu sistemler çökerse -yani kentsel yaşamın dilbilgisini kavrayamaz hale gelirsek- şiddet ortaya çıkar. büyük modern buluşumuz olan kent yumuşaktır; yaşamların, düşlerin, yorumların gözkamaştırıcı ve uyarıcı çeşitliliğine açıktır. ama büyük kentin tam da insan kimliğini özgürleştirici esnek özellikleridir ki, aynı kenti psikoza ve totaliter bir karabasana açık hale getirir.

terry eagleton: tipik postmodernist ürün şakacıdır; kendi kendisiyle dalga geçer; hatta şizoiddir; aynı zamanda, yüksek modernizmin gösterişsiz kendine yeterliliğine, ticareti ve meta biçimini arsızca kucaklayarak tepki gösterir. kültürel geleneğe karşı tavrı saygısız bir pastiş görünümündedir; kasıtlı olarak amaçlanmış derinlik yokluğu, her tür metafizik ağırbaşlılığın altını oyar. bu, bazen acımasız bir sefalet ve sarsma estetiğine açılır.

terry eagleton: postmodernizm, bu tür "üst-anlatılar"ın ölümünün habercisidir. bu "üst-anlatılar"ın gizli terörist işlevi, "evrensel" bir insan tarihi yanılsamasını temellendirmek ve meşrulaştırmaktı postmodernizme göre. şimdi artık, manipülasyona dönük aklı ve bütünsellik fetişi ile bu modernlik karabasanından uyanma sürecindeyizdir. içine uyandığımız yeni ortam, bütünleme ve kendini meşrulaştırma yoluyla nostaljik dürtüden kurtulmuş postmodern dünyanın, hayat tarzlarının ve dil oyunlarının o heterojen yelpazesinin, ferah çoğulculuğudur. bilim ve felsefe, o şaşaalı metafizik iddialarını fırlatıp atmalı ve kendilerini daha alçakgönüllü bir tarzda, başka anlatılardan farkı olmayan bir dizi anlatı olarak görmeyi öğrenmelidirler.

marquis de condorcet: iyi bir yasa herkes için iyi olmalıdır; aynen doğru bir önermenin herkes için doğru olması gibi.

marx/engels: üretimin sürekli olarak devrimci biçimde değiştirilmesi, bütün toplumsal ilişkilerin kesintisiz biçimde altüst edilmesi, hiç bitmeyen bir belirsizlik ve çalkalanma; bunlar burjuva çağını kendinden önceki bütün saygıdeğer fikir ve düşüncelerle birlikte, tarih sahnesinden süpürülür gider; yeni oluşanlar ise, daha kemikleşemeden kadük hale gelir. katı olan her şey buharlaşır, kutsal olan her şey saygısızca kirletilir ve insanlar nihayet yaşamlarının gerçek koşulları ve öteki insanlarla ilişkileri üzerine uyanık bir bilinçle düşünmeye zorlanırlar.

lüks konutlarda ve şirket genel merkezlerinde, estetik tutumlar sınıf iktidarının bir ifadesi haline gelir.

edward palmer thompson: fabrika işçilerinin ilk kuşağı patronlarından zamanın önemini öğrendi; ikinci kuşak 10 saat hareketi içinde kısa çalışma komitelerini oluşturdu; üçüncü kuşak fazla mesai ya da bir buçuk günlük çalışma için greve gitti. işverenlerin kategorilerini sineye çekmişlerdi; bunlar çerçevesinde karşı mücadeleye girmeyi öğrenmişlerdi. vaktin nakit olduğunu, bu dersi ağır sıkıntılar çekerek öğrenmişlerdi.

charles baudelaire: iii. napolyon'a en yüce şanı, herhangi birinin telgraf idaresini ve ulusal basını denetim altına alır almaz koca bir ulusu yönetebileceğini kanıtlamış olması sağlayacaktır.

s. kern: bir dünya savaşının ancak dünya bu denli bütünleştikten sonra mümkün hale gelmesi, dönemin büyük ironilerinden biridir.

"günümüzde insanlar sizin hakkınızda kararlarını saniyenin onda biri kadar kısa bir süre içinde veriyorlar."

jürgen habermas: gelip geçici, kaygan, anlık olana atfedilen yeni değer, dinamizmin kutsanmasının kendisi, kirletilmemiş, lekesiz ve istikrarlı bir şimdiki zamana duyulan özlemi ele verir.

deutsche/ryan: bir kez yoksullar estetikleştirildiğinde, yoksulluğun kendisi toplumsal ufkumuzun alanından yok olur. geriye yalnızca insanlık durumunda ötekiliğin, yabancılaşmanın, olumsallığın pasif bir tasviri kalır. yoksulluk ve evsiz barksızlık estetik haz duygusunu tatmin için sunulduklarında, etik gerçekten de estetik tarafından boğulur; bu da peşinden bir acı meyve gibi karizmatik politikayı ve ideolojik aşırılığı davet eder.

sermaye bir süreçtir, bir şey değil. toplumsal hayatın meta üretimi aracılığıyla yeniden üretimi sürecidir. sermayenin içselleşmiş işleyiş kuralları, içinde kökleştiği toplumu hiç durmaksızın, sürekli olarak dönüştüren dinamik ve devrimci bir toplumsal organizasyon tarzı olmasını sağlayacak bir yapıya sahiptir. süreç perdeler ve fetişleştirir, büyümeyi yaratıcı yok etme aracılığıyla sağlar, yeni ihtiyaç ve istekler yaratır, insanın emek kapasitesini ve arzuyu sömürür, mekanları dönüştürür, hayatın temposunu hızlandırır. aşırı birikim sorunları yaratır; bu sorunlara ancak sınırlı sayıda çözüm bulunabilir.

charles jencks: tahran'dan tokyo'ya herhangi bir kentte yaşayan her orta sınıf kentlinin mutlaka, seyahatler ve dergiler sayesinde sürekli olarak yenilenen, mebzul miktarda, hatta aşırı miktarda bir "imge bankası" vardır. bu insanın hayali müzesi üreticilerin potpurisini yansıtabilir ama yine de onun hayatı açısından doğal bir şeydir. üretim ve tüketimin heterojenliğinin totaliter bir biçimde azaltılması olasılığını dışlarsak, mimarların dillerin bu kaçınılmaz heterojenliğini kullanmayı öğrenmeleri arzu edilir bir şey gibi görünüyor. üstelik, bu oldukça keyif verici. eğer insan başka çağlarda ya da kültürlerde yaşama olanağını bulabiliyorsa, neden kendini şimdiki zamanla ve içinde bulunduğu yerle sınırlasın? eklektizm, seçim hakkı olan bir kültürün doğal evrimidir.

jean-françois lyotard: eklektizm çağdaş genel kültürün başlangıç noktasıdır: insan reggae dinler, bir western seyreder, öğlen yemeğinde mcdonald's yer, akşam yerel mutfak çeşitlerinden; tokyo'da paris parfümü sürer, hong kong'da 'retro' giyinir.

charles jencks: eğer farklı çağlarda ve kültürlerde yaşama olanağımız varsa, neden kendimizi şimdiki zamanla, yaşanan yerle sınırlamalı? eklektizm, seçim şansı olan bir kültürün doğal evrimidir.

15.1.14

rıza tevfik

melih cevdet anday

"filozof" lakabı ile anılan rıza tevfik'i, bir ramazan günü meyhanenin birinde demlenirken yakalayan bir polis memuru karakola götürmüş onu, komisere teslim etmiş. komiser açmış ağzını yummuş gözünü, "sen ne utanmaz adamsın! sen nasıl müslümansın!" diye bağırıp çağırıyor. rıza tevfik, yakayı kurtarmak için, "ben müslüman değilim, yahudiyim." demiş. duraklayan komiser, karşısındakinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için, polis memurunu çarşıya gönderip bir yahudi satıcı getirtmiş karakola, "konuş bakalım şu herifle, yahudi mi değil mi, söyle bana." demiş. meğer rıza tevfik çok iyi ispanyolca bilirmiş. yahudi ile uzun boylu konuşmuşlar. komiser, yahudi'ye rıza tevfik'i gösterip, "yahudi mi?" diye sorunca, yahudi satıcı, "ne yahudisi, haham haham!" demiş.

14.1.14

durulmayan bir kafa

kay redfield jamison

yoğun ve sürekli aşk yalnızca biraz fırtınalı tutkuların yer aldığı iklimlerde gerçekleşebilir.

hayatta önemli olan insanın eline düşen kartlar değil, onları nasıl oynadığıdır.

insan uzunca bir süre kendini normal hissetti mi birtakım umutlara kapılıyor ama bu umutlar kaçınılmaz olarak boşa çıkıyor.

elinizde olmayan parayı bol keseden harcamak ya da resmi teşhis dilinde biraz hoş bir deyişle belirlendiği gibi "dizginlenemeyen alışveriş krizlerine girmek", klasik manik davranışların belli başlılarından biridir.

çeşitli duygu durumları insan yaşamının öylesine olağan bir parçasıdır, kişinin kendi kendini tarifinde öylesine temel bir rol oynar ki, psikoza varan aşırı duygu durumu ve davranış değişimleri de çoğunlukla yaşamın zorluğu karşısında gösterilen geçici ve anlaşılabilir tepkiler olarak görülebilir.

manik-depresif hem öldüren hem de hayat veren bir hastalık. ateş, doğası gereği hem yaratır hem yok eder. dylan thomas şöyle yazmış:

"yeşil ışıktan çiçeği üreten güç
benim yeşil çağımı sürdürüyor
ağacın köklerini uçurandır
beni de yok eden."

garip, itici bir güçtür mani, harap eder, kanı ateşe verir.

aşk ne kadar büyük olursa olsun deliliği düzeltemez, insanın kara duygu durumunu aydınlatamaz.

bir insan ve hasta olarak, "çift kutuplu" deyimini nedense son derece itici buluyorum: sözde adını koyduğu hastalığı küçümsüyor, anlaşılmasını zorlaştırıyor gibi geliyor. bence "manik-depresif" tanımlaması hastalığın hem özelliklerini hem de ciddiyetini daha bir yakalıyor, olayın gerçekliğinin üstünü örtmeye yeltenmiyor.

byron'ın da dediği gibi insanlar çeşit çeşittir. her birimiz kendi mizacımızın sınırlamaları içinde hareket eder, kendi kendimizi ancak kısmen gerçekleştirebiliriz.

13.1.14

how i met your mother

eskiler yeniden yakınlaştığında her zaman birisi incinir.

özellikle de ayrılıklardan sonra kimse yalnız kalmayı sevmez. ama gerçek kimliğimizi ve ne istediğimizi keşfettiğimiz zamanlar da bu zamanlardır.

hayatta tecrübe edeceğiniz en uzun duraksama anı ''o soru''yu sorduktan sonra gerçekleşiyormuş: "benimle evlenir misin?" beyniniz o kadar hızlı çalışıyor ki, olası her cevabı hayal ediyorsunuz: "hayır." "tabii ki hayır!" "benimle evlenmek mi ist.. hayır." "üzgünüm, yapamam." "mark johnson, lisedeki takım kaptanımız teklif etti bile." ama eğer şanslıysanız, dildeki en harika, yegane kelimeyi cevap olarak verir: "evet."

eski sevgililerin etrafta olması çözülmemiş şeyleri gündeme getirir.

mesaj atmanın en kötü tarafı, bir kez gönderdiniz mi bir daha geri alamamanız.

shakespeare: gözüpek olmak bir erdemdir ve erdemlilikte korkuya yer yoktur.

başarı hakkında bilmeniz gereken ilk şey, kucağınıza öylece düşmeyeceği. birçok insan başarıyı para ve güçle bağdaştırır ama bu tamamen bir akıl işi. ve iş başarıya geldiğinde tek sınır, hiçbir sınırın olmayışıdır.

hayatımızdaki büyük şeylere neden olan bir sürü küçük şey vardır.

hayatını bir binaymış gibi tasarlayamazsın. hayat böyle işlemiyor. sen yaşayacaksın, o kendisini tasarlayacak. dünyanın sana yapmanı söylediği şeye kulak ver ve hayatın için bir adım at.

hakikat yolu

melih cevdet anday

son günlerde din adamlarımıza bir hamaratlık geldi, maşallah, sokaklar mübarek dergilerle dolup taşıyor. geçen gün bunlardan birini aldım, adı "hakikat yolu." perşembe günleri çıkıyor. yani müslüman haftasının sonunda. kapağına bir göz attım, ne göreyim! "kuran-ı mübinde elektrik bahsi". derginin öteki sayısını da aldım. a.. "kuran-ı mübinde uçan kale ve mazot". demek biz dinimiz üzerinde gerçekten bilgisizmişiz. elektrik, uçan kale, mazot.. bütün bunlar kuran'da varmış da biz bilmiyoruz. nasıl mı?

"allah-ü nurussemavati.."

bütün bilgi bundan ibaret. bu ayetteki nur, elektrik anlamına geliyormuş. peki ya uçan kale ile mazot? cenabı hak, yüzyıllarca önce, süleyman peygamber'e rüzgardan intifa hakkını ilham etmiş. o da tahtı ile, saltanatı ile uçmuş. süleyman peygamber, bu işi "aynelkıtır" kullanarak başarmış. aynelkıtır, mazot demek.

doğrusu kızdım. madem bunu biliyorlardı, önceden söyleselerdi de uçan kaleyi biz yapıverseydik, iyi olmaz mıydı? ama belki de "kuran-ı mübinde bütün bunların işaretleri var; iş bu işaretleri çözmede" diyecekler. eskiden dincilerimiz, "müsbet bilimler, sanatlar.. hepsi iyi; ama din olmayınca ahlak olmaz" derlerdi. şimdi işi daha da ileri götürmüşler: müsbet bilimlere filan da lüzum yok; hepsini kuran'da bulursun. acaba bu dergiyi çıkaran şemsettin yeşil efendi hazretlerinden rica etsek, kuran-ı mübinde atom bahsini bulur mu? bir de bakmışınız, atom bombasının sırrını biz de öğrenivermişiz. ama dikkatli olmalı, amerikalılar bunu duyarlarsa dünyadaki bütün kuran'ları (hafızlarla birlikte) satın alır, amerika'da bir tröst kuruverirler. ondan sonra ayıkla pirincin taşını; artık yıllarca fizik, kimya, matematik öğreteceğim, öğreneceğim diye didin dur.

12.1.14

tristram shandy

laurence sterne

gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.

çalışma, üzüntü, keder, hastalık, yoksulluk ve ıstırap hayatın çeşnileridir.

eğer sizin bir sonraki sayfada karşınıza ne çıkacağı konusunda en küçük bir fikir, bir varsayım öne sürebileceğinizi düşünsem, onu kitabımdan derhal söker atardım.

yaşamak ve sağlıklı olmak arzusu insanın doğasında vardır; özgürlük ve gelişme isteği bu tutkunun kız kardeşleridir.

hararet, hakiki bilgi eksikliğiyle doğru orantılıdır.

bu dünyada insanın güvenebileceği ve en tartışmasız biçimde vakıf olabileceği tek bilgi, kuşkusuz, vicdanının temiz olup olmadığını bilmektir.

savaş yoksulluğa, yoksulluk da barışa yol açar.

günümüzde ahlaken dürüst olmak gibi bir erdemi bile artık kuşkuyla karşılamak gerekir; böyle bir şey zuhur ederse eğer, işin özüne baktığımızda, bu davranışın sahibinin hiç de imrenilecek bir amaçla hareket etmediğini görürüz.

her konuda vicdanlı olmayan adama hiçbir konuda inanılmaz.

bu dünyadaki her şeyin boyutunu ve biçimini onları kuşatan koşullar belirler ve bu kuşağın şu ya da bu biçimde sıkılması ya da gevşek bırakılması o şeyi, büyük ya da küçük, iyi ya da kötü, önemli ya da önemsiz kılar.

11.1.14

kahraman

nietzsche

küçücük bir bahçe, incirler, biraz peynir ve üç ya da dört arkadaş; buydu epikuros'un bolluğu.

sıradanlık üstün tinin taşıyabileceği en mutlu maskedir; büyük kitlenin, yani sıradanların aklına bir maske olduğunu getirmez; yine de tam da onların yüzünden tercih etmiştir bunu, onları kışkırtmamak için; hatta hiç de az değildir bunda, acımanın ve iyiliğin payı.

kahramanca olan, kişinin büyük bir şeyi, kendini başkalarının önünde, başkaları ile rekabet içinde hissetmeden yapmasına dayanır. kahraman, ıssız ve ayak basılmaz kutsal sınır bölgesini hep taşır yanında, nereye giderse gitsin.

tutkularını yenmiş bir insan, dünyanın en verimli toprağını ele geçirmiştir. bastırılmış tutkuların toprağına iyi tinsel yapıtların tohumunu ekmek de sıradaki en acil görevdir.

zaman zaman insanlara karşı aldırışsız ve soğuk oluşumuz, katılık ve karakter eksikliği olarak yorumlansa da, çoğu kez yalnızca tin yorgunluğudur; bu durumdayken başkaları ve kendimiz de, bize önemsiz ya da can sıkıcı gelir.

çok zeki olmak genç tutar; ama tam da bu yüzden, olduğundan daha yaşlı kabul edilmeye katlanmalı kişi. çünkü insanlar zekanın el yazılarını, yaşam deneyiminin izleri gibi okurlar; yani çok ve kötü şeyler yaşamış olmanın, acı çekmenin, yanılmanın, pişmanlığın izleri gibi. demek ki kişi insanlara hem daha yaşlı hem de olduğundan daha kötü görünür, çok fazla zeki olduğunda ve bunu belli ettiğinde.

en yüce ve en kültürlü tinlerin ve de onlara ait olan sınıfların doğurganlıklarının az oluşu, çoğu kez evlenmeyişleri ve genel olarak cinsel soğuklukları, aslında insanlığın tutumluluğudur; akıl, tinsel gelişmenin en ileri ucunda sonraki kuşakların sinirli olma tehlikesini görür ve bundan yararlanır. bu tür insanlar insanlığın doruklarıdır, küçük zirveler halinde devam edemezler.